,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
CEZANIN BELİRLENMESİ VE BİREYSELLEŞTİRİLMESİ / 12-04-2013
 CEZA VE CEZA USUL HUKUKU BİLİM DALI

CEZANIN BELİRLENMESİ VE BİREYSELLEŞTİRİLMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

YATIRIM TÜRÜ OLARAK CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİ

I. CEZANIN AMACI

Gelişmekte olan toplumlarda sosyal düzeni bozmaya yönelik fiil ve

hareketler topluma zarar veren hareketler olup, daha çok toplumdaki bireyi

ilgilendirdiğinden zarar meydana geldiğinde zarara sebebiyet veren bireyin

hürriyetini sınırlama veya birey için önemli olan diğer bazı haklardan yoksun

bırakma gibi yaptırımlar uygulanmaktadır.

Ceza müeyyidesi ceza normlarının ihlaline devletin gösterdiği bir tepkidir.

Ceza bir savunma tepkisidir. Ceza herkes açısından korkutucu bir etkiye sahip

olup, kişiler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru olmaktadır.

Cezalar sisteminin ana amacı kişilerin ceza hukuku kurallarına

uymalarını sağlamak ve suç işlenmesini azaltmaktır.

Ceza Hukukunun amacı kişilerin toplum içerisinde birlikte yaşamaları için

gerekli olan, toplum ve birey açısından önemli olan yaşam, sağlık, özgürlük ve

malvarlığı gibi hukuksal değerleri koruyarak kişilerin güvenli, sağlıklı, özgür ve

demokratik bir ortamda yaşamalarını sağlamaktır.

Ceza amacı yönünden etkili olmalıdır. Cezanın uyandırdığı korku suç

işleme eğiliminde olanları suçtan caydırmalı, ibret verici olmalıdır. Ancak

cezanın tek amacı cezalandırma ve acı çektirme değildir. Cezanın uygulanması

korkutarak başka kişilerdeki suç niyetini bertaraf etmek suretiyle aynı zamanda

genel önlemeyi sağlar. Ayrıca cezalandırılan kişi açısından da ders teşkil

ederek onun yeniden suç işlemesini önleyerek “cezanın özel önleme

fonksiyonu” nu icra eder.

Ceza toplumun kınama duygusunu açıklayan kusur ile orantılı olarak

verilen, uygulandığı kişi üzerinde acı ve ızdırap veren, bozulmuş olan toplum

düzenini eski haline getirmeyi amaçlayan yaptırımdır. Ceza topluma karşı

gerçekleştirilen zararlı bir fiilin karşılığı olarak ve toplum adına uygulanan bir

müeyyidedir.

Cezayı belli bir amaca bağlayan en eski teori “Kefaret Teorisi” dir. Bu

teoriye göre cezanın tek amacı suçtan doğan kötülüğü suçluya ödetmektir. Suç

mutlaka cezalandırılmalıdır. Günümüzde cezanın ödeticilik niteliğinin yanı sıra

önleyiciliği daha önemli bir amaç olarak saygınlık kazanmıştır.

“Önleyici Ceza Teorisi” ise cezayı suçu önleyici ve böylece toplum

düzenini koruyucu bir araç olarak açıklar. Bu teoride ceza ile güdülen tek amaç

toplumu suçtan korumaktır. Zira cezanın özel önleme amacı suç işleyen

kişinin yeniden topluma kazandırılması, toplum için zararsız ve güvenilir bir kişi

haline getirilmesidir. Ancak cezanın amacı suçtan doğan kötülüğü ödetmekten

ibaret kalmamalıdır. Bu nedenle ödetici ceza ile önleyici ceza birbirini

tamamlayan iki unsurdur.

Cezanın ödetici ve önleyici amaçlarının gerçekleştirilmesi hususunda

“Cezaların Bireyselleştirilmesi” önemli bir araçtır. Zira suçu ve suçluyu iyi

anlayan, olayın gerçeklerini doğru değerlendirebilen hakim cezanın amaçları

arasında ortaya çıkabilecek çelişkileri kaldırabilir veya en aza indirebilir.

Cezanın belirlenmesi sürecinde de ilk yol gösterici cezanın amacı

olmalıdır. Hakim, sadece özgürlüğü bağlayıcı ceza gösterilmişse sadece buna

hükmeder. Ancak yasa maddesinde seçimlik ceza varsa birini seçer. Bu durum

cezanın bireyselleştirilmesine yardımcı olur. Aynı tür ve miktardaki ceza kişiler

üzerinde farklı etkiler meydana getirir. Aynı cezanın suçlular üzerinde meydana

getirdiği acı, ızdırap ve ağırlık sosyal ve ekonomik durumuna, karakterine göre

değişir. Bu nedenle suçlunun kişiliği sorunu cezaların bireyselleştirilmesi olarak

çağdaş ceza hukukuna girmiştir.

Cezanın faili ıslah etmek, yeniden topluma kazandırmak amacı yanında,

toplumu suçtan korumak ve suçluları caydırmak amacı da vardır. İşlenen

suçlara ceza verileceğini bilmek, toplum da güven duygusunu, hukuka bağlılığı

ve hukuk bilincini güçlendirir. Ceza suçluyu toplumdan dışlamak değil, suçluyu

toplumla yeniden uyumlu hale getirme amacını izlemelidir.

Aydınlık çağdan itibaren cezanın niteliği değişmiş, insan vücuduna zarar

vermeye yönelik cezaların yerini hürriyeti bağlayıcı cezalar ve para cezaları

almıştır. Kanun koyucular öncelikle yaptırımı suçlunun kişiliğine uydurmak ve

suçluyu yeniden topluma kazandırmak amacıyla sabit ceza sisteminden

vazgeçmiş, cezalar için alt ve üst sınırlar öngörmüş, ağırlatıcı ve hafifletici

sebepler ihdas etmiş, bunun yanı sıra cezaların yanında güvenlik tedbirleri, ilk

defa suç işleyenlere karşı uygulanmak üzere tecil, cezasının bir kısmını

çekenlere şartlı tahliye, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi gibi

yaptırımlar öngörmüştür.

Günümüzde suçlunun cezalandırılması amaç olmaktan çıkmış, yerini

suçlunun yeniden topluma kazandırılması almıştır. Cezalandırmakta güdülen

amaç suç teşkil eden bir haksızlığı gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek

dolayısıyla içinde bulunduğu kusurluluk durumundan ibra olmasını

sağlamaktır.

II. CEZANIN KARAKTERLERİ

1. KANUNSUZ CEZA OLMAMASI

Kanunilik ilkesi çağdaş ceza hukukunun en önemli ilkelerindendir. Suçların

yasallığı ilkesi suç genel teorisinin, cezaların yasallığı, ilkesi ise yaptırım

teorisinin temel ilkelerindendir(Ay. m.38).

Suçta ve cezada kanunilik ilkesi yalnızca Ceza Kanunlarında

düzenlenmemiş aynı zamanda ülkelerin Anayasalarında da yer almıştır. 1982

Anayasası’nın 38. maddesinde; “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan

kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz” kimseye suçu

işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş cezadan daha ağır bir ceza

verilemez.” hükmü düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile Türk Ceza Hukuku

bakımından suç ve cezada kanunilik prensibinin geçerli olduğu kabul

edilmiştir.

Suçta ve cezada kanunilik ilkesi neticesinde kişi hangi eylemlerin suç olarak

düzenlendiğini ve bu suça karşılık verilecek cezayı, ceza kanunlarına bakarak

tespit edecektir. Bu nedenle kanun hükmünde kararnameler, tüzükler,

yönetmelikler, tebliğler, sirküler, suç ve ceza belirleyemezler.

Suçta kanunilik ilkesi tek başına kişilerin temel haklarını korumada yeterli

olmamakta, cezalarında kanunla belirlenmiş olması gerekmektedir. Zira suçun

kanunla belirlenmiş olmasına karşılık bu davranışın cezası kanunla

belirlenmemiş ise bireyin karşılaşacağı ceza bakımından keyfiliğe yol açması

kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle suç teşkil eden fiillerin kanunlarla

gösterilmesi, kişilerin bunun dışında kalan fiilleri hiçbir endişe içinde kalmadan

işleyebilmesini teminat altına almış olacak ve aynı zamanda vatandaşların keyfi

olarak cezalandırılmasının önüne geçilmiş olacaktır.

“Cezada Kanunilik İlkesi” gereğince hiç kimse belli bir suçla ilgili olarak

kanunda öngörülmeyen bir ceza ile yada kanunda öngörülen cezadan daha ağır

bir ceza ile cezalandırılamaz.

Kanunda suç olarak tanımlanan bir fiil dolayısıyla nasıl bir cezai yaptırım

uygulanacağı ve bunun miktarının ne kadar olacağı yine ancak kanunla

belirlenebilir. Anayasa ve TCK’nun 2. maddesinde düzenlenmiş olan güvenlik

tedbirleri açısından da bu ilke geçerlidir. Hakim kanunda yazılı olmayan

cezalara hükmedemeyeceği gibi takdir hakkına göre yasanın kabul ettiği sınırlar

arasında bir ceza belirlerken, temel ceza üzerinden ancak yasada açıkça yazılı

hallerde artırma ve indirim yapabilecektir ve kanunda açıkça belirtilen istisnalar

dışında o ceza türü için kanunda yazılı olan yukarı ve aşağı sınırları

aşamayacaktır.

Kanunilik İlkesi Osmanlı Devleti’nde II. Mahmut’un 1838 yılında memurin ve

ilmiye sınıfı için hazırlattığı ceza kanunnamelerinde yer almış, müslimgayrimüslim

tüm Osmanlı tebaası için ise 1839 Tanzimat Fermanı ile

gerçekleşmiştir. 1858 tarihli Osman Ceza Kanunun da ifade edilen kanunilik

ilkesi daha sonra 1876 Anayasası ve takip eden tüm mevzuatımızda yer

almıştır.

TCK’nun 2/2 maddesi gereğince idarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve

ceza konulamayacaktır. Yönetmelikler ve tüzükler ile de düzenlenebilen idari

cezaların ve disiplin cezalarının da önceden düzenlenmiş olması gerekli ise de

bunların kanun ile yapılmış olmasının şart olmaması, bu tür yaptırımları ceza

hukuku yaptırımlarından ayıran farklardan biri olarak kabul edilmektedir.

Kanunilik ilkesinin neticesi olarak cezalandırmada kıyas yapılamayacağı

gibi gelenek ve görenek hukuku da bu konuda esas alınamaz. Kıyas yada

gelenek ve görenek hukuku ile suç ve ceza yaratılamamasına karşılık bunlar

kanun koyucunun iradesine anlam vermede rol oynayabilecektir.

Hakim kanunda suç olarak düzenlenmeyen bir eylemi kıyas yoluyla suç

olarak kabul edemeyeceği gibi, suç teşkil etmeyen bir eylemi gerçekleştiren

kişiyi de kıyas yoluyla cezalandıramayacaktır.

TCK 2. maddesinin 3. fıkrası gereğince “suç ve ceza içeren hükümler,

kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz”. Yapılan düzenleme ile ceza

hukukunda genişletici yorum tümüyle yasaklanmamakta, sadece bu yorum

türünün kıyasa yol açacak şekilde uygulanmasının önüne geçilmek

istenmektedir. Bu suretle hakim yorum yaparken kıyas yapamayacak ve kıyasa

yol açabilecek şekilde geniş yorum da yapamayacaktır.

2. EŞİTLİK İLKESİ

Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin sonucu olarak aynı suçu işleyen

herkese aynı cezanın verilmesi gerekir. Ceza eşit olmalıdır, zira eşitlik aynı

yada benzer durumda olanların aynı işlemi görmesini gerektirir.

Cezalandırma açısından kişiler arasında ırk, din, dil, cins ve sosyal statü

farklılığı yoktur. Kural olarak aynı suçu işleyen kim olursa olsun aynı cezaya

çarptırılır. Kanun önünde herkes eşittir, kanun yapılırken belli şahıslar veya belli

statüler göz önünde tutulamaz. Buna “Şekli Eşitlik” denir.

Her ne kadar kanunda soyut olarak aynı fiil için aynı ceza öngörülmüş

olsa da somut olaylar eşitsizliği zorunlu kılmaktadır. Çünkü suçu işleyen failin

durumu, fiilin işleniş şekli birbirinden farklıdır. Bu nedenle hakim suçu ve

suçluyu göz önüne alarak farklı cezalar verebilmeli ve cezayı suçlunun

şahsiyetine uydurabilmelidir. Eşitlik kanunda öngörülen soyut cezaların

herkes için eşit olmasıdır. Bu nedenle cezanın bireyselleştirilmesi sonucunda

aynı suçu işleyenlere farklı cezalar öngörülmesi, cezaların eşit olmadığı

anlamına gelmeyecektir. İslam Ceza Hukukunda da genel prensip kuralların

uygulanması konusunda insanlar arasında herhangi bir ayrım yapılmaması ve

hukuki hükümlerin herkese eşit olarak uygulanmasıdır. Ancak zaman zaman

devlet başkanı, köleler, zimmiler ve kadınlar açısından özel düzenlemeler söz

konusu olabilmiştir.

Cezaların soyut veya somut eşitliği kabul edilebilirse de infazlarında

eşitsizlik olabilir. Teorik olarak hürriyeti bağlayıcı cezalar hürriyeti tahdit etmeleri

itibariyle aynı neticeyi meydana getirselerde , cezaevlerinin kalite ve vasıfları

farklı olduğundan, cezaların infazların da eşitsizlik ortaya çıkmaktadır.

Eşitliğin sağlanamayacağı bir yaptırım türü olarak para cezası

gösterilebilir. Çünkü aynı miktar para cezası mahkumun servetine göre değişik

etkiler yaratacaktır. Kimi zamanda kanun koyucu hakimi fiilin işlenme şekli

veya bazı görevlerin icrası sırasında işlenen fiiller karşısında daha katı

davranmaya mecbur etmiştir. Örneğin TCK 86/3’e göre kamu görevlisi nüfuzunu

suistimal ederek bir kimseye karşı kasten yaralama fiilini işlerse cezası

arttırılır.

3. ŞAHSİLİK

Cezanın şahsiliği ilkesi gereğince yaptırım sadece suçu işleyen faile

uygulanmalıdır. Cezanın Şahsiliği ilkesi Aydınlık Çağda mevzuatımıza

girmiştir. Şahsilik ilkesine göre ceza yaptırımı üçüncü şahıslara değil, sadece

suçluya zarar vermelidir.

Anayasa 38. maddede “Ceza sorumluluğu şahsidir” demek suretiyle

cezanın özelliği açıkça hükme bağlanmıştır. Aynı şekilde TCK’nun 20.

maddesinde de “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden sorumlu

tutulamaz.” hükmü düzenlenmiştir.

Kişinin sadece kendi eyleminden sorumlu olması ceza hukukunun

tarihsel gelişimi içinde kuvvetle ileri sürülmüş ve değişmez bir kural olarak kabul

edilmiş önemli bir ilkedir.

Cezanın şahsiliği ilkesi gereğince, ceza suçlu bakımından etkili olmalı,

zorunlu olanlar dışında suç işlemeyenler üzerinde etki göstermemelidir. Ancak

suçlunun yakınları doğrudan doğruya cezaya maruz kalmamakla beraber,

cezanın kendilerine dolaylı şekilde etki etmesi mümkündür. Örneğin fail

hakkında para cezasına hükmolunması halinde ödenen para cezası ailenin

gelirinin azalması demektir.

İslam Hukukunda cezalar genellikle kişiseldir. Ancak cezaların kişisel

olmadığını gösteren iki müessese vardır. Bunlar “Akile” ve “Kasame” dir. Akile,

Kasıt unsuru bulunmayan bir öldürme veya yaralama durumunda suçlu adına

diyet ödemeyi yüklenen şahıslar topluluğudur. Akile fertlerine yükletilecek diyet,

onları istinaden kötü duruma düşürmeyeceği biçimde hakim tarafından

servetlerine göre bölünür. “Kasame” ise faili meçhul olarak bir kimsenin

öldürülmüş olması halinde ölünün bulunduğu yeri böyle bir fiilin işlenebileceği

şekilde kontrol edebilmek durumunda olanların bazı şartlar ile diyet ödemeye

mecbur olmalarıdır.

4. İNSANİLİK İLKESİ

Cezaların insan haysiyeti ile bağdaşmaz nitelikte olmaması gerekir.

Anayasa’nın 17. maddesinin 3. fıkrasında “kimse insan haysiyeti ile

bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” hükmü

düzenlenmiştir. Ayrıca “kimseye işkence ve eziyet yapılamaz” hükmü de

bedeni cezaların insan haysiyeti ile bağdaşmazlığını vurgulamaktadır.

Uluslar arası sözleşmelerde de, hiç kimsenin zalimane, insanlık dışı, onur

kırıcı bir cezaya tabi tutulamayacağı (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi m.3)

ilkesine yer verilmiştir. [(İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi m.3 (RG

19.03.1954)] Cezalar ahlaki, insan haysiyet ve şerefi ile bağdaşabilir olmalıdır.

Bireyin kişiliğini alçaltan nitelikte herhangi bir yaptırımın uygulanması

meşru değildir. Zira ceza hukuku alanında geçmiş dönemlerde uygulanan kafa

kesme, güneşte bırakma, uzuv kesme, vücudun dağlanması, dayak cezaları

çağdaş ceza hukuklarında terkedilmiştir.

5. CEZANIN BÖLÜNEBİLİRLİĞİ

Ceza bölünebilir olmalıdır. Zira cezanın bireyselleştirilmesi, işlenen suçun

ağırlığına, suçlunun kişiliğine veya kusuruna uydurulabilmesi ancak bölünebilir

olması halinde mümkündür. Cezanın failin kişiliğine uydurulabilmesi ve

bölünebilirliğin sağlanması için sabit cezalarda kaçınılmalıdır.

6. CEZANIN TAMİR EDİLEBİLİRLİĞİ

Cezanın neticeleri itibariyle tamiri ve geri alınması mümkün olmalıdır. Adli

işlemlerde hata yapılması mümkündür. Bu nedenle yaptırım sonuçları itibariyle

eski hale getirilebilmeli, cezanın tamirinin mümkün olması gerekir. Ölüm

cezalarında ise adli hataların tamir edilmesine olanak bulunmamaktadır.

Adli hata halinde cezayı ve sonuçlarını tamamen düzeltmek imkanı

yoktur. Zira adli hata nedeniyle cezanın infazına son verilse ve hükümlüye bu

nedenle tazminat ödense dahi cezaevinde geçirdiği günleri geri getirilmesi

mümkün olmayacaktır. Bu durumda telafi edilmeye en uygun yaptırım para

cezasıdır.

7. CEZANIN ORANTILI OLMASI

Ceza suçun ağırlığıyla orantılı ve etkili olmalıdır. Yaptırım suç işleyen

failin tekrar suç işlemesini önleyecek etkiye sahip olmak dışında toplumun diğer

fertlerini de suç işlemekten caydırmalıdır. Ceza ile suç arasında bir oran

olması (TCK m.3,f.1) kefaret anlayışının bir sonucudur.

8. CEZA DEVLETE MÜMKÜN OLDUĞU KADAR AZ MASRAF

GEREKTİRMELİDİR

Cezanın amaçları ceza türlerinden herhangi birisinin uygulanmasıyla

sağlanabilecek durumda ise devlet bu amaca en az masrafla ulaşabileceği

yaptırım türünü seçmelidir. Özellikle para cezalarının etkili olabileceği suçlarda

hürriyeti bağlayıcı ceza verilmesinden sakınılmalıdır. Zira hapis cezalarının

devlete ve topluma getirdiği mali yük daha fazla olduğu gibi cezaevlerinin de

olumsuz etkileri söz konusudur.

III. KUSUR VE CEZA İLİŞKİSİ

Ceza kişinin işlediği suçtan dolayı kusurlu bulunduğu, haksızlık teşkil

eden fiili işleme hususunda bir tercihte bulunduğu için uygulanır. Kusur ceza

açısından büyük bir önemi haizdir. Kusur işlediği fiil dolayısıyla kişinin

cezalandırılabilmesi için dayanak oluşturmaktadır.

Ceza Hukukunda sorumluluk için hareketin bilerek ve istenerek

gerçekleştirilmiş olması gerekir. Kişinin işlediği haksızlık açısından hem

algılama hem de irade yeteneğine sahip olması durumunda kişinin kusurlu

olduğu mütalaa edilir. İşlediği fiil nedeniyle kişinin kusurlu olması durumunda ise

kişinin cezalandırılması söz konusu olacaktır. “Ceza gerçekleştirdiği haksızlık

nedeniyle kişinin muaheze edilmesi gerektiği hususundaki yargının

somutlaşması, maddi bir içerik kazanmasıdır”.

Kusurluluktan söz edilebilmesi için isnat kabiliyetinin olması gerekir. İsnat

kabiliyeti failin gerçekleştirdiği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve

davranışlarına yön verme yeteneğidir. Bu suretle failin kusurlu addedilebilmesi

için işlediği fiilin hukuki sonuçlarını algılama ve davranışlarına yön verme

yeteneğine sahip olmalıdır. İsnat kabiliyeti kusurluluğun ön şartı olup, isnat

kabiliyetini haiz olmayan kişinin kusurlu hareket etmesi mümkün değildir.

Kusur ilkesi gereğince kişinin işlediği haksızlık nedeniyle kusurlu

addedilmemesi halinde hakkında cezaya hükmolunamayacaktır. Ancak koruma

ve ıslah amaçlı olarak güvenlik tedbiri uygulanabilecektir.

Kişi isnat kabiliyetine devamlı şekilde sahip olamayacağı gibi geçici

olarak da sahip olamayabilir. Kişi eğer devamlı şekilde isnat kabiliyetine sahip

değilse hiçbir zaman kusurlu hareket edemez. Geçici şekilde sahip olmayan fail

ise kusurlu hareket edebilir. Bu durumda fail isnat kabiliyetine ve kusurlu

hareket yeteneğine sahip olduğu için kusurlu hareket etmiş sayılacak ve ceza

yaptırımı ile cezalandırılacaktır.

IV. YAPTIRIM TÜRLERİ

Kişinin hukuk düzenin kendisine yüklediği yükümlülüklere aykırı bir

davranışta bulunması halinde bu davranışı nedeniyle sorumlu tutulması gerekir.

Bu nedenle kişinin yükümlülüklerine aykırı davranması nedeni ile gerçekleşen

haksızlık karşısında hukuk düzeninin idamesi amacıyla bazı yaptırımlar

uygulanır.

Yaptırım uygulanmasıyla güdülen amaç gerçekleştirilen haksızlık

nedeniyle bozulan hukuk düzeninin kişiler arasında oluşturduğu dengenin

yeniden tesis edilmesidir. Ayrıca yaptırım uygulanmasıyla haksızlığı

gerçekleştiren kişi üzerinde belli hukuki ve fiili sonuçlar doğurmasında

amaçlanmaktadır.

19.yy ceza hukuku düşüncesinde suçlar; cürüm, cünha ve kabahat olarak

bir ayrıma tabi tutuluyordu. 765 sayılı TCK’da da suçlar cürüm ve kabahat,

hürriyeti bağlayıcı cezalar ise ağır hapis, hapis ve hafif hapis olmak üzere

ayrıma tabi tutulmuştur.

5237 sayılı TCK’ da ise cürüm ve kabahat ayrımına yer verilmeyerek

sadece “suç” kavramı düzenlenmiştir. Suç karşılığı olarak uygulanacak

yaptırımlar ise ceza ve güvenlik tedbirleri olarak, ceza yaptırımları ise hapis ve

adli para cezası olarak belirlenmiştir.

A. CEZALAR

5237 sayılı TCK iki tür ceza öngörmüştür. Bunlar hapis ve para cezalarıdır:

1. Hapis Cezaları

5237 sayılı TCK’da cürüm ve kabahat ayrımına yer verilmeyerek sadece suç

kavramına yer verildiği için suçun karşılığında ceza yaptırımı olarak sadece

hapis cezası öngörülmüştür.

Hapis cezaları ise infaz süresi ve infaz koşulları bakımından ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve süreli hapis cezası olarak

ayrıma tabi tutulmuştur.

a. Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezası

TCK’ nın 47. maddesinde yapılan düzenlemeye göre ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezası; “Hükümlünün hayatı boyunca devam eder, kanun ve

tüzükte belirtilen sıkı güvenlik rejimine göre çektirilir”.

5275 sayılı CGTİHK’ a göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yüksek

güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarında infaz edilir(m.9/2).

5275 sayılı yasanın 107/2 maddesi gereğince ağırlaştırılmış müebbet

hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar otuz yılını çektikleri takdirde koşullu

salıvermeden yararlanabilirler. Koşullu salıverme için infaz kurumunda geçirilen

süre birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkumiyet halinde

otuz altı yıl, bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile süreli hapis cezasına

mahkumiyet halinde en fazla otuz altı yıldır (107/3).

b. Müebbet Hapis Cezası

TCK’nun 48.maddesine göre “müebbet hapis cezası hükümlünün hayatı

boyunca devam eder”.

5275 sayılı yasanın 107/2 maddesine göre müebbet hapis cezasına

mahkum edilmiş olanlar yirmi dört yılını infaz kurumundan çektikleri takdirde

koşullu salıvermeden yararlanabilirler.

c. Süreli Hapis Cezası

TCK’ nun 49/1 maddesine göre süreli hapis cezası kanunda aksi

belirtilmeyen hallerde bir aydan az yirmi yıldan fazla olamaz .Yapılan

düzenlemeye göre süreli hapis cezasının alt sınırı bir ay üst sınırı ise yirmi

yıldır. 765 sayılı yasanın 15.maddesinden hapis cezasının alt sınırı yedi gün

olarak düzenlenmiştir.

Süreli hapis cezasının üst sınırının yirmi yıldan fazla olamayacağı

düzenlenmiş olmakla beraber bu hükümdeki üst sınır sadece ilgili suçtan dolayı

temel cezanın üst sınırının belirtilmediği hallerde üst sınır olarak anlaşılmalıdır,

sonuç cezanın üst sınırı olarak anlaşılmamalıdır.Zira TCK’nun 61. maddesinin

7. fıkrasında süreli hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı 61. madde

hükümlerine göre belirlenen sonuç cezanın otuz yıldan fazla olamayacağı

düzenlenmiştir.

5237 sayılı TCK sisteminde sadece hapis cezasına yer verilmiş

olduğundan 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli

Hakkında Kanun’un 6. maddesi gereğince yürürlükte olan diğer kanunlarda

“ağır hapis cezası” öngörülen yaptırımlar “hapis cezası”na, aynı kanunun 7.

maddesi gereğince diğer kanunlarda “hafif hapis cezası” öngörülen fiiller

kabahate dönüşmüş olduğundan idari para cezasına dönüştürülmüştür.

Yine 5252 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2. fıkrasına göre 1 Haziran

2005 tarihinden önce yürürlüğe girmiş kanunlarda;

a) Ağır hapis iken, hapse dönüştürülen cezalar, kanunlarında aksine bir

hüküm yoksa alt sınır bir yıl, üst sınır yirmidört yıl olarak,

b) Hapis cezalarında kanunlarında aksine bir hüküm yoksa alt sınır bir ay,

üst sınır beş yıl olarak uygulanacaktır.

TCK’nin 49. maddesinin 2. fıkrasında kısa süreli hapis cezası bir yıl veya

daha az süreli hapis cezası olarak tanımlanmıştır. Kısa süreli hapis cezası

TCK’nun 50. maddesinin uygulanması ve infaz hukuku açısından önemlidir.

Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar cezanın

bireyselleştirilmesi enstrümanlarından biri olup, TCK’n un 50. maddesinde

seçenek yaptırımlar tek tek sayılmak suretiyle gösterilmiştir.

Kısa süreli hapis cezası belirlenirken cezaların içtimaı sonucu elde edilen

ceza miktarına göre değil, her suç bakımından verilen ceza miktarına göre

belirlenir. Zira yeni TCK’ da cezaların içtimaına ilişkin düzenlemede

bulunmamaktadır. Ceza hukukunun temel kurallarından biri “kaç tane fiil varsa

o kadar suç, kaç tane suç varsa o kadar ceza vardır” şeklinde ifade

edilmektedir. Bu suretle işlenen her bir suç ile ilgili olarak ayrı ayrı cezaya

hükmedilecektir. Ancak 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 107. maddesinin 3. fıkrası

gereğince kişi hakkında hükmolunan birden fazla hapis cezasının sadece

koşullu salıverme bakımından göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

2. Adli Para Cezaları

a. Kavram

5237 sayılı TCK’ nda cürüm-kabahat ayrımına yer verilmeyerek sadece

suçlar düzenlenmiştir. Kabahatler ise 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nda yer

almıştır. Kabahatlerin ceza kanunundan çıkarılması sonucu suç karşılığında

uygulanan cezalar hapis ve adli para cezası olarak belirlenmiştir.

Para cezası, suç karşılığı olarak hükümlüden belli miktarda paranın

alınmasını ve kanunda belirtilen yere tevdi edilmesini, ödenmemesi halinde ise

kanunun gösterdiği yaptırımlara çevrilmesini öngören cezadır.

Para cezaları tarihsel yönden en eski cezalardandır.Bütün para cezalarını

ortak özelliği belli bir miktar paranın devlet hazinesine ödenmesini

gerektirmesidir. Cezalar için değişmeyen özellikler para cezaları içinde geçerli

olacaktır. Örneğin cezanın kanuniliği, cezanın kişiselliği ve cezanın eşitliği gibi

genel ceza ilkeleri para cezaları hakkında da uygulanır.

