,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
CEZA KANUNUNDA YER ALAN HAK YOKSUNLUKLARI / 12-04-2013
 TÜRK CEZA KANUNU’NDA GÜVENLİK TEDBİRİ OLARAK HAK YOKSUNLUKLARI

BİRİNCİ BÖLÜM

GİRİŞ VE GENEL BİLGİLER

1. Giriş

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (Yeni Türk Ceza Kanunu, YTCK),

ceza hukuku sistemimize önemli değişiklikler getirmiştir. Bu bağlamda,

“güvenlik tedbirleri” bakımından da önemli değişiklikler söz konusudur.

Gerçekten, güvenlik tedbiri kavramı, ilk defa YTCK’da kullanılmış ve dahası

güvenlik tedbirleri, ilk defa YTCK’da sistemli bir şekilde düzenlenmiştir.

Ceza hukukunun en temel iki kavramından biri “suç”, diğeri ise

“yaptırım”dır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde, ceza hukukunun yaptırımları,

cezalar ve güvenlik tedbirleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Doktrinde de kimi

yazarlar, güvenlik tedbirleri hukukunu, ceza hukukundan ayırarak, özerk bir

hukuk dalı olarak kabul etmektedirler.

Bu derecede önemli olan “güvenlik tedbirleri” konusunda, hak edilen

ölçüde bilimsel çalışmanın yapılmamış olması, bizi bu konuda tez yazmaya

sevk eden en önemli nedenlerden biridir.

Tezimizin konusunu oluşturan “güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunlukları”, suç işleyen kişinin bazı önemli haklarında sınırlamalar

öngördüğü için; hak yoksunluklarının, amacının, uygulanma şartlarının,

kapsamının, süresinin, ceza hukuku genel kuralları ile ilişkisinin, sınırlarının

ve sonuçlarının mevzuatta doğru olarak belirlenmesi ve uygulamaya da bu

yönde yansıtılması gerekmektedir.

Öte yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, YTCK’da

düzenlenen güvenlik tedbiri çeşitlerinden biri olduğu için, temel itibariyle

yaptırım teorisi çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Dolayısıyla tez konumuzla ilgili açıklamalara girmeden önce, yaptırım teorisi

hakkında da genel bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.

Tezimizin İlk bölümünde konuyla ilgili genel bilgiler verilecektir.

İkinci bölümde ise evvela, yaptırım teorisi hakkında genel açıklamalar

yapılacaktır. Bu kapsamda, öncelikle cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki

farklar ve benzerlikler incelendikten sonra, güvenlik tedbirlerinin, ceza ile

birlikte veya tek başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilip, “fer’i” ve

“mütemmim” cezalar ile güvenlik tedbirleri ayrımı incelenecektir. Bu bölümde

son olarak, ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve YTCK’nın

yaptırım sistemleri de ortaya konduktan sonra, YTCK’nın yaptırım sistemine

yöneltilen eleştiriler değerlendirilecektir.

Üçüncü bölümde, güvenlik tedbirleri, ayrıntılı olarak değerlendirilecek

ve bu bağlamda; öncelikle güvenlik tedbirlerinin tanımı ve kavram hakkında

açıklamalar yapıldıktan sonra, güvenlik tedbirlerinin hukuki niteliği ve Türk

Hukuku’ndaki tarihsel gelişimi incelenecektir. Bu bölümde, güvenlik

tedbirlerinin uygulanma şartları da değerlendirildikten sonra, güvenlik

tedbirlerinin, ceza hukuku genel kuralları ile ilişkisi incelenerek, bu bölüme

ilişkin değerlendirmelerimiz tamamlanacaktır.

Dördüncü bölümde ise güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, tüm

boyutları ile incelenmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda; güvenlik tedbiri olarak

hak yoksunluklarının amacı, uygulanma şartları ve süresi değerlendirildikten

sonra, YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbirlerinin her biri

ayrı ayrı incelenecektir. Bu bölümde, son olarak, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarına ilişkin özel durumlar da değerlendirilerek, bu bölümle ilgili

açıklamalarımız da tamamlanacaktır.

Beşinci ve son bölümde ise tez çalışmamızdan elde ettiğimiz

sonuçlar ve önerilerimiz ortaya konacaktır.

Genel olarak tezimizde; bir taraftan mukayeseli hukuktaki durum,

diğer taraftan ETCK ve YTCK’nın konumuzla ilgili karşılaştırılması ve

uygulamada ortaya çıkan meseleler; pozitif hukuk, doktrindeki görüşler ve

yargı içtihatları çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılacaktır.

2. Genel Bilgiler

Tarihin her döneminde topluma ya da bireylere zarar veren fiillere

karşı bir toplumsal tepki gösterilmiş ve tepki, suç nedeniyle uygulandığında,

ceza olarak adlandırılmıştır. Ceza, ilkel toplumlardaki içgüdüsel

görünümünden, gelişmiş toplumlardaki sistemli yapısına ulaşırken,

amacında da sürekli bir değişim yaşanmış ve bunun sonucunda, çağdaş

ceza hukukunun bir kurumu olan güvenlik tedbirleri ortaya çıkmıştır. Nitekim

toplumun, bizzat kendisini veya üyelerini korumak için asırlar boyu

başvurduğu “ceza”nın yetersiz kaldığı, suçluluğun artması ile sabit olmuş ve

bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da güvenlik tedbirleri ortaya çıkmıştır.

Burada “ceza”nın, toplumun, bizzat kendisini veya üyelerini

korumakta neden yetersiz kaldığının da irdelenmesi gerekmektedir.

Meselenin çözümü için her şeyden önce, suç teşkil eden her davranışın

cezalandırılıp cezalandırılamayacağının tespiti gerekmektedir. Şayet suç

teşkil eden her davranış ceza ile karşılanabilirse, bu durumda “ceza”dan

başka bir ceza hukuku yaptırımına ihtiyaç yoktur. Ancak hemen belirtmek

gerekir ki gerçekleştirdiği hukuka aykırılıktan dolayı kendisine kusur izafe

edilemeyen kişi cezalandırılamayacaktır ve dolayısıyla suç teşkil eden her

davranış ceza ile karşılanamayacaktır. Çünkü ceza hukukunun temel ve

evrensel prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza

olmaz” (nulla poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre,

kusurlu olmayan kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun

varlığı şartıyla ve kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır.

Dolayısıyla kişiye, işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe

edilebiliyorsa, o kişiye uygulanacak yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi

işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza

uygulanamayacaktır. İşte bu durumda dahi kişinin hukuka aykırı davranışı,

haksızlık ve dolayısıyla, suç teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu

halde, her ne kadar kişi hakkında cezaya hükmedilemeyecek ise de şayet bir

tehlikelilik hali söz konusu ise, o kişi hakkında “güvenlik tedbiri”

uygulanabilecektir. Öyleyse suç teşkil eden davranışlardan toplumun ve onu

oluşturan bireylerin korunması bakımından, cezanın yetersiz kalmasının

temel sebebi akıl hastası veya küçükler gibi kendilerine kusur izafe

edilemeyen bazı suçlular hakkında cezanın uygulanamaması veya yarı akıl

hastaları ya da itiyadi suçlular hakkında uygulanan cezanın, onları ıslah

etmekten çok, yeniden suç işlemeye sevketmesi örneğinde olduğu gibi,

yanlış uygulanmasıdır.

Görüldüğü üzere, önce ceza kavramını ve daha sonra da buna bağlı

olarak güvenlik tedbiri kavramını, yani genel olarak cezai yaptırım kavramını

ortaya çıkaran yegâne etken, toplumu oluşturan herhangi bir bireye ya da

genel olarak topluma zarar veren fiil, yani suçtur. Suç ise çoğu zaman

kusurlu addedilen failler tarafından işlendiği halde, kimi zaman da kendisine

kusur izafe edilemeyen failler tarafından da işlenebilir. Mesela hırsızlık fiilini,

her bakımdan sağlıklı, dolayısıyla hem algılama hem de irade kabiliyetine

sahip olan bir kişi işleyebileceği gibi, söz konusu fiili, algılama veya irade

kabiliyetinden yoksun bir kişi de işleyebilir. Kendisine kusur izafe edilebilen

faille, kusur izafe edilemeyen fail için öngörülen cezai yaptırımın ise aynı

türde ve aynı oranda olmasını beklemek, her şeyden önce adalet duygusu ile

bağdaşmaz.

Öte yandan, toplumu oluşturan bireyler, o toplumun bir arada

yaşamasını sağlayan ve bunun kurallarını düzenleyen hukukun öngördüğü

yükümlülüklere aykırı davranış sergilemeleri halinde, bu fiillerinden dolayı

sorumlu tutulurlar. Bireyin, toplumsal yükümlülüklere aykırı olan ve

dolayısıyla haksızlık teşkil eden bir davranışı gerçekleştirmesinden sonra,

artık bu aykırılığı ya da haksızlığı gerçekleşmemiş hale döndürmek mümkün

değildir. Bununla birlikte, söz konusu yükümlülüklere aykırılık dolayısıyla

gerçekleşen haksızlık karşısında, hukuk düzenin yeniden tesis edilebilmesi

ve sağlıklı bir yapıyla varlığını devam ettirebilmesi amacıyla, bazı yaptırımlar

uygulanır. İşte ceza hukuku kapsamında uygulanan bu yaptırımlar ya ceza

ya da güvenlik tedbiri biçiminde ortaya çıkar.

Önceleri suç karşılığı öngörülen yaptırımlar, sadece ceza olarak ve

özellikle de suç mağdurunun öcünü alması saikiyle uygulanırdı. Fakat daha

sonra, ceza hukukundaki gelişmenin etkisi ile birlikte, suç failine karşı ızdırap

verip, onu toplumdan adeta tecrit etme yaklaşımı, zamanla, yerini, failin,

içinde bulunduğu suçluluktan pişman olmasını sağlayıp, ıslah edilerek

yeniden topluma kazandırılması fikrine bırakmıştır. Tarihsel süreç içinde, sırf

hürriyeti bağlayıcı ceza yoluyla suçlulukla mücadele edilemeyeceği,

mükerrirlerin sayısının çokluğu nedeniyle anlaşılmış, verilen cezanın,

suçlunun suç işleme sebepleri ve kişiliğine uydurulması gereği idrak edilmiş

ve cezaların yanında veya cezaların yerine güvenlik tedbirleri ortaya

çıkmıştır.

Belirtmek gerekir ki cezalarla güvenlik tedbirleri, aralarındaki önemli

farklılıklara rağmen, esaslı benzerlikler de arz etmektedirler ki bunlardan en

belirgin olanı, her ikisinin de ceza hukuku yaptırımı olmasıdır.

Güvenlik tedbirleri, tarihin eski dönemlerinden beri ceza ile birlikte

veya onun yerine uygulanan, ceza hukuku yaptırımlarıdır. Önceleri sadece

cezai mesuliyeti olmayan suçlular hakkında uygulanan güvenlik tedbirleri,

tanım ve amaçları zamanla değişikliğe uğradığından, çağdaş ceza

hukukunda, cezai mesuliyeti tam olan suçlular hakkında da

uygulanmaktadır. Nitekim tez konumuzu oluşturan, güvenlik tedbiri olarak

hak yoksunlukları da bu kapsamda uygulanan güvenlik tedbirleridir.

İKİNCİ BÖLÜM

YAPTIRIM TEORİSİ HAKKINDA GENEL AÇIKLAMALAR

VE

ETCK’NIN, YTCK’YA İLİŞKİN HÜKÜMET TASARISI’NIN

VE YTCK’NIN YAPTIRIM SİSTEMİ

1. Genel Olarak

Kendisine kusur izafe edilebilen bir kişi, hukukun kendisine yüklediği

yükümlülüklere aykırı davranışta bulunması halinde, sorumlu tutulur. Bu

itibarla yaptırım, insanın yükümlülüklerine aykırı davranmasının gerekli kıldığı

hukuki sonuçtur. Keza hukuki değerlerin korunması ve garanti altına

alınması ve aynı zamanda toplum halinde yaşamanın temel değerlerinin ve

hukuk düzeninin öngördüğü toplumsal barışın sağlanması ceza hukukunun

temel ödevleridir. İşte ceza hukukunun belirtilen ödevleri yerine getirebilmesi

için ihtiyaç duyduğu araçlar yaptırımlardır. Amacı, toplumsal düzeni korumak

olan ceza kanunu, bu amaçla düzeni bozucu davranışları tespit eder ve bu

davranışları suç olarak düzenler. Bununla birlikte düzeni bozucu

davranışların suç olarak tespit edilmiş olması düzeni sağlamaya

yetmemektedir; zira bu suç olarak düzenlenen davranışların yapılmamasını

sağlamak için birtakım yaptırımlara ihtiyaç vardır. Yaptırım hakkındaki her

düşünce, normun ihlal edilebilirliği düşüncesine dayanmaktadır ve bu

nedenle yaptırım, genel olarak “ihlale bir tepki”, “ihlale bir cevap” olarak

tanımlanmaktadır.

