,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
BORÇLAR KANUNUNDA İKRAHIN TANIMI / 18-03-2013
 1.İkrahın TanImı

İkrah, Türk Borçlar Kanunu 29, 30 ve kısmen 31. Maddelerinde belirtildiği üzere bir kimsenin başka bir surette yapmayacak olduğu bir hukuki muameleyi, bir kötülüğün başına gelmekte olduğunu fark ederek yapmasına sebep olan ürkütülmedir. Mesela bir kimseyi evini ateşe vereceği, ailesine zarar vereceği veya silahla öldüreceği tehdidiyle bir hukuki muamele yapmaya zorlaması durumunda ikrah söz konusudur. Böyle durumlarda ikraha maruz kalan kişi (mükreh), ya zarara uğramamak için söz konusu olan bu hukuki muameleyi yapar yahut da onu yapmayarak bu zarara katlanır. Bu muameleyi yaptığı takdirde irade ile beyan arasında bir uygunsuzluk yoktur, fakat iradenin meydana gelmesi sırasında bir sakatlık (fesad) söz konusu olmaktadır. Buna karşın korkutma ancak nadir bazı hallerde gerçekte mevcut olmayan bir irade beyanının mevcutmuş gibi görünmesi sonucunu doğurur. Mesela A’nın, B’nin elini tutarak ona zorla imza attırması halinde böyle bir durum vardır.

2.İkrahın Çeşitleri

Yapılış tarzına göre ikrah, maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Borçlar Kanunu’nda ikrahın bu iki çeşidi de açıkça belirtilmemişse de Medeni Kanunun diğer bölümlerinde bu ayırımı çıkarmak mümkündür.

2.1.Maddi İkrah: Bir kimse, bir sözü söylemek veya bir sözleşmeyi yapmak üzere sıkıştırılmışsa maddi ikrahtan söz edilir. İkraha uğrayan kişi bu durumda, korkutanın bir aleti durumundadır. Fiili bir ikrahta sakat bir irade değil, hiçbir irade yoktur. Örneğin bir şahsın elini tutarak zorla bir senede imza attırılması durumunda maddi ikrahtan bahsedilir.

2.2.Manevi İkrah: Bir kimseyi korkutarak, zorla bir muameleyi yaptırmaktır. İkrahın genel tanımında da bahsedildiği üzere ikraha uğrayan kişinin ya hukuki işlemi yapmak ya da kendisine yöneltilen tehdidin sonuçlarına katlanmak şeklinde seçim yapma imkânı vardır Burada bir irade beyanı vardır, fakat bu irade serbest ve hür bir irade değildir. İkrahın bu çeşidinde daha çok şantaj yollu tehditler akla gelmektedir. Mesela belli bir menfaat sağlanmazsa iftira edileceği tehdidinde olduğu gibi.

3.İkrahın Şartları

Her korkutma, ikrah teşkil etmez. İkrahın meydana gelmesi için birtakım şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlar aşağıda belirtilmiştir:

3.1.İkrah ciddi olmalıdır: İkraha maruz kalan kişinin bazı söylentiler yüzünden tehdit altında bulunduğu zannına kapılması ikrahın varlığı için kâfi bir sebep sayılmaz. Buna göre kişinin yapılan tehdit sonucu bir zarara uğrayacağı endişesini taşıması gerekir. Mükrehin gerçek bir tehlikenin varlığı hususunda şüphesinin olmaması lazımdır. Çünkü her tehdit korkuyu doğurmaz. İkrahın ciddi olup olmaması durumu objektif olarak değil, subjektif yani mükrehin durumuna bağlı olarak değerlendirilir. Bu duruma örnek olarak bir kişiye para karşılığı şantaj yapmak suretiyle uygunsuz görüntülerinin internet aracılığıyla yayılması gösterilebilir. Eğer bu kişi ünlü bir şahsiyetse; görüntülerin yayılması kariyerine ve imajına ciddi bir şekilde zarar vereceğinden para vermeyi kabul edebilir. Ancak bu kişi ünlü değilse uğrayacağı zarar çok fazla olmayacağından şantajı kabul etmeyip şikâyette bulunabilir. Bu örnekte ikrahın kişiye göre değişikliği söz konusudur.