Para cezası şahsi öç kurumunun terk edilmesiyle ortaya çıkan kısasın

alternatifi olan uyuşma sisteminin sonucu olarak gelişmiştir. Önceleri

uyuşmazlık halinde bulunan taraflar kısasa müracaat yerine meydana gelen

zararın giderilmesi karşılığında uzlaşmaya çağrılmaktaydı. Fakat suçtan zarar

gören diyetin kabul etmeyerek kısasa başvurabilirdi. Süreç içerisinde bazı

suçlarda diyet zorunlu hale gelmesi ile suçlu mağdura ödeme yapmak ve

mağdurda ödemeyi kabul edip intikam hakkından vazgeçmek zorunda kaldı.

1789 Fransız İhtilali’ne kadar para cezalarında da keyfilik söz konusu olup para

cezalarının orantısızlığı genel müsadere gibi etki doğurmaktaydı. Fransız

Devrimi sonrasında para cezalarının suçun ağırlığına ve suçlunun mali

durumuna uygun şekilde takdir edilmesi konusunda düzenlemeler getirildi.

765 sayılı TCK’nun yürürlükte olduğu dönemde para cezası sistemi

cezadan beklenen amaçları gerçekleştirmekten uzak kalmış, özellikle enflasyon

nedeniyle Türk parasının değerinin düşmesi karşısında para cezalarını arttırmak

için yapılan kanun değişiklikleri uygulamada çeşitli sorunlara yol açmıştır. Ayrıca

suç işleyen kişinin ekonomik durumu dikkate alınmadan hükmedilen para

cezası eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğurmuştur. Bu nedenle ödeme gücü

olan kişiler üzerinde etkisi olmayan, ödeme gücü olmayanların ise neticede

infaz kurumuna gönderilmesi sonucu doğuran sistemden vazgeçilerek gün para

cezası sistemine geçilmiştir.

Yeni TCK’nin 52/1 maddesinde adli para cezası beş günden az ve

kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde yedi yüz otuz günden fazla

olmamak üzere belirlenen tam gün sayısının bir gün karşılığı olarak takdir edilen

miktar ile çarpılması suretiyle hesaplanan ve hükümlü tarafından devlet

hazinesine ödenen para olarak tanımlanmıştır.

b. Özellikleri

TCK 45. maddesi gereğince adli para cezaları teknik anlamda suç

karşılığı uygulanan yaptırım türü olarak ceza şeklinde kabul edildiğinden

cezaların taşıdığı tüm özellikler adli para cezaları açısından da geçerli

olacaktır. Örneğin; cezaların kanuniliği, şahsiliği, eşitliği gibi genel ceza ilkeleri

para cezaları içinde geçerli olacaktır.

Adli para cezalarının özellikleri; aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

1. Adli para cezaları cezai nitelikte yaptırımlardır. Bu nedenle yeni

TCK’daki ceza sorumluluğunu azaltan ve kaldıran nedenler ile kast,

taksir, teşebbüs, suça iştirak ve içtima gibi genel hükümler adli para

cezaları hakkında da uygulanır.

2. Adli para cezası kural olarak hapis cezası ile birlikte değil bu cezaya

alternatif olarak uygulanacaktır. Ancak TCK’nun 50/2 maddesi

gereğince ilgili kanun maddesinde o suç için adli para cezası seçenek

ceza olarak öngörülmüş ve hapis cezasına hükmedilmişse artık bu

cezanın adli para cezasına çevrilmesi mümkün olmamakla beraber

TCK 50. maddede belirtilen diğer seçenek yaptırımlara çevrilmesi

mümkündür.

3. Adli para cezaları alt ve üst sınırlarının gösterilmemiş olması

durumunda beş günden az yedi yüz otuz günden fazla olmamak

üzere belirlenen gün sayısının en az yirmi ve en çok yüz Türk lirası

arasında takdir edilecek miktarın çarpılması suretiyle hesaplanacaktır.

4. Birden fazla suç dolayısıyla birden fazla adli para cezasına

mahkumiyet halinde her bir suçtan dolayı mahkum olunan adli para

cezası bağımsızlığını koruyacaktır. Bu cezaların hepsinin ayrı ayrı

infaz edilmesi gerekir.

5. Adli Para cezaları 5275 sayılı CGTİHK’ 106. maddesi hükümlerine

göre infaz edilir.

6. Adli para cezaları adli sicile kaydedilir.

7. Adli para cezaları tekerrüre esas oluşturur. TCK’nun 58/6 maddesi

gereğince tekerrür halinde sanık hakkında hükmolunacak ceza,

mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilecek ve mükerrirler

hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanacaktır. Ayrıca yine

TCK’nun 58/3 maddesi gereğince tekerrür halinde sonraki suça ilişkin

kanun maddesinde yaptırım olarak hapis cezasının yanında seçimlik

olarak adli para cezası öngörülmüşse hapis cezası tercih edilecektir.

8. TCK’nun 51. maddesinde sadece hapis cezalarının ertelenebileceğini

düzenlenmiş olduğundan adli para cezaları ertelenemez.

9. Mahkeme tarafından kısa süreli hapis cezasına hükmedilmiş olması

durumunda hükmedilen bu ceza TCK 50. maddesinde düzenlenen

seçenek yaptırımlardan birisi olan adli para cezasına çevrilebilir.

10. TCK 75. maddesinde yapılan düzenleme ile uzlaşma

kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere yalnız adli para cezasını

gerektiren veya öngörülen hapis cezasının üst sınırı üç ayı

aşmayan suçlarla ilgili olarak ön ödeme hükümleri

uygulanabileceğinden adli para cezaları hakkında ön ödeme

hükümleri uygulanır.

11. Adli para cezaları zamanaşımına uğrar. TCK’nin 66/1-e maddesine

göre adli para cezaları hakkında dava zamanaşımı süresi 8 yıl,

68/1-e maddesine göre ise ceza zamanaşımı süresi 10 yıldır.

12. Adli para cezası suç tarihi itibariyle tespit edilecektir.Bu nedenle

adli para cezasının tespitinde sanığın suç tarihindeki ekonomik ve

diğer şahsi halleri esas alınacaktır.

13. Adli para cezalarının uygulanmasında gün para cezası sistemi

uygulanır.

14. Adli para cezasının süresinde ödenmemesi halinde gecikme

zammı uygulanacağına dair hüküm TCK’nun 52 ve CGTİHK’un

106. madde metinlerinde yer almamıştır.

c. Adli Para Cezasının Unsurları

aa. Tam Gün Sayısı

Adli para cezasına hükmederken hakim önce suç karşılığı olarak kanundaki

sınırlar arasında gün birimi sayısını belirleyecektir.TCK sisteminde adli para

cezasının gün unsuru ve bir gün karşılığı ödenmesi gereken para unsuru olmak

üzere iki unsuru bulunmaktadır.

Adli para cezasının tam gün sayısı beş günden az ve kanunda aksine

hüküm bulunmayan hallerde yediyüz otuz günden fazla olamayacaktır. TCK’nun

52. maddesinde yer alan düzenlemeye göre kanunda aksi belirtilmeyen hallerde

suçun düzenlendiği maddede adli para cezasına esas tam gün sayısı

gösterilmeyip sadece “adli para cezası” ile cezalandırılır şeklinde düzenleme

yapılan hallerde beş günden az ve yedi yüz otuz günden fazla olmamak üzere

tam gün sayısı belirlenecektir.

Adli para cezasının sadece üst sınırının gösterildiği hallerde beş günden az

olmamak üzere ilgili maddede gösterilen üst sınıra kadar olan tam gün sayısı

belirlenecektir.

Adli para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya

ilişkin gün biriminin alt sınırı ilgili suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından

az ,üst sınırı da hapis cezasının üst sınırından fazla olamayacaktır(TCK m.61

f.9).

Hakim temel cezanın tayini sırasında TCK’nun 61. maddesinde sınırlı

olarak sayılan hususların varlığını araştıracaktır. Temel cezanın tayini sırasında

belirtilen maddede sayılanlar dışındaki hususların hükme esas alınabilmesi

mümkün değildir.

Tam Gün sayısının belirlenmesinde failin ekonomik durumu dikkate

alınmayacaktır. “Failin ekonomik durumu” TCK’ nın 61. maddesinde sınırlı

olarak sayılan temel cezanın belirlenmesi sırasında dikkate alınacak hususlar

arasında sayılmamıştır. Failin ekonomik durumu bir gün karşılığı takdir edilen

miktarın belirlenmesinde esas alınacaktır.

bb.Bir Gün Karşılığı Takdir Edilen Miktar

Tam gün sayısının artırım ve indirimler yapılarak tespitinden sonraki

aşamada bir gün karşılığı adli para cezası miktarı belirlenir. TCK’ nun 52

maddesinin ikinci fıkrası gereğince hakim bir gün karşılığı adli para cezasını en

az yirmi ve en fazla yüz Türk Lirası olarak belirler.

TCK’ nun 52. maddesinin gerekçesinde gün para cezasının amacının

para cezasının kişinin ödeme gücüne göre belirlenmesi yoluyla suç işleyen

zengin ile fakir arasındaki eşitsizliğin giderilmesi olduğu belirtilmiştir. Gün

para cezasının madde gerekçesinde belirtilen amacını gerçekleştirebilmek için

alt ve üst sınırlar arasındaki makasın açılarak adli para cezasının sanıkların

ekonomik durumuna göre ayarlanarak bireyselleştirilmesi sağlanabilecektir.

Bir gün karşılığı takdir edilen adli para cezası miktarının belirlenmesi

sırasında kişinin ekonomik ve diğer şahsi halleri göz önünde bulundurulacaktır.

aaa. Failin Ekonomik Durumu

Bir gün karşılığı takdir edilen adli para cezası miktarının belirlenmesi

sırasında falini ekonomik durumu nazara alınacaktır. Bu miktarı hakim kişinin

mal varlığını, bir günde kazandığı ve kazanması gereken gelirini dikkate alarak

takdir edecektir.

Bir gün karşılığı takdir r edilecek para miktarı belirlenirken sanığın suç

tarihindeki mi yoksa hüküm tarihindeki mi ekonomik ve diğer şahsi hallerinin

esas alınacağına ilişkin olarak madde metninde düzenleme yapılmamıştır.

Finlandiya Ceza Kanunu’nun 4a maddesinde gün para cezasının

belirlenmesinde sanığın hüküm verildiği tarihteki mali durumunun esas

alınacağı açıkça düzenlenmiştir.

5237 sayılı TCK’nun 52. maddesinde bir gün karşılığı takdir edilecek

miktarın hangi tarihe göre belirleneceğinin düzenlenmemiş olması bu konuda

sanık lehine yorum yapılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle bir gün karşılığı

takdir edilecek miktar sanığın suç tarihindeki ekonomik ve diğer şahsi halleri

değerlendirilerek tespit edilecektir.

5237 Sayılı TCK’nun 52. maddesinin gerekçesinde kişinin ekonomik ve

diğer şahsi halleri göz önünde tutularak bir gün biriminin parasal miktarının tayin

edileceği, bu miktarın ise kişinin malvarlığı ,bir günde kazandığı ve kazanması

gereken geliri dikkate alınarak takdir edileceği düzenlenmiştir. Bu anlamda

sanığın aylık geliri,sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarından

yapılan ödemeler,aldığı tazminatlar,kişisel mallarının gelirleri gün para

cezasının belirlenmesinde önem arzetmektedir. Kişinin kazanması gereken gelir

ise bir günlük kazancın net olarak belirlenemediği durumlarda hakimin eldeki

verilere ve hakkaniyete göre tespit edeceği miktardır. Mevcut kayıtlardan kişinin

günlük kazancının tam olarak tespit edilememesi durumunda sanığın yaptığı

işin niteliğine göre emsalleriyle karşılaştırma ve benzeri değerlendirmelerle bir

günlük kazanç tespit edilecektir.

bbb. Diğer Şahsi Haller

Diğer şahsi haller kavramı sanığın ekonomik durumu dışındaki şahsi

hallerini kapsamaktadır. Ekonomik durum doğrudan doğruya sanığın kazancını

ve malvarlığını ilgilendirirken diğer şahsi haller sanığın ailevi durumunu,

bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısını, sosyal durumunu ,çocuk sayısın vs.

konuları kapsar.

Bir gün karşılığı takdir edilecek miktarın belirlenmesinde dikkate alınacak

haller kişinin ekonomik ve şahsi halleri ile sınırlandırılmış olduğundan sanığı suç

işlemeye yönelten sebep ve saikler, kast ve taksirdeki yoğunluk ve suçun

işlenmesi sonrasında yaptığı davranışlar gibi suçun işlenmesine ilişkin özellikler

dikkate alınmayacaktır.

Belirlenen toplam gün birimi sayısı ile bir gün birimin parasal miktarı

çarpılarak adli para cezasının miktarı tespit edilecektir. Yani adli para cezası

belirlenen sonuç gün ile kişinin bir gün karşılığı ödeyebileceği miktarın

çarpılması suretiyle bulunur.

5237 Sayılı Kanunun 52. maddesinin 4. fıkrası uyarınca hakim ekonomik

ve şahsi hallerini göz önünde bulundurarak kişiye adli para cezasını ödemesi

için hükmün kesinleşme tarihinden itibaren bir yıldan fazla olmamak üzere mehil

verebileceği gibi, bu cezanın belirli taksitler halinde ödenmesine de karar

verebilir. Taksit süresi iki yılı geçemez ve taksit miktarı da dörtten az olamaz.

Kararda taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın

tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceği

belirtilir.

B. GÜVENLİK TEDBİRLERİ

a. Kavram

Bazı suçluların tehlike haline karşı toplumun menfaati gereği alınan bir

önlem olan güvenlik yada emniyet tedbirinin ceza kanunlarına cezalar yanında

ithali modern ceza hukukunun önemli bir yeniliğini teşkil etmektedir.

Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan kusursuz ceza olmaz

ilkesi gereğince kusurlu olmayan kişiye ceza verilemeyecektir. Her ne kadar

kişiye ceza verilemeyecek ise de fiil haksızlık ve suç teşkil etme özelliğini

devam ettirdiği için eğer bir tehlikelilik hali söz konusu ise güvenlik tedbiri

uygulanabilecektir.

Güvenlik tedbirleri kavramı ceza hukukuna pozitivistler ile girmiştir.

Pozitivistler kişilerin serbest irade sahibi olmadıklarını, şartların esiri olduklarını,

bu nedenle suç işlemeye mahkum olduklarını, ancak toplumun suçlulardan

korunması gerektiğini, bunun çaresinin güvenlik tedbirleri olduğunu,

cezalandırmanın amaç olmaması gerektiğini ileri sürmüşler ve bu düşünceler

19. y.y’ın sonundan itibaren kanunlara yansımaya başlamıştır.

Öğretide Dönmezer Erman; güvenlik tedbirlerinin sosyal savunma

amacına yönelmiş bulunan ve suçludaki tehlike haliyle orantılı olarak

hükmedilen müeyyideler olduğunu belirtmiştir.

Soyaslan; güvenlik tedbirlerinin amaçlarının suçlunun cezalandırılması

olmayıp yeniden suç işlenmesinin önlenmesi bu suretle hem toplumun

savunulması ve hem de suçlunun topluma kazandırılması olduğunu

belirtmiştir.

Hafızoğulları, güvenlik tedbirlerini ceza hukukunda cezanın

uygulanamadığı, uygulansa bile yeni suçları önlemede yetersiz sayıldığı

hallerde geleneksel ceza sistemini tamamlayan hukuki himaye vasıtaları olarak

tanımlamıştır.

Güvenlik tedbiri, işlediği suçtan dolayı kusurlu olup olmadığına

bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile veya suçun

işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan koruma veya iyileştirme

amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır. Güvenlik tedbirleri kanunda

öngörülen toplumsal savunma vasıtaları olup toplum için tehlike oluşturan suçun

işlenmesinden sonra fail hakkında hakim tarafından hükmedilen

yaptırımlardır.

Güvenlik tedbiri bir ceza hukuku yaptırımı olup, güvenlik tedbirine

hükmedilebilmesi için bir suçun işlenmesi gerekir. Kişinin işlemiş olduğu suç

dolayısıyla kusurlu bulunması halinde kişi hakkında cezaya hükmedilmesinin

yanı sıra güvenlik tedbirine de hükmedilebilir ancak kişinin kusurlu

bulunmaması halinde kişi hakkında cezaya hükmolunamazsa da güvenlik

tedbiri uygulanabilir.

Güvenlik tedbirlerinin uygulanması dört şartın varlığına bağlıdır.

1- Suç, toplum için tehlikeli bir halin belirtisini oluşturmalıdır.

2- Güvenlik tedbirine suçun işlenmesinden sonra hükmedilmelidir.

3- Güvenlik tedbiri kanun tarafından öngörülmelidir.

4- Güvenlik tedbirine hakım tarafından hükmedilmelidir.

TCK’ da yer alan güvenlik tedbirleri şunlardır.

a. Kısa Süreli Hapis Cezasına Seçenek Yaptırım Olarak Güvenlik

Tedbirleri(m.50)

b. Belli Hakları Kullanmaktan Yoksun Bırakılma(m.53)

c. Eşya Müsaderesi(m.54)

d. Kazanç Müsaderesi(m.55)

e. Çocuklara Özgü Güvenlik Tedbirleri(m.56)

f. Akıl Hastalarına Özgü Güvenlik Tedbirleri(m.57)

g. Mükerrirlere ve diğer Özel Tehlikeli Suçlulara Özgü Güvenlik

Tedbirleri

h. Tüzel Kişilere Özgü Güvenlik Tedbirleri

b. Güvenlik Tedbirlerinin Amacı

Cezanın amacı ödetici ve korkutucu olmasının yanı sıra suçlunun ıslahı

ve topluma yeniden kazandırılmasıdır. Güvenlik tedbirlerinin amacı ise

suçlunun veya muhtemel suçlunun topluma kazandırılması, düzeltilmesidir.

Güvenlik tedbiri suç oluşturan fiili işleyen kişi hakkında koruma ve

iyileştirme amacıyla uygulanabilir. Zira TCK m. 56 ve 57 de düzenlenmiş olan

çocuk veya akıl hastası hakkında uygulanan güvenlik tedbirleri bu niteliktedir.

Güvenlik tedbirleri suç oluşturan fiili işleyen kişiden toplumun korunması

amacıyla (akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri, yabancı suçluların sınır dışı

edilmesi (m.59), mükerrirlere özgü güvenlik tedbirleri (m.58)), suç oluşturan fiili

işleyen kişinin çevresine, ailesine karşı korunması amacıyla, suç işleyen kişinin

iyileştirilmesi, eğitilmesi ve ıslahı amacıyla uygulanabilir.

Güvenlik tedbiri suçun konusu ile ilgili olarak ve suçun işlenmesinde

kullanılan araçla ilgili olarak da uygulanabilir. TCK’ nun 55. maddesinde

düzenlenen kazanç müsaderesi ve 54. maddesinde düzenlenen eşya

müsaderesi de bu kapsamda değerlendirilebilir.

c. Cezalar ve Güvenlik Tedbirlerinin Aralarındaki Yakınlıklar

Cezanın bir amacı ödetici ve korkutucu olması, diğer amacı ise suçlunun

ıslahı ve topluma yeniden kazandırılmasıdır. Güvenlik tedbirinin amacının da

suçlunun ıslahı olması nedeniyle ceza ve güvenlik tedbiri arasında amaç

yönünden bir yakınlık vardır.

Güvenlik tedbirleri cezaya yaklaşmaktadır. Alkol ve uyuşturucu

bağımlılarının tedavileri ayrık tutulmak üzere genel olarak suç işlemeden önce

güvenlik tedbirinin uygulanmaması iki yaptırım arasındaki yakınlığın

göstergesidir.

Kanunilik ilkesi güvenlik tedbirleri içinde kabul edilmiştir. Zira Anayasa’nın

38. maddesinde “Güvenlik tedbirleri kanunla konulur.” düzenlemesi yer

almaktadır.

d. Cezalar ve Güvenlik Tedbirlerinin Birbirlerinden Farkları

Cezanın uygulanabilmesi için fail kusurlu olması dolayısıyla kusur

yeteneğine sahip olması gerekir. Fail kusur yeteneğine sahip olmasa dahi eğer

tehlikelilik hali söz konusuysa bu kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanabilir.

Zira kişi kusurlu bulunmasa dahi gerçekleştirdiği fiil haksızlık özelliğini

korumaktadır.

Güvenlik tedbirleri failin işlediği suçun ağırlığı ile orantılı olarak değil

tehlikelilik durumu göz önünde bulundurularak uygulanan bir ceza hukuku

yaptırımıdır. Cezaya suçun ağırlığı ile orantılı olarak hükmedildiğinden güvenlik

tedbiri bu anlamda cezadan farklılık arz etmektedir.

Cezalara ancak mahkeme kararıyla hükmolunabilecek iken güvenlik

tedbirleri açısından her zaman mahkeme tarafından verilmiş bir hükmün varlığı

gerekmemektedir.

Cezaların süresi ve şiddeti hakim tarafından belirlenir ancak güvenlik

tedbirinin süresi çoğu zaman belirsizdir. Güvenlik tedbirinin süresi failin

tehlikeliliğine göre gözden geçirilir.

Ceza af ile ortadan kaldırılabilirken güvenlik tedbiri affa konu olmaz.

Ceza yaptırımı ile beraber güvenlik tedbirine de hükmolunması halinde ceza af

ile ortadan kalksa bile tedbir varlığını sürdürür.

İKİNCİ BÖLÜM

CEZANIN BELİRLENMESİ

I. CEZANIN BELİRLENMESİ KAVRAMI

1215 tarihli Magna Charta Libertatum’ a gelinceye kadar işlenen suç

nedeniyle uygulanacak cezaların tür ve miktarları bakımından bir keyfilik söz

konusuydu ve hakimlere bu konuda çok fazla bir hareket serbestisi tanınmıştı.

İlk izlerine Magna Charta Libertatum’da rastlanan suçta ve cezada kanunilik

ilkesinin pozitif hukuka girmesinden sonra Anayasalar ve ceza kanunlarında bu

ilkeye yer verilmeye başlanmıştır. İlk zamanlar bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı

kalınarak sabit cezalar öngörülmüş ancak daha sonraları her olayın farklı

koşullar içerisinde gerçekleştiği, faillerin her olayda farklı olduğu, bunun

uygulamada sakıncalar yarattığı ve kanun koyucunun her şeyi önceden tahmin

edemeyeceği anlaşılmış bu nedenlerle sabit cezalar sisteminden vazgeçilerek

seçimlik cezalar sistemine geçilmiştir. Daha sonraları bu sisteminde aksadığı

bazı yönler görüldüğünden bu sistemin yanında uygulanmak üzere takdiri

hafifletici neden esası (765 s. TCK m. 59, 5237 s. TCK m. 62) , hakimin ceza

vermekten kaçınabileceği haller ve ceza yaptırımının bireyselleştirilmesi içinde

hakime takdir yetkisi veren hükümler kabul edilmiştir.

Suçun işlenmesiyle devletin ceza verme hakkı doğmuş olmakla beraber

bu aşamada cezanın türü ve miktarı belirsizdir. Hakimin tespit ettiği somut ceza

ile devletin ceza verme hakkı gerçekleşmiş olacaktır. Ancak bir suç için

kanunda öngörülmüş olan ceza suçun failine verilirken suçta ve cezada

kanunilik ilkesinin gereği olarak cezayı belirli kurallara uygun olarak vermek,

keyfi davranmamak gerekir.

Cezanın belirlenmesi somut düzeyde cezanın işlevinin ve amacının

gerçekleşmesine hizmet eder.Bu nedenle ceza belirlenirken cezanın amacı göz

önünde bulundurularak cezanın suçlunun kişiliğine uydurulması sağlanıp ceza

bireyselleştirilmelidir.

Cezanın belirlenmesi konusunda Türk hukukunda öncelikli olarak kabul

edilen ilke “suçta ve cezada kanunilik” ilkesidir. Hakim yasada suç olarak

tanımlanmış bir fiilin işlenmesi durumunda yine yasada belirlenmiş olan bir

cezaya hükmedebilir. Türk Ceza Kanunu’nun cezanın belirlenmesi başlıklı 61.

maddesinde temel cezanın tayini yöntemi gösterilmiştir. Hakimin cezayı

belirlerken hangi hususları göz önünde bulunduracağı ve temel cezayı

belirledikten sonra cezayı artırması ve/veya eksiltmesi gerektiğinde hangi sırayı

izleyeceği gösterilmiştir.

Hakim kanunun koyduğu ölçüler içinde takdir yetkisini kullanmalı,

yargıladığı suçun kanunda belirtilen cezasını suça ve suçu işleyen kişinin

şahsına uydurmalı, nesnel, soyut cezayı öznelleştirmeli, bireyselleştirmelidir.

Cezanın belirlenmesi iki aşamada gerçekleştirilmektedir. Birinci aşama

yasa koyucu tarafından yasada soyut cezanın belirlenmesi, ikinci aşama hakim

tarafından somut olayda suç ve suçlunun kişiliği göz önünde bulundurularak

somut cezanın belirlenmesidir.

Soyut belirleme soyut -genel ve soyut- özel belirleme olmak üzere ikiye

ayrılır. Soyut – genel belirleme kanunda ceza türlerinin gösterilmesi, soyut- özel

belirleme ise kanunda her suç karşılığında ayrı cezalar öngörülmesidir.

Ceza belirlenirken hem adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde hareket

edilmeli hem de cezanın önleyici ve caydırıcı özellikleri göz önünde

bulundurularak suç nedeni ile bozulan kamu düzeninin yeniden kurulması ve

zarara uğrayan mağdurun manevi olarak tatmin edilmesi de dikkate alınmalıdır.

Fiilin ağırlığına, failin suçu işlerken içinde bulunduğu duruma, olayın oluşuna

uygun olarak belirlenen bir ceza, bu suçtan zarar görenleri tatmin etmeye

elverişli olduğu takdirde hem kişilerin adalete olan güveni artacak, suçtan zarar

gören tarafın failden intikam alma düşüncesi ortadan kalkacak hem de failin

ıslahı sağlanmış olacaktır.

21.11.1990 tarihine kadar hakimin yasada belirtilen sınırlar arasında

kalan cezayı belirlerken göz önünde bulunduracağı hususlar yasa metninde

düzenlenmemişti. Ancak belirtilen tarihten itibaren 3679 sayılı yasanın

2.maddesi ile 765 sayılı TCK’nun 29. maddesine yapılan ekleme ile hakimin

cezayı belirlerken kararının gerekçesinde “ suçun işleniş biçimi, suçun

işlenmesinde kullanılan araç, suç konusunun önem ve değeri, suçun işlendiği

zaman, yer, fiilin diğer özellikleri,zararın veya tehlikenin ağırlığı, failin amacı,

geçmişi, fiilden sonraki davranışları” gibi hususları göz önünde bulundurması

gerektiği düzenlenmiştir.Böylece takdirde keyfiliğin ve eşitsizliğin önlenmesi

sağlanmaya çalışılmıştır.

 

II. CEZANIN BELİRLENMESİNE HAKİM OLAN İLKELER

1. Genel Olarak

Cezayı fiile ve faile uydurabilmek , adil bir cezaya ulaşabilmek için

cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulması gereken bazı ilkeler

vardır.

Cezaların miktarının saptanmasının hiçbir ölçüt getirilmeden tamamen

hakimin takdirine bırakılması takdir yetkisinin genişliğine paralel olarak hataların

artmasına neden olacağı gibi aynı suç için farklı cezalar verilmesine de neden

olabilir. Aynı suçu işleyenler için sabit, değişmeyen cezalar öngörülmesi ise

suçun işleniş biçimi, suçlunun kişiliği, kişiyi suça iten nedenler hakkında

değerlendirme imkanı vermeyeceğinden cezanın bireyselleştirilmesi zorlaşmış

olacaktır. Bu nedenle cezayı fiile ve faile uydurabilmek, adil bir cezaya

ulaşmak için bir yandan hakime takdir hakkı tanınmışken diğer yandan da

takdir hakkının keyfiliğe kaçmasını önleyecek kurallara yer verilmiştir.

Ceza kanunumuzda cezanın belirlenmesine hakim olan bazı ilkelerden

söz etmek mümkündür. Bu ilkeleri; 1- Kanunilik İlkesi, 2- Kusur İlkesi, 3- Çifte

Değerlendirme Yasağı, 4- Gerekçe Gösterilmesi olarak sıralayabiliriz.

2. Kanunilik İlkesi

Suçta ve cezada kanunilik ilkesi ilk defa Fransız düşünür Montesquieu

tarafından ifade edilmiş olmakla beraber 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları

Bildirisinde de yer almıştır ( m. 7 ve 8 ). Alman ceza hukukçusu Fauerbach bu

ilke Roma Hukukunda tanınmamasına rağmen bu ilkeyi Latince bir formülle

ifade etmiştir: “nullum crimen sine lege , nulla poena sine lege”.

Türk hukukunda cezanın belirlenmesi konusunda kabul edilen öncelikli

ilke “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesidir.

765 sayılı Türk Ceza Kanunumuzun 1. maddesini karşılayan 5237 sayılı

yeni Ceza Kanunumuzun 2. maddesinin 1. fıkrasında bu ilke düzenlenmiştir.

Ceza Kanunumuzun 2. maddesindeki düzenleme şöyledir:

“ Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve

güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik

tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.”

Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi Anayasamızın 38. maddesinde de

düzenlenmiştir.Düzenlemeye göre;

“ Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir

fiilden dolayı cezalandırılamaz.”