Hukuki yükümlülüklerine aykırı davranan kişiye yaptırım

uygulanması, çeşitli amaçlarla izah edilmektedir.

Bu amaçlardan ilki, haksızlığa uğrayan kişinin mağduriyetini

gidermektir. Yaptırımın diğer bir amacı da suç teşkil eden bir haksızlığı

gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek dolayısıyla içinde bulunduğu

kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamaktır.

Kimi yazarlara göre ise yaptırımın amacı, devletin korunması,

devletin varlığını idame ettirmesine duyulan ihtiyaçtır.

Diğer bazı yazarlara göre ise hukuk toplumundaki sosyal düzenin

sağlanması, yaptırımın yegâne amacıdır.

Öğretide genel olarak kabul edildiği üzere, ceza hukukunun

yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleridir. Gerçekten, suç ve ceza siyaseti

açısından, sadece cezalarla toplumu korumak mümkün değildir; bu

bakımdan ilave araçlara da ihtiyaç vardır ki bunlar da güvenlik tedbirleridir.

Ancak belirtmek gerekir ki bir ceza hukuku yaptırımı olarak güvenlik

tedbirlerinin ortaya çıkmasında yegâne sebep, cezaların toplumu korumakta

yetersiz kalması değildir.

Bize göre güvenlik tedbirlerinin ortaya çıkmasındaki diğer

sebeplerden ilki “kusur” ilkesidir. Kusura ilişkin yapılan tetkik sonucunda,

kişinin işlediği haksızlık açısından hem algılama hem de irade kabiliyetinin

mevcut olduğu yargısına ulaşılabiliyorsa kural olarak, bu kişi cezalandırılır.

Çünkü ceza, işlemiş olduğu haksızlıktan dolayı bir insanın muaheze edilmesi

gerektiği hususundaki yargının somutlaşması, maddi bir muhteva

kazanmasıdır. Gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla kişide kusurun iki

unsurdan birinin veya her ikisinin birden mevcut olmaması halinde ise, kişinin

kusurundan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Ancak, bu durumda dahi

kişinin gerçekleştirdiği fiil, haksızlık özelliğini muhafaza etmektedir. Bu

itibarla, işlediği haksızlıktan dolayı kusurlu telakki edilmediği durumlarda

kişiye ceza verilemeyecektir. Çünkü ceza hukukunun temel prensiplerinden

bir tanesi olan ve “kusursuz ceza olmaz (nulla poena sine culpa)” şeklinde de

ifade edilen “Kusur ilkesi” gereği, gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla, suç

teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu durumda, her ne kadar kişi

hakkında cezaya hükmedilemeyecek ise de, şayet bir tehlikelilik hali söz

konusuysa, koruma ve ıslah amaçlı olarak güvenlik tedbiri

uygulanabilecektir.

Güvenlik tedbirlerinin ortaya çıkmasının bir diğer nedeni ise ceza

hukuku yaptırımının amacıyla ilgilidir. Gerçekten cezanın asıl amacı – kural

olarak– müspet anlamda özel önlemedir; suç işleyen kişinin yeniden topluma

kazandırılmasıdır; toplum açısından zararsız ve güvenilir bir kişi haline

getirilmesidir. Oysa modern ceza hukuku anlayışında, cezaların

gerçekleşmesine hizmet ettiği bu amaçlar yeterli değildir; ceza hukuku

yaptırımlarının, bu amaçlardan başka amaçları da gerçekleştirmesi

gerekmektedir. Bu amaçlar ise kimi zaman suç işleyen kişinin fiili dolayısıyla

ortaya çıkan tehlikelilik halinden, toplumun korunması, kimi zaman da bizatihi

suç işleyen kişinin korunması, iyileştirilmesi ve eğitimidir ki bu amaçları da

güvenlik tedbirleri gerçekleştirir. Diğer bir ifadeyle, amacı fiil ve failin

kişiliğinden kaynaklanan tehlikelilik halinin önlenmesi de olan, failin eğitilmesi,

tedavi edilmesi veya koruma altına alınması suretiyle yapılan ve “güvenlik

tedbirleri” adı verilen müdahaleler ile cezanın tamamlanması gereklidir.

Öte yandan doktrinde, pozitivistlerin etkisinde kalınarak, işlenen suç

karşılığında cezadan veya güvenlik tedbirinden birinin tercih edilmesi

gerektiği; bunlardan birinin kabul edilmesi halinde diğerinin kabul edilemez

olduğu tartışmaları da yapılmıştır. Oysa ceza ve güvenlik tedbirlerinin birisinin

diğeri aleyhine tercih edilmesi değil, doktrinde “iki izlilik” olarak tarif edildiği

şekliyle, iki tedbirin de birlikte ve bir arada bulunması suretiyle, suçlulukla

mücadele etmesi düşünülmelidir; bu iki yaptırımın birbirleriyle çatışmalarıyla

değil, bir arada bulunmalarıyla yaptırım sistemi daha etkin hale gelecektir.

Nitekim YTCK’nın yaptırım sistemi de yaptırımları, temelde “cezalar”

ve “güvenlik tedbirleri” olarak, iki ana başlık altında öngörerek iki izlilik

sistemini benimsemektedir.

Oysa 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (Eski Türk Ceza Kanunu,

ETCK), yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen

yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,

suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere mahsus

cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş

şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” cezalar (TCK m. 31 vd.) olarak

düzenlenmişti.

Dolayısıyla YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku

anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa

edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak

belirlendiği sistemi terk etmiş bulunduğu; bu sistemin yerine, günümüz ceza

hukuku anlayışına uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen yaptırımları,

 “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak belirlemiş olduğu ifade edilebilir.

Aşağıda, öncelikle cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki farklar ve

benzerlikler incelendikten sonra, güvenlik tedbirlerinin, ceza ile birlikte veya

tek başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilecek, “fer’i” ve “mütemmim”

cezalar ile güvenlik tedbirleri ayrımı incelenecektir. Bu bölümde son olarak,

ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve YTCK’nın yaptırım

sistemleri de ortaya konduktan sonra, YTCK’nın yaptırım sistemine yöneltilen

eleştiriler değerlendirilecek ve bu bölüme ilişkin açıklamalarımız

tamamlanacaktır.

2. Cezalar Ve Güvenlik Tedbirleri Arasındaki Farklar

Hiç şüphesiz, cezalar ve güvenlik tedbirleri arasında bir takım

farklılıklar bulunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu farklılıkların

sistemleştirilmesi hususunda, öğretide görüş birliği yoktur.

Kanaatimizce cezalar ile güvenlik tedbirleri arasındaki farklar; amaç

bakımından, uygulanma rejimi bakımından ve nihayet sonuçları bakımından

olmak üzere, 3 ana başlık altında incelenmelidir.

2.1. Amaç Bakımından

Ceza ve güvenlik tedbirlerinin amaç bakımından farkının

belirlenebilmesi için, her şeyden önce suç failinin “kusurlu” olup olmadığının

ortaya konması gerekmektedir. Zira ceza hukukunun temel ve evrensel

prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza olmaz” (nulla

poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre, kusurlu olmayan

kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun varlığı şartıyla ve

kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır. Öyleyse kişiye, işlediği

hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe edilebiliyorsa, o kişiye uygulanacak

yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla

kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza uygulanamayacaktır. İşte bu durumda

dahi kişinin hukuka aykırı davranışı, haksızlık ve dolayısıyla, suç teşkil etme

özelliğini devam ettirdiği için; bu halde, her ne kadar kişi hakkında cezaya

hükmedilemeyecek ise de şayet bir tehlikelilik hali söz konusu ise, o kişi

hakkında “güvenlik tedbiri” uygulanabilecektir.

Hukuka aykırı ve dolayısıyla suç teşkil eden fiili gerçekleştiren fail,

aynı zamanda da kusurlu ise onun bu davranışının yaptırımı, ceza olacak;

ancak suç oluşturan davranışı gerçekleştiren kişiye kusur izafe edilemiyor ve

fakat o kişinin tehlikeliliğinden bahsedilebiliyorsa, onun bu davranışının

yaptırımı ise güvenlik tedbiri olacaktır.

Öyleyse, ceza yaptırımının temel amacı, suç teşkil eden bir haksızlığı

gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek dolayısıyla içinde bulunduğu

kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamak ve böylece suç işleyen

kişinin yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin toplum açısından

zararsız ve güvenilir bir kişi olmasını temin etmektir. Daha kısa bir ifadeyle,

cezanın asıl amacı -kural olarak- müspet anlamda özel önlemedir.

Oysa toplumu tehlikeli failin muhtemel hukuka aykırı fillerinden

korumak için cezanın yanı sıra başka araçlara da ihtiyaç vardır ki bu ihtiyaca

güvenlik tedbirleri cevap verir. Çünkü güvenlik tedbiri, failin kusurlu olup

olmadığına bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile

veya suçun işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya

da iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır.

Dolayısıyla, özel önleme, güvenlik tedbirlerinin temel amacı

değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de güvenlik tedbirlerini, "suç karşılığı

olarak ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir biçimde hükmedilen ve esas

itibariyle suça ve suçluya karşı toplum savunması amacına yönelmiş bulunan

yaptırımlar" olarak tanımlamak suretiyle, güvenlik tedbirlerinin asıl amacının,

özel önlemeden ziyade, toplumun savunulması olduğunu vurgulamıştır.

Güvenlik tedbirleri; suç işleyen kişi hakkında, koruma ve iyileştirme

amacıyla uygulanabileceği gibi (Çocuklar ve akıl hastaları hakkında

uygulanan güvenlik tedbirleri, YTCK m. 56-57), suç işleyen kişinin çevresine

ve hatta ailesine karşı korunması amacıyla da uygulanabilir ki çocuklar

hakkındaki güvenlik tedbirlerinin bir kısmı da bu amaca yöneliktir. Ayrıca suç

işleyen kişiden, toplumun korunması (Mesela belli hakları kullanmaktan

yoksun bırakılma güvenlik tedbirleri, YTCK m. 53), suç işleyen kişinin

iyileştirilmesi, ıslahı ve eğitilmesi (Mesela kısa süreli hapis cezası yerine kişi

hakkında “en az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak

amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna

devam etmeye” hükmedilmesi tedbiri, YTCK m. 50/1) de güvenlik tedbirlerinin

amaçlarındandır. Yani, güvenlik tedbirlerinin amaçları belirlenirken, her bir

tedbirin ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.

Bu açıklamalar ışığında denilebilir ki cezanın asıl amacı kural olarak

müspet anlamda özel önleme olduğu halde; güvenlik tedbirlerinin amacı, kimi

tedbirlerde suç işleyen kişinin korunması, iyileştirilmesi ve eğitimi, kimi

tedbirlerde ise suç işleyen kişiden, toplumun korunmasıdır.

2.2. Uygulanma Rejimi Bakımından

Cezalar ve güvenlik tedbirleri, uygulanma rejimleri bakımından da bir

takım önemli farlılıklara sahiptir. Bu bağlamda, cezalar ve güvenlik tedbirleri;

karar veren merci, hakkında uygulandığı kimse, süre ve orantılılık

bakımından, bir takım önemli farklılıklar içermektedir.