3.2.Korkutmanın muameleyi yapana veya yakınlarına karşı olması: Tehlike ve felaketle korkutma, sözleşme ya da yakınlarına yönelik olmalıdır. BK. md. 30/1’de “yakına akrabadan” söz edilmiş ise de, sadece yakın akrabalar değil sözleşenin kendisine yakından bağlı olan kimselere karşı yapılan korkutma da yasa hükmünün kapsamında yer alır. Kısacası, burada, toplumsal ve ruhsal bağ ve ilişkiler de göz önünde tutulmalıdır. Ki, eş, hısımlar, dost ve arkadaşlar, sevinci ve tasayı paylaşanlar kişinin yakın çevresini oluşturur; kuşkusuz bunu belirleme yetkisi hâkime aittir. Mesela bir hizmetçi veya işyerinde çalışan emekli bir müstahdeme yapılan tehdit, ikraha uğrayan şahısta esaslı bir korkunun oluşmasında etkili olabilir.

Tehlike kişilik haklarına (hayat, sağlık, vücut bütünlüğü, şeref, namus gibi) yönelmiş olabileceği gibi, malvarlığı değerlerine de yönelmiş olabilir. Tehdit edilen hukuki varlıkların çerçevesi Borçlar Kanunu’nda çizilmiştir.

Bucher’e göre bizzat korkutan kişinin, korkutulan taraf istenilen sözleşmeyi yapmadığı takdirde intihar edeceği tehdidinde bulunması da korku yaratabilir. Bu durumda intihar dolayısıyla korkutulan, kendisinin veya yakınlarından birinin dolaylı da olsa bir zarara uğrayacağı görüşünde olmalıdır. Aksi halde bu görüş kabul edilemez.

3.3.İkrah haksız olmalıdır: Kişiye zorla hukuki muameleyi yaptıracak tehdit hukuka aykırı olmalıdır. Mesela hayata veya vücuda zarar verme bir suç işleme tehditleri yapıldığı takdirde bu şart gerçekleşmiş sayılır. Fakat buna karşılık tehdit bir hakkın elde edilmesi nedeniyle yapılmış ise ikrah söz konusu değildir. Örneğin, alacağını elde etmek isteyen şahsın, borçlusunu, bütün mallarını haciz ettirip sattıracağını beyan ederek sıkıştırması durumunda ikrah mevcut değildir. Ne var ki bu tehdit korkutmayı yapana aşırı çıkar sağlamamalıdır. Eğer aşırı çıkar sağlama söz konusu olursa bu durumda yapılan tehdit yine hukuka aykırıdır. Yargıtay Onüçüncü Hukuk Dairesinin 19/10/1982 Gün, 4562 Esas, 6044 Karar sayılı ilamının doğrultusu da böyledir:

“Davacı, davalıya tapulu taşınmazını haricen satmayı taahhüt ederek 500.000 lira kapora aldığını, sonra bu taşınmazı tapu ile başkasına sattığı için davalının verdiği kapora parasının tahsili için ihtiyati haciz kararı alarak infaz ettirmek üzere davacının evine gidildiğinde davacının borcunu kabul ederek ödeme teklifinde bulunduğu, ancak vaktin geç olması nedeniyle ertesi günü ödemek üzere 500.000 liralık çek vermeyi teklif ettiği, ancak alacaklı tarafın bunu kabul etmeyerek daha fazla çek verilmediği takdirde haczi tatbik ettirerek eşyaları birlikte getirdiği hamallarla alıp götüreceklerini bildirmesi üzerine davacının da olayı o sırada evde bulunmayan annesinin ve komşularının duymaması ve itibarının zedelenmemesi için 250.000 liralık daha çek verdiği, davalı tarafın bu çekleri ertesi gün bankadan tahsil ettiği dosyadaki belgeler ve dinlenen tanık beyanları ile tespit olunmuştur. Davacı, davalının kendisinden fazla olarak alınan paradan 247.000 liranın ikrah nedeniyle geri verilmesi için bu davayı açmıştır. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm süresinde davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Borçlar Kanunu md. 30/2’ye göre bir hakkın veya kanuni selahiyetin isteneceği ve kullanılacağı tehdidiyle müzayakaya uğrayan kişinin yaptığı akid, tehdit için fahiş menfaatler temin etmiyorsa bu tehdit ikrahı muteber addolunamaz. Fakat fahiş menfaatler istihsali için tehdit olunan tarafın müzayaka halinde bulunmasından, istifade olunmuş olursa, bu korku nazara alınır.