Kanunilik ilkesi gereğince hakim ancak yasada tanımlanan bir suçun

işlenmesi durumunda yine yasada belirlenmiş bir cezaya hükmedebilir.

Bir suç için kanunda yazılı olan ceza suçun failine verilirken keyfi

davranmamak , cezayı belirli kurallara uyarak vermek suçların ve cezaların

kanuniliğinin zorunlu bir sonucudur. Bu nedenle suçun failine kanunda yazılı

ceza verilirken önceden konulmuş belirli bir usule uyulması gerekmektedir.

765 sayılı Ceza Kanunumuzun 29/1. maddesi hükmünü aynen 61.

maddenin 7.fıkrasına aktaran Yeni Ceza Kanunumuz “ kanunda açıkça yazılı

olmadıkça , cezalar ne arttırılabilir, ne eksiltilebilir ne de değiştirilebilir” derken

bu ilkeyi vurgulamaktadır. Bu halde cezaların artırılması ve eksiltilmesi ancak

bu hususların yasada düzenlenmesi halinde mümkün olacaktır. Kanunda

açıkça hüküm bulunmayan hallerde hakim kanunda yer alan bir ceza yerine

başka bir ceza ikame edemez. Ancak yasa izin veriyorsa cezanın başka bir

yaptırıma dönüştürülmesi mümkündür. Bu kural mutlak bir kural olup

herhangi bir istisnası yoktur.

Suç toplumsal düzenin devam edebilmesi için korunması gerekli hukuki

değerlerin açıkça ve bilinçli olarak ihlal edilmesi veya bu değerleri korumaya

yönelik kurallara özen gösterilmemesi şeklindeki insan davranışlarıdır.Bir fiilin

kanunda suç olarak tanımlanabilmesi için davranışın haksızlık teşkil etmesi,

hukuka aykırılık niteliği taşıması, toplum açısından vazgeçilmez değerlerin ihlali

niteliği taşıması gerekmektedir.

Suçta kanunilik ilkesinin gereği olarak kanunda açıkça suç olarak

düzenlenmeyen bir fiilden dolayı hiç kimseye ceza verilemeyecektir. Cezada

kanunilik ilkesinin gereği olarak hiç kimseye işlediği fiil için kanunda öngörülen

cezadan başka bir ceza verilemeyecektir.

Suçta kanunilik ilkesinin gereği olarak hangi fiilin suç

oluşturduğunun ve bu fiilin bütün unsurlarının kanunda açıkça gösterilmesi

gerekir. Mevzuatımızda ise belli konularda düzenleme yapmak için çeşitli idari

organlar (örneğin Bakanlar Kurulu) yetkili kılınmıştır.Bu tür hükümlere “beyaz

hüküm” ya da “çerçeve kanun” denmektedir. Mevzuatımızda yer alan bu tür

düzenlemeler suçta kanunilik ilkesine ve Anayasamızın 38. maddesine aykırı

nitelik taşımaktadır.

3. Kusur İlkesi

Kusur gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla fail hakkında bulunulan

yargıdan ibarettir. Yani kusurluluk suç teşkil eden fiilin bir vasfı değildir.

Kusur ilkesi , cezanın sosyal ve ahlaki anlamının ifadesi olup faili hak

ettiğinden fazla olan ağır yaptırımlara karşı koruyan bir kalkandır.Bu ilkenin ise

üç sonucu vardır. İlkenin birinci sonucu failin kusursuz bir hareketi dolayısıyla

cezalandırılamayacağıdır. İkinci sonucu faile verilecek cezanın kusurundan

fazla olamayacağı sonuncusu ise cezanın failin kusurundan daha az

olamayacağıdır.

Türk Ceza Yasası’nın 21. maddesinin 1. fıkrasına göre suçun oluşması

kastın varlığına bağlıdır. Kanunumuzda ki düzenlemeye göre kast ve taksir

birer kusurluluk şekli değil haksızlığın gerçekleştiriliş şeklidir. Bu tür bir

düzenleme ise kusurun kast ve taksirden tamamen soyutlanması sonucunu da

doğurmayacaktır. Çünkü haksızlık kusur yargısının dayanağını oluşturmakta,

kusur yargısı ise haksızlık zemini üzerine inşa edilmektedir.

Cezanın belirlenmesi sırasında yön verici olması gereken bir diğer ilke

“kusursuz ceza olmaz” ilkesi olmalıdır. Çağdaş ceza hukuku kusur

sorumluluğunu kabul etmiştir. Bu ilkenin sonucu olarak işlediği fiil dolayısıyla

kusurlu olmayan kimseye ceza verilemeyeceği , kusuru olan kişiye ise ancak

kusuru oranında ceza verilebilecektir.

Bazı ülke yasalarında cezanın belirlenmesinde temel alınacak ilkenin

kusur ilkesi olduğu açıkça düzenlenmiştir. Alman Ceza Yasası’ nın 46/1.

maddesinde “cezanın tayini için temel ilke , failin kusurlu olmasıdır” şeklinde bir

düzenleme yer almaktadır. İtalyan Anayasası’nda kusur ilkesi pozitif bir

norm olarak düzenlenmişken, Fransa’da cezalandırılabilirliğin temel ilkesi olarak

görülmektedir. Cezanın belirlenmesini düzenleyen TCK’nın 61. maddesinde

kusur ilkesine açıkça yer verilmemiş olmakla birlikte hakimin temel cezayı

belirlerken failin kast ve taksire dayalı kusurunun ağırlığının değerlendirmesi

gerektiği düzenlenmiştir. Benzer şekilde TCK’ nun 3/1. maddesinde de “ suç

işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine

hükmolunur ” düzenlemesi yer almaktadır. Yapılan düzenlemede cezanın

belirlenmesinde sadece fiilin ağırlığına yer verilmesi kusura yer verilmemesi

doktrinde eleştirilmiş ve düzenlemede “ kusur ve fiilin ağırlığıyla orantılı “ ifadesi

yer alacak şekilde bir değişiklik yapılması önerisinde bulunulmuştur. Yine

TCK’ nun 22/ 4. maddesinde de taksirle işlenen suçtan dolayı faile verilecek

cezanın failin kusuruna göre belirleneceği düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeler karşısında Türk hukukunda da dolaylı da olsa cezanın

belirlenmesinde temel ilkenin kusur ilkesi olduğu söylenebilir.

4. Çifte Değerlendirme Yasağı

Çifte değerlendirme yasağı suçun oluşabilmesi için gerekli unsurlar veya

yasal olarak uygulanması gerekli olan cezayı ağırlatıcı veya hafifletici

nedenlerin cezanın belirlenmesinde ikinci defa gerekçe olarak

kullanılamamasını ifade etmektedir.

765 sayılı Türk Ceza Kanununda açıkça düzenlenmiş olmayan bu ilke

doktrinde ve yargı kararlarında kabul edilmişti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu

yasada suçun unsuru olarak belirlenmiş bir halin ceza tayin edilirken asgari

haddin üzerine çıkılması nedeni olamayacağını açıkça ifade etmiştir.

Yeni Türk Ceza Yasasında ise bu ilkeye açıkça yer verilmiştir. TCK’

nun 61. maddesinin 1. fıkrasında hakimin alt ve üst sınırlar arasında temel

cezayı belirlerken göz önünde bulundurması gereken hususlar düzenlenmiştir.

Aynı maddenin 3. fıkrasında ise çifte değerlendirme yasağı düzenlenmiştir.

Madde metni aşağıda ki şekildedir :

“Birinci fıkrada belirtilen hususların suçun unsurunu oluşturduğu hallerde

bunlar temel cezanın belirlenmesinde ayrıca göz önünde bulundurulmaz.”

Yapılan düzenlemeye göre TCK’nun 61. maddesinin 1. fıkrasında

belirtilen hususlar suçun unsurunu oluşturması halinde bu unsurların temel

cezanın tayininde ayrıca göz önünde bulundurulmayacağı belirtilmiş olsa da

suçun daha az veya daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerini oluşturduğu

durumda da bu hususlar temel cezanın belirlenmesinde tekrar göz önünde

bulundurulamayacaktır. Bu durum madde metninde yer almamış olmakla

beraber madde gerekçesinde belirtilmiştir. Mesela TCK’nun 149. maddesinin

1/h bendinde yağma suçunun gece vakti işlenmesi nitelikli hal olarak

düzenlenmiştir. Bu durumda yağma suçunun gece vaktinde işlenmesi halinde

61. maddede yer alan “ suçun işlendiği zaman “ ölçütü ayrıca temel cezanın

tespitinde dikkate alınmayacaktır. Yine yağma suçunun konutta veya işyerinde

işlenmiş olması 149. maddenin 1/d bendinde nitelikli hal olarak düzenlenmiştir.

Bu halde de 61. maddede yer alan “suçun işlendiği yer “ ölçütü temel cezanın

tespitinde ayrıca göz önünde bulundurulmayacaktır.

e. Gerekçe Gösterilmesi

Gerekçe yargıcın hükmünü dayandırdığı nedenlerdir.Bir başka ifade ile

gerekçe sonucun mantık yönünden dayanağıdır.

Anayasamızın 141. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 34.

maddesi mahkemelerin kararlarının gerekçeli olması gerektiğini

düzenlemektedir. Bu düzenlemelere göre mahkemelerin her türlü kararlarının

gerekçeli olması bir zorunluluktur.

Gerekçe gösterme zorunluluğu cezanın belirlenmesinde yasada

gösterilen fiile ve faile ilişkin hususların göz önünde bulundurulmasını ve

yapılan bu değerlendirmenin gerekçede açıklanmasını gerektirmektedir.

Gerekçenin yasal ve yeterli olması gerekmektedir. Gerekçenin bu

özelliği keyfiliği önler, tarafların tatminini sağlar ayrıca kararı aydınlatır. O

suçun karşılığı olarak aşağı ve yukarı sınırları olan bir ceza konulmuşsa bu

sınırlar arasında temel cezanın tayininde ayrıca belli oranlarda artırım veya

indirim yapılmasını gerektiren bir maddenin uygulanmasında da gerekçe

gösterilmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında temel cezanın

alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi durumunda kararda belirtilen “ takdiren

ve teşdiden” sözünün yasal ve yeterli gerekçe olmadığını ifade edilmektedir.

Hakimin somut cezayı tayin ederken ortaya çıkan takdir yetkisi bağlı

takdir yetkisidir yani hakimin takdir yetkisi sınırsız değildir. Hakim takdir

yetkisini kanunda belirtilen ölçütler dahilinde ve amacına uygun olarak

kullanmalıdır.

Hakime verilen takdir yetkisi hak ve nasafet kurallarına uygun olarak

kullanılmalı, suçun işleniş biçimi, sanığın suç işleme konusundaki eğilimi gibi

objektif ölçüler de göz önünde bulundurulmalıdır. Hakimin takdir yetkisi

Yargıtay denetimine tabi olup Yargıtay pek çok kararında hakimin takdir

yetkisini hak ve nasafet kurallarına bağlı kalarak kullanması gerektiğini açıkça

dile getirmiştir.

Gerekçenin denetime açık bir biçimde gösterilmesi cezaya tesir eden

hallerin gerekçede net olarak belirtilmesi gerektiği gibi haklı bir neden

gösterilmeden alt sınırın üstünde bir cezaya da hükmedilmemesi gerekir.

III. CEZA TÜRÜNÜN BELİRLENMESİ

1. Kavram

Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin sonucu olarak suç nedeniyle

hükmedilecek cezanın kanunda açıkça belirtilmesi gerekir.

Ceza kanunları kural olarak her bir suç için uygulanacak sabit cezalar

değil yukarı ve aşağı sınırlar arasında bir miktarın saptanmasına imkan verecek

şekilde cezalar öngörmektedir. Hakim bu sınırlar arasında gerekçe

göstermek koşuluyla bir ceza miktarı belirleme konusunda serbest

kılınmıştır.

İşlenen suç karşılığında somut ceza belirlenirken öncelikle o suç için

kanunda öngörülmüş cezanın türüne ve miktarına bakılır. Hakim eğer o suç

için kanunda tek bir ceza öngörülmüşse onu, seçimlik bir ceza belirlenmişse

(hapis veya adli para cezası) bunların içinden birini seçerek esas alır.

Suç nedeniyle kanunda süreli hapis cezası veya adli para cezası

öngörülmüş olabilir. Hakim bu ceza türlerinden hangisini seçtiğini kararında

açıkça belirtmelidir. Ayrıca hakim bu cezalar için kanunda öngörülmüş olan

sınırları da dikkate almalıdır.

Bu konuda hakimin göz önünde bulundurması gereken iki husus

vardır:

a. Kanunda seçimlik olmayan bir cezanın öngörülmesi

b. Kanunda seçimlik cezaların öngörülmesi

a. Kanunda Seçimlik Olmayan Ceza veya Cezaların

Öngörülmesi

Suç karşılığında uygulanacak ceza tek tür olarak öngörülmüşse hakimin

mahkumiyet halinde bu cezayı uygulaması zorunludur. Çünkü böyle bir

düzenleme olması durumunda ceza türünü belirleme konusunda hakime

tanınmış bir takdir hakkı yoktur. Bazı suçlar için de kanun koyucu tarafından

hem hürriyeti bağlayıcı ceza hem de para cezası veya başka bir cezanın

birlikte uygulanması istenilmiş olabilir. Böyle bir düzenleme olması durumunda

temel ceza olarak bu iki ceza türü esas alınacaktır.

Örneğin YTCK’nun “şantaj” suçunu düzenleyen 107. maddesinde şantaj

suçunun cezası “ bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para

cezası ” olarak belirlenmiştir. Burada seçimlik ceza söz konusu olmadığından

hakim bu iki ceza türünü birlikte uygulamak zorundadır.

b. Kanunda Seçimlik Cezanın Öngörülmesi

Ceza yasalarında bazı hallerde suç karşılığı olarak birden fazla ceza türü

belirlenebilir. Bu halde hakim bu cezalardan birini seçmek durumundadır. Bu tür

cezalara “ seçimlik cezalar” denir.

Hakimin kanunda suç karşılığı olarak seçimlik ceza öngörülmesi halinde

somut fiile ve faile ilişkin koşulları değerlendirerek bu cezalardan birini tercih

etmek konusunda takdir yetkisi vardır.Ancak bu takdir yetkisi serbest bir yetki

olmayıp Yargıtay denetimine tabidir.Yargıtay pek çok kararında hakimin

tercihinin gerekçesini kararda göstermesi gerektiğini belirtmiştir.

Örneğin ceza kanunumuzun “taksirle yaralama” başlıklı 89.maddesinin 1.

fıkrasına göre “taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da

algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi üç aydan bir yıla kadar hapis

veya adli para cezası ile cezalandırılır” .Bu halde hakim gerekçe göstermek

koşuluyla seçenek cezalardan birini takdir edebilecektir.

Seçenek yaptırımlardan birinin takdir ve tayininde dikkat edilmesi

gereken önemli iki nokta vardır.Birincisi suç tanımında adli para cezası ile hapis

cezasının seçenek olarak öngörülmesi halinde eğer hapis cezasına

hükmedilmişse artık bu ceza adli para cezasına çevrilemeyecektir(TCK m.

50/2). İkincisi ise tekerrür halinde , sonraki suça ilişkin kanun maddesinde hapis

cezası ile adli para cezasının seçenek olarak öngörülmesi durumunda hapis

cezasına hükmedileceğidir(TCK m. 58/3).

765 sayılı Türk Ceza Kanunu döneminde seçimlik cezalardan birinin

hürriyeti bağlayıcı ceza diğerinin para cezası olması ve hakimin hürriyeti

bağlayıcı cezaya hükmetmesi durumunda bu cezanın 647 sayılı yasanın 4.

maddesi gereğince para cezasına çevrilip çevrilemeyeceği konusunda açık bir

düzenleme yoktu. Doktrinde bu halde de hürriyeti bağlayıcı cezanın para

cezasına çevrilebileceği kabul görmüş uygulamada bu şekilde gelişmişti.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin 2. fıkrasında ise bu husus

açıkça düzenlenmiştir. Düzenlemeyle eğer seçimlik cezalardan hapis cezasına

hükmedilmişse artık bu ceza adli para cezasına çevrilemeyecektir.

IV. CEZA MİKTARININ BELİRLENMESİ

Suçun karşılığı olarak faile verilecek cezanın nasıl belirleneceği sorusuna

verilen cevap tarihsel süreç içinde değişiklik göstermiştir. Aydınlanma çağına

gelinceye kadar faile verilen ceza ağır ise suç da ağır kabul ediliyordu.

Flangieri‘ e göre ise kastı ağır, orta ve hafif olarak derecelendirmek mümkün

olup, bir suçun ağırlığı failin kastına göre tespit edilecektir. Carrara ise

suçun ağırlığının doğrudan veya dolaylı olarak verilen zarara göre tespit

edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Carrara’ya göre doğrudan zararın tespitinde; verilen zararın tazmin

edilebilirliğine, zararın artabilirliğine, suçun ortadan kaldırdığı değerin önemine,

dolaylı zararın tespitinde ise başka hakların ihlal edilip edilmediğine ve güvenlik

duygusuna tecavüz edilip edilmediğine bakılacaktır.

Ceza kanunumuza göre ise suçun ağırlığını tespit için suçtan doğan

zarara ve failin kastına bakmak gerekmektedir. Ceza belirlenirken de işlenen

fiilin haksızlık içeriği ve bu haksızlık dolayısıyla failin kusurluluk durumu

değerlendirilecektir. Cezanın belirlenmesi sürecinde failin kusurunun göz

önünde bulundurulması ise cezanın bireyselleştirilmesi araçlarından birini

oluşturmaktadır.

Hakim bu hususları değerlendirerek cezanın aşağı ve yukarı sınırları ile

bağlı kalmak ve gerekçe göstermek koşuluyla cezanın miktarını tayin

edecektir. Hakimin bu iki sınır arasında cezayı tayin etmesi cezanın

bireyselleştirilmesinin bir sonucudur.

Hakimin temel cezayı belirlemede ki takdir yetkisi cezaların aşağı ve

yukarı sınırlarına, cezanın ölçü birimine ilişkin kurallarla sınırlandırılmış olup

hakim yetkisini bu kurallara uygun olarak kullanmakla yükümlüdür.

A. HAPİS CEZASININ BELİRLENMESİ

1. TEMEL CEZANIN BELİRLENMESİ

a. Genel Olarak

Cezayı artıran veya azaltan kanuni nedenler göz önünde

bulundurulmaksızın belirlenen cezaya “ temel ceza” denilmektedir. Cezayı

artıran veya indiren tüm nedenler temel ceza üzerinden uygulanacaktır.

Cezanın belirlenmesi sürecinde göz önünde bulundurulması gereken

hususlar TCK’nun 61. maddesinde sınırlı olarak sayılmakla beraber bu konuda

temel ilke TCK’nun adalet ve kanun önünde eşitlik başlığını taşıyan 3/1.

maddesidir. Orantılılık ilkesi olarak adlandırılan bu ilkeye göre suç işleyen kişiye

işlediği fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmedilecektir.

1990 yılına gelinceye kadar ceza kanunumuzda temel cezanın hangi

esaslara göre tayin edileceği hususunda bir düzenleme yoktu. 1990 yılında 765

sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesine eklenen 8. fıkra ile temel cezanın

tayininde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda bir düzenleme getirilmiş

oldu. Yapılan düzenleme ile temel cezanın tayininde göz önünde

bulundurulacak fiile ilişkin hususlar sayıldıktan sonra “ eylemin diğer özellikleri” ,

faile ilişkin hususlar sayıldıktan sonra ise “ gibi hususlar “ ibaresine yer verilerek

hakimin bu hususlar dışında başka hususları da göz önünde bulundurmasına

imkan sağlanmış oldu. Ancak bu durum ise bazen aynı hususun hem temel

cezanın tayininde hem de takdiri indirim sebeplerinde değerlendirilmesine yol

açmış oldu.

Yeni Türk Ceza Kanununda ise cezanın belirlenmesinde göz önünde

tutulacak hususları düzenleyen 61. maddede bu hususlar sınırlı olarak sayılmış

ve 765 sayılı kanunda var olan “ gibi hususlar” ibaresine yer verilmemiştir.

5237 sayılı yasada 765 sayılı yasada yer alan faile ilişkin bazı hususlar takdiri

hafifletici sebep olarak düzenlenmiştir.765 sayılı yasada failin geçmişi, sosyal

durumu, fiilden sonraki davranışı temel cezanın tayininde göz önünde

bulundurulacak hususlar arasında düzenlenmişken 5237 sayılı TCK’nda takdiri

indirim sebebi olarak düzenlenmiştir. Bu halde eski düzenleme ile failin hem

lehinde hem aleyhinde değerlendirilebilecek olan bu hususlar yeni düzenleme

ile sadece lehinde değerlendirilebilecektir.

Yabancı ceza kanunlarında da ceza yasamızda ki düzenlemeye benzer

şekilde temel cezanın tayininde hakimin göz önünde bulunduracağı hususlara

ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Örneğin İtalyan Ceza Kanununda temel

cezayı tayinde göz önünde bulundurulacak esaslara ilişkin kapsamlı bir

düzenleme yer almaktadır. Düzenlemeye göre fiil bakımından göz önünde

bulundurulacak hususlar; fiilin niteliği, kullanılan araç, konu, zaman,yer ve diğer

özellikleri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, kast veya taksirin

derecesi, fail bakımından göz önünde bulundurulacak hususlar; faili suç

işlemeye iten nedenler, failin genel davranışları,yaşantısı, suç işlerken ve

işledikten sonraki davranışları, kişisel,toplumsal ve ailevi ilişkileridir. İsviçre ceza

kanununda ise failin kusuru, faildeki saik, failin geçmişi ve failin kişisel ilişkileri

temel cezanın tayininde değerlendirilecek hususlar olarak sayılmıştır.

b.Cezanın Belirlenmesinde Göz Önünde Bulundurulması

Gereken Hususlar

Cezanın belirlenmesi sürecinde göz önünde bulundurulması gereken

hususlar TCK’nun 61. maddenin 1. fıkrasında 7 bent olarak sayılmıştır. Hakim

bu hususları değerlendirerek failin cezasını kanunda belirtilmiş olan cezanın alt

sınırına ya da üst sınırına yakınlaştıracaktır. Ancak cezanın belirlenmesinde

değerlendirilecek olan hususların suçun unsurun oluşturması halinde bunlar

temel cezanın belirlenmesinde ayrıca göz önünde bulundurulmayacaktır. Bu

durumda bu söz konusu unsurlar 61. maddenin 4. fıkrasında belirtilen usul

kapsamında değerlendirilecektir.

Cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak hususlar fiile ilişkin

hususlar ve faile ilişkin hususlar olarak düzenlenmiştir.

aa. Fiile İlişkin Hususlar

ı. Suçun İşleniş Biçimi

Suçun işleniş biçimi cezanın tayininde göz önünde bulundurulur. Ancak

bunun için suçun unsuru veya ağırlatıcı veya hafifletici nedeni olarak

düzenlenmemiş olması gerekir. Bu husus çifte değerlendirme yasağının bir

sonucudur. Örneğin yağma suçunun yol kesmek suretiyle işlenmiş olması

halinde yağma suçunun nitelikli hali oluşacağından “ yol kesmek” hususu

cezanın tayininde göz önünde bulundurulmayacaktır.

Suçun işleniş biçimi sanığın karakterinin ortaya çıkması ve eylemin

toplum düzeni açısından yarattığı tehlike bakımından belirleyicidir.Failin suçu

işlerken sergilediği davranışlar, mağdurun suçun işlenmesine neden olması,

suçun mağdur ve üçüncü şahıslar üzerindeki etkileri cezanın belirlenmesinde

göz önünde bulundurulacaktır. Mağdurun suçun işlenmesini kolaylaştırması

cezanın tayin ve takdirinde sanığın lehine etki eden neden olarak

değerlendirilecektir.

Suçun işleniş biçimi cezanın tayininde aleyhe etki eden bir husus olarak

da değerlendirilebilir. Zira Yargıtay sanığın mağdura müteaddit defalar ateş

ederek her iki bacağından yaralaması olayında sanığın cezasının asgari

hadden tayinini yerinde bulmamıştır. Yargıtay benzer şekilde sanığın kavga

esnasında müdahili kuvvetle vurduğu tek bıçak darbesi ile göğsünden yaralayıp

iç organlarında büyük hasar oluşturması olayında da yeterli gerekçe

gösterilmeden alt sınırdan ceza tayinini de yerinde bulmamıştır.

ıı. Suçun İşlenmesinde Kullanılan Araçlar

Suçun işlenmesinde kullanılan ve tipe uygun fiilin ortaya çıkmasına

neden olan her türlü araç bu nedeni oluşturabilir.Suçun işlenmesinde

kullanılan ve eylemin icrasını kolaylaştıran aracın bu ölçüt içinde değerlendirilip

cezanın hesaplanmasında dikkate alınabilmesi için kanunun bu hususu cezaya

etki eden bir hal olarak düzenlenmemiş olması gerekir.

Örneğin TCK’nun 314. maddesinde düzenlenen devletin güvenliğine

karşı suç işlemek amacıyla oluşturulmuş silahlı örgütün bünyesindeki silahların

türü, niteliği ve sayısı temel cezanın tayininde göz önünde bulundurulur. Aynı

şekilde TCK’nun 94. maddesinde düzenlenen işkence suçunun silahla işlenmesi

nitelikli bir hal olarak sayılmadığından bu suçun silahla işlenmesi temel cezanın

tayininde dikkate alınacaktır.Buna karşın kasten yaralama suçunun silahla

işlenmesi kasten yaralama suçunun nitelikli hali olarak düzenlendiğinden temel

cezanın belirlenmesinde bu husus ölçüt olarak nazara alınmayacaktır.

Yargıtay bir kararında suçun silahla işlenmesinin hangi halde ve hangi

eylem için ağırlatıcı neden sayılacağı yasada belirtilmiş bulunduğundan bu

nedenin cezanın asgari haddin üzerinde tayin edilmesi gerekçesi olamayacağını

belirtmiştir.

ııı. Suç Konusunun Önem ve Değeri

Temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacak hususlardan biri de suç

konusunu oluşturan şeyin önem ve değeridir. Suçun konusunun önem ve

değeri cezanın alt sınırdan belirlenmesi veya alt sınırdan uzaklaşılarak

belirlenmesi açısından göz önünde bulundurulur.

Örneğin bir emeklinin emekli maaşının çalınması durumunda veya

hırsızlık ve yağma suçlarında çalınan para miktarının çok fazla olması

suçlarında temel cezayı üst sınıra yaklaştıracaktır. Ancak bu suçlar açısından “

malın değerinin azlığı ” temel cezanın belirlenmesinde göz önünde

bulundurulmayacaktır. Çünkü sayılan suçlar açısından malın değerinin az

olması “ daha az cezayı gerektiren hal (TCK m.145 ve m. 150)” olarak ayrıca

düzenlenmiştir.

Burada temel cezanın belirlenmesinde değerlendirilecek unsur suç

konusunun önem ve değeri olduğundan suçla korunan hukuki yararın ihlal

edilmiş olması , örneğin adam öldürme suçunda insan yaşamına son verilmiş

olması , evrakta sahtekarlık suçunda kamu güveninin sarsılmış olması cezanın

belirlenmesinde alt sınırın üstüne çıkılmasının gerekçesi olamayacaktır.

Suç konusunun önem ve değeri Alman hukukunda fiilin etkileri olarak

düzenlenmiş olup fiille hakkında zarar veya tehlike neticesi yaratılan suç

konusu ve eylemin diğer sonuçları cezanın saptanmasında bir ölçüt olarak ele

alınmaktadır.

ıv. Suçun İşlendiği Zaman ve Yer

Suçun işlendiği zaman ve yer suçun unsuru veya daha fazla cezayı

gerektiren hali olarak düzenlenmemişse temel cezanın tayininde göz önünde

bulundurulacaktır.Örneğin suçun gece vakti işlenmesi veya bina içinde

işlenmiş olması hırsızlık suçu açısından suçun daha fazla cezayı gerektiren

nitelikli hali olarak düzenlenmişken , kasten öldürme suçunda

düzenlenmemiştir. Bu durumda kasten öldürme suçu açısından suçun gece

vakti işlenmiş olması temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır.

Suçun işlendiği yerin ve zamanın temel cezanın belirlenmesinde

değerlendirilebilmesi için suçun işlenmesi sırasında fail açısından bir kolaylık

sağlamış olması gerekir. Sözgelimi gece vakti ıssız bir yerde mağdurenin

ırzına geçilmesi olayında “suçun işlendiği yerin ıssız bir yer olması ve vaktin

gece olması” suçun kolayca işlenmesine etkili olduğundan bu iki etken temel

cezanın belirlenmesinde birer ölçüt olarak değerlendirilebilecektir.

v. Meydana Gelen Zarar ve Tehlikenin Ağırlığı

Zarar failin gerçekleştirdiği hareketin dış dünyada meydana getirmiş

olduğu değişiklik, tehlike ise zararın meydana gelme olasılığıdır. Zarar veya

tehlike suçlarında kanun suçun neticesinde dış dünyada meydana gelen zarar

veya tehlike halini cezalandırmaktadır. Meydana gelen bu zarar veya tehlikenin

ağırlığı temel cezanın belirlenmesinde etkili olacaktır. Bu nedenle zarar

suçlarında meydana gelen zararın ağırlığı, tehlike suçlarında ise tehlikenin

ağırlığı gözetilmelidir.

Örneğin TCK’ nun 179. maddesinde düzenlenen trafik güvenliğini

tehlikeye sokmak suçunda meydana gelen tehlikenin ağırlığı temel cezanın

takdirinde bir ölçüt olarak değerlendirilebilecektir.