2.2.1. Karar Veren Merci Bakımından

Suç işleyen kişi hakkında ancak mahkeme kararıyla cezaya

hükmolunabileceği halde, güvenlik tedbiri uygulanabilmesi için her zaman

mahkeme tarafından verilmiş bir hükmün varlığı şart değildir. Gerçekten,

mesela 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 7. maddesine göre, “Suça

sürüklenen çocuklar hakkındaki güvenlik tedbiri olarak, koruyucu ve

destekleyici tedbir kararı”, çocuk hâkimi tarafından alınabilir. Hatta YTCK’nın,

tez konumuzu oluşturan ve “kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına

mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını

düzenleyen” 53. maddesinde olduğu gibi, mahkeme veya hâkim tarafından

verilmiş bir karar olmaksızın da güvenlik tedbiri uygulanabilir.

Öte yandan, güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim

kararının şart olduğu yönünde görüşler de öğretide savunulmaktadır.

Bize göre, “güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim

kararının şart olduğu yönündeki görüşler” temelde, ETCK’nın yaptırım

sisteminden kaynaklanmaktadır. ETCK’nın yaptırım sisteminde, esas

itibariyle, suç karşılığında öngörülen yaptırımların hepsi “ceza” olarak

öngörülmekte ve cezalar da açıkça ifade edilmese de veriliş şekillerine göre

“asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar (TCK m. 31 vd.) olarak

düzenlenmekteydi. Yani YTCK’da güvenlik tedbiri olarak düzenlenen

yaptırımlar, ETCK’da fer’i veya mütemmim ceza olarak ortaya çıkmaktaydı.

Hal böyle olunca, “mahkeme kararı olmaksızın cezanın uygulanamayacağı

ve söz konusu yaptırımlar da fer’i de olsa mütemmim de olsa birer ceza

olduğu” düşüncesiyle, güvenlik tedbirlerinin de ancak hakim veya mahkeme

kararıyla uygulanılabileceği düşünülüyordu. Oysa YTCK’nın yaptırım

sisteminde, suç dolayısıyla uygulanan yaptırımlar, cezalar ve güvenlik

tedbirleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, özellikle yukarıda

belirtilen düzenlemelerde de olduğu gibi, güvenlik tedbirlerinin bir amacının

da toplumu suç failinin tehlikeliliğinden korumak olduğundan hareketle,

güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, her durumda mahkeme

kararı aranamayacağının doğru olduğu kanaatindeyiz.

2.2.2. Hakkında Güvenlik Tedbiri Uygulanılan Bakımından

Cezanın uygulanabilmesi için temel şartın, suç failinin kusurlu olması

gerçeği karşısında, cezalar ancak cezai sorumluluğu olan kişiler hakkında

uygulanabileceği halde; güvenlik tedbirleri, cezai sorumluluğu olsun olmasın,

tehlikelilik arz eden tüm suç failleri bakımından uygulanabilir.

Güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, temel hareket

noktası “suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik” olduğuna göre, cezadan

farklı olarak, tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

Gerçekten, YTCK’nın 20/2. maddesinde de açıkça belirtildiği üzere, “Tüzel

kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak suç dolayısıyla kanunda

öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar saklıdır”. Keza YTCK’nın

“Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbirleri” konusunu düzenleyen 60.

maddesinin gerekçesinde de ifade edildiği üzere, Anayasamızda da güvence

altına alınan ceza sorumluluğunun şahsiliği kuralının gereği olarak sadece

gerçek kişiler hakkında ceza yaptırımına hükmedilebilir. Ancak bu ilke,

işlenen suç dolayısıyla özel hukuk tüzel kişileri hakkında güvenlik tedbiri

niteliğinde yaptırımlara hükmedilmesine engel değildir”. Cezaların şahsiliği

kuralı, kişi topluluklarının ceza hukuku açısından sorumlu tutulamayacağı

anlayışını doğurmakla beraber, ceza hukukuna özgü yaptırımların tüzel

kişiler hakkında da uygulanabileceği savunulmaktadır. Tüzel kişilerin fiil

ehliyeti ve dolayısıyla kusur ehliyetine sahip olmaması, bunlar hakkında

ceza yaptırımına başvurulamamasının temel nedenidir. Oysa güvenlik

tedbirlerine başvurabilmek için, kusur ehliyeti şart olmadığına göre, tüzel

kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilecektir. Yani güvenlik

tedbirleri, suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikeli halden, özellikle toplumun

korunması amacıyla uygulandığından, tüzel kişiler fiil ehliyeti ve dolayısıyla

kusur ehliyetine sahip olmasa ve bunlar hakkında ceza yaptırımına

başvurulamasa bile, sırf tüzel kişilerin organları marifetiyle işledikleri suç

dolayısıyla ortaya çıkan tehlikeli halden toplumu korumak amacıyla, tüzel

kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilecektir. Mesela organları

marifetiyle suç işlemiş bulunan bir ticari şirket hakkında ceza yaptırımına

başvurulamayacağı halde, bu suç dolayısıyla elde edilen maddi menfaatler

YTCK’nın 55. Maddesi kapsamında müsadere edilebilecektir. Keza YTCK’nın

60/1. Maddesi uyarınca, “Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak

faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin

iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi

yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet hâlinde, iznin iptaline karar

verilir”.

2.2.3. Süre Bakımından

Cezaların süresi, alt ve üst sınırlar şeklinde de olsa, kanunda belirtilir

ve mahkeme hükmünde, suç failinin cezası açık ve net olarak belirlenirken,

güvenlik tedbirleri genellikle “müddetsiz hüküm”, diğer bir ifadeyle “süresi

önceden belli olmayan hüküm” şeklinde uygulanır. Bununla birlikte,

YTCK’nın, “kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete

bağlı kanuni sonuç olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını düzenleyen” .

maddesinde de olduğu gibi, bazı güvenlik tedbirleri de müddetsiz hüküm

biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır.

Cezanın süresi belirlenirken, işlenen suçun ağırlığı ve failin kusuru

veya sorumluluğu esas alınırken, güvenlik tedbirinin süresi, suç dolayısıyla

ortaya çıkan tehlikelilik göz önüne alınarak belirlenir.

Güvenlik tedbirleri de tıpkı cezalar gibi kanun tarafından konulmuş

olduğu halde; yaptırımın mahiyeti gereği, güvenlik tedbirlerinin süresinin

belirlenmesinde, hâkimin takdir yetkisi, daha geniştir. Mesela YTCK’nın

53/6. Maddesine göre, “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin

gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli

suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere,

bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin

geri alınmasına karar verilebilir”. Görüldüğü üzere, kanunda, söz konusu

güvenlik tedbirinin süresinin üst sınırı olan 3 yıl, alt sınır olan 3 aydan 12 kat

fazladır ve böylece bu geniş aralıkta, hâkimin takdir yetkisi çok geniştir.

2.2.4. Orantılılık Bakımından

Cezaya, suçun ağırlığıyla orantılı olarak hükmedildiği halde; güvenlik

tedbirlerine hükmedilirken, tehlikelilik hali göz önünde bulundurulur.

Gerçekten tehlikelilik hali, geleceğe ait mümkün ve muhtemel durumu ifade

ettiği halde, gerçekleşmiş olan suç, geçmişe veya en azından hale ait fiili

zarar veya tehlikeyi ifade eder. Dolayısıyla güvenlik tedbirleri, suçla değil, var

olma nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak

zorundadır. Cezalarla güvenlik tedbirlerinin, orantılılık bakımından önemli

farklılıklar arz ettiği yönündeki, öğretideki genel kabule rağmen, YTCK’nın 3.

maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza

ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” ibaresi, haklı olarak eleştirilmiştir. Bu

hükmün, cezalar bakımından doğru olduğu inkâr edilemezse de güvenlik

tedbirlerinin, işlenen fiilin ağırlığıyla değil, işlenen suçun ortaya çıkardığı

“tehlikelilikle” orantılı olması gerektiği gerçeğini göz ardı etmemesi daha

doğru olurdu. Dolayısıyla söz konusu düzenlemenin, değiştirilerek

düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

2.3. Sonuçları Bakımından

Cezalar ve güvenlik tedbirleri, amaç ve uygulanma rejimlerine bağlı

olarak, ortaya çıkardıkları sonuçlar itibariyle de farklılıklar arz etmektedir.

Güvenlik tedbirleri, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, suç

işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile veya suçun işlenmesinde

kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya da iyileştirme amacına

yönelik ceza hukuku yaptırımları olduğu halde, ceza yaptırımının temel

amacı, suç teşkil eden bir haksızlığı gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek

dolayısıyla içinde bulunduğu kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamak

ve böylece suç işleyen kişinin yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin

toplum açısından zararsız ve güvenilir bir kişi olmasını temin etmektir. Ayrıca,

cezalar, suçun ağırlığıyla orantılı olmak zorunda olduğu halde, güvenlik

tedbirleri, işlenen suçun ortaya çıkardığı tehlikelilikle orantılı olmak

durumundadır. Keza güvenlik tedbirleri, tıpkı cezalar gibi, cebri himaye

vasıtası olmalarına rağmen, cezalardan farklı olarak, tehditle değil, yalnız

cebirle gerçekleşmektedirler. Dolayısıyla, cezalarla, güvenlik tedbirleri,

birbirlerinden farklı infaz rejimine tabi olmalıdır. Bu kapsamda, cezaların bir

amacı da kefaret olduğundan, uygulandığı faile acı ve ızdırap verirken,

güvenlik tedbirlerinde acı ve ızdırap düşüncelerinin yeri yoktur ve bu

bakımdan güvenlik tedbirlerinin infazında, kural olarak, failin normal hayat

şartlarından uzaklaştırılmamasına özen gösterilir. Bununla birlikte, mesela

akıl hastaları hakkında uygulanan güvenlik tedbirlerinde olduğu gibi, suç

failinin normal hayat şartlarından uzaklaştırılabilmesi de mümkündür.

Cezalarda birbirinden farklı birkaç değişik infaz şekli mevcut olduğu halde;

güvenlik tedbirleri, cezaların aksine, tehlikelilik haline, yani failin kişiliğine

dayandığından, güvenlik tedbirlerinin infazında cezalardan tamamen farklı

araçlar kullanılmalıdır, şayet aynı araçlar kullanılacaksa, bu defa infaz tarzı

ve yeri farklılaştırılmalıdır. Güvenlik tedbirleri, suç dolayısıyla ortaya çıkan

tehlikelilik durumuyla bağlantılı olduğundan ve bu tehlikelilik halinin ne kadar

devam edeceği bilinemeyeceğinden, tedbirin infazına, tehlikelilik durumu

ortadan kalkıncaya kadar devam edilir; aksi tutum, güvenlik tedbirlerinin

amacına aykırıdır.

Öyleyse, cezalar, failin işlediği suçun ağırlığıyla orantılı olarak, içinde

bulunduğu “kusurluluk” durumundan ibra olmasını ve böylelikle kişinin

yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin toplum açısından zararsız ve

güvenilir bir kişi olmasını sonuçlar. Oysa güvenlik tedbirleri, kusurlu olup

olmadığına bakmaksızın, çoğu zaman suç failinin “tehlike”liliğinden toplumu

veya kimi zaman da bilakis toplumdan suç failini koruma sonucunu ortaya

çıkarır.

3. Cezalar Ve Güvenlik Tedbirleri Arasındaki Benzerlikler

Cezalar ve güvenlik tedbirleri arasında yukarıda açıklanan bir takım

farklılıkların yanı sıra birtakım benzerliklerin de bulunduğunda kuşku yoktur.

Bununla birlikte, tıpkı farklılıklarda olduğu gibi, söz konusu benzerliklerin de

sistemleştirilmesi hususunda, öğretide görüş birliği yoktur.

Kanaatimizce cezalar ile güvenlik tedbirleri arasındaki benzerlikler;

kanunilik ilkesi bakımından, yaptırıma yol açan fiilin hukuki niteliği

bakımından, yaptırımın yöneldiği haklar bakımından ve nihayet sonuç

bakımından olmak üzere, 4 ana başlık altında incelenmelidir.

3.1. Kanunilik İlkesi Bakımından

Anayasamızın 38. maddesinde de belirtildiği üzere, güvenlik

tedbirlerine de cezalarda olduğu gibi, “kanunilik ilkesi” hâkimdir. Gerçekten,

Anayasa’nın suç ve cezalara ilişkin esaslarını düzenleyen 38. maddesinin 3.

fıkrasında, “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla

konulur” denilmek suretiyle, söz konusu ilke vurgulanmaktadır. Kanunilik

ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını gerektirecek kanuni bir durum

olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi, kanunda yazılı olmayan bir

tedbirin uygulanmasına da karar veremez.