Somut olayda yasanın öngördüğü bu koşullar gerçekleşmiş bulunmaktadır. Davalı davacının içinde bulunduğu maddi ve manevi müzayaka halinden yararlanarak ondan fahiş menfaat temin etmiştir. Öyleyse bu sözleşme Borçlar Kanunu’nun md. 30/2’ye göre geçersiz olup davalı aldığını iade etmek zorundadır.”

3.4.İkrah hemen meydana gelecek ağır bir tehlike olmalıdır: Tehlikenin ağırlığı, korkutulan kişinin öznel (subjektif) durumuna göre değerlendirilmelidir; tehdit edilen hukuksal varlığın değerine bağlı olarak, hâkim, korkutmanın ağırlığını belirler. Her somut olayda korkutulanın yaradılışı, kültürü, cinsiyeti, yaşı, mesleği, bilgi düzeyi göz önünde bulundurularak tehlike ve felaketli korkutma hâkim tarafından değerlendirilir. Bundan başka tehlikenin derhal meydana gelecek nitelikte olması lazımdır. Öyle ki, tehlikeden kaçmak veya ilgililere başvurmak mümkün olmamalıdır. Tehdit eden tüm tehdit vasıtalarına sahip olmalıdır. Eğer korkutulan kişi, yapılan korkutma ile bunun yerine getirilmesi olasılığı arasında geçen zamanda tehlikeyi yok etmek olanağına sahip değilse, ortada, BK. md. 30/1’e göre çok yakın bir tehlike var demektir. Şu halde, bir kimsenin iki ay içinde istediği akdi yapmadığı takdirde evini yıkacağını söylemesi, derhal vuku bulacak bir tehlike doğurmaz ve gerekli korunma tedbirlerinin alınabilmesi için henüz vakit var demektir.

Korkutmada kullanılan aracın elverişli olup olmadığını da, korkutulanın özel durumuna göre belirlemek gerekir. Ne var ki, korkutulan, kullanılan aracın böyle bir sonuç doğurmaya elverişli olmadığını anlayacak ya da gerekli özeni gösterseydi anlayabilecek durumdaysa, korkutma gerçek (esaslı) korku sayılmaz. Korkutulanın, tehlike ve felaketin gerçekleşme olasılığı bulunmadığını anlayacak ya da anlayabilecek durumda olmasında da gerçek korkudan söz edilemez. Korkutan şahsın söylediğini yapacak durumda olması gerekir. Eğer açıkça onun söylediğini yapamayacağı anlaşılıyorsa, mesela kötürüm bir kimsenin tehdidi söz konusu ise, o zaman korkutma esaslı sayılmaz.

3.5.İkrah cana mala ve hürriyete yöneltilmiş olmalıdır: Maddi ve manevi varlık, BK’nun 30. Maddesinde “hayat, namus, sıhhat ve mallar” şeklinde ifade edilmiştir. Kanunda belirtilmemiş olsa da hürriyet de diğerlerine dâhildir.

3.6.İlliyet bağlantısı (nedensellik) bulunmalıdır: Korkutma ile yapılan hukuksal işlem arasında nedensellik (neden-sonuç) bağı da bulunmaktadır. Öyle ki, korkutma, korkutulan kişinin iradesi üzerinde doğrudan doğruya etkili olmalıdır. Eğer korkutulan taraf, böyle bir tehdit olmasaydı da hukuki işlemi aynı şartlar altında yapacaksa artık ikrahtan bahsedilemez.

3.7.İkrah karşı tarafı bir hukuki muamele yapmaya sevketmiş olmalıdır: Başka bir deyişle, korkutulma, korkutulanın hukuki muamele yapma kararını etkilemiş olmalıdır. Fakat korkutma sonucu yapılan hukuki muamelenin, karşı tarafa aşırı menfaatler sağlaması gerekmez. Bu itibarla, Yargıtay’ın bir kararında, karşı tarafın böyle bir muameleden aşırı menfaat sağlaması gerektiğini söylemesi doğru değildir. Bu şart sadece BK. md. 30/2’nin uygulanacağı hallerde aranır.