Hakim her somut olayın koşullarına ve eylemin dış dünyada meydana

getirdiği zarar veya tehlikenin büyüklüğünü objektif olarak değerlendirecektir.

Suçun sadece doğrudan meydana getirdiği zarar veya tehlikenin değil dolaylı

olarak meydana getirdiği zarar veya tehlikenin de temel cezanın tayininde göz

önünde bulundurulması mümkündür.

Temel cezanın belirlenmesinde suçun tamamlanma anından sonra

meydana gelen değişikliklerin dikkate alınıp alınamayacağı hususu tartışmalı

olmakla birlikte Bakıcı’ya göre madde metninde “meydana gelen zarar veya

tehlikenin ağırlığı” düzenlendiğinden fiilin tamamlanmasından sonraki aşamada

göz önünde bulundurulmalıdır. Zira cinsel saldırı veya çocukların cinsel

istismarı suçunda mağdur veya ailesinin bulundukları bölgeyi terk etmek

zorunda kalması halinde meydana gelen sıkıntı dikkate alınarak zarar ve

tehlikenin ağırlığını uygun bir ceza tayin edilmelidir.

Cezanın takdirinde ve tayininde göz önüne alınacak zararın maddi,

manevi, bedensel veya ruhsal olması mümkündür. Mağdurun mesleği

meydana gelen zararın ağırlığı bakımından önem arz etse de cezanın

takdirinde failin lehine yorum aracı olmamalıdır. Zira 765 sayılı TCK’nun 438.

maddesinde mağdurun fahişeliği meslek edinmiş olması ırza geçme ve

kaçırma suçlarında hafifletici neden olarak düzenlenmişken 21.11.1990 gün ve

3679 sayılı kanunun 29. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştı. Nitekim

Yargıtay jandarma komutanının öldürüldüğü bir olayda, öldürülenin sıfatının

göz önünde bulundurulması suretiyle sanıklara alt sınırdan uzaklaşılarak ceza

belirlenmesini yasaya aykırı bulmuştur.

Teşebbüs aşamasında kalan suçlar açısından da faile verilecek cezanın

belirlenmesinde meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı dikkate

alınacaktır. Bu durumda teşebbüs aşamasında kalan suçlar bakımından

meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı hem temel cezanın

belirlenmesinde hem de sonuç cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir hale

gelmektedir. Bunun sonucu meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı hem

temel cezanın belirlenmesinde hem de sonuç cezanın belirlenmesinde dikkate

alınabilecek ve failin cezası aynı sebepten dolayı iki defa eksiltilebilecektir.

Özbek’e göre mükerrer değerlendirme yasağı bu durumu kapsar bir

düzenleme değildir çünkü bu yasak sadece suçun unsurları ve nitelikli halleri

bakımından geçerlidir.Teşebbüs ise suçun unsuru veya nitelikli hali değil suçun

özel görünüş şeklidir.

Özgenç’e göre ise 61. maddede sayılan kriterler tamamlanmış

suçları ilgilendirdiği için meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı teşebbüs

aşamasında kalan suçlar bakımından sadece madde 35 kapsamında dikkate

alınmalıdır. Özbek ise mükerrer değerlendirme yasağını düzenleyen

61.maddenin üçüncü fıkrasının teşebbüsü de içine alacak şekilde değiştirilmesi

gerektiğini böylece meydana gelen tehlike ve zararın teşebbüs aşamasında

kalan suçlar açısından temel cezanın değil sadece somut cezanın

belirlenmesinde dikkate alınacak bir kriter olarak düzenlenmesi gerektiğini

savunmaktadır.

Bakıcı’ya göre suça teşebbüs halinde TCK’nun 35/2 maddesine göre fail

meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre cezalandırılacağından ve

aynı ölçüt TCK’nun 61/1-e maddesinde de düzenlenmiş olduğundan suçun

teşebbüs şamasında kalmış olması halinde TCK’nun 61/1-e bendi

uygulanmayacaktır, zarar veya tehlikenin ağırlığı TCK’nun 35/2 maddesine göre

cezanın belirlenmesi esnasında değerlendirilecektir. Aksi uygulama hainde

mükerrer değerlendirme yasağı ihlal edilmiş olacaktır.

bb. Faile İlişkin Hususlar

ı. Failin Kast veya Taksire Dayalı Kusurunun Ağırlığı

Kastın ağırlığı failin neticeyi gerçekleştirmek konusundaki kararlılığını,

taksirin ağırlığı ise neticenin fail tarafından öngörülebilirliğini ifade eder. Kast

veya taksirin ağırlığı kanunda suçun unsuru veya ağırlatıcı nedeni olarak

düzenlenmediği hallerde fail aleyhine cezanın hesaplanmasında dikkate

alınabilecektir.

Temel cezanın belirlenmesinde değerlendirilecek hususlar işlenen fiilin

haksızlık içeriği üzerinde etkili olmakta, bu bent kapsamında ise “kusurun

ağırlığı”ndan söz edildiğinden kişinin gerçekleştirdiği fiille ilgili olarak kusurluluğu

açısından bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Zira TCK’ nun

hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde kast ve taksir kusurluluğun şekli

olarak değil haksızlığın gerçekleştiriliş şekli olarak değerlendirilmiştir.

Kast veya taksire dayalı kusurun ağırlığı bakımından temel örnekler

suçun olası kastla, bilinçli taksirle veya tasarlayarak işlenmiş olmasıdır. Failin

kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı değerlendirilirken kastın

yoğunluğunun olası kast, taksirin ise bilinçli taksir seviyesine çıkmamış olması

gerektiğine dikkat etmek gerekmektedir.

Türk Ceza Kanunu’ nun 21. maddesinin 2. fıkrasında ve 22. maddesinin

3. fıkrasında olası kast ve bilinçli taksir halinde cezanın nasıl belirleneceğine

ilişkin hükümler yer almaktadır. 21. maddenin 2. fıkrasına göre suçun olası

kastla işlenmesi halinde 61. maddenin 1. fıkrasına göre belirlenen temel

cezada belli bir oranda indirim yapılması gerekmektedir. Aynı şekilde 22.

madenin 2. fıkrasına göre ise suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde taksir

haline ilişkin olarak öngörülen cezanın alt ve üst sınırları arasında belirlenen

temel cezada artırım yapılması gerekmektedir. TCK ‘nun 61. maddesinin 2.

fıkrasında “suçun olası kastla veya bilinçli taksirle işlenmesi nedeniyle indirim

veya artırımın 61. maddenin 1. fıkrası hükmüne göre belirlenen ceza üzerinden

yapılacağı” belirtilmiştir. Örneğin kasten yaralama suçunda failin mağdura

silahla birden fazla ateş ederek daha ağır yaralanmasına neden olması

durumunda hakim kastın yoğunluğunu değerlendirerek alt ve üst sınırlar

arasında temel cezayı belirleyecektir. Ancak kasten öldürme suçunda kastın

en yoğun biçimi olan tasarlama ağırlatıcı sebep olarak düzenlendiğinden

cezanın tayininde ayrıca dayanak yapılamayacaktır.

ıı. Failin Güttüğü Amaç ve Saiki

Faili suç işlemeye sevk eden saikler ve amacı cezanın

hesaplanmasında dikkate alınacaktır. Örneğin failin zengin olma tutkusu ile

yaptığı hırsızlık ile gıda ihtiyacını karşılamak için soğuk kış gününde yaptığı

hırsızlık farklı değerlendirilecektir.

Bu kritere örnek olabilecek durum suçun özel kastla işlenmesinin

arandığı hallerdir. Özel kastın varlığını gerektiren suçlarda suçun işleniş

şekli ve bazı suçlarda failin suçu işleyiş amacı cezayı ağırlaştırıcı veya

hafifletici neden, bazı suçlar için ise unsur olarak öngörülmüştür. Hırsızlık

suçu bakımından fayda sağlama amacı , göçmen kaçakçılığı suçu doğrudan ya

da dolaylı olarak maddi menfaat sağlama amacı özel kastın arandığı

durumlara örnek teşkil edebilir. Aynı şekilde belgede sahtecilik suçunun hukuki

ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi

amacıyla işlenmesi hali daha az cezayı gerektiren hal olarak , kasten öldürme

suçunun töre veya kan gütme saikıyle işlenmiş olması ise suçun nitelikli hali

olarak düzenlenmiştir. Bu gibi durumlarda mükerrer değerlendirme yasağı

çerçevesinde değerlendirme yapılarak failin amaç ve saiki temel cezanın

belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır.

765 sayılı TCK’nun 29. maddesinin son fıkrasında yer almasına rağmen

5237 sayılı TCK’nun 61. maddesinin 1. fıkrasına alınmayan bazı kriterler vardır.

Bu kriterler fiilin diğer özellikleri, failin geçmişi, şahsi ve sosyal durumu, fiilden

sonraki davranışlarıdır. TCK m. 61/1 kapsamında yer almayan bu hususlar

62/2 maddesinde takdiri indirim sebeplerinin uygulanıp uygulanmayacağının

belirlenmesinde kullanılacak kriterler arsında düzenlenmiştir.

c. Olası Kast İndiriminin veya Bilinçli Taksir Artırımının

Uygulanması

Olası kast TCK’ nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.

Düzenlemeye göre ;

“ Kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini

öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde, olası kast vardır.”

Suçun kanuni tanımındaki maddi unsurların gerçekleşebileceğinin fail

tarafından öngörülmesi olası kasttır. Olası kast halinde doğrudan kasttan farklı

olarak suçun maddi unsurlarının gerçekleşmesi fail tarafından muhtemel

addedilmektedir. Fail neticenin gerçekleşeceğini muhtemel addetmekle

beraber neticenin gerçekleşmemesi için özel bir çaba göstermemekte olayı

seyrine bırakmaktadır.

Bilinçli taksir ise TCK’nun 22. maddesinin üçüncü fıkrasında

düzenlenmiştir.

“Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın neticenin meydana

gelmesi halinde bilinçli taksir vardır.”

Bilinçli taksirin söz konusu olabilmesi için neticenin fail tarafından

öngörülmüş fakat istenmemiş olması gerekir. Yani fail neticenin gerçekleşmesini

istememiş olmakla beraber hareketinin suçun kanuni tanımına uygun ve hukuka

aykırı bir neticeye sebep olabileceğini öngörerek hareketine devam edip zararlı

neticeyi meydana getirmektedir. Fail neticenin meydana gelmeyeceğine

yükümlülüklerine aykırı olarak güven beslemektedir.

Olası kastla bilinçli taksirin ortak özelliği neticenin öngörülmüş olmasıdır.

Ancak olası kastta neticenin gerçekleşmesine katlanılmakta, bilinçli taksirde ise

neticenin gerçekleşmesi istenmemektedi. Olası kastta fail neticeyi

istememekte ama bunun gerçekleşme ihtimalini göze almaktadır.

Bilinçli taksir neticeyi istememe bakımından taksire benzemekle beraber

sonucu öngörme bakımından taksirden ayrılmaktadır. Benzer şekilde olası kast

da neticeyi öngörme bakımından kasta benzemekle birlikte neticeyi istememe

bakımından da kasttan ayrılmaktadır. Yargılama sırasında hakimin olası

kast veya bilinçli taksirle sorumluluk konusunda tam bir vicdani kanaate

ulaşamaması halinde “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince failin bilinçli

taksirle sorumluluğuna karar vermelidir.

Bilinçli taksir ve olası kast kavramlarının cezanın belirlenmesi sürecinde

ne zaman dikkate alınacağı TCK’nun 61. maddesinin ikinci fıkrasında

düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre suçun olası kastla veya bilinçli taksirle

işlenmesi halinde indirim veya artırım aynı maddenin birinci fıkrasına göre

belirlenen temel ceza üzerinden yapılacaktır.

Suçun olası kastla işlenmiş olması halinde suçun kastla işlenen haline

göre belirlenen temel ceza ya indirilir ya da başka türden bir cezaya çevrilir256.

TCK’nun 22. maddesinin 1. fıkrasında ki düzenlemeye göre:

1. Ağırlaştı___________rılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda

müebbet hapis cezasına hükmolunur.

2. Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan

yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

3. Diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar

indirilir.

Suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde ise TCK’ nun 22. maddesinin 3.

fıkrası gereğince taksirli suça ilişkin olarak belirlenen temel ceza üçte birden

yarısına kadar artırılır.

Suçun olası kast veya bilinçli taksirle işlenmiş olması halinde mükerrer

değerlendirme yasağının gereği olarak olası kast ve bilinçli taksir birinci fıkranın

f bendindeki “failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı” kapsamında

temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınmayacak ilk defa TCK’nun 61.

maddenin 2. fıkrası kapsamında dikkate alınacaktır.

B. ADLİ PARA CEZASININ BELİRLENMESİ

Adli para cezası yeni TCK’nda hapis cezasına seçenek veya hapis

cezasının yanında bir yaptırım olarak kabul edilmiştir. Adli para cezaları

TCK‘nun 45. maddesi gereğince teknik anlamda suç karşılığında uygulanan bir

yaptırım türü olarak kabul edildiğinden cezaların kanuniliği, şahsiliği , eşitliği gibi

genel ceza ilkeleri para cezaları içinde geçerli olacaktır.

1.Hapis Cezasına Seçenek Olarak Adli Para Cezasının

Belirlenmesi

Adli para cezasının hapis cezasının yanında seçenek yaptırım olarak

kabul edildiği hallerde üç aşamalı bir yöntem izlenecektir. Hakim öncelikle kişi

hakkında hapis cezasına mı yoksa para cezasına mı hükmedeceğine karar

verecektir. Bu belirleme yapılırken sadece suçlunun kişiliği dikkate alınmalıdır.

Adli para cezasının hapis cezasına seçenek olarak öngörüldüğü durumlarda

yapılacak olan tercih cezanın bireyselleştirilmesi yöntemlerinden birini

oluşturduğundan belirlemeyi yaparken 62. maddenin ikinci fıkrasında

düzenlenen “failin geçmişi,sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama

sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki etkileri gibi

hususların da göz önünde bulundurulması gerekir.

Hakim yargılama sonunda kişi hakkında hapis cezasına hükmederse

hapis cezasına ilişkin belirleme ve bireyselleştirmeye ilişkin usul ve sıra

izlenerek sonuç ceza belirlenecektir.

Eğer mahkeme yapacağı değerlendirme sonucunda kişi hakkında adli

para cezasına hükmetmeye karar vermişse bu durumda ikinci aşama

başlamaktadır. İkinci aşamada da adli para cezasının hesaplanmasında esas

alınacak gün sayısı 61. madde hükmüne göre hapis cezasının belirlenmesinde

ve bireyselleştirilmesindeki sıra ve usul izlenerek belirlenecektir.

Adli para cezasının belirlenmesi TCK’nun 52. maddesinde

düzenlenmiştir. Maddedeki düzenlemeye göre adli para cezasının tespitinde

aşağıdaki aşamalar izlenir:

İlk aşama tam gün sayısının belirlenmesidir.

İkinci aşama, tam gün sayısı üzerinden artırım ve indirim yapılmasıdır.

Üçüncü aşama , bir gün karşılığı adli para cezası miktarının takdir

edilmesidir.

Dördüncü aşama, tam gün sayısı ile bir gün karşılığı adli para cezası

miktarının çarpılmasıdır.

Beşinci aşama , adli para cezasının ödenmesinde mehil verme yada

taksit halidir.

Yapılan düzenlemeye göre hakim öncelikle suç karşılığı olarak kanunda

öngörülen sınırlar arasında gün birimi sayısını saptayacaktır.

Yeni TCK sisteminde adli para cezasının “gün unsuru” ve “bir gün

karşılığı ödenmesi gereken para unsuru” olmak üzere iki unsuru

bulunmaktadır. Buna göre adli para cezasının tam gün sayısı (gün sayısı) ,

beş günden az kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde yedi yüz otuz

günden fazla olamaz.

Karşılaştırmalı hukukta gün sayısı Finlandiya’da 1-120 gün, İsveç’te 1-

120 gün (istisnai olarak 180 gün), Almanya’da 5-360 gün, Fransa’da 360

gündür.

Suçun düzenlendiği maddede adli para cezasına esas tam gün sayısı

gösterilmeyip sadece adli para cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiş ise bu

durumda tam gün sayısı beş günden az ve yedi yüz otuz günden fazla

olmamak üzere belirlenecektir. Kanun maddesinde adli para cezasının sadece

üst sınırının gösterildiği hallerde ise beş günden az olmamak üzere uygulama

maddesinde gösterilen üst sınıra kadar olan tam gün sayısı belirlenecektir.

Adli para cezasının alt sınırının TCK’nun 52/1 maddesinde istisnası

olmadığı için alt sınır her zaman beş tam gün olarak değerlendirilecektir ancak

yediyüzotuzgün olan azami gün sayısının kanunla aşılması her zaman

mümkündür.

5560 sayılı kanunla yapılan değişiklikten önce temel gün sayısı

belirlenirken beş gün ile yedi yüz otuz gün arasında bir gün mü yoksa ilgili suç

tanımındaki hapis cezasının alt ve üst sınırının mı esas alınacağı konusunda

kanun metninde bir açıklık bulunmamaktaydı. Doktrinde bir kısım görüşler adli

para cezasının hesaplanmasına ilişkin temel gün sayısı belirlenirken ilgili suç

tanımındaki hapis cezasının alt ve üst sınırının göz önünde bulundurulması

gerektiğini aksi takdirde adli para cezasının ödenmemesi halinde uygulanacak

tazyik hapsi bakımından dengesiz sonuçlar çıkabileceğini savunurken, diğer bir

kısım görüşler ise adli para cezasının hesaplanmasına ilişkin temel gün

sayısının TCK’nun 52. maddesi gereğince beş gün ile yediyüz otuzgün

arasında belirlenmesi gerektiğini savunuyordu.

06/12/2006 tarihli ve 5560 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik

Yapılmasına İlişkin Kanun’la TCK’nun 61. maddesine eklenen dokuzuncu fıkra

ile “adli para cezasının seçimlik ceza olarak düzenlendiği suçlarda bu cezaya

ilişkin gün biriminin alt sınırı , o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından

az; üst sınırı da hapis cezasının üst sınırından fazla olamaz” hükmü

getirilmiştir.

Böylece adli para cezasının hapis cezasına seçenek öngörüldüğü

hallerde , tam gün sayısının belirlenmesinde hapis cezasının alt ve üst sınırında

belirtilen miktarlar esas alınacaktır.

29.06.2005 tarih ve 5377 Sayılı Kanunla TCK’nın 61. maddesine

eklenen sekizinci fıkra gereğince adli para cezasının hesaplanmasında temel

kural cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine yönelik artırma ve

indirimlerin gün sayısı üzerinden yapılmasıdır.

Kanun koyucu artırım ve indirim nedenlerini tek tek belirlediğinden

kanunda açıkça düzenlenmiş olmadıkça cezalar ne artırılabilir, ne eksiltilebilir

ne de değiştirilebilir.

İkinci aşamada adli para cezasının hesaplanmasında esas alınacak gün

sayısı belirlendikten sonra üçüncü aşamada kişinin ekonomik ve diğer şahsi

halleri göz önünde tutularak bir gün karşılığı ödeyebileceği para miktarı

belirlenir.

TCK’nın 52/2 maddesinde bir gün karşılığı adli para cezası miktarı en az

yirmi en fazla yüz Türk Lirası olarak belirlenmiştir. Bu hüküm tam gün sayısının

üst sınırının tespitine ilişkin 52. maddenin birinci fıkrasındaki “kanunda aksine

hüküm bulunmayan hallerde” hükmünün aksine emredici niteliktedir.Bu miktarı

hakim kişinin malvarlığını , bir günde kazandığı veya kazanması gereken

gelirini dikkate alarak takdir edecektir. Ancak kişinin bir gün karşılığı

ödeyebileceği para miktarının belirlenmesinde işlediği suç göz önünde

bulundurulmaz. TCK’nın 52. maddesinin gerekçesinde kişinin ekonomik ve

şahsi halleri ile ilgili olarak “kişinin malvarlığının, bir günde kazandığı veya

kazanması gereken gelirinin dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir.

Bir gün karşılığı olan adli para cezasının belirlenmesinde “tespit yöntemi “

ve “takdir yöntemi” olmak üzere iki sistem uygulanmaktadır.

Tespit Yöntemi Avrupa’da uygulanan yöntem olup, bu sistemde failin

günlük geliri tespit edilerek bir günlük adli para cezası buna göre

belirlenecektir.

Takdir Yöntemi’nde ise bir günlük adli para cezasının belirlenmesinde

hakime takdir yetkisi verilmiş olup, hakim failin ekonomik durumuna göre

kanunda gösterilen sınırlar içerisinde bir günlük adli para cezası miktarını takdir

etmek suretiyle belirler. Hakim kararında öncelikle bir suçu işlemek

dolayısıyla kişi hakkında kaç gün karşılığında para cezasına hükmedeceğini

belirleyecek, daha sonra bir gün karşılığında devlet hazinesine ödemesi

gereken paranın miktarını failin ekonomik durumunu takdir etmek suretiyle

belirleyecektir. Batı ceza kanunlarında failin ekonomik durumunun tespiti

öngörülmüş olmakla beraber ülkemizin ekonomik ve sosyal yapısı dolayısıyla

takdir şeklinde bir ölçü kabul edilmiştir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da failin ekonomik durumunun takdir

edilmesinde kullanılabilmesi için düzenlemelere yer verilmiştir. CMK’nın “ ifade

ve sorgunun tarzı” başlıklı 147/g maddesinde ifade verenin veya sorguya

çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır ve “duruşmanın

başlaması “ başlıklı 191/3-a maddesindeki “……ekonomik durumu hakkında

kendisinden bilgi alınır” hükümleri ile kişinin ekonomik durumu hakkında

hakimin takdirinin oluşumuna katkı sağlanmak istenmiştir.

Ancak bir gün karşılığı para miktarının belirlenmesinde , failin ekonomik

ve diğer kişisel halleri , suç tarihine göre mi , yoksa hüküm tarihine göre mi

dikkate alınacaktır?

Finlandiya Ceza Kanunu’nun 4a maddesinde gün para cezasının

belirlenmesinde sanığın hüküm verildiği tarihteki mali durumunun dikkate

alınacağı açıkça belirtilmiştir. TCK 52. maddesinde bu konuda bir açıklık

bulunmadığından gün para cezasının bir günlük miktarı , failin suç tarihindeki

ekonomik ve diğer şahsi halleri göz önünde bulundurularak belirlenecektir.

Karşılaştırmalı hukukta bir gün karşılığı ödenmesi gereken para miktarı

1962 taihli İsveç Ceza Kanununda otuz ila bin Kron , İspanyol Ceza Kanununda

ikiyüz ila bin Peseten, Polonya Ceza Kanununda en az on, en fazla ikibin Zloti,

Alman Ceza Kanununda alt sınır bir Euro, üst sınır beş bin Euro olarak

öngörülmüştür.

Kişinin ekonomik durumunun değerlendirilmesinde , failin yaptığı iş, aylık

gelir durumu, sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurum ve kuruluşlarından

veya benzeri yerlerden yapılan ödemeler, aldığı tazminatlar, kişisel gelir

kaynakları gibi kazanımları tespit edilerek bir gün karşılığı verilecek adli para

cezası miktarı tayin edilecektir. Kişinin diğer şahsi halleri adli sicil kaydının

bulunup bulunmadığı, medeni hali, çocuk sahibi olup olmadığı,toplumdaki

sosyal durumu, duruşmadaki tutum ve davranışları ile mahkemeye karşı

gösterdiği tavır gibi hallerdir.

Bir gün karşılığı ödeyebileceği para miktarının belirlenmesinde esas

alınacak haller kişinin ekonomik ve diğer şahsi halleri ile sınırlandırılmış

olduğundan, burada sanığı suç işlemeye yönelten sebep ve saikler, kast ve

taksirin yoğunluğu ve suçun işlenmesi sonrasında yaptığı davranışlar gibi suçun

işlenmesine ilişkin özellikler dikkate alınmayacaktır.

Tam gün sayısının hakim tarafından kanunda yazılı sınırlar arasında

belirlenip artırım ve indirimler yapıldıktan sonra ortaya çıkan tam gün sayısı ile

bir gün karşılığı tespit edilen adli para cezası miktarının çarpılması suretiyle adli

para cezası belirlenir. Adli para cezasının belirlenmesinde esas alınan tam gün

sayısı ile bir gün karşılığı belirlenen adli para cezası miktarı kararda ayrı ayrı

gösterilmelidir(TCK m.52/3).

765 sayılı TCK’nın 30/2 maddesindeki “para cezalarında bir liranın

küsuru hesaba katılmaz” hükmüne paralel bir düzenleme yeni TCK’nın 52/6.

maddesinde de yer almıştır.Yapılan düzenlemeye göre adli para cezasının

hesaplanması sırasında artırım ve indirimler yapılırken bir Türk Lirasının arta

kalanı hesaba katılamayacağı gibi bu cezalar infaz da edilemez.

2.Hapis Cezasının Yanı Sıra Adli Para Cezasının Belirlenmesi

Adli para cezasının hapis cezasının yanı sıra bir yaptırım olarak

düzenlenmiş olduğu hallerde mahkeme kişi hakkında öncelikle temel cezayı

61. maddede öngörülen esas ve sıraya göre belirleyecektir.

Özellikle ekonomik çıkar amacıyla işlenen suç tiplerinde hapis cezasının

yanı sıra adli para cezasına yer verilmiştir.Örneğin hakkı olmayan yere tecavüz

suçunda “üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası(154/1), suç

eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçunda “ altı aydan üç yıla kadar

hapis ve bin güne kadar adli para cezası,göçmen kaçakçılığı suçunda “üç yıldan

sekiz yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası öngörülmüştür.

Ekonomik çıkar amacına yönelik olarak işlenen bazı suçlarda bu

suçların işlenmesi suretiyle bir menfaatin elde edildiği muhakkak olarak

görülmekle beraber elde edilen gelirin ne miktarda olduğu bazı durumlarda

kesin olarak belirlenememektedir. Eğer elde edilen gelirin miktarı belli ise TCK

‘nın 55. maddesinde düzenlenmiş olan “kazanç müsaderesi”ne ilişkin hükümler

kapsamına göre elde edilen bu gelir müsadere edilecektir.

Elde edilen gelirin miktarının tespit edilemediği durumlarda ise müsadere

kararı verilmesi mümkün olamayacağından suçtan elde edilen gelirin kişiler

üzerinde kalmasını engellemek amacıyla hapis cezasının yanında adli para

cezasına da yer verilerek adli para cezasının üst sınırı da ayrıca gösterilmiştir.

Suç nedeniyle elde edilen gelirin miktarının tespit edilemediği hallere

mahsus olarak, hapis cezasının yanı sıra hükmolunacak adli para cezasının

belirlenmesinde TCK’nun 61. maddesinin birinci fıkrasındaki ölçütlerin yanında

suç sebebiyle kişinin elde ettiği takdir edilen gelir miktarı göz önünde

bulundurulacaktır. Adli para cezasının belirlenmesinde ilgili suç tanımında

düzenlenmiş olan üst sınır ile adli para cezaları için kanunda öngörülmüş olan

genel alt sınır arasında olan bir gün takdir edilecektir.

İştirak halinde işlenen suçlarda ise her bir suç ortağının suçun

işlenmesinden elde ettiği menfaat miktarı takdir edilerek adli para cezasının

hesaplanmasında esas alınacak gün sayısı alt ve üst sınırlar arasında

belirlenecektir.

Gün biriminin belirlenmesinin ardından bir gün karşılığı hükmedilecek

para miktarı belirlenecektir.Bir gün karşılığı para miktarı, en az yirmi ve en fazla

yüz Türk Lirasıdır(TCK m.52/2). Hakim bir gün karşılığı para miktarını takdir

ederken failin ekonomik ve diğer şahsi hallerini dikkate alacaktır. Hakim kişinin

ekonomik durumunu incelerken özellikle gelirleri ile zorunlu giderlerini göz

önünde bulunduracaktır.

Hakimin, failin ekonomik durumunu malvarlığının aktif ve pasifleri ile

ortaya koyarak kesin bir şekilde tespit etmesi gerekli olmayıp, para miktarını

takdir etmesine yetecek oranda bir araştırma yapması yeterli olacaktır.

V. SUÇUN NİTELİKLİ HALLERİ

TCK’nın 61/4 maddesi gereğince “bir suçun temel şekline nazaran daha

ağır veya daha az cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hallerin gerçekleşmesi

durumunda temel cezada önce artırma sonra indirme yapılır”. Türk Ceza

Kanunu Öntasarısının “Cezaların Tespiti” başlıklı maddesinde ve Hükümet

Tasarısının “Cezaların Belirlenmesi” başlıklı maddesinde de “bir araya gelen

sebeplerden bazısı artırımı ve diğerleri eksiltmeyi gerektirecek olursa önce

artırmakla işe başlanacağı” belirtilmişti.

Suçun nitelikli halleri suçun varlığı için bulunması zorunlu kurucu

unsurlara eklenen ve bunun sonucu olarak da suçun daha ağır veya daha hafif

sayılmasına sebep olan cezanın artırılmasını veya indirilmesini gerektiren

hallerdir.

Kanunda suçun nitelikli halleri daha fazla veya daha az ceza verilmesini

gerektiren haller olarak ikiye ayrılmıştır ancak bu ayrım dışında çeşitli ayrımlar

yapılması da mümkündür.