3.2. Yaptırıma Yol Açan Fiilin Hukuki Niteliği Bakımından

Gerek cezaya, gerekse güvenlik tedbirine hükmedilebilmesi için, failin

işlediği fiilin, suç vasfını haiz olması ya da en azından hukuka aykırılık arz

etmesi gerekmektedir. Yalnız burada önemli bir farkı da gözden

kaçırmamak gerekmektedir. Failin işlediği fiilin suç vasfını haiz olması için,

onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir ifadeyle, failin kusurlu veya

kusursuz olması, işlenen fiilin suç vasfını haiz olması üzerinde etki

doğurmayacaktır. Ancak işlenen fiil, suç vasfını haiz olmakla birlikte, failin

kusursuz bulunması halinde fail hakkında güvenlik tedbiri uygulanacak; buna

karşılık; fail şayet aynı zamanda kusurlu ise, işlediği suç nedeniyle cezaya

hükmedilecektir. Yoksa failin, fiilinden dolayı, kendisine kusur izafe edilip

edilememesi, söz konusu fiilin haksızlık ve dolayısıyla suç olma niteliğini

değiştirmeyecektir.

Sonuç olarak, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, işlenen

fiilin haksızlık ve dolayısıyla suç oluşturması, hem cezaya hem de güvenlik

tedbirine hükmedilmesinin ön ve en temel şartıdır.

3.3. Yaptırımın Yöneldiği Haklar Bakımından

Güvenlik tedbirleri de tıpkı cezalar gibi, suç failinin başta özgürlüğü

olmak üzere, malvarlığı ve diğer bazı önemli haklarına yöneliktir. Gerçekten

güvenlik tedbirleri, kişinin hayatına son vermek hariç, hukuki değerlerini

azaltma, onlardan mahrum kılma, hukuki menfaatlerini kısıtlama biçiminde

gerçekleşmektedirler ve bu itibarla, yöneldikleri haklar bakımından cezalara

benzemektedirler.

Ayrıca her iki yaptırım türü de yöneldikleri haklara uyguladıkları

şiddet bakımından da benzerlik arz etmektedir. Hapsedilen kişinin

özgürlükten mahrumiyetinin şiddeti ile bağımlılıktan kurtulmak için hastaneye

yatırılan kişinin özgürlükten mahrumiyetinin şiddeti birbirine benzemektedir;

bir farkla ki biri hapishanede, diğeri hastanedir.

-

3.4. Sonuç Bakımından

Cezalar ve güvenlik tedbirlerinin sonuç bakımından benzerliğinin

belki de en önemlisi, her iki yaptırımın da muhatabının hukuki statüsünün,

“hükümlü”lük olmasıdır. O halde, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi,

hükümlü bakımından şerefli, sevinilecek bir olay değildir; zira hakkında

hükmedilen güvenlik tedbirleri, onun için bazı sınırlamalar, kısıtlamalar ve

yoksunluklar getirecektir ve o bunlara katlanmak mecburiyetindedir.

4. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Veya Tek Başına

Uygulanabilirliği

4.1. Genel Olarak

Çağdaş ceza hukukunun yaptırımlarının, cezalar ve güvenlik

tedbirleri olduğu ve her iki yaptırım türünün birbirlerinden farklı ve birbirine

benzeyen özelliklerinin bulunduğu yukarıda ayrıntılarıyla açıklanmıştı.

Bu bölümde, güvenlik tedbirlerinin ve cezalarla birlikte veya tek

başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilecektir.

Bir fiilden dolayı hem cezaların hem de güvenlik tedbirlerinin

uygulanıp uygulanamayacağı hususunda ortaya konan iki ayrı sistem

mevcuttur:

Güvenlik tedbirleri ve cezalara birlikte hükmedilememesi anlamına

gelen “tek izlilik” sistemine göre, ceza kanununda sadece cezalar ya da

sadece güvenlik tedbirleri yer alır. Tek izlilik sistemini kabul edilmesi

durumunda; tamamen kefaret düşüncesine dayalı ceza hukukunda sadece

cezalar, tamamen özel önleme amacına yönelen ceza hukukunda ise sadece

güvenlik tedbirleri uygulanır.

Farklı yollardan aynı sonuca ulaşmaya çalışan iki yaptırımın varlığı

anlamına gelen “iki izlilik” sistemine göre ise, ceza kanununda hem cezalara

hem de güvenlik tedbirlerine yer verilmelidir. İki izlilik sistemi, toplanma ve

temsil sistemi olmak üzere, iki şekilde uygulanmaktadır. Bunlardan temsil

sisteminde, ceza işlevini görebildiği sürece, ceza yerine güvenlik tedbiri

uygulanır. Toplanma sisteminde ise, kural olarak, önce tedbirin infazı ve

sonra cezanın infazı şeklinde ceza ve güvenlik tedbiri birlikte uygulanır56.

4.2. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Veya Tek Başına

Uygulanabilirliği Meselesi Hakkında İleri Sürülen Görüşler

Yukarıda belirtilen “tek izlilik sistemi” ve “iki izlilik sistemi”

bağlamında, güvenlik tedbirlerinin tek başına ya da ceza ile birlikte

uygulanması hususunda, öğretide ileri sürülen görüşleri, iki ana başlık altında

toparlayabilmek mümkündür.

4.2.1. Güvenlik Tedbirlerinin Tek Başına Uygulanması Görüşü

Pozitivistler tarafından ileri sürülen birinci görüşe göre; suçlulukla ve

özellikle mükerrirlikle mücadelede irade serbestîsi ve manevi sorumluluğa

dayanan cezanın kaldırılarak, yerine tamamen bilimsel ve faydacı niteliğe

sahip toplumsal savunma vasıtalarının, yani güvenlik tedbirlerinin konması

gerekmektedir. Gerçekten, ceza eskimiş, devrini tamamlamış ve suça karşı

mücadelede aciz bir vasıta olduğu halde, güvenlik tedbirleri, bugün ve yarının

malıdır; geleceğin ceza hukuku sadece güvenlik tedbirlerinden oluşacaktır.

Güvenlik tedbirlerinin tek başına uygulanması görüşü, gerçekçi

olmaması ve hukuk devleti ilkesi ile çelişmesi bakımından eleştirilmiştir.

Keza, bu görüşün geçerli olması halinde, kusur ilkesinin eleyici

fonksiyonundan ödün verileceğinden ve vatandaşın bir obje olarak, devletin

etkisi altına girebileceğinden de endişe edilmiş ve ayrıca tehlikeli olmayan

failin, ne kadar ağır bir suç işlerse işlesin, hiçbir yaptırıma maruz

kalmayacağına yol açacağı da ileri sürülmüştür. İleri sürülen bir diğer

eleştiriye göre ise, sadece güvenlik tedbirlerinden, yani özel önleme

araçlarından oluşan bir yaptırımlar sistemi, ceza hukuku ve suç siyasetindeki

bütün temel kuralların inkârı anlamına gelecektir. Dahası, sırf güvenlik

tedbirlerinden oluşan bir sistemin, suçlarla mücadelede başarılı olamayacağı

belirtilmektedir.

Cezayı tamamen reddeden ve güvenlik tedbirlerinin tek başına

uygulanmasını öne süren bu görüş, bugüne kadar mevzuata da pek etkili

olamamıştır. Gerçekten ceza kavramına yer vermeyen, sosyal savunma

yaptırımları ibaresini kullanan Ferri’nin hazırladığı, 1921 İtalyan Ceza Kanunu

ön tasarısı, kanunlaşamamıştır. Bugünkü pozitif hukukta, cezaları reddedip

tamamen güvenlik tedbirlerine yer veren tek kanun, 1954 Grönland Ceza

Kanunu’dur.

4.2.2. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Uygulanması

Görüşü

Manevi sorumluluk esasına bağlı kalan Klasik Okul, Pozitivist görüşe

karşılık, temel yaptırım olarak kabul ettiği cezaların yanında, güvenlik

tedbirlerine de yer vermektedir. Klasik Okul taraftarlarına göre, manevi

sorumluluk ve ondan doğan ceza fikri, toplum için kuvvet, disiplin ve düzen

unsurlarını teşkil eder ve bu sebeple cezanın tamamen ortadan kaldırılması

mümkün değildir. Öte yandan, normal suçlulara, geleneksel vasıfları ile

cezanın, tam anormal suçlulara güvenlik tedbirlerinin, kısmi anormallere de

ceza veya güvenlik tedbirlerinin uygulanması gerekmektedir.

1926 Brüksel Ceza Hukuku Milletlerarası I. Kongresi’nde, cezaların,

akıl hastalığı veya itiyadları nedeniyle tehlikeli olan yetişkinlere ve küçüklere

karşı toplumun savunulmasına yetmediği belirtilmiş ve cezaların yanında,

güvenlik tedbirleri de kabul edilmiştir. Keza Milletlerarası Ceza Hukuku

Birliği de suçla mücadelede yegâne vasıta olarak kabul etmediği cezanın,

güvenlik tedbirleri ile tamamlanması görüşündedir.

4.3. Değerlendirme Ve Türk Hukuku’nda Durum

Öğretide, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanmasına karşı

da bir takım eleştiriler getirilmekle beraber68, hemen bütün yeni ceza

kanunları, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanabileceğini

düzenlemektedirler.

Kanaatimizce, cezalar, işlediği suç dolayısıyla kusurlu kabul edilen ve

dolayısıyla kusurla orantılı olarak hükmedilen ceza hukuku yaptırımlarıdır.

Oysa güvenlik tedbirleri, özellikle kendisine kusur izafe edilemeyen suç

failinin tehlikeliliğinden çoğu zaman toplumu korumak, kimi zaman da bizatihi

suçluyu söz konusu tehlikelilikten korumak ve iyileştirilmesini sağlamak

amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır. Öyleyse, bazı suç faillerinin

kusurlu, bazılarınınsa kusursuz olabileceği gerçeği karşısında ve ayrıca ceza

hukukunun temel amacının sadece, özel önleme olmayıp, aynı zamanda suç

teşkil eden fiilin tehlikeliliğinden özellikle toplumun korunması olduğuna göre,

her iki yaptırımın bir arada bulunması kaçınılmazdır. Ayrıca bizim de

katıldığımız görüşe göre, ceza ve güvenlik tedbirlerinin niteliğinin farklı olması

dolayısıyla, işlediği bir suç nedeniyle, fail hakkında her iki yaptırıma birden

hükmedilmesi, non bis in idem kuralına da aykırılık teşkil etmemektedir.

Türk Hukuku’nda YTCK’nın öngördüğü yaptırım sisteminde güvenlik

tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanabileceği öngörülmektedir. Örneğin, tez

konumuzu oluşturan YTCK’nın 53. maddesine göre de kişi, kasten işlemiş

olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak,

belirli haklarından yoksun bırakılmasına yol açan güvenlik tedbirlerine tabi

tutulabilmektedir. Keza YTCK’nın 54. Ve 55. Maddelerinde düzenlenen

müsadere ve 59. Maddede düzenlenen sınır dışı edilme tedbirleri ceza ile

birlikte uygulanabilmektedir.

5. Fer’i Ve Mütemmim Ceza İle Güvenlik Tedbiri Ayrımı

Güvenlik tedbirleri ile fer”i ve mütemmim cezalar arasındaki ilişki ve

birbirlerinden farkları, Türk Hukuku’nda ETCK yürürlükte olduğu dönem

boyunca tartışıla gelmiştir. Meselenin ortaya konması ve açıklığa

kavuşturulması, yaptırım teorisi bakımından son derece önemli olduğu kadar,

güvenlik tedbirlerinin hukuki niteliği bakımından da önem arz etmektedir.

ETCK’da fer’i ve mütemmim ceza ayrımını açıklayan herhangi bir

hüküm olmadığı gibi, bu konuda öğretide de görüş birliği yoktur.