4.Üçüncü Şahıs Tarafından Yapılan İkrah

Korkutma karşı tarafça yapılabileceği gibi, üçüncü bir şahıs tarafından da yapılabilir. Korkutma halinde, korkutanın kim olduğunu bilmek önemli değildir. Korkutan şahıs, üçüncü şahıs olsa ve bu korkutmadan akidin bilgisi olmasa ve olması gerekmese de yine bu hukuki muamele iptal olunur. Bu nokta, üçüncü şahsın aldatmasıyla üçüncü şahsın korkutması arasındaki hüküm farkını meydana getirir. Hatta imzasız mektuplarla yapılan korkutma da yapılan beyandan dönme için yetişir.

Fakat eğer korkutma üçüncü şahsın fiili olur ve karşı taraf da bunu bilmez ve bilmesi de gerekmezse, korkutulduğu için yaptığı hukuki muameleden dönen kimse, karşı tarafa hakkaniyete uygun bir tazminat ödeyecektir.Hata halinde BK. md. 26’ya göre ödenmesi gereken tazminatın aksine olarak,buradaki tazmin borcu bir kusura değil de, şu düşünceye dayanır:Korkutma ile yapılan bir hukuki muamelenin sonuçlarını,korkutulan şahsa yüklemek doğru olmazsa da,bu kurtuluş hukuki muamelenin muteberiyetine güvenen tarafın zararına olarak meydana gelmemelidir.Kaide olarak muamelenin muteberiyetine güvenen tarafın menfi zararı tazmin edilmek gerekir.Fakat istisnaen, mesela, korkutulan, taraf, karşı tarafa ödemek zorunda olduğu zararın tamamını korkutma fiilini yapandan aldığı takdirde, karşı tarafın müsbet zararını da (akdin ifası halinde elde edeceği menfaati) tazmin etmeye mahkum edilebilir.

5.Zararın Ödettirilmesi (Giderim İstemi)

5.1.Korkutulan yönünden:

Korkutulan, korkutma sonucunda yapılan sözleşmeyi yöntemince ortadan kaldırdığında (hükümsüz kılmasında), bu yüzden uğradığı olumsuz zarar için giderimi, korkutan taraftan isteyebilir. Korkutma ile sakatlanmış sözleşmeye onay (icazet) vermiş olması, giderim isteminden vazgeçme anlamına gelmediği BK md. 31/2’de açıkça belirtilmiştir.

Üçüncü kişinin korkutması sonucunda sözleşmeyi yapan taraf, bu yüzden uğradığı zararın giderimini üçüncü kişiden isteyebilir.

Sözleşmenin tarafınca yapılan korkutmada onun zarar ile sorumluluğu sözleşme öncesi konuşmalardan doğan sorumluluk olduğu, üçüncü kişinin korkutmasında onun zarardan sorumluluğunun haksız eyleme dayandığı kabul edilmektedir.

5.2.Sözleşmenin karşı tarafı yönünden:

Korkutma bir üçüncü kişinin eylemi olup da öteki taraf bunu bilmiyor ya da bilmesi gerekmiyorsa ve korkutulan taraf, sözleşmeyi geçersiz (hükümsüz) kılarsa, hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda öteki tarafa giderim vermekle yükümlü olur (BK. md. 29/2). Bu bağlamda, korkutulan tarafın öteki tarafa ödediği giderim için korkutmayı yapan üçüncü kişiye başvurabileceğinde duraksanamaz.

6.Borçlar Kanununda İkrah İle İlgili Maddeler

İkrah

Akdin İnkizası

Madde 29 - Eğer iki taraftan biri diğer tarafın yahut üçüncü bir şahsın ikrahı ile bir akit yapmış olursa, kendi hakkında lüzum ifade etmez.