Fiili ve Kişisel Nedenler : Filin işleniş şeklinden , fiilin işlenmesi

sırasında kullanılan araçlardan,fiilin işlendiği yer ve zamandan ileri gelen

nedenler fiili, mağdurun ya da failin sıfatı veya fail ile mağdur arasındaki

ilişkiden ileri gelen nedenler ise kişisel nedenler olarak değerlendirilir.

Kanuni ve Takdiri Nedenler : Kanuni nedenler kanunda düzenlenmiş

olup hakim cezayı artırırken veya indirirken bu nedenlerle bağlıdır. Failin

lehine olması ve cezanın bireyselleştirilmesine hizmet etmesi sebebiyle

kanunda takdiri hafifletici nedenlere de yer verilir ancak sanık aleyhine olarak ve

kanunilik ilkesinin güvence fonksiyonu ile çelişmesi sebebiyle takdiri ağırlatıcı

sebeplere hiçbir şekilde yer verilmez.

Genel ve Özel Nedenler : Bütün suçlar açısından uygulanan nedenler;

örneğin takdiri indirim nedenleri genel nedenler; buna karşın sadece ilgili suç tipi

açısından uygulanabilenler ise özel nedenleri oluşturur.

Yapılan düzenlemeye göre bir suça ilişkin nitelikli hallerin gerçekleşmesi

durumunda temel cezada öncelikle artırma yapılacaktır.

Kanunda bazı suç tanımlarında suçun temel şekline nazaran daha ağır

cezayı gerektiren nitelikli unsurları düzenlenerek bu unsurların gerçekleşmesi

halinde temel cezada belli oranda artırım yapılacağı öngörülmüştür. Böyle bir

durumda öncelikle işlediği suç dolayısıyla kişi hakkında 61. maddenin birinci ve

ikinci fıkralarında ki düzenlemeye göre temel ceza belirlenecektir. Temel

cezanın belirlenmesinden sonra o suç açısından fail hakkında daha ağır cezayı

gerektiren nitelikli unsurun varlığı halinde belirlenmiş olan temel cezada madde

metninde belirlenen oranda artırma yapılacaktır.

Bazı suçlarda ise suçun nitelikli halleri düzenlenirken madde metninde o

suç için alt ve üst sınırlar gösterilmek suretiyle ceza belirlenmiştir. Böyle bir

düzenleme olması durumunda temel ceza suçun temel şekline ilişkin olarak

belirlenen cezanın belli bir oranda artırılması şeklinde değil madde metninde

öngörülen alt ve üst sınırlar arasında suçun hem temel şekline hem de nitelikli

şekline ilişkin unsurlar birlikte değerlendirilerek belirlenecektir.

Suç tanımlarında suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinde de

suçun temel veya nitelikli şekline göre belirlenen cezada belli bir oranda artırım

yapılmasının öngörülmüş olması halinde de 61. maddenin 4. fıkrasındaki usul

izlenerek ceza belirlenecektir.

Suçun temel şekline nazaran daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin

gerçekleşmesi durumunda da 61. maddenin birinci ve ikinci fıkrasındaki usuller

izlenerek belirlenen ceza üzerinden indirim yapılacaktır.

Cezayı ağırlaştıran veya hafifleten nedenlere ilişkin olarak ilgili kanun

maddesinde artırma veya hafifletme oranı bazen kesin olarak gösterilmiş iken

(örneğin üçte bir, beşti bir gibi) kimi zamanda belirsiz bir ölçü (örneğin altıda

birden yarıya kadar) verilebilir. Eğer belirsiz bir ölçü verilmişse hakim takdir

yetkisini somut olayın koşullarını dikkate alarak ve gerekçe göstererek

kullanacaktır.

Olayda yalnızca daha fazla cezayı gerektiren haller varsa ve bu bir tane

ise ceza bir defa artırılır.765 sayılı TCK’nın 29/3 maddesinde birden fazla

artırım nedeninin olması durumunda temel cezanın daha fazla cezayı gerektiren

ilk nedenle artırılmasıyla elde edilen miktarın , daha fazla cezayı gerektiren

ikinci neden için esas alınacak olan miktar olduğu açıkça düzenlenmiş iken

Yeni Türk Ceza Kanunu’nda bu düzenlemeye yer verilmemiştir.

Yeni Türk Ceza Kanunu sisteminde suçun cezasının artırılmasını

gerektiren birden fazla nitelikli haline ilişkin bir fiil gerçekleştirilmişse birden

fazla nitelikli halin her biri ayrı ayrı dikkate alınarak ceza belirlenecektir. Bir

suçun cezanın artırılmasını değil daha ağır ceza verilmesini gerektiren birden

fazla nitelikli halinin gerçekleşmiş olması durumunda yalnızca bir nitelikli hal

gözetilerek hüküm verilecektir.

Örneğin Yeni TCK’nın 149. maddenin birinci fıkrasında öngörülen nitelikli

hallerden gece vakti, silahla, birden fazla kişi tarafından birlikte yağma suçunun

işlenmesi halinde ceza nitelikli hallerden sadece biri gözetilerek belirlenecek,

ancak çocukların cinsel istismarı suçu sebebiyle hükmolunacak ceza TCK’nın

103. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları ayrı ayrı ihlal olunması halinde

her iki fıkra gereğince cezanın artırılması suretiyle belirlenecektir.

Ancak 61. madde gerekçesinde 61. maddenin üçüncü fıkrasında bir

suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren birden fazla nitelikli

halin gerçekleşmesi halinde temel cezanın en ağır cezayı gerektiren nitelikli

hale göre belirlenmesi gerektiğinin vurgulanmış olduğu belirtilmiştir.

VI. SUÇUN ÖZEL GÖRÜNÜŞ BİÇİMLERİ

Suçun nitelikli hallerine ilişkin hesaplama yapıldıktan sonra TCK’nun

61/5. maddesinde belirtilen sırayla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız

tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren

şahsi sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç

ceza belirlenir. TCK’nda cezanın ağırlaştırılması nedeni olarak

öngörülmeyen tekerrüre cezanın belirlenmesi sürecinde yer verilmemiştir.

765 sayılı Türk Ceza Yasası’nda teşebbüs ve iştirak halinde indirimin ve

zincirleme suç halinde ise artırımın hangi aşamada yapılacağı açıkça

gösterilmemiş olup bu nedenlere dayanılarak indirim ve artırımın hangi

aşamada yapılacağı uygulamada gelişmişti.

765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda cezanın belirlenmesi sürecinde sıra

failin yaşı,kısmi akıl hastalığı, takdiri hafifletici neden ve tekerrür olarak

belirtilmişti.Yeni Türk Ceza Kanunu’nda sıralamaya teşebbüs, iştirak, zincirleme

suç, haksız tahrik ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere

ilişkin hükümler de dahil edilmiştir.

Suçun özel görünüş biçimlerinin gerçekleşmiş olması halinde TCK’nın

61.maddesinin 5. fıkrasında yapılan düzenlemeye göre öncelikle suçun

teşebbüs aşamasında kalmış olması durumu dikkate alınacaktır. Teşebbüs

suçu etkileyen hallerden olmayıp cezayı etkileyen bir hal olarak

düzenlenmiştir.Suça teşebbüs halinde 61.maddenin beşinci fıkrasından önce

gelen fıkralara göre belirlenmiş olan ceza üzerinden TCK’nın 35. maddesinin

ikinci fıkrasında belirtilmiş olan oranlarda indirim yapılacaktır. Ancak bu indirim

yapılırken meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığının göz önünde

bulundurulması gerekir.

“Meydana Gelen Zarar veya Tehlikenin Ağırlığı” TCK’nın 61. maddesinin

birinci fıkrasının “e” bendi gereğince temel cezanın belirlenmesinde de göz

önünde bulundurulması gereken bir ölçütü oluşturmaktadır. Bu nedenle suçun

teşebbüs aşamasında kalmış olması durumunda tamamlanmış suça özgü

olarak düzenlenmiş bir ölçüt olduğundan temel cezanın belirlenmesinde dikkate

alınmayacak olup 61. maddenin beşinci fıkrasından önce gelen fıkralara göre

belirlenen ceza üzerinden 35/2 maddesi gereğince indirim yapılacaktır.Aksi

durumda mükerrer değerlendirme yasağının ihlali söz konusu olacaktır.

61. madeninin beşinci fıkrasında belirtilmiş olan sıralama gereğince

teşebbüsten sonra iştirake ilişkin hükümlerin uygulanması suretiyle ceza

belirlenecektir.

“İştirak” ile ilgili hükümler bazı hallerde cezada indirim yapılmasını bazı

hallerde ise artırım yapılmasına yol açarlar. Eğer suç birden fazla kişinin

iştirakiyle işlenmiş ise suç ortakları hakkında hükmolunacak ceza her bir suç

ortağının sorumluluk statüsüne bağlı olarak belirlenecektir.

TCK’nun 37. maddesinin birinci fıkrası gereğince “ suçun kanuni

tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri fail olarak

sorumlu olacaktır”. 37/2. maddesinde ise “dolaylı faillik “ düzenlenmiş olup

düzenlemeye göre suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi

de fail olarak sorumlu olacaktır.

Bir suçu bizzat işleyen yani kanuni tarifte belirtilen fiili kasten ve hiçbir

yanılgıya maruz kalmadan doğrudan doğruya gerçekleştiren ve yine ilgili suçun

kanuni tanımında belirtilen maddi ve manevi faillik vasıflarını taşıyan şahıs

doğrudan fail , suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi ise

dolaylı faildir.

“Dolaylı faillikte bir başka kişi suçu işleyen kişiyi suçu işlemekte araç

olarak kullanmaktadır. Dolaylı fail görünürde suç işleyen kişinin iradesini

ortadan kaldırarak onu bir araç gibi kullanmaktadır”.

TCK’nın azmettirmeye ilişkin hükümlerini içeren 38. maddesinin üçüncü

fıkrasında “cezada indirim yapılmasını gerektiren bir şahsi sebebe” ilişkin

düzenleme yapılmıştır. Azmettirenin kim olduğunun ortaya çıkartılmasını

sağlayacak bilgi veren suç faillerinin cezasında indirim yapılması ilk defa

yapılmış bir düzenleme olup özellikle örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen; bu

nedenle suçun ve faillerinin ortaya çıkarılmasının zor olduğu suçlarla etkin

mücadele için getirilmiş bir düzenlemedir. Yapılan düzenleme ile indirim

yapılması failin veya suç ortağının sağladığı katkıya göre hakimin takdirine

bırakılmıştır.

Her ne kadar TCK’nın 38. maddesinin üçüncü fıkrasında cezada indirim

yapılmasını gerektiren şahsi sebebe ilişkin düzenleme azmettirme bağlamında

yer alan bir hüküm ise de bu durum TCK’nın 61. maddesinin beşinci fıkrasında

söz konusu olan cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler

bağlamında değerlendirilmelidir.

Cezanın belirlenmesi sürecinde iştirakten sonra suçların içtimaına ilişkin

hükümlerin dikkate alınması gerekir.

TCK’nun 61. maddesinin 5. fıkrasında iştirakten sonra zincirleme suça

ilişkin hükümlerin uygulanacağı düzenlenmiştir. Yapılan bu düzenlemenin

sebebi ise TCK’nın genel hükümler kısmındaki düzenlemeler itibariyle cezanın

belirlenmesinde sadece zincirleme suça ilişkin hükümlerin artırım öngörmesidir.

Her ne kadar zincirleme suça ilişkin düzenlemede cezada artırım

öngörülmüş olsa da doktrinde zincirleme suçla ilgili düzenlemede ceza

konusunda aşırı bir ılımlılık olduğu bu durumun adil olmadığı

savunulmaktadır.

VII. KUSURLULUĞU AZALTAN SEBEPLER

Cezanın belirlenmesi sürecinde kusurluluğu azaltan nedenler suçun

özel görünüş biçimlerine ilişkin hükümlerden sonra dikkate alınacaktır.

Kusurluluğu etkileyen nedenlerden bir kısmı kişinin işlediği suç

dolayısıyla kusurluluk durumunu ortadan kaldırdığı için cezanın belirlenmesi

sürecinde göz önünde bulundurulmaz.

“Hukuka aykırı ve fakat bağlayıcı emrin yerine getirilmesi(m.24 f.2-4),

sınırın aşılması(m.27), cebir veya tehdit dolayısıyla kişinin irade yeteneğinin

etkilenmesi(m.28), zorunluluk hali dolayısıyla kişinin irade yeteneğinin

etkilenmesi(m.25f.2), geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde

olma(m.34), işlediği fiilin bir haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir

hataya düşmesi(m.30,f.4), kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerin maddi

şartlarında kaçınılmaz bir hataya düşmesi(m.30,f.3) hallerinde faile bir ceza

verilmemesi sebebiyle bu nedenlerin cezanın belirlenmesi sürecinde dikkate

alınmasına gerek bulunmamaktadır”.

Cezanın belirlenmesi sürecinde ceza sorumluluğunu azaltan

nedenlerden ilk önce haksız tahrik durumu değerlendirilecektir. Somut olay

açısından haksız tahrikin kanunda belirtilmiş olan şartları gerçekleşmediği halde

kişi bu şartların gerçekleştiği zannıyla suç işlemiş olabilir. Bu durumda kişinin

içinde bulunduğu koşullar değerlendirilecek, yapılan değerlendirme sonucunda

hatanın kaçınılmaz olduğu kanaatine varılacak olursa kişi bu hatasından

yararlanacaktır.

Haksız tahrik durumunun değerlendirilmesinden sonra ikinci sırada yaş

küçüklüğü değerlendirilecektir. Birinci grup yaş küçükleri ile algılama veya irade

yeteneği gelişmemiş olan ikinci grup yaş küçükleri cezai sorumluluğu olmadığı

için cezanın belirlenmesi sürecinde dikkate alınmayacaktır

Sağır ve dilsizler fiili işledikleri esnada yirmi bir yaşını doldurmamış iseler

yaş küçüklerine ilişkin sorumluluk rejimi uygulanacağı için cezanın belirlenmesi

sürecinde bu kişiler yaş küçüklüğü bağlamında dikkate alınacaktır.

Cezanın belirlenmesi bağlamında akıl hastalığı üçüncü sırada

değerlendirilecektir. İşlediği filin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan

veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede

azalmış olan kişiye ceza verilmeyecektir.

32. madde de yapılan bu düzenlemeye göre kişinin işlediği fiille ilgili

olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede olmamakla beraber

azalmış ise bu durumda faile ceza verilecektir. Zira bu durumda kişi işlediği fiilin

hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine sahiptir.

Eğer kişi suçu işlediği sırada akıl hastası ise ve bu durumu duruşma

esnasında da devam ediyorsa akıl hastası olan suçlu için koruma ve tedavi

amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine

hükmedilen akıl hastaları, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve

tedavi altına alınırlar.

Kişi suçu işlediği zaman akıl hastası olup duruşmada bu hali devam

etmiyorsa ceza verilmeyecek olan bu kişi hakkında akıl hastanesi’nde muhafaza

tedbirinin uygulanması da anlamsız olacaktır, bu nedenle böyle bir durumda

sanığın beraatına tanık olunacaktır. Bu şekilde uygulamaya yasalarında yer

veren ülkeler sırası ile Belçika, Avusturya, Fransa, İsveç, İtalya, İsviçre,

Almanya ve Türkiye’dir.

Cezanın belirlenmesi sürecinde kusurluluğu azaltan bir neden olarak

zorunluluk hali de göz önünde bulundurulacaktır.TCK’nın 25. maddesinin ikinci

fıkrasında kusurluluğu ortadan kaldıran bir hal olarak zorunluluk hali

düzenlenmiştir. Yapılan düzenlemeye göre;

Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek

neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve

muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile

ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak

koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmeyecektir”.

TCK’nun genel hükümler kısmında düzenlenmiş olan zorunluluk halinin

şartları gerçekleştiğinde bu durum kusurluluğu ortadan kaldıran bir hal olarak

düzenlenmiş olduğundan faile ceza verilmeyecektir. Ancak kanunda bu

hükümden başka olarak çeşitli suç tanımlarıyla bağlantılı zorunluluk hali

hükümlerine yer verilmiştir(TCK m.92, 147.).Bu düzenlemeler ile mahkemeye

zorunluluk halini somut olayın koşullarına göre kusurluluğu ortadan kaldıran

veya azaltan sebep olarak kabul etme hususunda takdir yetkisi tanınmıştır.

Mahkemenin yaptığı değerlendirme sonucunda somut olayda zorunluluk halini

kusurluluğu azaltan hal olarak kabul ettiği takdirde 61. maddenin beşinci

fıkrasında düzenlenen kusurluluğu azaltan nedenler bağlamında faile verilecek

cezada indirim yapılması gerekecektir.

VIII. CEZADA İNDİRİM YAPILMASINI GEREKTİREN ŞAHSİ

SEBEPLER

Cezanın belirlenmesi sürecinde suçun özel görünüş biçimlerine ilişkin

değerlendirme yapıldıktan sonra kusurluluğu azaltan nedenler dikkate alınır.

Kusurluluğu azaltan nedenlerin ardından cezada indirim yapılmasını gerektiren

şahsi sebepler dikkate alınacaktır.

Bazı şartların gerçekleşmesi durumunda kanunda suç olarak tanımlanan

bir fiilin işlenmiş olmasına rağmen faile ceza verilmemekte veya verilecek

cezada indirim yapılmaktadır.Bunlar şahsi cezasızlık sebepleri yada cezayı

kaldıran şahsi sebeplerdir.

Şahsi cezasızlık sebepleri suçun işlenmesi sırasında varolan

sebeplerdir.bu sebeplerin varolması halinde faile ceza verilmeyecektir. Örneğin

TCK’nın 167. maddesinin birinci fıkrası gereğince aralarında belli akrabalık

ilişkisi bulunan kişilerin birbirlerinin malvarlığına karşı işlemiş bulundukları

hırsızlık,mala zarar verme, güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık gibi

suçlardan dolayı cezalandırılmayacaklardır.

Bazı şartların gerçekleşmesi halinde ise failin işlediği suçtan dolayı

cezasında indirim yapılması gerekir. Bu gibi hallerde cezada indirim

yapılmasını gerektiren şahsi sebep söz konusu olur. TCK’nın 167. maddesinin

2. fıkrasında hırsızlık,mala zarar verme, güveni kötüye kullanma ve

dolandırıcılık gibi suçların, haklarında ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden

birinin, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta

beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede

kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi hâlinde; ilgili akraba hakkında

şikâyet üzerine verilecek ceza, yarısı oranında indirileceği düzenlenerek cezada

indirim yapılmasını gerektiren bir şahsi sebebe yer verilmiştir.

Failin şahsi cezasızlık sebebinden ve cezada indirim yapılmasını

gerektiren şahsi sebepten yararlanabilmesi için somut olayda şahsi cezasızlık

sebebinin veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebebin varlığını

bilmesi gerekmez.

Cezayı kaldıran şahsi sebepler suç işlendikten sonra gerçekleşen

sebeplerdir. Fail suçu işlediği esnada ceza verilmesini engelleyen bir sebep

bulunmamakla beraber suçun tamamlanmasından sonra ortaya çıkan bazı

sebepler kişiye ceza verilmesine engel olabilir veya cezasında indirim

yapılmasını gerektirebilir. Bunlar cezayı kaldıran veya cezada indirim

yapılmasını gerektiren şahsi sebeplerdir.

Kanun koyucu bazı suçlar açısından suç tamamlandıktan sonra fakat

henüz soruşturma başlamadan önce etkin pişmanlık gösterilerek işlenen

haksızlığın sonuçlarının mümkün olduğunca ortadan kaldırılması veya

azaltılması halinde faile ceza verilmemesini veya cezasında belli bir miktar

indirim yapılmasını öngörmektedir. Soruşturma evresinde,hüküm verilmesinden

önce ve cezanın infazı sürecinde de işlenen haksızlığın sonuçlarının mümkün

olduğunca ortadan kaldırılması veya azaltılması hallerinde faile ceza

verilmemesine veya cezasında belli bir miktar indirim yapılmasına ilişkin

düzenlemeler yapılmıştır.

Somut olayda hem suçun icrası sırasında hem de suç tamamlandıktan

sonra ortaya çıkan cezada indirim yapılmasını gerektiren birden fazla sebep

bulunabilir.Birden fazla sebebin bir arada bulunması halinde bu sebeplerin

 

suçun icrası sırasında veya suçun tamamlanmasından sonra ortaya çıkmasına

göre cezanın belirlenmesi sürecinde dikkate alınacaktır.

IX. CEZALARIN HESAPLANMASI

a. Genel Olarak

Hakim cezanın belirlenmesi sürecinde cezaların ölçü birimini de göz

önünde bulundurmakla yükümlüdür.

Cezaların hesaplanması konusunda temel hüküm TCK’nın 61.

maddesidir. TCK’ nın 61. maddesinin altıncı fıkrası gereğince cezalarda ölçü

birimleri gün, ay ve yıldır. Cezaların hesaplanmasında bu ölçü birimleri dışında

bir başka birim kullanılamaz. Yeni Türk Ceza Kanununda da 765 sayılı Türk

Ceza Kanununda olduğu gibi kanunkoyucu tarafından gün, ay ve yıl dışında bir

ölçü birimi kabul edilmediği için hakim hürriyeti bağlayıcı bir cezaya saat veya

hafta olarak karar veremeyecektir.

Karşılaştırmalı hukukta cezaların ölçü birimleri hakkında değişik

sistemler kabul edilmiştir. Danimarka Kanununun 82. maddesinde üç aydan

az cezalar güne, diğerleri ay ve yıllara göre hesap edilir, İtalyan Kanununun

134. maddesinde süreli cezaların günlere,aylara ve senelere göre verileceğini

ve bir günün küsurunun ve para cezalarında liretin küsurunun hesaba

katılamayacağını , Yugoslav Kanununun 28 ve 30/2 maddelerinde cezalar tam

yıl ve tam aylara göre hesap edilir , üç aya kadar olan cezalar tam gün

üzerinden hesaplanır hükümleri yer almaktadır.

Bir cezanın kanunda olmayan bir birime çevrilmesi mümkün

değildir.Örneğin hapis cezasının hafta ile saat ile anlatılması mümkün

değildir340. Zorunluluk olmadığı sürece cezanın yıl olarak belirlenmesi halinde

bu ceza aya, ay ile belirlenen ceza ise güne bölünmeden hesaplanır341.

Kural olarak ceza birimlerinin bölünmeden uygulanması gerekir. Ancak

cezayı ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin uygulanması sebebiyle bu birimlerin

bölünmesi gerekebilir. Bu durumda ise hükmedilen ceza yine kanunda belirtilen

bir birime çevrilebilir. Örneğin yıl birimi olarak belirlenen cezanın ağırlaştırılması

veya hafifletilmesi gerektiğinde yıl aya çevrilir ve cezayı ağırlatma veya

hafifletme ay üzerinden yapılır.

TCK’nın 61/6. maddesinde hapis cezası için bir günün, adlî para cezası

için bir Türk Lirasının artakalanının hesaba katılmayacağı ve bu cezaların

infaz edilmeyeceği düzenlenmiştir.

b. Cezaların Alt ve Üst Sınırlarının Aşılamaması

Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesinin onuncu fıkrası gereğince

kanunda açıkça düzenlenmiş olmadıkça cezalar artırılamayacağı gibi

eksiltilemez ve değiştirilemez.

Bir suç ile ilgili olarak o suça ilişkin düzenlemede cezanın alt sınır

gösterilmemiş olabilir.Örneğin TCK’nın 196. maddesinde düzenlenmiş olan

usulsüz ölü gömülmesi suçunda cezanın alt sınırına yer verilmiş olmayıp altı

aya kadar hapis cezası verilmesi düzenlenmiştir. Bu durumda TCK’nın 49.

maddesi gereğince hapis cezasının alt sınırı bir ay olarak düzenlenmiş

olduğundan bir ay ile altı ay arasında bir ceza belirlenecektir.

Adli para cezası öngörülmüş bir suç için ilgili suç tanımında adli para

cezasına ilişkin gün sayısı belirtilmemiş veya üst sınır gösterilip alt sınır

gösterilmemiş ise bu durumda TCK’ nın 52. maddesi gereğince değerlendirme

yapılacaktır. Eğer suç maddesinde adli para cezası için üst sınır belirtilmiş ise

hakim TCK’nın 52. maddesinde öngörülen alt sınır olan beş gün ile suç

maddesinde öngörülen adli para cezasına ilişkin üst sınır arasında TCK’nın

61/1. maddesindeki ölçütleri göz önünde bulundurarak gün sayısını

belirleyebilecektir.

c. CEZA BİRİMLERİ

ı. Gün Birimi

Süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar açısından cezanın ifade edilebileceği en

küçük zaman dilimi gündür.

Cezaların hesaplanmasında bir gün yirmi dört saattir. Bu nedenle

cezanın hesaplanmasında günün saati de önemlidir. Buna göre hükümlü infaz

kurumuna o günün hangi saatinde alınmış ise yine son günün aynı saatinde

cezaevinden çıkmalıdır. Bu nedenle yakalama, gözaltına alma, cezaevi veya

tutukevine koyma gibi durumlarda bunların yapıldığı saatin tutanakla tespit

edilmesi gereklidir.

Eğer ağırlatıcı ve hafifletici nedenlerin uygulanmasından sonra küsur

ortaya çıkmış ise cezanın hesaplanmasında bu küsur göz önünde

bulundurulmayarak ceza sanığın lehine olarak tayin edilecektir. Para

cezalarında bir liranın küsurunun hesaba katılamayacağına ilişkin hüküm aksine

hüküm bulunmayan özel ceza kanunları içinde uygulanır.

ıı. Ay Birimi

Diğer bir ceza birimi olarak kanunumuzda ay kabul edilmiştir. TCK’nın

61. maddesinin altıncı fıkrası gereğince bir ay otuz gündür.

Ayların müddetleri 28,29,30 ve31 gün olarak birbirinden farklılık arz

etmesi nedeniyle 61. maddede eski TCK’nın 30. maddesinde olduğu gibi ay

birimi 30 gün olarak belirtilmiştir350. Bir ayın süresi 30 gün olarak belirtildiği için

eğer ceza otuz gün olarak belirtilmiş ise bunun bir ay olarak ifade edilmesi

mümkün olmasına rağmen bir ay on beş gün olarak belirtilen ceza kırk beş gün

olarak ifade edilemeyecektir.

Ay olarak öngörülmüş olan bir cezanın artırılması sebebiyle cezanın yılı

geçmiş olsa dahi hükümde ceza ay üzerinden belirtilmelidir.

ııı. Yıl Birimi

61. maddenin altıncı fıkrası gereğince yıl resmi takvime göre belirlenir.

Kanunda cezanın yıl olarak düzenlenmiş olması durumunda bir yıl yerine oniki

aya hükmedilemez. Zira sene resmi takvime göre üç yüz altmış beş gün

olmasına rağmen on iki ay üç yüz altmış gün olacağından faile on iki ay yerine

bir yıla hükmedilirse bu durumda faile eksik cezaya hükmedilmiş olacaktır.

Kanunda bir suça ilişkin cezanın yıl olarak öngörülmüş olması halinde

artırım ve indirim uygulanması gerektiğinde yıl olarak gösterilen ceza aya

çevrilir ve artırım ve indirimler ay üzerinden yapılır. Bu şekilde hesaplama

yapıldıktan sonra sonuç ceza yine yıl ve ay cinsinden yazılmalıdır. Yıl olarak

ifade edilen ceza ağırlatıcı nedenini uygulanmasından sonra ceza miktarı yılı

aşarsa sadece ağırlatıcı nedenin uygulanmasından sonra ortaya çıkan ceza ay

olarak ifade edilecektir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

CEZANIN BİREYSELLEŞTİRİLMESİ

I. GENEL OLARAK BİREYSELLEŞTİRME

“Bireyselleştirme ceza yaptırımının izlediği amaçlar yönünden suçlunun

kişiliğine uydurulmasıdır”. Bireyselleştirme güvenlik tedbirleri açısından bu

tedbirlerin niteliği gereğidir. Çünkü kişilerin tehlike hali kendi kişisel özellikleriyle

belirlendiğinden bu tehlike halini ortadan kaldıracak tedbirler herkes için farklı

olacaktır.Dolayısıyla bireyselleştirme özellikle ceza yaptırımı açısından söz

konusu olacaktır.

Ersoy’ a göre kanunda işlenen suç için öngörülmüş olan soyut ceza

kuralının suça ve suçlunun kişiliğine uygun olarak verilmesi ve yine buna uygun

olarak çektirilmesi cezanın bireyselleştirilmesidir. Bu durumda cezanın

bireyselleştirilmesi cezanın tayin edilmesinde ve infaz edilmesinde olmak üzere

iki aşamada gerçekleşecektir.

Soyaslan’a göre bireyselleştirme ceza ve güvenlik yaptırımının suçlunun

psikolojik, psikiyatrik,patolojik durumuna uydurulması olup amacı da suçluyu

topluma yeniden kazandırmaktır.

Erem’e göre “ suçlunun karakterine göre cezanın ferdileştirilmesi

olmaksızın, insanileştirme de mümkün olmaz”.

Cezanın bireyselleştirilmesi kanunda ilgili suç için öngörülmüş olan

cezanın her somut olayda suçlunun kişiliğine uygun hale getirilmesini gerektirir.

Cezanın bireyselleştirilmesi kavramının ceza hukukuna girmesi neticesinde

cezanın suçlunun kişiliğine göre belirlenmesi ve uygulanması zorunluluğu

doğmuştur.