Bir kısım yazarlara göre; mütemmim cezalar, asli cezalar gibi hâkim

tarafından hükmolunurlar, bir farkla ki mütemmim cezalara hükmedip

hükmetmeme hususunda hâkimin takdir yetkisi vardır; fer’i cezalar ise

kanunda belirtilen hükümler dolayısıyla, kendiliğinden asli cezaya eklenirler.

Aksi görüşü savunan yazarlara göre ise; mütemmim cezalar, tek

başlarına değil, ancak bir asli cezaya ek olarak hükmolunabilir ve mütemmim

cezalar asli cezanın etkinliğini arttırmak için uygulanır. Mütemmim cezaların

infazı ise asli cezanınkinden farklı olup, kendiliğinden başlar ve infazda

devletin aktif bir hareketi yoktur.

 

Bazı yazarlara göre ise fer’i cezalar, asıl cezanın yerine geçen ceza

olarak verildikleri takdirde tek başlarına verilebilirler; mütemmim cezalar da

asıl cezaya ilave olunurlar ancak asıl cezaya bağlı değildirler. Bazen

mütemmim cezalar, fer’i cezaların yerini alabilir veya bunlarla yer

değiştirebilirler. Bunlara rağmen, mütemmim ceza ile fer’i ceza, her ikisine de

asıl cezaya bağlı olarak hükmedildiği için, birbirine çok yakındır. Bunların

arasındaki en önemli fark; fer’i ceza hükümde yer almasa bile infaz edilirken,

mütemmim ceza hükümde yer almazsa infaz edilmez.

ETCK’ya göre; feri cezalar, kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31),

meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35) ve kanuni kısıtlılıktı (m. 33/1).

Mütemmim ceza olarak ise, babalık ve kocalık haklarından yoksunluk (m.

33/2) öngörülmüştü. Öte yandan ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak

gösterilen kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus

cezalar arasında gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli

ceza olarak hem de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu

hizmetlerinden yasaklılık cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir

feri ceza olarak (m. 31) uygulanabilmekteydi. Yargıtay’ın E. 1993/1, K.

1995/1, T. 30.6.1995 İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre ise, “Geçici veya

sürekli kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası, mütemmim ceza veya ceza

hükümlülüğünün sonucu olarak fer’i cezadır”  . Keza kabahatlere mahsus

olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m. 282/2’de

olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya çıkabilmekteydi.

Kanaatimizce yukarıda ortaya konan karmaşık yapı, temelde, ceza

hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların,

sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli

ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği yaptırım sisteminden kaynaklanmaktadır.

 

Oysa YTCK, bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına

uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik

tedbirleri” olarak belirlemiş ve daha önce hatalı biçimde fer’i ve/veya

mütemmim ceza olarak kabul edilmiş olan yaptırımları da güvenlik tedbirleri

kapsamında değerlendirmiştir.

Belirtmek gerekir ceza hukukunun her iki yaptırımı olan cezayı ve

güvenlik tedbirini ortaya çıkaran etken toplumu oluşturan herhangi bir bireye

ya da genel olarak topluma zarar veren fiil, yani suçtur. Dolayısıyla, suç teşkil

eden her davranışın cezalandırılıp cezalandırılamayacağının tespiti

gerekmektedir. Şayet suç teşkil eden her davranış ceza ile karşılanabilirse,

bu durumda “ceza”dan başka bir cezai yaptırıma ihtiyaç yoktur. Ancak hemen

belirtmek gerekir ki gerçekleştirdiği hukuka aykırılıktan dolayı kendisine kusur

izafe edilemeyen kişi cezalandırılamayacaktır ve dolayısıyla suç teşkil eden

her davranış ceza ile karşılanamayacaktır. Çünkü ceza hukukunun temel ve

evrensel prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza

olmaz” (nulla poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre,

kusurlu olmayan kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun

varlığı şartıyla ve kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır. Öyleyse

kişiye, işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe edilebiliyorsa, o kişiye

uygulanacak yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi işlediği hukuka aykırı fiil

dolayısıyla kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza uygulanamayacaktır. İşte

bu durumda dahi kişinin hukuka aykırı davranışı, haksızlık ve dolayısıyla, suç

teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu halde, her ne kadar kişi hakkında

cezaya hükmedilemeyecek ise de şayet bir tehlikelilik hali söz konusu ise, o

kişi hakkında “güvenlik tedbiri” uygulanabilecektir.

ETCK’nın fer’i ve/veya mütemmim ceza olarak yani sonuçta ceza

olarak kabul ettiği ceza hukuku yaptırımlarını, YTCK’nın güvenlik tedbiri

olarak kabul etmesi bazı önemli farklılıkları da ortaya koymaktadır. Buna

göre, söz konusu yaptırımlar ceza olarak kabul edildiğinde; amacı “özel

önleme”, varlık sebebi “kusur” ve keza şiddetinin ve süresinin belirleyicisi yine

“kusur” olduğu halde, söz konusu yaptırımlar güvenlik tedbiri olarak kabul

edildiğinde ise; “amacı koruma, iyileştirme, eğitim ve ıslah”, varlık sebebi “suç

dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali” ve keza şiddetinin ve süresinin

belirleyicisi de yine “suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali”dir.

ETCK’da fer’i de olsa mütemmim de olsa “ceza” olarak kabul edilen;

kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35),

kanuni kısıtlılık (m. 33/1), babalık ve kocalık haklarından yoksunluk (m. 33/2)

ve müsadere (m. 36) yaptırımları, esasen özellikle toplumu suç failinin fiili

dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik halinden korumayı amaçlayan ve varlık

sebebi de bu olan, keza şiddetinin ve süresinin belirleyicisi de yine “suç

dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali olan yaptırımlardır ve böylece sonuç

olarak birer fer’i ve/veya mütemmim ceza değil, güvenlik tedbiridirler.

6. ETCK’nın Yaptırım Sistemi

19. yüzyıl ceza hukuku düşüncesinde, suçlar ağırlıklarına göre

“cürüm”, “cünha” ve “kabahat” olarak derecelendirmeye tabi tutulmuştu ve

buna paralel olarak, hürriyeti bağlayıcı cezalar da “ağır hapis”, “hapis” ve

“hafif hapis” cezası olmak üzere üçe ayrılmaktaydı. ETCK ise mehaz 1889

İtalyan Ceza Kanunu’nda olduğu gibi, suçları ağırlıklarına göre “cürüm”, ve

“kabahat” olarak derecelendirmesine rağmen, hürriyeti bağlayıcı cezaları

 “ağır hapis”, “hapis” ve “hafif hapis” cezası olmak üzere üçlü ayrıma yer

vermekteydi.

ETCK’nın yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen

yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,

suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar ve “kabahatlere mahsus

cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş

şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar8(TCK m.

31 vd.) olarak düzenlenmişti.

ETCK’da “fer’i” ve “mütemmim” cezaların tanımı veya konuya ilişkin

açıklayıcı bir hüküm yer almadığı için, ceza hukukumuzda “fer’i” ve

“mütemmim” cezalar konusunda görüş birliği yoktu84.

Cürümlere mahsus olan asli cezalar; ağır hapis, hapis, ağır para

cezası ve kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası olarak düzenlenirken;

kabahatlere mahsus olan asli cezalar; hafif hapis, hafif para cezası ve meslek

ve sanatın tatili cezası şeklinde düzenlenmişti.

Feri cezalar ise, kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve

sanatın tatili icrası (m. 35) ve kanuni kısıtlılıktı (m. 33/1).

Mütemmim ceza olarak ise, babalık ve kocalık haklarından yoksunluk

(m. 33/2) öngörülmüştü.

Öte yandan ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu

hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında

gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem

de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık

cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31)

uygulanabilmekteydi ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli

olarak kamu hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere

mahsus olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m.

282/2’de olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya

çıkabilmekteydi.

ETCK’da güvenlik tedbirleri konusunda, açıkça ve sistemli bir

düzenleme bulunmasa ve hatta adına güvenlik tedbirleri denilmese de

güvenlik tedbirleri ile ilgili düzenlemelere de rastlanmaktaydı. Örneğin

küçüklere ilişkin (m. 53), akıl hastalarına ilişkin (m. 46), uyuşturucu madde ve

alkol kullananlara ilişkin (m. 404, 573) güvenlik tedbirleri öngörülmekteydi.

Gerek suçluyu iyileştirmek, gerek toplumu korumak bakımından,

çağdaş ceza hukukunun önemle ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine,

ETCK’da sistematik olarak yer verilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak

kabul edilmelidir.

Dolayısıyla ETCK’nın yaptırım sistemi, çağdaş ceza anlayışına

uygun olmadığı gibi, sistematik bir düzenlemeye de sahip değildi ve

uygulamada yanlışlıklara ve karışıklıklara sebebiyet vermesi itibariyle

eleştirilmişti.

7. YTCK’ya İlişkin Hükümet Tasarısı’nın Yaptırım Sistemi

14.4.2003 tarihli TCK Tasarısı’nın (Hükümet Tasarısı’nın) ön gördüğü

yaptırım sisteminde, hem “cezalar” hem de “güvenlik tedbirleri”ne yer

verilmişti.

Bununla birlikte, tıpkı ETCK’da olduğu gibi, Hükümet Tasarısı’nda da

cezalar, suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere

mahsus cezalar” olarak belirlenmiş ve ETCK’dan farklı olarak, bu defa açıkça

veriliş şekillerine göre “asli” ve “fer’i” (tamamlayıcı) cezalar olarak

düzenlenmişti. Buna göre;

Cürümlere özgü asli cezalar, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası,

müebbet hapis cezası, hapis cezası ve ağır para cezası; kabahatlere özgü

asli cezalar ise hafif hapis ve hafif para cezası olarak düzenlenmişti (m. 57).

Cürüm ve kabahatlere özgü fer’i cezalar ise, kamu hizmetlerinden

yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması,

işyerinin kapatılması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç

nedeniyle mülkiyetin devlete geçmesi olarak düzenlenmişti (m. 58).

Hükümet tasarısında cezaların yanı sıra güvenlik tedbirleri de kabul

edilmekteydi ve güvenlik tedbirleri; hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri,

haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ve önleyici kefalet olmak

üzere üçlü bir ana tasnife tabi tutulmuştu (m. 94).

Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri; bir eğitim-iş evinde veya tarım

işletmesinde iyileştirme, denetimli serbestlik, belli yerlerde bulunma veya

ikametin yasaklanması, içki içilen veya benzeri yerlere gitmekten

yasaklanma, akıl maluliyeti veya diğer bir ruhsal düşkünlük veya sakatlık

nedeniyle cezaları indirilmiş olan hükümlülerin bu husus için kurulmuş bir

sağlık kurumunda tedavi altına alınmaları, sarhoşluğu veya uyuşturucu

kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olan hükümlülerin tedavi altına

alınmaları, tehlikeli mükerrirlerin müesseseye yerleştirilmeleri ve yabancılar

hakkında sınır dışı edilme olarak düzenlenmişti.

Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ise; altsoyuna

veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç işleyen hükümlünün,

velayet, vesayet veya kayyımlık sıfatının kaldırılmasına karar verilmesi ve

hakkında hapis cezasına hükmolunan failin cezanın infazı süresince

kısıtlanmasına karar verilebilmesi olarak düzenlenmişti.

Hükümet tasarısının yaptırım sistemine ilişkin olarak yapılabilecek ilk

tespit, karmaşık bir sistematiğe sahip olduğudur.

İkinci olarak, hükümet tasarısı, aslında ceza olmayıp birer güvenlik

tedbiri olan yaptırımları, fer’i ceza olarak kabul etmekteydi. Gerçekten, kamu

hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının

durdurulması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç nedeniyle

mülkiyetin devlete geçmesi, esasen birer güvenlik tedbiri olduğu halde,

hükümet tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti. Nitekim söz konusu

yaptırımlar, YTCK’da da güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiştir. İşyerinin

kapatılması ise bize göre, esasen ne bir ceza ne de bir güvenlik tedbiri

olmayıp, idare hukuku bağlamında bir tedbir olduğu halde, hükümet

tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti.

Bundan başka, tasarıda, 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının ve

dolayısıyla ETCK’nın tercihi olan “ağır para cezası” – “hafif para cezası”

ayrımından da vazgeçilememiştir.