İkrah, üçüncü bir şahsın fiili olup ta diğer taraf ona vakıf olmamış yahut vakıf olması lazım bulunmamış olduğu takdirde bu ikraha duçar olan taraf, akdi fesh ederse, hakkaniyet iktiza ettiği halde diğer tarafa tazminat vermeğe mecburdur.

İkrahın Şartları

Madde 30 - İkrah olunan taraf, hal ve mevkiine nazaran kendisinin yahut yakın akrabasından birinin hayat veya şahıs veya namus yahut malları ağır ve derhal vuku bulacak bir tehlikeye maruz olduğuna kanaat getirdiği takdirde ikrah, muteber addolunur.

Bir hakkın veya kanuni salahiyetin isteneceği ve kullanılacağı tehdidi ile müzayakaya duçar olan kimsenin yaptığı akit, tehdit eden için fahiş menfaatler temin etmiyorsa; bu tehdit, ikrahı muteber addolunmaz. Fakat fahiş menfaatler istihsali için tehdit olunan tarafın müzayaka halinde bulunmasından istifade olunmuş olursa bu korku nazara alınır.

Akde İcazet ile Rızanın Fesadı Bertaraf Edilmesi

Madde 31 - Hata veya hile ile haleldar olan yahut ikrah ile yapılan akit ile mülzem olmayan taraf bu akdi ifa etmemek hakkındaki kararını diğer tarafa beyan yahut verdiği şeyi istirdat etmeksizin bir seneyi geçirir ise, akde icazet verilmiş nazariyle bakılır. Bu mehil, hata veya hilenin anlaşıldığı veya korkunun zail olduğu tarihten itibaren cereyan eder.

Hile ile haleldar olmuş yahut ikrah ile yapılmış olan bir akde icazet, zarar ve ziyan talebinden feragati istilzam etmez.

7.İkrahın Sonuçları

7.1.Genel Olarak

Tehdit altında açıklanmış olan bir irade esasında mevcut değildir. Bu durumda sakat olan bir iradenin herhangi bir hukukî işlemi meydana getirmemesi gereklidir. İkrah ile yapılan bir sözleşmeye razı olan tarafı baştan beri bağlamaz. (BK. md. 23; 28; 29) Karşı taraf ise bu sözleşme ile bağlıdır. İrade fesadı halinde sözleşme tamamen batıl bir sözleşme değildir. Feshedilebilir bir sözleşmedir. Böyle bir sözleşme, icazetle veya bir yıllık sürenin geçirilmiş olmasıyla hukukî işlem baştan itibaren geçerli olacaktır.

7.2.Sözleşmenin Feshedilmesi

Tehdit ile iradesi ortadan kalkmış olan bir kimse, yapmış olduğu akdi bozabilir. Bunu da ikrah ortadan kalktıktan sonra serbest iradesi ile yapacaktır. Çünkü ortada geçersizlik sebebi olmadığından sözleşme kendiliğinden ortadan kalkmaz. Rızası fesada uğramış kimse sözleşme ile bağlı değilse de, diğer taraf sözleşme ile bağlıdır. Nitekim BK. md. 29, rızası fesada uğrayan kimsenin akit ile bağlı kılınamayacağını bildiriyor. Bunun için akdi de sadece o feshedebilir. Sözleşmeyi feshetmek isteyen mükreh, ikrah ortadan kalktıktan sonra bir yıl içerisinde bunu karşı tarafa bildirmelidir.

7.3.Akdin Bağlayıcı Hale Gelmesi

Akdin taraflarından birisinin irade özgürlüğü olmadığından sakatlanmış bir sözleşme, icazetle veya fesih için kabul edilmiş olan sürenin geçmesiyle bağlayıcı hale gelir. Buna göre, akdin bağlayıcı hale gelmesi iki halde mümkündür:

7.3.1.İcazet: İcazet, sözleşme ile bağlı kalmayı, sözleşmenin feshinden vazgeçmeyi ifade eden bir irade beyanıdır. İkraha maruz kalan kimse, akde icazet verirse, akit baştan geçerli hale gelir. İcazet açık olduğu gibi gizli (zımni) de olabilir. Mesela açıkça icazet verdiğini söylemesi, açık icazet, diğer tarafın ifasının kabul etmesi veya alınan şeyleri kullanması zımnî icazet anlamına gelir.