Bireyselleştirme hakim tarafından yapılır. Nitekim Anayasa

Mahkemesi’nin bir kararında cezanın alt ve üst sınırlar arasında belirlenmesinin

yargıcın takdirine bırakılmasının cezanın bireyselleştirilmesinin bir sonucu

olduğu belirtilmiştir.Hakim seçimlik cezalardan birini tercih etmek ve takdiri

hafifletici nedenleri uygulamakla da cezayı bireyselleştirmektedir.

Bireyselleştirme araçları kanun koyucu tarafından yasada

belirtilmiştir.Örneğin cezanın ertelenmesi, takdiri indirim sebeplerinin

uygulanması cezanın bireyselleştirilmesi anlamına gelir.

Dönmezer- Erman’a göre cezanın nitelik ve özelliklerinden kaynaklanan

bazı vasıfları bireyselleştirme ile bağdaşmazken bazı vasıfları

bireyselleştirmeye elverişlidir. Cezanın kanuniliği, suç ve suçlunun sorumluluk

derecesi ile orantılı olması,kefaret teşkil eden özelliği bireyselleştirmenin

esasına aykırı iken cezanın korkutma ve uslandırma amacı bireyselleştirme ile

bağdaşır.

 “Yaptırımların bireyselleştirilmesi suçlunun kişiliğine nasıl nüfuz

edileceğini, bunun metod ve usullerinin nelerden ibaret bulunduğunun tespitini

yaptırımların kanun koyucu tarafından mı yoksa bireyselleştirecek kişiler

tarafından mı belirlenmesi gerekeceğini ve nihayet yaptırımın uygulanmasında

sürenin nasıl belirlenmesi gerektiği meselelerini ortaya koyar”.

II. TARİHİ SÜREÇ

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren karşılaştırmalı hukukta cezada

bireyselleştirilmeye yönelinmiştir. Bireyselleştirmenin iki şekli söz konusudur.

1. Hüküm Kurulurken Bireyselleştirme

Hüküm kurulurken bireyselleştirme hakim tarafından gerçekleştirilen

bireyselleştirmedir. Hakim kanunun takdiri hafifletici nedenler, erteleme gibi

hükümlerini takdir ederek suçlu hakkında uygulayarak gerçekleştirdiği

bireyselleştirmedir.

Hüküm kurulurken gerçekleştirilen bireyselleştirme idari bireyselleştirme

yoluyla tamamlanacaktır.

Kanunlar belli bir kişiye uygulanmak üzere konulmayıp genel ve soyut

niteliktedir.Yargıç bireyselleşme olmadan yargılama yaparak ceza belirleyemez

çünkü yargıç somut olarak bireyselleşme yaparak cezayı kişinin şahsına

uydurmaktadır,hastalığı teşhis etmektedir.

2. İdari Bireyselleştirme

İdari bireyselleştirme cezayı infaz eden mercilerin infaz aşamasında

cezayı suçlunun kişiliğine uydurmak konusunda yetki sahibi olmalarıdır.

İdare suçlunun kişiliğine uygun olarak verilmiş cezayı yine suçlunun

kişiliğine uygun olarak uygulayacaktır.Yani hakim tarafından teşhis edilmiş olan

hastalığın tedavisi idare tarafından yapılacaktır. İdare bu tedaviyi hastayı göz

önünde bulundurarak yapacaktır.

3. İnfazda Yargı Bireyselleştirilmesi

1930 tarihli İtalyan ceza kanunu ile cezaların infazının denetlenmesi için

denetim yargıcı ve denetim mahkemesi kurulmuş iken, Fransa’da da 1954

tarihinde ceza infaz hakimliği kurulmuştur. Denetim yargıcı hükümlünün

tehlikeliliğini yeniden inceler, güvenlik tedbirini gözden geçirir, şikayetler üzerine

karar verir, hükümlüyü işe kabul eder, izin verir.

Denetim mahkemesi evde infaz, geceleri infaz, şartlı tahliye, erken

tahliye için cezada indirim ve bu kararların geri alınması gibi işlemleri

yapmaktadır.

Türkiye’de de cezaların infazı yıllarca idare tarafından yapılmış olup

halen de cezaevi idaresi tarafından infaz edilmektedir. 16.05.2001 tarihinde de

4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanunu ile cezaların infazı için infaz hakimliği

kurulmuştur. İnfaz hakimliğinin kuruluş amacı cezanın infazının yargı tarafından

bireyselleştirilmesinin sağlanmasıdır. İnfazın denetlenmesi amacıyla

kurulmuş infaz hakimliğine şikayet olanağı getirilmiştir. Hükümlü ve tutuklular

kendileri ile ilgili olarak ceza infaz kurumlarında ve tutukevlerinde yapılan

işlemlerin kanun , tüzük, yönetmelik hükümleri ile genelgelere aykırı olduğu

gerekçesiyle infaz hakimliklerine başvurabileceklerdir.

4. Bireyselleştirmeye Pozitivistlerin Katkısı

Pozitivist anlayışın temelinde sosyal savunma bulunmaktadır. Soysal

savunma kurumu suçlunun tehlike halinden toplumu korumak ve suçlunun bu

tehlike halini ortadan kaldırarak suçlunun topluma yeniden uyumunu

sağlamanın gerekliliğini ortaya koyar. Böylece pozitivist anlayış

bireyselleştirmenin Ceza Hukukunun tabii bir aracı haline gelmesini sağlamıştır.

Zira çağdaş hukukuta cezada bireyselleştirmenin pozitivist okulun eseri

olduğunu söylemek mümkündür.

Pozitivist okulun ortaya çıkmasından ve etkilerinden sonra klasik okul

savunucuları tarafından da cezada bireyselleştirmenin gerekliliği kabul

edilmiştir. Pozitivistlere göre her insan az yada çok tehlikelidir. Dolayısıyla bu

tehlikeli insanlardan toplumun korunması gerektiğinden gerekli güvenlik

tedbirleri alınmalıdır. Bunlar toplumun korunması için gerekli olan sosyal

savunma tedbirleri olup ceza değildir. Akıl hastaları ve doğuştan suçlu olan

kişiler toplumdan dışlanmalı ve bir yerde kapalı tutulmalıdır aksi halde bu

kişilerin verebilecekleri zarardan toplumun korunması mümkün olmayacaktır378.

Pozitivistlere göre ceza hukukunun temel konusu suçlu iken klasik okul

taraftarlarına göre ceza hukukunun temel konusu suçtur. Bu iki okulun

görüşlerinin birleşmesiyle ortaya çıkan sosyal savunma doktrinine göre ceza

hukuku hemsuçu hem de suçluyu ele almalıdır.

Dönmezer – Erman’a göre cezanın bireyselleştirilmesi ilerledikçe ceza

ve güvenlik tedbirleri arasında ki fark azalacağından ceza kavramının

korunması için bireyselleştirmeyi belli sınırlar içinde tutarak cezanın ödetici

vasfının korunması gerekecektir. Zira sosyal savunma doktrinine göre de

cezalarla güvenlik tedbirleri arasında çok fazla fark olmadığından her iki

yaptırımın aynı çatı altında birleştirilmesi gerekir.

III. BİREYSELLEŞTİRMENİN İSABETİ İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR

Hürriyete bağlayıcı cezalara alternatif tedbirlerin uygulanması veya

hürriyeti bağlayıcı cezaların bireyselleştirilmesinde isabetin sağlanabilmesi için

bazı şartların gerçekleşmesi gerekir.

Bu şartlardan ilki suçluyu iyi tanımaktır. Ceza ve güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasında suçlunun kişiliğini bütün özellikleriyle bilmek ve bu özellikleri

belirleyebilmek için bazı metodların geliştirilmesi gerekir Bu metodların

gelişmesi ise psikoloji, psikyatri ve sosyal bilimlerin verilerine dayanarak

oluşturulur .

1938 Roma Kriminoloji Kongresinde suçlunun içinde bulunduğu çevre

içinde incelenmesi gerektiğinden soruşturmanın her aşamasında hakim ile

uzmanların işbirliği içinde olması gerektiği belirtilmiştir.

Çağdaş ceza hukukunda hükümden önce sanığın kişiliği hakkında

hakime psikososyal bir raporun verilmesi gerektiği savunulmaktadır.Bir çok

ülkede bu amaçla bazı ceza mahkemelerine bağlı klinikler kurulmuştur. Bu

kliniklerde hazırlanan raporların ceza ve güvenlik tedbirlerinin

bireyselleştirilmesinde mahkemeye yardımcı olması amaçlanmaktadır.

Burada tartışma konusu olan bir hususta sanığın geçmişte işlediği suç

veya suçlara ilişkin sabıkaların önceden dosyaya konulmak suretiyle

yargılamayı yapacak hakimin önüne getirilmesidir.

Dönmezer’e göre sanığın geçmişte işlediği suçlara ilişkin sabıkaların

önceden dosyaya konularak yargılamayı yapacak hakimin önüne getirilmesi

doğru olmayıp, bu durum hakimi sanık bakımından etki altına almış

olacaktır.Bu nedenle sanığa ilişkin bu bilgileri içeren dosyanın sadece ceza

veya tedbirin saptanmasında hakimin incelemesine sunulması gerekir.

Cezanın bireyselleştirilmesi açısından gerekli olan bir diğer şartta hakime

hükmedebileceği tedbirler açısından geniş bir alanın sağlanmış olmasıdır. Suç

ve suçlu tipinin çok olması hükmedilecek tedbirlerin de çeşitli olmasını

gerektirir. Suç ve suçlu açısından uygulanabilecek tedbirler ne kadar çok ve

çeşitli olursa cezanın bireyselleştirilmesi açısından da o kadar sağlıklı karar

verilebilecektir.

Üçüncü olarak bireyselleştirme hakime önemli yetkiler verilmesini

gerektirmektedir. Çünkü günümüzde yaş küçüklüğü, mükerrir , ilk defa suç

işleme gibi ayrımlar yetersiz kalmaktadır. Bu durumda yargısal bireyselleştirme

gerçek anlamda bireyselleştirmeyi teşkil etmektedir, çünkü hakim olaya tek

başına baktığından suçluyu yakından tanıma imkanına sahip olarak

bireyselleştirme yapacaktır.

IV. HÜRRİYETİ BAĞLAYICI CEZALARIN

BİREYSELLEŞTİRİLMESİNDE TEMEL AMAÇ VE İLKELER

Cezaların infazının amacı suçluyu topluma yeniden kazandırmaktır. Kişi

cezaevinde kaldığı süre içinde özgürlüğünden mahrum kalmakta, her istediğini

yapamamaktadır. Bu itibarla hapis cezasının acı veren, cezalandırıcı bir yönü

vardır.

Hürriyeti bağlayıcı cezaların infazında ırk,renk, dil,din,mezhep,siyasal

düşünce ayrımı yapılamayacağı gibi hiç kimseye ayrıcalık ta tanınamayacaktır.

Hükümlünün topluma yeniden kazandırılmasından maksat suç işleyerek

cezaevine girmiş olan hükümlünün tekrar suç işleyerek cezaevine girmesine

engel olmak, kişiyi suç işlemeye iten nedenleri ortadan kaldırmaktır.

Hükümlünün, cezasını çekmeye başladığı andan bihakkın tahliye tarihine kadar

ıslahı için çalışmalar yapılmaktadır. Ancak infazın gayesi hükümlünün ıslah

edilip topluma kazandırılması olmasına rağmen hükümlü infaz süresi içinde

ıslah edilememiş olabilir.Bu durumda hükümlü cezasını çekmiş ancak infazdan

beklenen gaye gerçekleşmemiştir.

Hükümlünün ıslahı için gerekli olan bir hususta hükümlünün ister

cezaevinde ister dışarıda olsun kendisinin ve ailesinin hayatını kazanması

olacaktır. Zira hükümlünün kendisinin ve ailesinin hayatını kazanması

kendisine saygı duymasının nedeni olacaktır.Suçluyu ıslaha ve topluma

kazandırmaya yönelik çalışmalarda en önemli etkenlerden biri onların

çalıştırılmaları ve işyurtları mevcutlarının artırılmasıdır.

Cezaevine girmeden önce bir meslek sahibi olan hükümlünün

cezaevinde iş yeteneğini kaybetmemesi için, bir meslek sahibi olmayan

hükümlünün ise bir meslek öğrenmesi için gerekli özen gösterilecektir.

Hükümlü hasta ise tedavi ettirilmesi de devletin görevleri

arasındadır.Hükümlü ve tutuklular kurum tabibi tarafından muayene ve tedavi

edilirler. Kurum tabibi olmayan yerlerde bu görev hükümet veya belediye

tabipleri tarafından yerine getirilir.Hükümlü ve tutuklunun cezaevi revirinde veya

hastanede geçirdiği süre ceza süresinden indirilecektir.

V. BİREYSELLEŞTİRME ARAÇLARI

Cezanın kanunda gösterilen iki sınır arasında tayin edilmesinin hakimin

takdirine bırakılması cezanın bireyselleştirilmesinin sonucudur. Cezaların

kanunlarda genel olarak gösterilmiş olması ceza miktarının tayininde keyfiliğe

yol açardı, sabit cezalar ise cezanın bireyselleştirilmesini imkansız hale getirirdi.

Bunun önlenmesi için hakime kanunda yazılı aşağı ve yukarı sınırlar arasında

takdir hakkını kullanmak suretiyle suçluya en uygun şekilde cezayı tayin ve

hükmetmek yetkisi tanınmıştır.

Bireyselleştirme araçları yasa koyucu tarafından yasada belirtilmiştir.

Ceza yasalarında yer veriler tekerrür, erteleme, cezanın takdiren indirilmesine

ilişkin hükümler bireyselleştirme araçlarıdır.

A. TAKDİRİ İNDİRİM NEDENLERİ

Cezanın belirlenmesi sürecinde sonuncu olarak cezanın

bireyselleştirilmesi araçlarından olan takdiri indirim nedenleri göz önünde

bulundurulacaktır. TCK’nın 61. maddesinin 5. fıkrasının son cümlesinde

takdiri indirim sebebi ile yapılacak indirimin bütün yasal artırım ve indirimlerden

sonra uygulanacağı belirtilmiştir.

Cezayı bireyselleştirme araçlarından biri de cezayı hafifletici takdire bağlı

sebeplerin öngörülmesidir. “Takdiri azaltıcı sebepler cezaları bireyselleştirme

sisteminin bir sonucu, bir uygulama yoludur. Zira cezanın gerek toplum

gerekse fail açısından etkili ve tatminkar olabilmesi yasal nedenler dışında

hakime takdir hakkının verilmesiyle mümkün olabilecektir.”Cezayı hafifletme

konusunda hakime takdir yetkisi tanınması cezayı suçlunun ve somut olayın

özelliklerine uydurma imkanı verir.

 “Takdiri azaltıcı sebepler suçlu lehine mevcudiyeti ve mahiyeti hakimin

serbest takdirine bırakılmış cezayı indirici sebeplerdir.”

1. Takdiri İndirim Sebebinin Kabul Ediliş Amacı

Suça ilişkin cezanın alt ve üst sınırlarını kanun koyucu tarafından

belirlenir. Hakim ise alt ve üst sınırları belirlenmiş olan temel cezayı TCK’nın 61.

maddesinde belirlenen ölçülere uygun olarak belirler.Her olayın özellikleri,

sanığın durumu önceden bilinemeyeceğinden kanunumuz hakime cezayı

bireyselleştirme amacı ile takdire bağlı bir indirim nedeni kabul etmiştir.

Takdiri azaltıcı sebepler cezalarda adalet ölçüsünün sağlanmasının yanı

sıra cezanın suça ve suçlunun kişiliğine uygunluğunu sağlamak amacı ile kabul

edilmiştir. Zira ceza adaletinin sağlanabilmesi için suçun mahiyetinin yanı sıra

suçlunun kişiliğinin, birey olarak varlığının ve onu suça sürükleyen sebeplerin

de değerlendirilmesi gerekir.

Takdiri azaltıcı sebepler sistemi Fransa’da doğmuş ve gelişmiş olup kimi

ülke ceza yasalarında takdiri azaltıcı sebepler açısından “sınırlayıcı sistem”

kabul edilmişken kimi ülke ceza yasalarında ise “serbest takdir sistemi” kabul

edilmiştir.

Sınırlayıcı sistem kanunda düzenlenmiş olan takdiri azaltıcı sebeplerin

yine kanunda yazılı olan hallerde hakim tarafından uygulandığı sistem olup

1930 İtalyan ceza kanunu(m.62) ile İsviçre (m.66),Avusturya (m. 46), İspanya

(m.9), Portekiz (m.39) ceza kanunları sınırlayıcı sistemi kabul etmiştir.

Serbest takdir sistemi Fransız (m.463), Belçika (m.70, 80), Rus (m. 53)

ve Türk Ceza Kanunları tarafından kabul edilmiş olup ilgili kanun maddesinde

hangi hallerin takdiri azaltıcı sebep olabileceği gösterilmemiştir. Hakim her

olayın özelliklerini, suçlunun kişiliğini, suça iten sebepleri göz önünde

bulundurarak takdiri azaltıcı sebepleri takdir edecektir. Ancak hakim tarafından

takdiri azaltıcı sebep olarak kabul edilen hallerin kanunda suçun unsuru olarak

düzenlenmiş olan hallerden olmaması gerekir.

Hakime cezayı takdiren indirme yetkisi verilmesi doktrinde eleştirilmiştir.

Bu yetkinin kötüye kullanılabileceği,kısa süreli özgürlüğü bağlayıcı cezalara yol

açabileceği,adalete yol göstermesi gereken etkenlerin akıl ve mantık olması

gerekirken merhamet olabileceği savunulmuştur.

Kanunumuzda cezayı azaltıcı takdiri sebepler açıkça kabul edilmişken

cezayı artırıcı takdiri sebep kavramı kanunumuzda yer almamıştır. Suçta ve

cezada kanunilik ilkesini göz önünde bulunduran kanun koyucu bu ilke ile

çelişkili biçimde takdiri ağırlatıcı nedene yer vermezken takdiri nedenleri

sadece hafifletici neden olarak düzenlemiştir.Türk Ceza Kanununda cezayı

artırıcı takdiri sebep kabul edilmediğinden hakim cezanın artırılmasına gerek

duyduğu zaman kullanacağı tek yetki aşağı ve yukarı sınırlar arasında cezayı

takdir ederken suçlunun aleyhine hareket ederek cezayı alt sınırdan

uzaklaşarak belirlemesidir.

TCK’ nın 62. maddesi tüm suçlar için geçerli olduğundan genel, hakime

takdir yetkisi verdiği için takdiri, yalnızca cezanın hafifletilmesine yol açtığı için

hafifletici bir nedendir.

Failin işlediği birden fazla suç varsa takdiri hafifletici nedenlerin yani

TCK’nın 62. maddesinin her suç için ayrı ayrı uygulanması gerekir.Ancak bir

olayda takdiri hafifletici nedenin uygulanmasını gerektiren birden fazla neden

olsa bile 62. madde bir kez uygulanacaktır. Yargıtay bir kararında sanığın

duruşmada iyi halli olması gerekçe gösterilerek ve ceza bireyselleştirilerek

sövme suçu ile ilgili cezası 59. maddeye göre indirildiği halde konut

dokunulmazlığını bozma suçu dolayısıyla indirimin uygulanmaması isabetsiz

olduğunu belirtmiştir.

TCK’ nın 62. maddesi açısından tartışılması gereken bir hususta hakimin

62. maddeyi uygularken cezayı alt sınırdan uzaklaşarak tayin edip

edemeyeceğidir.Kanunda belirlenmiş olan alt ve üst sınırlar arasında somut

cezanın belirlenmesi bakımından gösterilen nedenler ile TCK’nın 62.

maddesinin uygulanmasına veya uygulanmamasına dayanak yapılan nedenler

birbirinden farklı olabileceğinden hakim bir taraftan 62. maddeyi uygularken

diğer taraftan temel cezayı alt sınırdan uzaklaşarak tayin edebilecektir.

2. Takdire Bağlı İndirim Sebepleri

Takdire bağlı indirim sebepleri TCK’ nın 62. maddesinde tahdidi olarak

gösterilmemiş olup örnekleme yoluyla gösterilmiştir. Maddede gösterilen

nedenlerin dışında bir neden de takdiri indirim nedeni olarak kabul

edilebilecektir.

Yasada bir nedenin hafifletici neden sayılıp sayılamayacağı hakimin

takdirine bırakılmıştır. Dolayısıyla TCK’nın 62. maddesinin uygulanıp

uygulanmaması isteğe bağlı olmayıp hakimin takdirine bırakılmıştır416.

62. maddenin ikinci fıkrasında failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden

sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği

üzerindeki olası etkileri gibi hususların takdiri indirim nedeni olarak göz önünde

bulundurulabileceği düzenlenmiştir.Takdiri indirim nedeni olarak düzenlenmiş

olan bu nedenler “mükerrer değerlendirme yasağı” nedeniyle temel cezanın

belirlenmesinde dikkate alınmayacaktır.

a. Failin Geçmişi

Failin geçmişi takdiri indirim nedeni olup, sanığın suçu işlemeden

önceki yaşantısı, sabıkasının olup olmaması gibi hususlar değerlendirilerek

TCK’nın 62. maddesi gereğince cezasından belirli oranda indirim yapılabilir.

Failin sabıkasız oluşu lehine takdiri indirim sebebi olarak kabul edilebilir.

Ancak her zaman failin lehine indirim sebebi olarak göz önünde bulundurulacak

bir husus değildir.Her somut olayın özelliğine göre hakim indirim sebebi

olarak kabul edip etmeyeceğini takdir edecektir.

Sabıkasız olma , geçmişte iyi halli olma, toplumda önemli görevler

üstlenmiş olma, kamu yararına faaliyet gösteren kuruluşlarda çalışma gibi haller

cezanın tayininde failin lehine takdiri hafifletici sebep olarak kabul

edilebilecektir.

b. Sosyal İlişkileri

Failin sosyal ilişkileri “cezanın özel önleme amacı” ‘nın gerçekleşmesini

sağlayacak etkenlerdendir.

Sosyal durum objektif ve sübjektif olarak değerlendirilir. Objektif ve

sübjektif değerlendirmenin ölçütleri failin geliri, mesleği, eğitimi, medeni hali

gibi hususlardır. Kişisel durum ise failin ailevi ve toplumsal durumunu ifade

eder.

Failin kişisel ve sosyal durumunun dikkate alınarak cezanın verilmesi

durumunda failin topluma kazandırılması amacına uygun hareket edilmiş

olunacaktır.

Failin sosyal durumunun cezanın tayininde takdiri indirim sebebi olarak

göz önünde bulundurulması Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenmiş olan

kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırı olacağı iddialarına yol açabilecektir.

Ancak 765 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 29/son maddesinde düzenlenmiş olan

temel cezanın belirlenmesinde failin kişisel ve sosyal durumunun da göz

önünde bulundurulacak olması kuralı Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ancak

Anayasa Mahkemesi 20.06.1995 tarih ve 92/14 sayılı kararında cezanın

bireyselleştirilmesi açısından aykırılık görmemiştir.

c. Fiilden Sonraki ve Yargılama Sürecindeki Davranışları

Failin suç mağduru olan kişinin zararını gidermesi, yargılama

aşamasında verdiği ifadelerle olayı aydınlatması, suçunu ikrar etmesi,

kendiliğinden teslim olması, mağduru hastaneye götürmesi gibi davranışlar

sergilemesi örnek olarak gösterilebilir.

Centel’e göre failin duruşmalarda iyi halinin gözlemlenmesi takdiri

hafifletici sebep olarak değerlendirilmesine rağmen nedensiz suç işleme halinde

cezada takdiren indirim yapılmaması gerektirir.

Sanığın susma hakkını kullanması yada suçunu inkar etmesi takdiri

indirim uygulanmamasına gerekçe yapılamaz. Şüpheli veya sanığın susma

hakkını kullanması onun suçluluğuna delil olamayacağı gibi takdiri hafifletici

sebeplerin uygulanmasına da engel teşkil etmeyecektir.

CMK’nın 147. maddesinin 1/e bendinde şüpheli veya sanığın yüklenen

suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu belirtilmiştir. Bu

durumda susma hakkı yasalarla tanınmış olan bir hak olduğundan kişinin

kendisine yasalarla tanınmış olan bir hakkı kullanması cezanın

hesaplanmasında onun aleyhine değerlendirilmemelidir.

d. Failin Geleceği Üzerindeki Olası Etkileri

Ceza fail üzerinde olumsuz etkiler yarattığı gibi failin ailesi ve yakın

çevresi üzerinde de olumsuz etkiler yaratacaktır. Dolayısıyla hakimin bu

olumsuz etkileri değerlendirerek cezanın bireyselleştirilmesini sağlamak

amacıyla takdiri indirim uygulaması mümkündür.

İşlediği suç sebebi ile hakkında cezaya hükmolunan failin geleceği bu

ceza sebebi ile cezanın miktarının az yada çok olmasına bağlı olmaksızın

olumsuz etkilenecektir. Ancak faile verilen cezada takdiri indirim oranı kadar bir

indirim yapılması halinde cezanın failin geleceği üzerindeki olumsuz etkileri

azalacak ise bu indirim oranının uygulanması gerekecektir.

Faile verilecek olan cezanın süresinin bir hak kaybına neden olacağı ve

bu olumsuzluğun cezada indirim yapılması suretiyle giderilebilecek olması

durumunda takdiri indirim nedeni gerekçesiyle cezadan belirli bir oranda indirim

yapılabilecektir.

e. Diğer Hususlar

TCK’nın 62.maddesinin ikinci fıkrasında takdiri indirim sebepleri tahdidi

olarak sayılmamış olup örnekseme yolu ile gösterilmiştir. Hakim maddede

sayılan hususlar dışındaki bir hususu da takdiri indirim sebebi olarak kabul

edebilecektir.

Hakimin takdiri indirim sebebi olarak kabul ettiği halin makul, mantıklı ve

yasaya aykırı olmayan bir hal olması gerekir. Hakimin takdiri indirim nedeni

olarak kabul ettiği hali de kararında göstermesi gerekir.

Suça mağdurun sebep olması, suç konusunun aynı tip diğer suça göre

daha az önemli olması gibi hususlar takdiri indirim sebebi olarak kabul

edilebilecektir.

Mağdurdan kaynaklanan haksız hareketlerden bir kısmının haksız tahrik

indiriminin diğer bir kısmının ise takdiri indirim yapılmasının gerekçesi olması

mümkündür. Bazı olaylarda ise haksız tahrik sayılmayan bir hal takdiri hafifletici

neden sayılmaktadır. Zira TCK haksız tahrik ile takdiri hafifletici nedenlerin

aynı anda uygulanmasını yasaklamış değildir.Şartlarının gerçekleşmiş olması

durumunda her iki hafifletici neden aynı olayda bir arada bulunabilir. Bu

durumda hem 29. madde hem de 62. madde gereğince indirim yapılacaktı.

Ancak aynı olayda farklı nedenlerle de olsa TCK’ nın 62. maddesinin birden

fazla uygulanması mümkün değildir.

3. Takdire Bağlı İndirimin Gerekçesi ve Denetimi

TCK’ nın 62. maddesinin 2. fıkrasının ikinci cümlesinde takdiri indirim

sebeplerinin kararda gösterileceği belirtilmiştir.Bu hüküm karşısında takdiri

indirim nedeninin kararda açıkça gösterilmemiş olması kanuna aykırılık teşkil

edecektir.

Somut olayda takdiri indirim sebebinin varlığının kabul edilmesi hakimin

takdirine dayanan bütün hükümlerin suçlunun lehine uygulama yapılması

zorunluluğunu doğurmaz.

Kanun koyucu hakimin takdire bağlı olarak cezada indirim yapması için

her hangi bir sınırlama getirmemiştir. Ancak gerek kanunda bir kısıtlama

getirilmemiş olması gerekse indirimin takdire bağlı olması indirimin keyfi olarak

değerlendirilmesine yol açmamalıdır. Zira gerek Anayasamızın 141/3

maddesinde gerekse CMK’nın 34. maddesinde mahkeme kararlarının gerekçeli

olacağı belirtilmiştir.

Hakim takdir hakkını kullanırken gösterilen sebeplerin makul olması,

kanunların esas ve amacına aykırı düşmeyecek,vicdanları rahatsız etmeyecek

hukuk kurallarını zedelemeyecek nitelikte olması gerekir.

Kanunda indirim sebebi olarak öngörülmüş olan nitelikli haller ayrıca

takdiri indirim sebebi olarak değerlendirilemeyecektir. Yani kanunda indirim

sebebi olarak öngörülen bir nitelikli hal öngörülmüş ise hem bu sebebe göre

ceza indirilip hem de 62. madde uygulanamayacaktır. Buna karşın somut

olaya uygulanabilecek kanuni bir hafifletici nedenin olması aynı olayda TCK’nın

62. maddesinin uygulanmasına engel teşkil etmeyecektir.

Somut olayda hangi hususun takdiri hafifletici neden sayılacağı

konusunda hakime yetki tanınmıştır.TCK’nın 62. maddesinin uygulanması

hakimin takdirine bırakıldığından kanun hükmü yanlış uygulanmadıkça bozma

nedeni yapılamayacaktır. Ancak kanun koyucu bazı hallerde bazı suç tipleri

açısından belirli hallerin takdiri hafifletici neden olarak kabulünü yasaklayabilir.