Ayrıca tasarının “cezaların infazı” başlıklı 65. Maddesinde, “kısa

süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz şekilleri” başlıklı 66.

Maddesinde, “koşullu salıverilme” başlıklı 67. Maddesinde ve “para

cezalarının infazı” başlıklı 71. Maddesinde, cezaların infazına ilişkin bazı

hükümlere yer verilerek, kodifikasyon hatası yapılmıştır. Bize göre, söz

konusu düzenlemeler, ancak bir infaz kanununda yer almalıdır.

Yine tasarının para cezası sistemi de hatalıdır. Mesela “nıspi para

cezası, tazmin niteliğinde para cezası” başlıklı 70. Maddede yer alan

hükümler, esasen teknik anlamda ceza hukuku yaptırımı olan “ceza”yı değil,

idare hukuku bağlamında bir tedbir olan “idari para cezası”nı karşılamaktadır.

Ceza hukuku yaptırımının uygulanmasında, temel siyaset ilkesi

olarak, hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir toplum

üyesi haline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, her ne kadar, bir fer’i

ceza olarak düzenlense de kamu hizmetlerinden müebbet yasaklama

hükümet tasarısında da kabul edilmemişti.

ETCK döneminde birçok tartışmaya yol açan fer’i cezaların

uygulanması konusu, tasarıda müstakil bir maddede (m 76) düzenlenmişti.

Maddede kamu hizmetlerinden yasaklanma ve bir meslek, sanat veya

ticaretin icrasının durdurulması cezalarının, asli cezanın infazından sonra

uygulanacakları ve asli ceza erteleme veya özel af gibi bir nedenle infaz

yeteneğini kaybettiğinde hükmün kesinleştiği tarihten itibaren etkilerini

gösterecekleri belirtilmişti. Ancak, asli cezanın infaz süresi içinde de söz

konusu fer’i cezalara mahkûm olan kimselerin bu cezaların gerektirdiği

yoksunluk halinde bulunacaklarını belirtmek için, bu iki fer’i cezanın asIi

cezanın infazı süresince de etkilerini gösterecekleri, bu suretle asli cezasını

çekmekte olan bir hükümlünün seçilme ehliyetine sahip bulunmayacağını

açıklamak maksadıyla maddeye açıklık getirilmişti. Maddenin ikinci fıkrasında

erteleme ve özel af gibi nedenlerle asli ceza infaz olunmadığında fer’i

cezaların etkisinin ne olacağı gösterilmişti: Bu takdirde mahkumiyet

hükmünde veya özel af işleminde fer’i cezanın infaz olunacağı ayrıca

belirtilmemiş ise, fer’i ceza da infaz edilmeyecektir. Böylece, asli cezanın

ertelendiği hallerde söz gelimi, mahkumiyet seçilememeyi de kapsıyorsa ve

erteleme kararında bu fer’i cezanın infaz edileceği ayrıca açıklanmamışsa,

seçilmeyi veya seçimle gelinmiş makamda kalmayı etkilemeyecektir.

Maddenin son fıkrasında ise, ceza ertelendiği hallerde, işyerinin kapatılması

cezasının da uygulanmayacağı belirtilmişti.

Yine tasarıda fer’i cezalara hükmedilmesi usulü 77. maddede ele

alınmış olup, kanunun ayrıca açıkladığı haller dışında, kamu hizmetlerinden

yasaklanma ve meslek, sanat veya ticaretin icrasının durdurulması

cezalarının ne gibi hallerde ve koşullarla hâkimin takdirine göre

hükmedilebileceği gösterilmişti.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, tasarı, ceza hukuku yaptırımları

olarak cezadan başka, güvenlik tedbirlerini de öngörmekteydi.

Güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve tedbirlerin uygulanması

hususundaki esaslar, tasarının 95. Maddesinde düzenlenmişti. Tasarı,

güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını bazı hallerde mecburi kılmış, bazı

hallerde ise hâkimin takdirine bırakmıştı. Ancak, her halde bu tedbirlerin

hükmolunabilmesi ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlı idi. Oysa

ETCK’ya göre güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her durumda hâkim

veya mahkeme kararı şart değildir. Mesela tez konumuzu oluşturan ve 53.

Maddede düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için, bunun hükümde açıkça belirtilmesi şart değildir.

Güvenlik tedbirleri ancak, bir suçtan dolayı asli bir cezaya mahkumiyet

halinde hükmedilebilecekti. Kişinin soyut tehlike hali, tasarının kabul ettiği

sistemde, güvenlik tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermemekteydi. Bir

suçlu hakkında, işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür

halinde de bir veya birden fazla tedbire hükmolunacaktı.

Tasarıya göre, hükmü veren hâkimin gerekli gördüğünde

uygulanmakta olan güvenlik tedbirini değiştirebilme imkânı vardı. Böylece

güvenlik tedbirinden failin, gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında,

hâkim bunun yerine başka bir tedbire hükmedebilecekti. Ancak bu halde esas

hükümde belirtilen tedbir süresi aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen

hükme göre tedbirin geri kalan kısmı yeni tedbirin koşullarına göre

uygulanacaktı. Herhangi bir güvenlik tedbirinin uygulanmasında, artık fail

veya toplum bakımından bir yarar kalmadığının saptandığı hallerde, tasarının

97’nci maddesinde belirtilen tedbire ait alt sınırların çekilmiş olması kaydıyla,

hükmü veren hakim tedbirin tümüyle kaldırılmasına karar verebilecekti.

Hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne zaman

başlanacağı da maddede gösterilmişti: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri

cezanın infazından sonra başlayacaktı. Koşullu salıverilme halinde ise tedbir,

salıverilme tarihinden itibaren uygulanacaktı. Haklardan yoksunluğu

gerektiren güvenlik tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden

sonra uygulanacaktı.

Hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanuni nedenler, güvenlik

tedbirini de düşürmekte idi. Maddenin son fıkrasında, güvenlik tedbirlerinin

infazından kaçan hükümlü hakkında cezaya hükmedileceği açıklanmıştı.

Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilecek diğer haller tasarının .

maddesinde sayılmıştı. Maddenin birinci fıkrasında, tasarının belirli

bölümlerinde yer alan kasten veya taksir ile kamu bakımından tehlike

yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı hâkimin bir güvenlik tedbirine

hükmedebilmesi öngörülmüştü. Bu halde, güvenlik tedbirinin uygulanması

için hakimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede teker teker

açıklanmıştı. Maddenin ikinci fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti

bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne

alınarak cezasının aynı süreyle 94. maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2)

numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik tedbirine çevrilmesine mahkemece

karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer almakta idi. Bu halde güvenlik

tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak,

aksi halde ise güvenlik tedbiri altında çekilen sürenin mahsubundan sonra

hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan sonraki kalan kısmı aynen

çektirilecekti. Böylece ceza yaptırımının bireyselleştirilmesini sağlayacak çok

etkin bir aracın hâkimin eline verildiği ve cezanın güvenlik tedbirine

çevrilebilmesi olanağı sağlandığı düşünülmekte idi. Maddenin son fıkrasında

ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı haller gösterilmişti. Kanun gereği bir

güvenlik tedbirine hükmedilmesi zorunlu olduğu hallerde ikinci fıkra

uygulanmayacaktı. Yine bu maddenin birinci fıkrasında yazılı hallerde olduğu

gibi, hakimin bir güvenlik tedbirine hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği

hallerde de bu fıkra hükmü uygulanmayacaktı.

“Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri”, tasarının 97. maddesinde

düzenlenmekte, tedbirlerin alt ve üst sınırları bu maddede belirtilmekteydi.

Tedbirlerin uygulanmasında esas amaç hükümlüyü yeniden suça teşvik

edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber

ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktı.

Bu nedenle denetimli serbestliğin bir eğitim tedbiri niteliğini taşıması gerekli

olduğu düşünülmüştü. Maddede belirtildiği gibi suçluya hem sosyal ve hem

de maddi yardım sağlanacaktı. Bütün bu hizmetler de bir denetim görevlisi

marifetiyle verilecekti. Suçlunun toplum ile bütünleştirilmesini sağlamak üzere

bu görevli gereken her şeyi yapacaktı. Maddenin son bendinde sınır dışı

etme kararının ne zaman verilebileceği açıklanmıştı. Hâkim yabancı

hakkında sınır dışı edilme kararını her zaman, hatta hükmün

kesinleşmesinden sonra da verebilecekti. Ayrıca sınır dışı edilmiş

yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına

alınmıştı.

Tasarının 98. maddesinin ilk fıkrasında, velayet, vesayet ve kayyımlık

sıfatlarıyla ilgili öngörülen güvenlik tedbirinin hâkimin takdirine göre süreli

olarak veya müebbeten hükmedilebileceği öngörülmüştü. Böylece bu

maddeye göre haklardan yoksunluğu gerektiren tedbirler, süresiz de

uygulanabilecekti. Oysa YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir hak

yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin

kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar devam edecektir.

Maddenin sonraki fıkrasında, kanunen hükmedilmesi gereken veya

hakimin takdirine göre uygulanabilecek olan güvenlik tedbirlerinin, hakimin

takdirine göre “önleyici kefalet”e değiştirilebileceği kabul edilmişti. Böylece

yaptırımın bireyselleştirilmesini sağlayan bir aracın hâkime verildiği kabul

edilmişti.

Sonuç olarak, hükümet tasarısında, bir taraftan “fer’i ceza”lara, diğer

taraftan da “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmiştir. Ancak, öngörülen “fer’i

ceza”larla “güvenlik tedbirleri” arasında kabul edilebilir, tutarlı ve somut bir

ölçüt belirlenememiştir ve bu yönüyle tasarının 19. Yüzyıl ceza hukuku

anlayışından, modern ceza hukuku anlayışına geçiş gayreti içerisinde olduğu

ifade edilebilir.

8. YTCK’nın Yaptırım Sistemi

YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir

ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun

sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk

etmiş; bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak,

suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak

belirlemiştir.

YTCK’da, ETCK’dakinden farklı olarak “cürüm” ve “kabahat” ayrımı

terk edilerek, sadece suç kavramına yer verildiği için, suçun karşılığında da

ceza yaptırımı olarak sadece “hapis cezası” öngörülmüştür.

İşlenen suçun karşılığında uygulanan yaptırım olarak düzenlenen

cezalardan hapis cezası; sadece “infaz süresi” ve “infaz koşulları”

bakımından, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve

süreli hapis cezası olarak belirlenmiştir (m. 46-49). Ancak belirtmek gerekir

ki hapis cezaları arasında, cezanın amacı veya hak yoksunluğu bakımından,

herhangi bir ayrım öngörülmemiştir.

YTCK’da, somut olayda hükmolunan hapis cezasının süresi

bakımından, uzun ve kısa süreli hapis cezası ayrımına yer verilerek; bir yıl ve

daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezası olarak belirlenmiştir (m.

49, f.2).

Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar konusunda ise, kamu

yararlı bir işte çalıştırma, kamunun uğradığı zararın giderilmesi, bir meslek ve

sanat edinmeyi sağlamak amacıyla barınma imkanı da bulunan bir eğitim

kurumuna devam etme gibi yeni seçenek yaptırımlara yer verilmiştir. Ayrıca

kısa süreli hapis cezasına hükmedilen seçenek yaptırımların etkin bir şekilde

uygulanmasına yönelik ilave düzenlemeler yapılmıştır. Diğer taraftan

seçenek yaptırımlardan ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınması ile belli bir

meslek veya sanatı yapmaktan yasaklanma yaptırımlarının uygulanabilmesi,

yerinde olarak bunların sağladığı hak ve menfaatlerin kötüye kullanılması

veya gereken dikkat ve özenin gösterilmemesi şartına bağlanmış, böylece

herhangi bir suç nedeniyle bu seçenek yaptırımlarına başvurulması

engellenmiştir.

YTCK’ya göre, “süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen

hallerde, bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz” (m. 49, f. 1). Ancak

belirtmek gerekir ki bu hükümdeki üst sınır, sadece ilgili suçtan dolayı temel

cezanın üst sınırının belirtilmediği hallerde, üst sınır olarak anlaşılmalı, sonuç

cezanın üst sınırı olarak anlaşılmamalıdır.