7.3.2.Bir yıllık sürenin kullanılmadan geçirilmesi: Sözleşme ile bağlı olmayan mükreh, BK. md. 31´de öngörülen bir yıllık süre içerisinde sözleşmeyi feshetmezse, icazet verilmiş sayılır. Bu halde sözleşme yapıldığı andan itibaren geçerli olur ve iki tarafı da bağlar. Bu bir yıllık süre, hak düşürücü bir süredir. Bu bir yıllık süre geçirilirse, netice kesindir. Hâkim, süreyi re´sen dikkate alır.

7.4.Tazminat

Tazminat iki ayrı halde mümkündür:

7.4.1. Akdin feshedilmesi halinde tazminat: İkraha maruz kalmış olan kimse, ikrah ortadan kalktıktan sonra, sözleşmeyi feshetmiş olsa bile, uğramış olduğu menfi zararlarını, tehdit edene ödettirebilir. BK. 31. maddeye göre, tehdit edilmiş olan kimse, telâfi edilemeyen zararlarını tazmin ettirir. İkrah ile yapılmış olan bir sözleşmeye icazet verilmiş olması, tazminattan vazgeçme demek değildir. BK.’nun bu maddesi "Akde icazet zarar ve ziyandan feragati iltizam etmez" hükmünü koymuştur. Eğer tehdit üçüncü bir şahıs tarafından yapılmışsa, bu şahıs ikraha maruz kalmış kimsenin bu yüzden uğramış olduğu zararları da BK. md. 41 ve diğerlerine göre ödemek mecburiyetindedir.

7.4.2. Akdin feshedilmemesi halinde tazminat: Borçlar Kanunu´nun 31. maddesinin son fıkrasına göre, "Hile ile haleldar olmuş yahut ikrah ile yapılmış olan bir akde icazet, zarar ve ziyanın talebinden feragati iltizam etmez."

Tehdit ile iradesini beyan etmiş bir kimse, sonradan sözleşmeye icazet verirse, sözleşme geçerli hale gelirse de, bu tehdit ile akdin yerine getirilmesinden dolayı bir zarara uğramışsa, zararın tazminini tehdit edenden isteyebilir. Zira ikrah, hukuka aykırı bir fiildir. İkraha maruz kalmış olanın sözleşmeye icazet vermesi, bu fiillerin hukuku aykırılıklarını ortadan kaldırmaz. Diğer taraftan sözleşmeye icazet vermiş olmak, onun muhakkak faydalı olduğu anlamına gelmediği gibi, belki icazet fesihden daha az bir zarar verir. O halde BK. md. 31´e göre, sözleşmeye icazet vermiş olan kimse, bu yüzden maruz kaldığı daha az zararı, tehdit eden kimseden isteyebilir.

7.5.İrade Fesadının İspatı

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu´nun 293. md. göre, sözleşmenin değeri ne olursa olsun, ikrah iddiaları şahitle de ispat olunabilir.

8.Örnek Yargıtay Kararı

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ

E: 2008/3652 K: 2008/7007 T: 05.06.2008

BORÇLAR HUKUKU • İKRAH • İKRAHIN TAPU İPTALİ VE TESCİLİ  DAVASINDA DEĞERLENDİRİLMESİ • HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

Özet: Türk Medeni Kanununda öngörülen sicilin aleniyeti ve buna dayalı olarak sicile güven ilkesinden istifade ile taşınmazı elde eden kişinin iyi niyetli olması halinde ediniminin korunması gerekeceği yasa gereğidir.

Davacı, kayden maliki bulunduğu 5 parsel sayılı taşınmazın 15/212 payını kendisinin ve yakınlarının öldürüleceği korkusuyla davalıya satış yoluyla temlik ettiğini, davalı ve diğer suç örgütü mensuplarının ceza mahkemesinde yargılamalarının devam ettiğini ileri sürüp tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı, dava konu taşınmaz payını bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını, ev boşaltılmayınca dahili davalıya bedeli karşılığı temlik ettiğini belirtip davanın reddini savunmuştur. Dahili davalı Süleyman, dava konusu taşınmaz payını bedelini ödeyerek satın aldığını iyi niyetli olduğunu, davanın 1 yıllık hak düşürücü sürede açılmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın çekişme konusu taşınmazın temlik tarihinden itibaren 1 yıllık hak düşürücü sürede açılmadığı, kayıt malikinin kötü niyeti ve temlikin muvazaalı olduğunun ispat edilemediği, davalı Ramazan´ın halen kayıt maliki bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, Tetkik Hâkiminin raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.