Örneğin 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 17. maddesinin ikinci fıkrasına

14.11.1980 tarih ve 2342 sayılı kanunla eklenen ikinci cümle ile “sanık hakkında

duruşmadaki iyi hali sebebine dayanılarak Türk Ceza Kanunu’nun 59.

maddesi(5237 S. Y’ nın 62. maddesi) hükmünün uygulanamayacağı”

belirtilmişti. Bu ve benzer istisna teşkil eden hükümler dışında hakim hangi

hususu takdiri hafifletici neden olarak kabul edeceği konusunda serbesttir

TCK’ nın 62. maddesi açısından tartışılması gereken bir hususta hakimin

62. maddeyi uygulaması durumunda cezayı alt sınırdan uzaklaşarak tayin edip

edemeyeceğidir.

Öztürk,Erdem,Özbek’e göre somut cezanın alt ve üst sınırlar arasında

belirlenmesi durumunda gösterilen nedenler ile TCK’nın 62. maddesinin

uygulanmasına yada uygulanmamasına dayanak yapılan nedenler birbirinden

farklı olabileceğinden hakimin cezayı alt sınırdan uzaklaşarak tayin etmesi

halinde de 62. madenin uygulanması mümkündür.

Centel,Zafer,Çakmut’ a göre ise hakimin temel cezayı alt sınırdan

uzaklaşarak tayin ettikten sonra TCK’ nın 62. maddesine göre takdiren

hafifletmesi bir çelişki oluşturacaktır.

Kanaatimizce hakimin temel cezayı alk sınırdan uzaklaşarak tayin etmesi

durumunda göstereceği nedenler ile TCK’nın 62. maddesi gereğince belirlenen

cezadan takdiren indirim yapması halinde göstereceği nedenler birbirinden farklı

olacağından bu durum bir çelişki oluşturmayacaktır.

Tartışma konusu olan bir diğer konu ise hakimin somut olayla ilgili olarak

yapılan yargılama sonucunda TCK’ nın 62. maddesini uygulamasının cezanın

ertelenmesini gerektirip gerektirmeyeceğidir.

Yargıtay bir kararında 59. maddenin(5237 S.Y’nın 62. maddesinin)

uygulanmasına ilişkin gerekçenin anlatım itibariyle geçmiş zamanı ve karar

anındaki hali içerdiğini ertelemeye yer olmadığına ilişkin gerekçenin ise

geleceğe yönelik olduğunu bu sebeple böyle bir karada çelişkiden

bahsedilemeyeceğini belirtmiştir.

Cezanın ertelenmesi ve takdiri indirim cezanın bireyselleştirilmesi

amacıyla kabul edilmiş müesseselerdir. TCK’ nın 62. maddesinin uygulanma

koşulları karardan önceki aşamada ve karar anında aranacaktır. Buna karşın

cezanın ertelenmesi durumunda hakim failin gelecekte ki halini takdir edecek,

tekrar suç işlemeyeceğine dair kanaat edinecektir.Ancak TCK’ nın 62.

maddesinin uygulanması nedeniyle dayanılan gerekçe TCK’ nın 51. maddesinin

1-b bendinde belirtilen unsurları kapsayacak kadar geniş tutulmuş ise sanık

hakkında 51/1-b bendininde uygulanması gerekecektir.

TCK’nın 62. maddesinin uygulanması ve uygulanmaması hakimin

takdirinde olmakla beraber maddenin uygulanmasının ve uygulanmamasının

gerekçesinin denetime elverişli olacak şekilde hükümde yer alması gerekir. Zira

yapılan temyiz incelemesi sonucunda takdiri indirim nedeni olarak gösterilen

sebebin makul ve geçerli olmadığının anlaşılması halinde kararın bozulmasına

karar verilebilecektir. Bunun gibi takdir hakkının kullanılmasında çelişkiye

düşülmesi halinde de (örneğin 62. madde uygulanması ile hapis cezasından

indirim yapılmasına karşın adli para cezasından indirim yapılmaması haline

olduğu gibi) takdir hakkının yerinde kullanılmadığının kabulü ile hükmün

bozulmasına karar verilebilecektir.

B. CEZANIN ERTELENMESİ

1. Kavram

Hakim ilk defa suç işleyen ve bu suç nedeniyle hapis cezasına mahkum

olan kişinin yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla ileride tekrar

suç işlemeyeceği kanaatine ulaştığında infazı kanunda öngörülen belli sürelerde

erteleyebilecektir.

Cezanın ertelenmesi dayanağını önleme ve adalet düşüncesinde

bulmaktadır. Erteleme kurumunda “özel önleme” yani faili yeniden topluma

kazandırma düşüncesi ön plandadır.

Erteleme cezanın suçlunun kişiliğine uydurulmasının,

bireyselleştirilmesinin en önemli yöntemlerinden biridir. Cezanın doğrudan

doğruya sanığın kişiliğine uydurulmasını öngören yargısal bir bireyselleştirme

kurumudur.

Erteleme kurumunun amacı sadece bir suç dolayısıyla suçluluğu kabul

edilmesine rağmen ıslah olma ihtimali bulunan kişiyi cezaevinin bozucu

ortamından kurtarmak olmayıp aynı zamanda bu kişinin tekrar suç işlemesine

engel olmaktır. Bu suretle erteleme kurumunun amacı üç esasta toplanabilir.

Bunlar ertelemenin iyi bir ceza siyaseti, cezanın ferdileştirilmesi amacı, kısa

süreli hapis cezalarının sakıncalarını bertaraf eden ve dolayısıyla mükerrir

suçluluğa mani olan bir kurum olmasıdır.

Kişinin bir suç işlemesi halinde bu suç nedeniyle cezalandırılması kural

olmakla birlikte bir takım koşulların gerçekleşmesi halinde hükmolunan cezanın

infazından sarfınazar edilebilmesi ceza siyasetinin gereği olarak kabul

edilmektedir. Böylece kişinin denetim süresi içinde iyi halli olması, kendisine

yüklenen yükümlülükleri yerine getirmesi ve yeni bir suç işlememesi halinde

hükmolunan hapis cezası infaz kurumu dışında çektirilmektedir.

647 sayılı Yasanın 6. maddesinde düzenlenmiş olan hapis cezasının

ertelenmesi kurumu 5237 sayılı Yasanın 51. maddesinde düzenlenmiştir. 5237

sayılı Yasa ile erteleme bir koşullu af olmaktan çıkarılarak ceza infaz kurumu

haline getirilmiştir. Zira erteleme suç işlemiş fail hakkında kamu davasının

açılmasını, duruşmanın yapılmasını, suçluluğun tespitini veya mahkumiyet

hükmünün verilmesini, eğer hüküm verilmişse yerine getirilmesinin belirli bir

süre içinde göstereceği iyi hale bağlı olarak ertelenmesi veya mahkumiyetin

esasen meydana gelmemiş sayılması neticesini meydana getirmektedir.

Erteleme ilk defa suç işleyen veya öyle sayılan kimsenin cezasının yerine

getirilmesinin belirli bir süre için geri bırakılması ve failin bu süre içinde yeniden

suç işlememesi halinde cezanın infaz edilmiş sayılması veya hükümlülüğün hiç

vuku bulmamış sayılmasıdır.

Cezanın bireyselleştirilmesi kurumlarından biri olan erteleme kurumu tüm

ülke kanunları tarafından kabul edilmiş olmakla beraber uygulamadaki sistemler

çeşitlilik göstermektedir. Ancak hemen hemen tüm sistemlerde bir kısım ortak

özellikler mevcuttur:

a) Suç olarak kabul edilen bir eylemin gerçekleştirilmiş olması

b) Bu suç nedeniyle soruşturma yapılması

c) Faile belli bir süre içinde iyi hal göstermesi konusunda uyarıda

bulunulmuş olması

d) Bu uyarıya rağmen iyi hal göstermemesi halinde ceza takibatına

devam edilmesi veya mahkumiyet hükmünün bulunması halinde cezanın infaz

edilebilmesi.

2. Koşulları

a. Hükmolunan Cezanın Türü ve Miktarına İlişkin Koşul

5237 sayılı TCK’nın sisteminde erteleme açısından işlenen suç göz

önünde bulundurulmamış sadece mahkum olunan cezanın türü ve miktarı

dikkate alınmıştır. Buna göre hükmolunan ceza hapis cezası ise

ertelenebilecektir. Adli Para cezasının ertelenmesi ise söz konusu değildir. Bir

kararda adli para cezası ve hapis cezasına birlikte hükmedilmişse sadece hapis

cezası ile ilgili olarak erteleme kararı verilebilecektir.

TCK’nın 51. maddesinin 1. fıkrası hükmüne göre iki yıl veya daha az

süreyle hapis cezasına hükmolunması halinde bu cezanın ertelemesi mümkün

olacaktır. Fakat suçu işlediği tarihte 18 yaşını doldurmamış veya 65 yaşını

bitirmemiş faillerin 3 yıla kadar olan hapis cezaları ertelenebilecektir.

Hapis cezası ile adli para cezasının seçimlik ceza olarak öngörülmesi

halinde eğer hapis cezası seçilmişse bu ceza ertelenebilecektir, buna karşın

adli para cezası seçilmişse bu ceza ertelenmeyecektir.Aynı şekilde bir suç

nedeniyle hükmolunan hapis cezası erteleme kapsamında olmakla birlikte kısa

süreli olması dolayısıyla seçenek yaptırım olarak adli para cezasına

hükmedilmesi durumunda bu cezada ertelenemeyecektir.

Hükmolunan ceza erteleme sınırında kalsa dahi tutukluluk halinde

geçirilen hapis cezasının ertelenmesine gerek bulunmamaktadır. Zira 5237

sayılı TCK sisteminde deneme süresinin suç işlemeden geçirilmesi halinde ceza

infaz edilmiş sayılacaktır. Ancak “Ertelemenin Bölünmezliği Kuralı” na göre

mahkum olunan ve erteleme kapsamı dışında kalan hürriyeti bağlayıcı cezadan

tutuklu kalınan sürenin mahsup edilmesi halinde kalan ceza erteleme

kapsamına girse dahi ertelenemeyecektir.

Failin aynı hükümle birden çok suç nedeniyle mahkum edilmesi halinde

de erteleme kapsamına giren her bir cezanın ertelenmesi mümkündür. Ancak

hakim, kişinin tekrar suç işlemeyeceği konusunda kuşku duyarsa bu sebeple

cezayı erteleme yoluna gitmeyebilir. Zira failin birden fazla suçtan ceza alması

takdir yönünden failin aleyhine etki yapabilecektir.

Cezaların içtimai halinde içtima ettirilen cezaların her biri erteleme

sınırının altında ise bu cezaların ertelenmesi mümkündür. Ancak içtima ettirilen

cezaların toplamının erteleme sınırının üstünde olması durumunda ise bu

cezalar ertelenemeyecektir.

b. Falin Geçmişine İlişkin Koşul

Erteleme kurumunun uygulanabilmesi için failin daha önce üç aydan

fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması gerekir.

Madde hükmünde “mahkum edilmiş olmak” ifadesi yer aldığına göre üç

aydan fazla süreli hapis cezasının ertelemeye engel teşkil edebilmesi için

hükmün kesinleşmiş olması gerekmekle birlikte cezanın infaz edilmiş olması

aranmayacaktır.

Buna göre önceki mahkumiyetin taksirli bir suç sebebiyle gerçekleşmiş

olması, üç ay veya daha kısa süreli hapis cezası olması, adli para cezası olması

veya önceki suçun cezası olarak verilen hapis cezasının seçenek

yaptırımlarından birine çevrilmiş olması halleri cezanın ertelenmesine engel

teşkil etmeyecektir.

Daha önce mahkum olunan adli para cezasının ödenmemesi nedeniyle

hükümlü hakkında 5275 sayılı İnfaz Kanununun 106. maddesi hükmüne göre

tazyik hapsinin uygulanmış olması durumunda da bu ceza ile ilgili olarak

erteleme kararı verilebilir. Zira bu durumda tazyik hapsinin uygulanmasına

rağmen adli para cezası ceza olarak varlığını devam ettirmektedir. Çünkü,

adli para cezasının ödenmemesi durumunda kişi hakkında teknik anlamda

hapis cezası verilmemekte, kişi yalnızca tazyik hapsine maruz

bırakılmaktadır.

Ancak kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırım olarak adli para

cezasına çevrilmiş olması halinde bu adli para cezası ödenmediği takdirde

TCK’nın 50/6 maddesi gereğince hükmü veren mahkemece kısa süreli hapis

cezasının tamamen veya kısmen infazına karar verilecek ve bu karar derhal

infaz edilecektir. Bu durumda hapis cezası asıl mahkumiyeti oluşturduğu için,

sonradan verilen hapis cezasının ertelenmesine engel oluşturacaktır.

Hükümlünün koşullu salıverilmesi durumunda CGTİHK 107/14 maddesi

gereğince hükümlü denetim süresini yükümlülüklerine uygun ve iyi halli olarak

geçirdiği takdirde ceza infaz edilmiş sayılacağından bu süre içinde mahkumiyet

hükmünün varlığını sürdürmesi sebebiyle erteleme de söz konusu olmayacaktır.

Aynı şekilde hükümlünün önceki cezasının ertelenmiş ve denetim süresinin

yükümlülüklere uygun ve iyi halli olarak geçirilmiş olması durumunda ceza infaz

edilmiş sayılacağından erteleme mümkün değildir. Ancak hükümlünün daha

önce mahkum olduğu cezanın 765 sayılı TCK ve 647 sayılı İnfaz Kanunu

hükümleri gereğince ertelenmiş olması halinde kişiye işlediği yeni suçtan dolayı

verilecek hapis cezasının ertelenmesi mümkün olacaktır. Çünkü 765 sayılı

TCK’nın 95. maddesi gereğince ertelenmiş olan önceki mahkumiyet deneme

süresi içinde yeni bir suçun işlenmemiş olması halinde vaki olmamış

sayılacaktır.

Hapis cezasının ertelenmesinden sonra denetim süresi içerisinde

hükümlünün erteleme kararından önce işlediği bir suçtan dolayı hapis cezasına

mahkum edilmesi ve bunun kesinleşmesi verilen erteleme kararını etkilemez.

5237 sayılı TCK’nın 65. maddesinde genel af halinde cezaların bütün

neticeleriyle ortadan kalkacağı düzenlenmiştir. Bu durumda eski mahkumiyet

genel af ile ortadan kalkmış olacağından cezanın ertelenmesi mümkün

olacaktır. Buna karşılık cezanın özel affa uğramış olması veya ceza

zamanaşımına uğramış olması durumlarında mahkumiyet hukuki varlığını

devam ettireceğinden yeni cezanın ertelenmesi mümkün değildir. Dava

zamanaşımının söz konusu olması halinde verilmiş bir mahkumiyet kararı

olmadığı için bu durum ertelemeye engel olmazken, ceza zamanaşımı

ertelemeye engel olacaktır. Ancak bu cezanın hapis cezası olması gerekir.

1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nun 47/1-c maddesinde yer alan

düzenleme gereğince önceki mahkumiyetin askeri mahkemelerce verilmesi

durumunda, bu cezanın ertelemeye engel olabilmesi için fiilin TCK’nda suç

olarak tanımlanması gerekir. Yani Askeri Mahkemelerce “sırf askeri suçlar”

nedeniyle verilmiş mahkumiyet hükümleri daha sonra işlenen suçtan dolayı

verilen cezanın ertelenmesine engel olmayacaktır. Buna karşın TCK’da

tanımlanan bir suç nedeniyle askeri mahkemece verilmiş olan ceza yeni suç

nedeniyle verilecek cezanın ertelenmesine engel teşkil edecektir.

c. Ertelemeye Liyakat Koşulu

5237 sayılı TCK’nun 51/1 maddesi gereğince kişinin mahkum olduğu

hapis cezası ile ilgili olarak erteleme kararı verilebilmesi için failin suçu

işledikten sonra ve yargılama sürecindeki tutum ve davranışları

değerlendirilecektir.

Erteleme konusundaki karar failin kişiliği göz önünde bulundurularak

verilmeli, failin suç işleme hususundaki eğilimi buna göre değerlendirilmelidir.

Failin suçu işledikten sonra ve yargılama sürecindeki tutum ve davranışları

dikkate alınmalıdır. Bu değerlendirme neticesinde mahkemede kişinin tekrar suç

işlemeyeceği konusunda bir kanaat oluşması gerekir.

Failin kişiliği ertelemenin subjektif koşulunu oluşturduğu için erteleme

kararı verilirken failin işlediği suçun niteliğinin, suçu işleyiş tarzının dikkate

alınmaması gerekir.

Erteleme cezanın bireyselleştirilmesi araçlarından biri olup bu konuda

verilen karar failin kişiliği ile ilgili olduğundan iştirak hali de işlenen suçlarda suç

ortaklarından birinin cezasının ertelenmesi diğerlerinin de cezasının

ertelenmesini gerektirmemektedir.

3. Erteleme Kararı

Erteleme konusunda karar verecek mahkeme esas hakkında karar veren

mahkemedir. Erteleme kararı hükümle birlikte verilir.

Hakimin erteleme konusunda karar verebilmesi için bu konuda bir talebin

bulunması gerekli değildir. Mahkeme re’sen karar verir. Ancak sanığın

ertelemeden feragat etme yetkisi yoktur. Failin erteleme konusunda talebinin

olması halinde mahkeme bu konuda olumlu yada olumsuz bir karar vermelidir.

Mahkemenin bu kararının gerekçeli olması gerekir. Fail açıkça bir talepte

bulunabileceği gibi zımnen de talepte bulunabilir. Pişmanım, affımı istiyorum,

hakkımda yasanın lehe olan hükümlerinin uygulanmasını istiyorum gibi sözler

erteleme talebi gibi kabul edilip mahkeme tarafından bu hususta bir karar

verilmelidir.

Ertelemeye ilişkin yasal koşulların gerçekleşmesi halinde mahkemenin

erteleme konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Ancak mahkemenin gerek

cezanın ertelemesine gerekse ertelenmemesine ilişkin kararı gerekçeli

olmalıdır. Bu gerekçenin ise kanun metninin tekrarı şeklinde olmaması

gerekir. Erteleme kararı verilmesi halinde bu durum cezanın infaz kurumunda

çekilmesine engel olacağından kişinin tutuklu olması halinde kişi serbest

bırakılacaktır. Erteleme kararının kesinleşmesi gerekmez.

TCK’nın 51. maddesinin 2. fıkrası gereğince cezanın ertelenmesi

mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, eski hale getirme veya

tazmin suretiyle tamamen giderilmesi şartına bağlanabilir. Bu durumda şart

gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir.

Şart yerine getirilince hükümlü yine hakim kararıyla cezanın infaz kurumunda

çektirilmesine son verilecektir.

Ertelemenin şarta bağlı olması halinde zararın aynen iade veya tazmin

edilmesi gerektiğinden kısmen tazmin halinde cezanın ertelenmesi mümkün

olmayacaktır.

Ertelemenin şarta bağlı olması halinde şartın gerçekleşmesi nedeniyle

hükümlünün salıverilmesine hükmü veren mahkeme karar verecektir.

Hapis cezasının şarta bağlı olarak ertelenebilmesi için suçtan zarar

gören gerçek veya tüzel kişilerin talepte bulunması gerekmemektedir.

4. Denetim Süresi ve Denetimli Serbestlik Tedbiri

TCK 51/3 maddesi gereğince, hakim cezanın ertelenmesi halinde

hükümlü hakkında bir denetim süresi belirleyecektir. Bu süre bir yıldan az üç

yıldan fazla olamayacaktır. Ancak belirlenen denetim süresinin alt sınırı

mahkum olunan ceza süresinden az olamayacaktır.

Yeni TCK’da “maktu” bir denetim süresi kabul edilmediğinden mahkeme

üç yıldan fazla olmamak koşuluyla hükmolunan hapis cezasından fazla süreli

denetim süresi belirleyebilecektir. Hakimin denetim süresinin ne kadar

olacağı konusunda takdir yetkisi olmakla beraber denetim altında bulundurma

hakimin takdirine bağlı değildir.

Cezanın ertelenmesi Yeni TCK’da bir infaz rejimi olarak düzenlenmiştir.

Bu nedenle denetim süresinin hükmün kesinleşmesi tarihinden itibaren

işletilmesi gerekir.

TCK’nın 51/4 maddesi gereğince hakim cezası ertelenen sanığa denetim

süresi içinde yerine getireceği bazı sorumluluklar yükleyebilir. Hakim denetim

süresi içinde :

a) Bir meslek veya sanat sahibi olmayan hükümlünün, bu amaçla bir

eğitim programına devam etmesine,

b) Bir meslek veya sanat sahibi hükümlünün, bir kamu kurumunda veya

özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında

ücret karşılığında çalıştırılmasına,

c) Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek veya sanat

edinmelerini sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir

eğitim kurumuna devam etmesine,

karar verebilecektir.

Bu konuda bir karar verilmesi hakimin takdirine bağlıdır. Mahkeme,

hükümlünün kişiliğini ve sosyal durumunu göz önünde bulundurarak, denetim

süresinin herhangi bir yükümlülük belirlemeden ve uzman kişi

görevlendirmeden geçirilmesine de karar verebilir.

Yeni TCK’nın sisteminde erteleme bir ceza infaz rejimi olarak

düzenlendiğinden hapis cezasının ertelenmesine rağmen, mahkumiyete bağlı

hak yoksunlukları kişi yönünden etkisini gösterecektir. Ancak ertelenen hapis

cezasının kısa süreli olması durumunda hükümlü hakkında mahkumiyete bağlı

hak yoksunlukları doğmayacaktır. (m.53, f.4) Mahkum olduğu hapis cezası

ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet,

vesayet ve kayyımlık yetkilerini kullanması mümkündür. Ayrıca mahkum olduğu

hapis cezası ertelenen hükümlünün bir kamu kurumu veya kamu kurumu

niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir meslek veya sanatı, kendi

sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra edebilmesine

hükmü veren mahkemece karar verilebilir (m.53, f.1, bent e; f.3).

5. Yükümlülüklere Uymama ve Suç İşleme

Hükümlünün;

a) Denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya

b) Kendisine yüklenen yükümlülüklere hakimin uyarısına rağmen

uymamakta ısrar etmesi,

hallerinde ertelenen cezanın kısmen veya tamamen çektirilmesine

mahkemece karar verilir.

Erteleme kararının mahkemece geri alınabilmesi için denetim süresi

içinde kasıtlı bir suçun işlenmiş olması gerekir. Ayrıca işlenen kasıtlı suçun

erteleme kararının geri alınmasını gerektirebilmesi için denetim süresi içinde

işlenmiş olması gerekir. Ertelenmiş mahkumiyet kararından daha önce işlenmiş

olan bir başka suçtan dolayı daha sonra denetim süresi içinde yeni bir

mahkumiyet kararının verilmesi durumunda erteleme kararı geri alınmaz499.

Denetim süresi içinde yeni bir suçun işlenmiş olması erteleme kararının

geri alınması için yeterli olup, mahkumiyet kararının bu süre içinde verilmesi

gerekmemektedir.

Denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlenmesi nedeniyle erteleme

kararının geri alınması durumunda, her iki ceza gerçek içtima hükümlerine göre

ayrı ayrı infaz edilir. Hükümlünün denetim süresi içinde yükümlülüklere

uymaması nedeniyle erteleme kararının geri alınabilmesi için hakimin

yükümlüyü yükümlülüklere uyma konusunda uyarmış olması gerekir.

Hükümlünün ise bu uyarıya rağmen yükümlülüklerine uymamakta ısrar etmesi

gerekir.

Hükümlünün denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine

yüklenen yükümlülüklere hakimin uyarısına rağmen uymamakta ısrar etmesi

hallerinde ertelenen cezanın kısmen veya tamamen çektirilmesine mahkemece

karar verileceğinden yeni TCK’nın sisteminde “erteleme kararının düşmesi”

nden söz edilemez.

Denetim süresi içinde işlenen kasıtlı bir suç nedeniyle hapis veya adli

para cezasına ya da güvenlik tedbirine hükmedilmiş olması TCK 51/7 maddesi

hükmünün uygulanması bakımından bir fark yaratmayacaktır. İşlenen kasıtlı

suç nedeniyle mahkum olunan hapis cezası TCK 50. madde hükümlerine göre

seçenek yaptırım olarak güvenlik tedbirine çevrilmiş olsa bile erteleme kararının

geri alınması gerekir.

Denetim süresi içinde işlenen kasıtlı suçun yargılamasını yapan yargı

merci sanığa ait adli sicil kaydında erteli cezasının bulunduğu ve 5237 sayılı

Kanunun 51/7 maddesindeki şartların gerçekleştiğini tespit etmesi halinde bu

durumu erteli cezayı veren mahkemeye bildirir. Bunun üzerine erteli hapis

cezasını veren mahkemece cezanın tamamen veya kısmen çektirilmesine evrak

üzerinde karar verir, verilen bu karar itirazı kabil bir karardır. Ayrıca 765 sayılı

Kanunun uygulanmasında 94 ve 95. madde gereğince yapılan ihtarat, 5237

sayılı Kanunun 51/7 . maddesi hükmünce yapılması gerekir.

06/04/2006 tarihli ve 26131 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak

yürürlüğe giren “Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik

Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük”ün Ertelenen hapis cezasının infazı kenar

başlıklı 53/1 maddesi gereğince hapis cezası ertelenen hükümlünün denetim

süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere,

hakimin uyarısına rağmen uymamakta ısrar etmesi nedeniyle ertelenen hapis

cezasının kısmen veya tamamen kurumda çektirilmesine karar verilmesi halinde

cezanın durumlarına uygun kurumlarda çektirileceği hükme bağlanmıştır505.

6. Cezanın İnfaz Edilmiş Sayılması

TCK’nın 51/8 maddesi gereğince hükümlünün denetim süresi içerisinde

yükümlülüklere uygun hareket etmesi veya bu süreyi iyi halli olarak geçirmesi

halinde cezası infaz edilmiş sayılır. Bu neticenin gerçekleşmesi için

mahkemenin ayrıca bir karar vermesine gerek yoktur. Cezanın ertelenmesi

kararı 5322 sayılı Kanunun 4-b maddesi gereğince adli sicile kaydolur.

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 13. maddesinde yapılan

değişiklikle bu kanunun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen hapis

cezalarının seçenek yaptırımlara çevrilemeyeceği ve ertelenemeyeceği hükme

bağlanmıştır. Ancak bu hüküm onbeş yaşını tamamlamamış çocuklarla ilgili

olarak uygulanamayacaktır.

C. SEÇENEK YAPTIRIMLARA HÜKMETME

Kısa süreli hapis cezası yerine seçenek yaptırılmandan birine

hükmetme,cezanın bireyselleştirilmesi araçlarından biridir.Kişi hakkında işlediği

suç nedeniyle hükmolunan kısa süreli hapis cezası belli şartların gerçekleşmesi

durumunda mahkeme tarafından adli para cezasına veya güvenlik tedbirine

çevrilebilecektir.

Hakim hapis cezasını para cezası veya tedbire çevirme konusunda kural

olarak takdir yetkisine sahiptir. Ancak kanunda belirtilen istisnai hallerde

mahkemeye hapis cezasını seçenek yaptırımlardan birine çevirip çevirmeme

konusunda takdir yetkisi tanınmamıştır.

İşlediği suç dolayısıyla hakkında kısa süreli hapis cezasına hükmedilen

kişinin bu cezası yerine mahkeme adli para cezasına veya belli güvenlik

tedbirine hükmedebilecektir. Eğer mahkeme tarafından kişi hakkında hapis

cezası yerine güvenlik tedbirine hükmedilmişse artık kişi hakkında ayrıca

cezaya hükmedilmeyecektir.

Mahkeme kişinin işlediği suç nedeniyle hükmedilen kısa süreli hapis

cezasını suçlunun kişiliğini, sosyal ve ekonomik durumunu, yargılama sürecinde

duyduğu pişmanlığı ve suçun işlenmesindeki özellikleri dikkate alarak adli para

cezasına veya güvenlik tedbirlerine çevirebilecektir.

TCK’nun 50. maddesinde düzenlenen kısa süreli hapis cezasına seçenek

yaptırımlar şunlardır:

a) Adlî para cezası

b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle

getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesi,

c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla,

gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etme,

d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere

gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanma,

e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve

özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm

olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin

geri alınması, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanma,

Özgenç,Ceza,s..

127

f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak

koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılma

Mahkeme kısa süreli hapis cezası yerine seçenek yaptırımlara hükmetme

hususunda takdir yetkisine sahiptir. Mahkeme öncelikle hapis cezası yerine

seçenek yaptırıma hükmedip hükmetmeme konusunda takdir yetkisini

kullanacak sonra da fail hakkında adli para cezasına mı yoksa güvenlik

tedbirine mi hükmedeceğini takdir edecektir.

Kısa süreli hapis cezasının adli para cezası veya seçenek yaptırımlardan

birine çevrilmesi açısından mahkemenin takdir yetkisinin olmadığı haller 5237

sayılı TCK’ nun 50. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Bu hükme göre;

1. Mahkeme kişinin daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş

olması ve hükmolunan hapis cezasının otuz günden fazla olmaması

halinde hükmolunan bu cezayı adli para cezasına veya diğer

seçenek tedbirlerden birine çevirecektir.

2. Daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak koşuluyla fiili

işlediği tarihte on sekiz yaşını doldurmamış veya altmış beş yaşını

bitirmiş bulunanlar hakkında hükmolunan bir yıl veya daha az süreli

hapis cezasını adli para cezasına veya diğer seçenek tedbirlerden

birine çevirecektir. Bu suretle fail hakkında daha önce işlemiş

olduğu bir suçtan dolayı adli para cezasına hükmolunması

çevirmeye engel teşkil etmeyecektir.