Para cezası bakımından ise ETCK’da mevcut olan klasik para cezası

siteminden vazgeçilerek gün para cezası sisteminin getirilmesi, hem cezadan

beklenen amaçlarının gerçekleştirilmesi hem de uygulanmasındaki kolaylık

açısından çok yerinde bir düzenleme olmuştur. Para cezasının adli para

cezası olarak ifade edilmesi de idari para cezalardan farklılığının gösterilmesi

açısından olumlu bir adım olmuştur.

YTCK’da güvenlik tedbirleri başlığı altında düzenlenmiş olan, belli

hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, eşya müsaderesi ve kazanç

müsaderesi, müsaderenin niteliği tartışmalı olmakla birlikte ETCK’da bir fer’i

ceza olarak düzenlenmişti. Bu durum, ETCK ile YTCK arasındaki yaptırımlar

konusundaki farklı yaklaşımı ortaya koyması açısından önemlidir.

YTCK’da modern bir ceza hukuku müessesesi olarak kabul edilen

güvenlik tedbirleri; genel nitelikli ve özgü güvenlik tedbirleri olmak üzere ikiye

ayrılarak incelenebilir. “Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (m. 53)”,

“eşya müsaderesi (m. 54)”, “kazanç müsaderesi (m. 55)” genel nitelikli

güvenlik tedbirleri iken, “akıl hastalarına (m. 57)”, “tüzelkişilere (m. 60)”,

“çocuklara (m. 56)” ve “yabancılara (m. 59)” özgü güvenlik tedbirleri de ancak

belli niteliklere sahip kişilere uygulanabilen özgü güvenlik tedbirleridir.

Güvenlik tedbirlerinden belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma

başlığı altında, bu güvenlik tedbirine hükmedilme şartları, hangi hakların

kullanılmasından yoksun bırakılacağı ve uygulanma zamanı gösterilmektedir.

Bu şekildeki bir düzenleme, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları,

kapsamı ve uygulanma süresinin bir arada tespit edilmesiyle, ETCK’nın

sisteminden farklı olarak, yaptırımların sistematiği içerisinde de kolay,

anlaşılır bir yapı oluşturmuştur. Bu düzenlemeyle, yaptırım teorisinin

verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir suçtan

mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin

önüne geçilmesi amaçlanmıştır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir

hak yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin

kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Bu nedenle, yasaklanmış

hakların geri verilmesi kurumu kaldırılmıştır. Ancak YTCK’da, ETCK’dan farklı

olarak, hak yoksunluklarının uygulanma zamanında değişiklik yapılmıştır.

Nitekim ETCK’da bu hak yoksunları mahkûm olunan hapis cezası boyunca

etkisini göstermekle birlikte, infaz tamamlandıktan sonra, süresiz veya

hükümde gösterilen süre kadar daha devam etmesi kabul edilmekteydi.

YTCK’da ise, bu hak yoksunlarının, sadece, mahkum olduğu hapis cezasının

infazının tamamlanmasına kadar sürmesi kabul edilmektedir. YTCK’nın bu

şekildeki düzenlemesi, günümüzdeki cezadan beklenen amacının

gerçekleştirilmesi bakımından uygun olmuştur. Çünkü cezadan beklenen

amaç, kişinin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma kazandırılması

olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının da mahkûm olunan hapis

cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam etmesi doğru bir yaklaşım

olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis cezasının infazından sonra

da devam ettirmek istersek; kişinin topluma kazandırılmasından ziyade

uzaklaştırılmasının sağlanması söz konusu olur ki, bu şekilde de cezadan

beklenen amaca uygun davranmamış oluruz. Ancak YTCK, sahip olunan

belli hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlardan

dolayı mahkum olunan hapis cezasından ayrı olarak, cezanın infazından

sonra da işlemek üzere, hakimin takdirine göre belirlenen süre zarfında bu

hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını kabul etmiştir. Bu düzenleme ile,

yukarıdaki açıklamalarla çelişkiye düşmekten ziyade, suçun işlenmesinde

kullanılan hak ve yetkilerin, -yine kişinin tekrar topluma kazandırılması

amacına uygun olarak- ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının

infazından sonra da kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların

kötüye kullanılmasından korunması olarak kabul edilmelidir. Belli hakları

kullanılmaktan yoksun bırakılmanın düzenlendiği 53. maddenin uygulanmaya

başlanması ile ETCK’nın 31, 33, 34, 35, 41. maddelerinde genel ve aynı

kanunun değişik maddelerinde (Ör: 219/son, 230/2, 233, 235/, 236, 238, 240,

243-249, 278/2, maddelerde kamu hizmetlerinden geçici veya sürekli

mahrumiyet, 359. maddede meslek ve sanatın tatili vs.) ayrıca özel ceza

kanunlarında (Ör: 2918 sayılı KTK. 119. maddede, sürücü belgesinin geri

alınması) ve dağınık vaziyette olan belli suçların işlenmesine bağlı hak

mahrumiyetlerinin şartları değiştirilmiş, fer’i cezalar müessesesi tamamen

kaldırılmıştır.

Yine bu anlayışa uygun olarak, belli meslek veya sanatın ya da trafik

düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla

taksirli bir suç işlenmesi durumunda, bu taksirli suçtan mahkûmiyet halinde,

cezanın infazından başlamak üzere belli süre için meslek ve sanatın tatili

icrasına ve sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebileceği

öngörülmüştür.

YTCK’nın düzenlemesiyle müsadere yaptırımı bir güvenlik tedbiri

olarak kabul edilmiştir. Böylece, ETCK’daki (m. 36) müsadereye ilişkin

düzenlemedeki, müsaderenin, bir tedbir mi yoksa bir ceza mı olduğu

şeklindeki tartışmalara son verilmiştir. Müsaderenin bir güvenlik tedbiri

olarak kabul edilmesinin sonucunda, müsadereye hükmedilebilmesi için bir

suçun işlenmiş olması zorunlu bulunmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir

kimsenin artık cezaya mahkum edilmiş olması aranmayacaktır. Müsadere

bakımından, YTCK’da, ETCK’dakinden daha kapsamlı ve ayrıntılı düzenleme

getirmiştir. Örneğin müsaderede orantılılık ilkesi kabul edilmiş, kısmı

müsadere ve müşterek ve iştirak halindeki eşyanın müsaderesi açıkça

düzenlenmiştir. Ayrıca eşya müsaderesinden ayrı olarak kazanç

müsaderesinin de düzenlenmesiyle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek

dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi de olanaklı hale

getirilmiş; böylece suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne

geçilmek istenmiştir. Dolayısıyla suçlulukla mücadele açısından etkin bir

yaptırım kabul edilmiştir.

YTCK’da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine de yaptırım

sistemi içinde yer verilmiştir. ETCK’da olduğu gibi akıl hastalığı, cezai

sorumluluğu kaldıran veya azaltan bir neden olarak ilgili kısımda

düzenlenmiş; buna karşılık yaptırımı, ETCK’dan farklı olarak yaptırımlar

kısmında düzenlenmek suretiyle, sistematik açıdan hatalı olan mevcut durum

düzeltilmiştir. Akıl hastaları ile ilgili güvenlik tedbirlerinde bir süre

öngörülmemiş, akıl hastasının toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan

kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar sürmesi kabul edilmiştir.

YTCK’da, akıl hastalarına uygulanacak yaptırım açısından, akıl hastalığının

işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak

davranışlarını yönlendirme yeteneği esas alınmıştır. Söz konusu yeteneğinin

önemli ölçüde azalmış olduğunu tespit edilen kişilere ceza verilmeyeceği, bu

kişiler hakkında güvenlik tedbirlerinin uygulanacağı belirtilmiş; bu yeteneği

önemli ölçüde olmamakla birlikte, işlediği fiil bakımından davranışlarını

yönlendirme yeteneği azalmış bulunanlar hakkında ise, işledikleri suçun

karşılığı cezaların indirilerek verileceği belirtilmiş, bunun yanında ETCK’dan

farklı olarak, mahkûm olunan cezanın güvenlik tedbiri olarak da

uygulanabileceği düzenlenmiştir.

Akıl hastalığında olduğu gibi, suç işleyen alkol ve uyuşturucu madde

bağımlıları hakkında da güvenlik tedbiri uygulanması kabul edilmiş ve

güvenlik tedbirinin söz konusu bağımlılıktan kurtulmasına kadar devam

edeceği benimsenmiştir.

YTCK, ETCK’dan farklı olarak mükerrirler hakkında cezanın

artırılması sisteminden vazgeçmiş; bunlar hakkında mükerrirlere özgü infaz

rejimine göre cezanın çektirileceğini ve ayrıca bu cezanın infazından sonra

da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Aynı sistemin

itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu hakkında da

uygulanması kabul edilmiştir. Nitekim bu kişilerde, mükerrirler gibi suç

işlemede kararlılık gösteren ve dolayısıyla toplum açısından tehlikelilik ifade

eden kişilerdir.

YTCK, tüzel kişiler hakkında cezanın değil, güvenlik tedbirlerinin

uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece tartışmalı olan tüzel kişiler hakkında

uygulanacak yaptırım konusuna açıklık getirmiştir. Gerçekten, cezaların

şahsiliği ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak tüzel kişiler hakkında ceza

yaptırımına hükmedilemeyeceği YTCK’nın 20/2. maddesinde açıkça

düzenlenmiştir. Bunun yerine kanunda açıkça öngörülen hallerde izin iptali ve

müsadere güvenlik tedbirlerinin tüzel kişiler hakkında uygulanabileceği 60.

maddede hükme bağlanmıştır. Bu hüküm Anayasa’nın 38. maddesindeki

güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceği ve cezaların şahsiliği

ilkelerine de uygundur.

YTCK yabancı kişilerin işledikleri suç nedeniyle iki yıl ve daha fazla

süreli hapis cezasına mahkum edilmesi durumunda, cezanın infazından

sonra derhal uygulanmak üzere sınır dışı edilme güvenlik tedbirinin de

uygulanacağı kabul edilmiştir.

Sonuç olarak, yaptırım sistemi ile YTCK, ETCK’nın benimsediği 19.

yüzyıl anlayışını terk etmiş, çağdaş ceza hukuku anlayışına uygun hükümler

getirmiştir. Ayrıca, anlaşılması ve uygulaması kolay bir sistem oluşturmuştur.

Nitekim suç işlenmesiyle bozulan toplumsal düzende adalet ve güvenliğin

tekrar sağlanabilmesi, çağdaş anlayışın kanuna yansıması ve basit, anlaşılır

ve kolay uygulanabilir bir yapının oluşturulması ile mümkün olacaktır.

9. YTCK’nın Yaptırım Sistemine Yöneltilen Eleştiriler Ve

Değerlendirilmesi

YTCK’nın, ortaya koymuş olduğu yaptırım sistemi ile ceza

hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların,

sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli

ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk etmiş ve bu sistemin yerine,

günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen

yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak belirlemiş olduğunu

yukarıda ayrıntılarıyla açıklamıştık.

Öte yandan, YTCK’nın getirmiş olduğu bu sistem, çeşitli boyutlarıyla,

doktrince eleştirilmekten de kurtulamamıştır. Bu bölümde, YTCK’nın getirmiş

olduğu yaptırım sistemine yöneltilen eleştiriler incelenerek, genel bir

değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.

İlk olarak, “YTCK’nın, ETCK’nınkinden tamamen farklı bir yaptırım

sistemi getirmesi; suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımını kaldırması ve

zorunlu olarak tek bir ceza sistemine yer vermesi” dolayısıyla eleştirilmiştir.

19. yüzyıl ceza hukuku düşüncesinde, suçlar ağırlıklarına göre

“cürüm”, “cünha” ve “kabahat” olarak derecelendirmeye tabi tutulmuştu ve

buna paralel olarak, hürriyeti bağlayıcı cezalar da “ağır hapis”, “hapis” ve

“hafif hapis” cezası olmak üzere üçe ayrılmaktaydı. ETCK ise mehaz 1889

İtalyan Ceza Kanunu’nda olduğu gibi, suçları ağırlıklarına göre “cürüm”, ve

“kabahat” olarak derecelendirmesine rağmen, hürriyeti bağlayıcı cezaları

“ağır hapis”, “hapis” ve “hafif hapis” cezası olmak üzere üçlü ayrıma yer

vermekteydi. YTCK’da, ETCK’dakinden farklı olarak “cürüm” ve “kabahat”

ayrımı terk edilerek, sadece suç kavramına yer verildiği için, suçun

karşılığında da ceza yaptırımı olarak sadece “hapis cezası” öngörülmüştür.