Karar

Dava, ikrah hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacının çekişme konusu

5 parsel sayılı taşınmazdaki 15/212 payını ipoteği ile yükümlü olarak 10.12.1998 tarihli akitle Sebahattin’e, onun da aynı payın 02.08.1999 tarihli akitle davalı Ramazan´a, onun da 08.07.2002 tarihli akitle dahili davalı Süleyman´a satış yoluyla temlik ettiği, yargılama içinde taşınmazın kayden el değiştirmesi sebebiyle mahkemece HUMK’un 186. öngörülen usul işleminin tamamlandığı ve eldeki davaya iptal ve tescil istekli olarak yeni malike karşı devam edildiği anlaşılmaktadır.

Davacının, taşınmazın tehdit (ikrah) edilmesi sebebiyle intikalim gerçekleştirdiğini, esasen taşınmazı sonradan alan kişi ile birlikte ara maliklerin bir şebeke olduklarını, tehdidin devam ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı görülmektedir.

Gerçektende, ara malik Sebahattin, ondan edinen Ramazan´ın organize suç örgütü oluşturmak suretiyle böylesi işlem yaptıklarından dolayı ceza takibatına uğradıkları, davalı Ramazan hakkında Cumhuriyet Savcılığınca takipsizlik kararı verildiği, diğer sanıklar hakkında açılan davanın yapılan yargılaması sonucunda, İstanbul 4. Ağır  Ceza Mahkemesi’nin 09.10.2003 tarih, 2003/163 Esas, 2003/303 karar sayılı ilamı ile Sebahattin´in cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek suçundan beraat ettiği, kararın Yargıtay 6. Ceza Dairesince bu yönlerden onandığı, ancak anılan ceza dosyası kapsamı ile Sebahattin ve davalı Ramazan´ın birlikte hareket ettikleri kişilerin davacıya karşı adam kaldırmak suçunu işledikleri, tehdit suretiyle dava konusu taşınmazın temlikini sağladıkları sonucuna varılmaktadır.

O halde, bu işleyiş içerisinde özellikle anılan Ağır Ceza Mahkemesi dosyası dikkate alındığında davacı Yakup´un ikraha maruz kalmadığını söyleyebilme olanağı yoktur.

Diğer taraftan, çekişme konusu taşınmazın pay temlikinin 10.12.1998 tarihinde yapıldığı, davacının Cumhuriyet Savcılığında müşteki sıfatıyla 05.10.1999´da ifade verdiği göz önüne alındığında şikayet tarihi ile dava tarihi arasında Borçlar Yasası’nın 31. maddesinde öngörülen 1 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği söylenemez. Hemen belirtilmelidir ki dava devam ederken taşınmazı edinen Süleyman´ın ilk el olmadığı tartışmasızdır. Bilindiği üzere; Türk Medeni Kanunu’nun 1020. maddesinde öngörülen sicilin aleniyeti ve buna dayalı olarak sicile güven ilkesinden istifade ile taşınmazı elde eden kişinin iyi niyetli olması halinde ediniminin korunması gerekeceği Türk Medeni Yasasının 1023. maddesi gereğidir.

Bu ilkeler çerçevesinde son kayıt maliki Süleyman´ın durumu irdelendiğinde, özellikle tanık ifadeleri uyarınca Süleyman´ın ikrah olayını bilen ve bilebilecek konumda bulunan kişi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Buna göre, Süleyman´ın Türk Medeni Yasası’nın 1024. maddesi delaletiyle 1023. maddesi hükmünden istifade edemeyeceği tartışmasızdır. Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK’un 428. maddesi gereğince bozulmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 5.6.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

 

 
Bugün Tekil: 200 Bugün Çoğul: 450 Dün Tekil: 1276 Toplam Tekil: 1637300 Toplam Çoğul: 4049875
        Dataişlem