TCK’nun 50. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen bu iki halde

mahkemeye hapis cezasını seçenek yaptırımlardan birine çevirip çevirmeme

konusunda takdir yetkisi tanınmamış olmakla birlikte , mahkemenin hapis

cezası yerine adli para cezasına veya güvenlik tedbirine çevirme konusunda

takdir yetkisi bulunmaktadır.

Mahkeme ” bilinçli taksir” hali hariç olmak üzere taksirli suç dolayısıyla

hükmolunan hapis cezası uzun süreli olsa dahi diğer koşulların gerçekleşmesi

halinde hükmolunan bu cezayı adli para cezasına çevirebilecektir. Bu suretle

bilinçli taksir halinde sanık hakkında TCK’nun 50. maddesinin 4. fıkrasının 1.

cümlesinin uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır.

Failin işlediği suç nedeniyle ilgili kanun maddesinde hapis cezası ile adli

para cezasının seçenek olarak öngörülmesi halinde hapis cezasına

hükmedilmişse artık bu ceza adli para cezasına çevrilemeyecektir.

Hükmolunan kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırım olarak adli

para cezasına çevrilmesi halinde bu ceza ertelenemeyecektir.

TCK’nun 50. maddesinin 5. fıkrasına göre uygulamada asıl mahkumiyet

50. madde hükümlerine göre çevrilen adli para cezası veya tedbirdir. Hükmün

kesinleşmesinden sonra Cumhuriyet Savcısı hükümlüye tebligat yaparak otuz

gün içinde hükmün gereğinin yerine getirilmesini ister. Ancak kısa süreli hapis

cezası yerine hükmolunan adli para cezasının veya güvenlik tedbirinin

gereklerinin yerine getirilmemesi halinde uygulamada kısa süreli hapis cezası

esas alınacaktır.

Adli para cezasının ödenmemesi halinde 5237 sayılı TCK ‘nun 50/6

maddesi ve 5275 sayılı CGTİHK’un 106/9-10 maddesi gereğince hükmü veren

mahkeme kısa süreli hapis cezasının tamamen veya kısmen infazına karar

verecek ve bu karar derhal infaz edilecektir. Hükmedilen seçenek tedbirin

hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi halinde hükmü

veren mahkeme tedbiri değiştirebilir(TCK m.50/7).

TCK’nun 50/7. maddesinde yer alan düzenleme gereğince kısa süreli

hapis cezası yerine seçenek yaptırım olarak hükmolunan adli para cezasının

ödenmemesi halinde mahkeme seçenek yaptırım olarak 50. maddenin birinci

fıkrasındaki güvenlik tedbirlerinden birine hükmedemeyecektir, ancak seçenek

yaptırım olarak hükmedilen güvenlik tedbirinin hükümlünün elinde olmayan

nedenlerle yerine getirilmemesi halinde birinci fıkradaki başka bir güvenlik

tedbirine hükmedilecektir.

D. CEZANIN İNFAZ SIRASINDA BİREYSELLEŞTİRİLMESİ

Cezanın bireyselleştirilmesinin bir diğer yönü cezanın infazı sırasında

suçlunun kişiliğine uydurulmasıdır. Cezaevlerinde suçluların

sınıflandırılması,kişiliklerine göre farklı iyileştirme rejiminin uygulanması, kapalı

cezaevinden yarı açık ve açık cezaevlerine gönderilmeleri ve şartla

salıvermeden yararlanmaları cezanın infaz sırasında bireyselleştirilmesi

olmaktadır.

Hakim veya mahkeme mahkumiyet kararı verdikten sonra kararı

Cumhuriyet Savcısına gönderecektir. Kararın Cumhuriyet Savcısına

gelmesinden sonra hürriyeti bağlayıcı cezanın bireyselleştirilmesi söz konusu

olacaktır.

Karar Cumhuriyet Savcılığına geldiğinde savcılık tarafından sanığın

mahkeme kararında belirtilen adresine “çağrı kağıdı” çıkarılacaktır. Hükümlü

çağrı kağıdının tebliğinden itibaren on gün içinde gelmediği takdirde hakkında

yakalama emri çıkarılır. Hükümlünün kaçar ya da kaçacağına dair şüphe

uyandırırsa Cumhuriyet Savcısı doğrudan doğruya yakalama emri çıkarabilir.

Bazı nedenlerin gerçekleşmesi halinde hükümlünün cezasının infazı geri

bırakılabilir.Bunlar akıl hastalığı, gebelik,sağlık, zarara uğrama gibi ailesel

nedenlerdir.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerini İnfazı Hakkında Kanun’un 16.

maddesinin birinci fıkrası gereğince akıl hastalığına tutulan hükümlünün

cezasının infazı geriye bırakılır ve hükümlü, iyileşinceye kadar Türk Ceza

Kanununun 57 nci maddesinde belirtilen sağlık kurumunda koruma ve tedavi

altına alınacak olup , sağlık kurumunda geçirdiği süreler cezaevinde geçmiş

sayılacaktır.

Gebe olan ve doğumdan itibaren altı ay geçmemiş olan hükümlü

kadınlar hakkında cezanın infazı geri bırakılır. Eğer çocuk ölmüş ise veya

doğumdan sonra annesinden başka birine verilmiş ise ceza doğumdan itibaren

iki ay geçtikten sonra infaz edilecektir(CGTİHK m. 16/4).

Üç yıl ve daha az süreli hapis cezalarının derhâl infazının , hükümlü veya

ailesi için mahkûmiyetin amacı dışında ağır bir zarara neden olacağı anlaşılırsa,

hükümlünün istemi üzerine infazı Cumhuriyet Başsavcılığınca ertelenebilecek

ve erteleme süresi altı ayı geçemeyecektir(CGTİHK m. 17/1).

Cumhuriyet savcısı tarafından gerçekleştirilen bu işlemlerin tamamı

cezanın infazının idari bireyselleştirilmesi anlamına gelir.

Hükmedilen cezanın infazı Cumhuriyet Savcısına ait olmakla beraber

16/05/2001 tarih ve 4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanunu ile cezaların infazına

itiraz makamı olarak infaz hakiminin de eklenmesiyle cezaların yargısal

bireyselleştirilmesi güçlendirilmiştir.

İnfaz hakimliği idarenin uygulamış olduğu infaz rejimine ilişkin itirazlara

bakan bir kurum olup, infaz hukukunda hürriyeti bağlayıcı cezalar infaz

hakiminden başka Cumhuriyet Savcısı, cezaevi idaresi ve Bakanlık bünyesinde

Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü tarafından yerine getirilmektedir516.

E. SÜRESİZ HÜKÜM YÖNTEMİ

Cezanın bireyselleştirmesi araçlarından bir diğeri de süresiz hüküm

yöntemidir.

Uygulanacak yaptırımın hakimin tarafından belirlenmesinde sadece

yaptırımın türünün belirlenmesi ile yetinilmesi , süresinin ise suçlu iyileşinceye

veya tehlike hali sona erinceye kadar devam etmesi , belirtilen amaçlara

ulaşıldığında ise infaz merciinde uygulamaya son verilmesi sistemine “süresi

önceden belli olmayan hüküm usulü ” adı verilir.

Süresiz hüküm yönteminde fail hakkında verilen hükümde ceza süresi

gösterilmeyerek fail uslanıncaya, tehlike hali sona erinceye kadar cezanın

infazına devam edileceğinden failin uslanıp uslanmadığı, tehlike halinin sona

erip ermediği cezaevi yönetiminin hazırlayacağı raporla belirlenecektir518.

Bu usul ilk olarak 1872 yılındaki Londra Kongresi’nde daha sonra da

1878 Stockholm, 1885 Roma Ceza ve Tenfiz Kongreleri’nde söz konusu

edilmiştir.

1566 yılında kürek cezasına süresi önceden belirli olmayan biçimde

hükmedildiği,1596 yılında Hollanda da açılan Rasphuis’de mahkumların süresi

önceden belirli olmayan hüküm usulüne göre müessesede kaldıkları

görülmüştür.

Süresi önceden belli olmayan hüküm usulünün anavatanı Amerika

olup,günümüzde de bu ülkede geniş kapsamlı olarak uygulanmaktadır. Amerika

Birleşik Devletleri’nde bu yöntem kabahatler ile bazı ağır suçlar için

uygulanmamakta ancak bir güvence oluşturması için cezaların alt ve üst

sınırları hakim tarafından hükümde belirlenmektedir.Cezalara alt sınır

konulması infaz makamlarının yetkilerini kötüye kullanarak suçluların

gerekenden önce salıverilmelerine karşı bir güvence oluştururken , üst sınır

konulması da suçlunun gerekenden daha fazla cezaevinde kalmasına engel

olmaktadır. Bu durumda alt sınır toplumu, üst sınır ise faili korumaya

yöneliktir.

Bu usulün faydalı bir yönü olarak suçluların cezaevinde gerekenden fazla

kalmasını önlemesi olduğu , aleyhinde ise suçluların cezaevinde kalıp

kalmamasının gardiyanların takdirine bırakılmasının suçlularda ruhsal

bunalımlara neden olarak rüşveti bir usul haline getirdiği ileri sürülmektedir.

Türk Ceza Kanununda süresi belli olmayan ceza olmamasına rağmen

süresi belli olmayan önlem vardır. TCK’nın 57. maddesinin ikinci fıkrası

gereğince “hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası,

yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından

tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi

üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilecektir.” Dolayısıyla

akıl hastasının koruma ve tedavi altında bulundurulması toplum açısından

tehlikeliliği ortadan kalkıncaya veya önemli ölçüde azalıncaya kadar devam

edecektir.

Avrupa ülkelerinde süresi önceden belli olmayan hüküm yönteminin kişi

hürriyeti yönünden tehlikeli görülmesi sebebiyle süreli hüküm esası egemendir.

Ancak akıl hastası suçlular için öngörülen bazı tedbir ve müeyyideler için

süresiz hüküm yöntemi uygulanmaktadır.

Doktrinde güvenlik tedbirleri hakkında azami bir süre belirlenerek süresi

önceden belli olmayan hüküm yönteminin uygulanabileceği kabul edilmektedir.

Güvenlik tedbirleri suçlunun tehlike halini ortadan kaldırarak onu iyileştirdiği için

tedavinin süresinin de önceden belli olması mümkün olamayacaktır.

VI. SONUÇ CEZA BAKIMINDAN SINIRLAMA

29/06/2005 tarih ve 5377 sayılı Kanunla TCK’nın 61. maddesine eklenen

yedinci fıkra ile “ süreli hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı bu madde

hükümlerine göre belirlenen sonuç ceza otuz yıldan fazla olamaz” şeklinde

sınırlama getirilmiştir. 765 s. TCK’nın 29. maddesinin altıncı fıkrasında “Ceza

artırılır veya eksiltilirken kanunun sureti mahsusada tayin ettiği ahval müstesna

olmak üzere her nevi ceza için muayyen olan hudut tecavüz edilemez” şeklinde

cezanın genel sınırının aşılamayacağı düzenlenmişti.

TCK’nın 49. maddesine göre süreli hapis cezası kanunda aksine bir

düzenleme yapılmayan hallerde bir aydan az yirmi yıldan fazla olamayacaktır.

5377 sayılı kanunla yapılan değişikliğin gerekçesinde TCK’nın 49. maddesinde

düzenlenmiş olan süreli hapis cezasının alt ve üst sınırına ilişkin

düzenlemenin ilgili suç tanımındaki temel ceza açısından belirlendiği

belirtilmiştir.Bu durumda TCK’nın 49. maddesinde yer alan sınırlama temel ceza

açısından olup sonuç ceza açısından bir sınır oluşturmayacaktır.

TCK’nın 61/7 maddesi gereğince suça tesir eden nedenlerin

uygulanması neticesinde elde edilen sonuç ceza otuz yılı aşamayacaktır.

Cezaların içtimaı 765 s. TCK’nın 68 ile 77 maddeleri arasında

düzenlenmişti.Yeni Türk Ceza Kanunu’nda ise cezaların içtimaına ilişkin bir

düzenleme yapılmamış olup, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında

Kanun’da düzenlenmiştir. 765 s. TCK’ dan farklı olarak CGTİHK’ da cezanın

miktarı açısından bir sınırlama yapılmamıştır.

765 s. TCK’ nın 77/1 maddesi gereğince cezaların içtimaı halinde

muvakkat ağır hapislerin birleşmesi halinde toplam ceza 36 yılı, hapis

cezalarında 25 yılı,hafif hapis cezasında 10 yılı, başka türden hürriyeti bağlayıcı

muvakkat cezaların toplamı ise 30 yılı geçememekteydi. Yeni TCK’ nda ise

böyle bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Çünkü cezaların içtimaı konusu bir

ceza hukuku kurumu olmaktan çok bir infaz hukuku kurumu olarak kabul

edilerek CGTİHK’nun 107. maddesinde koşullu salıverme kuralı olarak

düzenlenmiştir.

VII. MAHSUP

Mahsup kişinin belli bir cezaya mahkum olması durumunda kişinin

mahkum olduğu bu cezasından daha önce hakkında uygulanan şahsi

hürriyetinin sınırlanmasını gerektiren tüm sebeplerin soyut olarak tamamen

veya kısmen indirilmesidir. Bu sebeple özgürlüğün kısıtlanması suretiyle

geçirilen sürelerin cezadan indirilebilmesi için bir ceza mahkumiyetinin

bulunması gerekir.

Hüküm kesinleşmeden önce özgürlük kısıtlanarak geçirilen sürelerin

ceza mahkumiyetinden indirilmesi gerekir. Bu kural çağdaş ceza hukukunda

sanığı korumaya yönelik, hak ve adalet duygusunun gereği olan bir

hükümdür. Mahsup hükümden önce herhangi bir koruma tedbirine

başvurulmak suretiyle özgürlüğü kısıtlanan kişinin kısıtlanan özgürlüğünün

kendisine geri verilmesi amacıyla kabul edilmiştir.

Şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran sürelerin mahkumiyetten

indirilmesi konusunda çeşitli sistemler vardır:

a. Siyasal Sistem : Bu sistemde şahsi hürriyetin sınırlanması

sonucunu doğuran haller hiçbir şekilde mahkumiyet süresinden

mahsup edilemez. Buna gerekçe olarak ta tutukluluğun

infazının mahkumiyetin infazına oranla daha yumuşak olması

nedeniyle indirme kabul edilirse sanığın tutuklu kalacağı süreyi

uzatmaya çabalayabileceği ve böylece diğer mahkumlara

oranla ayrıcalığa sahip olabileceği düşüncesidir.

b. Hukuki Sistem (Zorunlu Mahsup Sistemi ): Şahsi hürriyeti

sınırlama sonucunu doğuran bütün hallerin mahkumiyet

süresinden indirilme zorunluluğu bulunmaktadır. Türk

hukukunda zorunlu indirim sistemi kabul edilmiştir.

c. Ampirik Sistem(Takdiri Sistem): Şahsi hürriyeti sınırlama

sonucunu doğuran hallerin mahkumiyet süresinden indirilip

indirilmeyeceği hakimin takdirine bırakılmıştır.

d. Karma Sistem : Bu sistemde şahsi hürriyeti sınırlama

sonucunu doğuran hallerin süresi iki kısma ayrılır. Birincisi

hazırlık soruşturmasının yapılması için geçmesi zorunlu süre

olup, bu süre failin kusurlu hareketiyle bu soruşturmanın

açılmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle mahkumiyet

süresinden indirilemez. İkincisi ise hükmün kesinleşmesine

kadar geçen süre olup, adli mekanizmanın yavaş işlemesi ile

ilgili olduğu gerekçesiyle mahkumiyet süresinden

indirilebilecektir.

TCK’nun 63. maddesi gereğince failin işlemiş olduğu suçun karşılığı

olarak almış olduğu sonuç cezadan hükmün kesinleşmesinden önce şahsi

hürriyetin sınırlanması sonucunu doğuran bütün süreler indirilir. Bu hükümlü

için bir haktır. Teknik anlamda tutukluluk sayılmamakla beraber şahsi

hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran tedbirlerin tümü de tutukluluk gibi

mahkumiyet süresine mahsup edilecektir. Örneğin; geçici yakalama, gözaltına

alma, gözlem altına alma gibi işlemler tutukluluk gibi mahsup edilebilir536.

Ceza mahkumiyetinden indirilecek süre hükümlünün özgürlüğünün fiilen

kısıtlandığı yani yakalandığı günden başlar ve hükmün verilmesiyle

kesinleşmesi arasında tutuklu geçirilen süreyi kapsar.Hürriyetin sınırlandığı

yerin bu bakımdan önemi yoktur. Kollukta, adli tıp gözetiminde, hastanede

,güvenlik kuvvetlerince götürülürken yolda geçen süreler de şahsi hürriyeti

sınırlama sonucunu doğuran hallerden sayılır.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 74. maddesine göre sanığın resmi bir

kurumda gözlem altında bulundurulduğu süre mahkum olduğu süreden

indirileceği gibi , CGİK m.100/1 gereğince cezanın infazına başlandıktan sonra

hastalık nedeniyle infaz kurumundan hastaneye kaldırılma halinde hastanede

geçen süre de cezadan indirilecektir ancak aynı maddenin 2.fıkrası gereğince

hükümlü cezanın infazının tatili için hastalığı kendisi yaratmışsa indirimden

yararlanamayacaktır.

Mahkeme sadece şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran süreleri

ceza mahkumiyetinden indirmekle yetinir, bu süreleri mahkum olunan süreden

indirdikten sonra kalan süreye asıl ceza olarak hükmedemez. Birden fazla

suçtan dolayı birden fazla cezaya hükmedilmiş ise veya aynı suç karşılığı birden

fazla ceza öngörülmüş ise indirme işleminin öncelikle özgürlüğü bağlayıcı

cezadan yapılması gerekir.Eğer indirim yapıldıktan sonra hala indirilmesi gerekli

bir süre kalmışsa bu durumda kalan süre para cezasından indirilir. Sanık

hakkında hükmolunan kısa süreli hapis cezası TCK’nun 50. maddesi uyarınca

para cezasına çevrilecek ise öncelikle çevirme işlemi yapılacak ardından

özgürlüğün kısıtlandığı süreler mahsup edilecektir.

Para cezasının takside bağlanması durumunda öncelikle mahsup

işleminin yapılması daha sonra taksit miktarının belirlenmesi infazda tereddüte

yol açmamak bakımından uygun olacaktır.

Adli kontrol altında geçirilen süre şahsi hürriyeti sınırlama sebebi

sayılarak cezadan mahsup edilemez. Ancak istisnası uyuşturucu,uyarıcı veya

uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla hastaneye yatmak

dahil, tedavi veya muayene tedbirlerine tabi olma halidir. Bu halde tedavi

süreleri mahkumiyetten mahsup edilecektir(CMK m.109/6).

Türk Ceza Kanunu’nun 16. maddesinde de yurtdışında geçirilen sürelerin

mahsubu düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre bir suçtan dolayı yabancı ülkede

gözaltında, gözlem altında, tutuklulukta veya hükümlülükte geçen süre aynı

suçtan dolayı Türkiye’de verilecek cezadan mahsup edilir. Yurt içinde geçen

sürenin mahsubu bakımından hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran bütün

haller ibaresi kullanılmışken, yurt dışında geçen sürenin mahsubu için geçirilen

sürelerin gözaltında,gözlem altında, tutuklulukta veya hükümlülükte geçmesi

gerektiği belirtilmiştir.

Yabancı ülkede yapılan yargılama neticesinde hükmolunan cezanın infaz

edilen kısmının mahsubuna ilişkin özel bir düzenleme de TCK’nun 188.

maddesinin ikinci fıkrasında yapılmıştır. Bu düzenlemeye göre uyuşturucu veya

uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi ve

bu ülkede yargılama yapılması neticesinde cezaya hükmedilmesi halinde

hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı

madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan

mahsup edilecektir.

Sanığın kendi kusurlu hareketleriyle tutuklamaya neden olması bu

sürenin cezasından indirilmesini engellemez. Ancak bazı hukuk sistemlerinde

bunun aksine hükümler bulunmaktadır.Örneğin Alman Ceza Kanunu’nun 51/1

maddesine göre:

“Hükümlünün eylemden sonraki davranışı indirmeyi haklı göstermiyorsa,

mahkeme kısmen indirme yapılmasına veya hiç indirme yapılmamasına karar

verebilecektir.”

Şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran sürelerin indirilmesi

açısından mahkumiyetin özgürlüğü bağlayıcı cezaya veya para cezasına ilişkin

olması bakımından kanun koyucu bir ayrım gözetmemiştir. Kişi özgürlüğünün

sınırlandığı süre hem adli para cezasından hem de hapis cezasından

indirilebilir.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkumiyet

halinde de şahsi hürriyeti bağlayıcı sürelerin mahkum olunan süreden

indirilmesi söz konusu olabilir.Zira bu cezaya mahkum edilenler belirli bir süreyi

infaz kurumunda iyi halli olarak geçirdikleri takdirde koşullu salıvermeden

yararlanabilecekleri için koşullu salıverme süresinin hesaplanması açısından

özgürlüğün kısıtlandığı sürelerin göz önünde bulundurulması önem

taşımaktadır.

Şahsi hürriyeti sınırlama sonucunu doğuran süreler bir ceza

mahkumiyetinden indirilebileceği için güvenlik tedbirine mahkumiyet halinde

indirme işlemi yapılamaz. Zira güvenlik tedbirlerinin süresi önceden belli

olmadığı için bunlar hakkında indirme işleminin yapılması bu kurumun niteliğine

de uygun değildir.

Şahsi hürriyetin sınırlandığı sürelerin cezadan indirilebilmesi için

özgürlüğün kısıtlandığı suç ile mahkum olunan suçun aynı olması gerekli

değildir. Tutuklu kalınan suç ile mahkum olunan suçun farklı mahkemelerde

yargılanmış olması da mahsubu engellemez. Fail başka bir suçtan mahkum

edilmiş olsa bile kural olarak tutuklulukta geçirdiği süre bu mahkumiyetten

indirilir.Ancak bunun için beraatle neticelenen suçun , mahkumiyetle neticelenen

suçtan sonra işlenmiş olması gerekir. Tutukluluğun mahsubunda ilke tutuklu

kalınan suçtan verilen kararın kesinleşme tarihinden önce bir başka suç veya

suçun işlenmesidir. Dolayısıyla beraat kararının kesinleşmesinden sonra

işlenen suçtan mahkumiyetin söz konusu olması halinde önceden beraatle

sonuçlanan suç dolayısıyla tutuklu kalınan sürenin indirilmesi mümkün değildir.

Mahkum olunan cezanın ertelenmesi tutuklu kalınan sürenin mahkum

olunan cezadan indirilmesini engellemeyecektir. Çünkü denetim süresi içinde

yeniden suç işlenmesi durumunda ertelenen ceza infaz edilecektir(TCK

m.51/7).

TCK’nun 63. maddesinde hükmün kesinleşmesinden önce gerçekleşen

şahsi hürriyetin sınırlandığı sürelerin ceza mahkumiyetlerinden indirilebileceği

belirtilmektedir. Bu halde kişi özgürlüğünün kısıtlandığı suçtan beraat ederse

mahsup edilebilecek bir ceza olmadığından gözaltında veya tutuklulukta

geçirilen süreler için CMK’nın 145/1-e maddesi gereğince tazminat

isteyebilecektir. Söz konusu maddeye göre “Kanun’a uygun olarak

yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer

olmadığına veya beraatlerine karar verilen kişiler maddi manevi her türlü

zararlarını Devletten isteyebilirler”.

Sanığın adli para cezasına mahkum edilmesi halinde ise TCK’nun 63

maddesi gereğince bir günlük özgürlük kısıtlaması yüz Türk Lirası olmak üzere

adli para cezasından indirilir.

Sanığın özgürlüğünün kısıtlandığı süre yanlış hesap edilerek mahsup

yapılmış olması hükümlü için kazanılmış hak oluşturmayacaktır.

Mahsup işleminin herhangi bir nedenle hükmü veren mahkemece yapılıp

hükümde belirtilmemiş olması durumunda yetkili savcı infaz sırasında mahsubu

kendiliğinden göz önünde bulundurmalıdır. Mahsup nedeniyle ortaya çıkacak

tereddütlerin giderilmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir(CGTİHK

m.98).

SONUÇ

Kişinin haksızlık teşkil eden fiili nedeniyle kusurlu addedilmesi halinde

yani gerçekleştirdiği fiili bilerek ve isteyerek işlemsi halinde kişi hakkında cezaya

hükmedilecektir. Cezanın amacı kefaret teorisine göre suç işleyen kişiye yaptığı

kötülüğün karşılığı olarak ceza verilmesidir. Önleyici ceza teorisine göre ise,

ceza toplumu suçtan korumalı suçun işlenmesini önlemelidir. Günümüzde ise

suçlunun cezalandırılması amaç olmaktan çıkmış ve yerini suçlunun yeniden

topluma kazandırılması almıştır.

Cezanın önleme amacının da dikkate alınması durumunda cezanın

belirlenmesi cezanın amacının gerçekleşmesine hizmet etmektedir. Cezanın

belirlenmesi sürecinde hangi hususların değerlendirileceği TCK’ nun 61/1

maddesinde sınırlı olarak sayıldığından, TCK 61/1 maddesinde düzenlenen

hususların değerlendirilmesi suretiyle temel ceza belirlenecektir.

Yasa maddesinde ilgili suç için alt ve üst sınırları belirlenerek soyut

olarak gösterilen ceza suçun işleniş şekli ve sanığın kişiliği gözetilerek

somutlaştırılacaktır. Ceza belirlenirken hem adalet ve hakkaniyet ölçüleri

içinde hareket edilmeli hem de cezanın önleyici ve caydırıcı özellikleri göz

önünde bulundurularak suç nedeni ile bozulan kamu düzeninin yeniden

kurulması ve zarara uğrayan mağdurun manevi olarak tatmin edilmesi de

dikkate alınmalıdır.

Cezanın bireyselleştirilmesi cezanın tayin edilmesinde ve infaz

edilmesinde olmak üzere iki aşamada gerçekleşecektir. Kanunda işlenen suç

için öngörülmüş olan ceza suçlunun kişiliğine uygun olarak verilmeli ve verilen

cezada yine suçlunun kişiliğine uygun olarak çektirilmelidir.

Bireyselleştirme araçları kanun koyucu tarafından düzenlenmiş olmakla

birlikte hakim tarafından cezanın bireyselleştirilmesi yapılacak ve ceza infaz

aşamasında suçlunun kişiliğine uygun olarak çektirilecektir. Böylece yasama

bireyselleştirmesi yargı bireyselleştirmesi ile tamamlanacak ve yargı

bireyselleştirilmesi de idari bireyselleştirme yoluyla tamamlanacaktır. Cezanın

bireyselleştirilmesi açısından önemli olan bir hususta hakimin hükmedebileceği

tedbirlerin çeşitli olmasıdır. Zira suç ve suçlu açısından uygulanabilecek

tedbirler ne kadar çok olursa cezanın bireyselleştirilmesi de o derece kolay

olacaktır.

Bireyselleştirme araçları kanun koyucu tarafından belirlenmiştir. Ceza

Kanunu’nda yer alan tekerrür, erteleme, takdiri indirim nedenleri, kısa süreli

hapis cezası yerine uygulanacak seçenek yaptırımlara ilişkin hükümler

bireyselleştirme araçlarıdır.

Cezanın belirlenmesi sürecinde son olarak cezanın bireyselleştirme

araçlarından biri olan takdiri indirim nedenleri göz önünde bulundurulur. TCK’

nun 62. maddesinde düzenlenmiş olan takdiri indirim nedenleri sadece cezanın

hafifletilmesine yol açtığı için hafifletici bir nedendir.

Cezanın ertelenmesi de cezanın bireyselleştirilmesi araçlarından birisidir.

5237 sayılı TCK’ nda erteleme açısından işlenen suç göz önünde

bulundurulmamış sadece hükmolunan cezanın türü ve miktarı dikkate alınmıştır,

Böylece yapılan düzenleme gereği sadece hükmolunan ceza hapis cezası ise

ertelenebilecek ve erteleme kararı verilebilmesi için de failin suçu işledikten

sonra ve yargılama sürecindeki tutum ve davranışlar değerlendirilecektir.

Kısa süreli hapis cezası yerine seçenek yaptırımlardan birine hükmetme

de cezanın bireyselleştirilmesi araçlarından biridir. Mahkemenin kısa süreli

hapis cezası yerine seçenek yaptırımlara hükmetme hususunda takdir yetkisi

vardır. Bu suretle hakim öncelikle seçenek yaptırıma hükmedip hükmetmeme

konusunda takdir yetkisini kullanacak ardından fail hakkında adli para cezasına

mı yoksa güvenlik tedbirine mi hükmedeceğini takdir edecektir. Ancak kısa

süreli hapis cezasının adli para cezası veya seçenek yaptırımlardan birine

çevrilmesi açısından TCK.nun 50. maddesinin 3. fıkrasında sayılan hallerde

hakimin takdir yetkisi yoktur.

Cezanın bireyselleştirilmesinin bir diğer yönü de cezanın infaz sırasında

bireyselleştirilmesidir. Suçluların cezaevinde sınıflandırılması, kişiliklerine göre

farklı iyileştirme rejiminin uygulanması, kapalı cezaevinden yarı açık ve açık

cezaevine alınmaları, şartla tahliyeden yararlanmaları cezanın infaz sırasında

bireyselleştirilmesidir.

 

 
Bugün Tekil: 1177 Bugün Çoğul: 2212 Dün Tekil: 1341 Toplam Tekil: 1582193 Toplam Çoğul: 3927661
        Dataişlem