İşlenen suçun karşılığında uygulanan yaptırım olarak düzenlenen cezalardan

hapis cezası; sadece “infaz süresi” ve “infaz koşulları” bakımından,

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve süreli hapis

cezası olarak belirlenmiştir (m. 46-49). Ancak belirtmek gerekir ki hapis

cezaları arasında, cezanın amacı veya hak yoksunluğu bakımından,

herhangi bir ayrım öngörülmemiştir. Sonuç olarak, YTCK’nın yaptırım

sisteminde cürüm ve kabahat ayrımının kaldırılması ve sadece suç

kavramına yer verilmesi, suçun karşılığında da ceza yaptırımı olarak sadece

“hapis cezası”nın öngörülmüş olması, 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının terk

edilerek, modern ceza hukukunun eğilimlerine uygun olma tercihi olarak

kabul edilmelidir.

YTCK’nın yaptırım sistemi, ikinci olarak, “ceza mahkûmiyetinin

sonucu olarak hukuku bağlayıcı cezalara yer vermediği, daha doğrusu

bunları ceza saymadığı, güvenlik tedbiri olarak kabul ettiği ve bu kalıp

içerisinde düzenlemeye çalıştığı” iddiası ile de eleştirilmiştir. Söz konusu

eleştirinin sahibi yazara göre “Tarihi kanun koyucunun, yaptırımdan neyi

anladığı belirsizdir. Kanun koyucu, madde gerekçelerinde, bir kimse

hakkında güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için suçun işlenmesi zorunlu

olmakla birlikte, bu suçtan dolayı cezaya mahkûm edilmesi gerekmemektedir

diyerek; bu tedbirlerin, cezadan farklı olarak, ihlale tepki olmadıklarını,

sadece ihlal vesilesi ile verildiklerini birçok yerde açıkça belirtirken; mahiyeti

bakımından ihlale tepkiden başka bir şey olmayan, dolayısıyla fer’i ceza

olarak adlandırılan hükümlü kişinin belli hakları kullanmaktan mahrum

bırakılmasının ceza müeyyidesi değil de güvenlik tedbiri sayılması bir

çelişkidir. Bir şey, kanunun ifadesi ile suçtan dolayı hapis cezasına

mahkumiyetin kanuni sonucu ise; artık o şey, tehlikelilikle bağıntılı olarak

ortaya çıkan güvenlik tedbiri değildir, ama ihlale, yani suça tepki olarak ortaya

çıkan ceza yanında, cezaya mahkumiyetin kanuni neticesi olarak ortaya

çıkan fer’i cezadır.”

ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu

hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında

gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem

de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık

cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31)

uygulanabilmekteydi ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli

olarak kamu hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere

mahsus olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m.

282/2’de olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya

çıkabilmekteydi. YTCK ise yazarın, “ceza mahkûmiyetinin sonucu olarak

hukuku bağlayıcı ceza120” olarak ifade ettiği söz konusu yaptırımı, bir

güvenlik tedbiri olarak kabul etmekle, hem yukarıda ifade edilen karışıklığı

gidermiş hem de söz konusu yaptırımı, asıl kimliğine kavuşturmuştur.

Gerçekten, ceza mahkûmiyetine bağlı hak yoksunlukları, ceza olmayıp,

güvenlik tedbiridir. Zira en başta cezanın amacı -kural olarak- müspet

anlamda özel önleme olduğu halde, güvenlik tedbirleri farklı farklı amaçlara

hizmet ederler. Mesela konumuzda olduğu gibi, ceza mahkûmiyetine bağlı

hak yoksunlukları, suç işleyen kişiden, toplumun korunması amacıyla

uygulanır. Keza hak yoksunlukları, cezadan farklı olarak failin kusuru

gözetilerek değil, failin suç teşkil eden fiilinin ortaya çıkardığı tehlikelilik

durumu gözetilerek uygulanır. Şayet hak yoksunlukları, ceza olarak kabul

edilebilir olsaydı, mesela YTCK’nın 53/4. Maddesindeki “fiili işlediği sırada 18

yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkradaki hak

yoksunluklarının uygulanmayacağı” yönündeki hükmü izah edebilmek

mümkün değildi. Yani fiili işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış olan kişinin

suç teşkil eden fiili dolayısıyla tehlikeli telakki edilemeyeceği kabulüyle,

hakkında birinci fıkradaki hak yoksunluklarına hükmedilemediği halde, aynı

kişiye, indirim yapılarak da olsa ceza uygulanabilmektedir. Sonuç olarak, hak

yoksunlukları, yazarın ifade ettiğinin aksine, “ceza mahkûmiyetinin sonucu

olarak hukuku bağlayıcı ceza” değil, güvenlik tedbiridir.

YTCK’nın yaptırım sistemi, üçüncü olarak, “adli para cezasına ilişkin

52. Maddede yer alan alt ve üst sınırlar arasındaki farkın çok açık olması ve

bunun adam kayırmaya yarayacağı ve nihayet günün üst sınırı olan 730 gün

yerine düz hesap (!) 700 gün olarak belirlenmemiş olmasının anlaşılamazlığı

iddiasıyla eleştirilmiştir.

Oysa söz konusu madde gerekçesinde de ifade edildiği üzere, “Gün

para cezası sisteminin temel amacı, para cezasının kişinin ödeme gücüne

göre belirlenmesi yoluyla, suç işleyen zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği

gidermektir”. Bir dönem kamuoyunda çokça tartışılan ve karşılaştırılan

“baklava çalan çocuk” ile “banka hortumcusu” örneklerinde olduğu gibi, suç

faillerinin ekonomik durumlarına göre para cezasının belirlenmesi

hususunda, YTCK’nın para cezası sisteminin, ceza adaleti ilkesine daha

uygun olduğu kanaatindeyiz.

YTCK’nın yaptırım sistemi, dördüncü olarak, “müsadereye ilişkin 54.

Maddenin gerekçesinde yer aldığı iddia edilen (müsadereye hükmedilmesi

için bir suçun işlenmesi zorunlu “olmamakla” birlikte) düşüncesinin, suçun

olmadığı yerde güvenlik tedbirinin de olmayacağı ve bu durumun polis tedbiri

ile güvenlik tedbirini karıştırmanın ötesinde, demokratik bir toplum düzeninde

kabulü mümkün olmayan sonuçlar doğuracağı” isnadıyla eleştirilmiştir.

Oysa müsadereye ilişkin 54. Maddenin gerekçesinde “müsadereye

hükmedilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu “olmamakla” birlikte” ifadesi

yer almamakta, tam tersine “müsadereye hükmedilmesi için bir suçun

işlenmesi zorunlu “olmakla” birlikte” ifadesi yer almaktadır. Dolayısıyla söz

konusu eleştirinin mesnetsiz olduğunu belirtmekle yetineceğiz.

YTCK’nın yaptırım sistemi, beşinci olarak, “YTCK’nın 59. Maddesinin

yürürlüğe girmesinin hemen sonrasında değiştirilerek, sınır dışı edilmenin

güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılıp, kolluğa mal edildiği” düşüncesiyle

eleştirilmiştir.

Gerçekten YTCK’nın 59. Maddesi, 5328 Sayılı Kanun ile

değiştirilmeden önce “İşlediği suç nedeniyle iki yıl veya daha fazla süreyle

hapis cezasına mahkûm edilen yabancının, cezasının infazından sonra

derhal sınır dışı edilmesine de hükmolunur” şeklindeyken; 5328 Sayılı Kanun

ile değiştirildikten sonra “İşlediği suç nedeniyle hapis cezasına mahkum

edilen yabancı, koşullu salıverilmeden yararlandıktan ve her halde cezasının

infazı tamamlandıktan sonra, durumu, sınır dışı işlemleriyle ilgili olarak

değerlendirilmek üzere derhal İçişleri Bakanlığına bildirilir.” Hükmünü

getirmiştir. Bize göre sınır dışı edilme hususunda, bir idare organına, takdir

yetkisi tanınmış olması, söz konusu tedbiri, güvenlik tedbiri olmaktan çıkarıp,

idari tedbir niteliğine kavuşturmaz. Zira bir tedbirin güvenlik tedbiri mi idari

tedbir mi olduğu hususunda temel belirleyici, ilgili tedbirin, suç işlendikten

sonra mı yoksa henüz bir suç işlenmeden mi uygulandığıdır. Buna göre, idari

tedbirlere henüz bir suç işlenmeden başvurulduğu halde, güvenlik tedbirlerine

ancak bir suç nedeniyle hükmolunabilir. YTCK’nın 59. Maddesi’nin gerek ilk

halinde, gerekse değişiklikten sonraki halinde ise “İşlediği suç nedeniyle”

ifadesine yer verilerek, söz konusu tedbirin, güvenlik tedbiri olduğu ortaya

konulmaktadır. Nitekim söz konusu maddenin gerekçesinde de sınır dışı

etmenin bir güvenlik tedbiri olduğu vurgulanmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

GÜVENLİK TEDBİRLERİ

1. Güvenlik Tedbiri Kavramı

Güvenlik tedbiri kavramı hakkında, öğreti ve mevzuatta kavram birliği

yoktur.

YTCK yürürlüğe girmeden önce, öğretide yazarların önemli bir

çoğunluğu “emniyet tedbiri” kavramını tercih etmekteyken, YTCK’nın

yürürlüğe girmesiyle beraber, “güvenlik tedbiri” kavramı kullanılmaya

başlanmıştır.

Türk pozitif hukukunda da kavram hakkında yeknesaklık mevcut

değildir. Gerçekten; 1961 Anayasası’nın 33. maddesinde “ceza tedbirleri”

kavramının, 1982 Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza yerine geçen

güvenlik tedbirleri” kavramının, 647 Sayılı CİK’in 4. maddesinde “kısa süreli

hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek tedbirler” kavramının tercih

edildiği; bununla birlikte YTCK’nın 1. maddesinde “güvenlik tedbirleri”

kavramının ve yine 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı

Hakkında Kanun’un adında ve maddelerinde de “güvenlik tedbirleri”

kavramının tercih edildiği görülmektedir.

Öte yandan, kavram olarak “emniyet tedbirleri”nin ya da “güvenlik

tedbirlerinin” kullanılması da pratikte bir farklılık doğurmamaktadır. Zira hem

öğretide hem de pozitif hukukta tercih edilen kavramlar, sonuç itibariyle aynı

ceza hukuku müessesesini, yani bir ceza hukuku yaptırımı olan “güvenlik

(emniyet) tedbirlerini ifade etmektedir.

Ayrıca, YTCK’da ve Yeni İnfaz Kanunu’nda da “güvenlik tedbiri”

kavramının kabul edilmesi, kanun koyucunun da kavram hakkındaki tercihinin

netliğini vurgulamaktadır.

Dolayısıyla biz de gerek kanun koyucunun doğru bulduğumuz

eğilimine uygun olmak adına ve gerekse tez konumuzda belirtilen başlığa

sadık olmak bakımından “güvenlik tedbirleri” kavramını tercih etmekteyiz.

2. Güvenlik Tedbiri Tanımı

Tıpkı kavram hakkında olduğu gibi, güvenlik tedbirlerinin tanımı

hususunda da öğretide ve uygulamada görüş birliği yoktur.

Türk Hukuku’nda;

HAFIZOĞULLARI’na göre, güvenlik tedbirleri, ceza hukukunda,

cezanın uygulanmadığı, uygulansa bile yeni suçları önlemede yetersiz

sayıldığı hallerde, geleneksel ceza sistemini tamamlayan hukuki himaye

vasıtalarıdır.

ARTUK’a göre, güvenlik tedbirleri, suçun işlenmesine müteakip, yeni

suçların işlenmemesi için kişinin arzusu hilafına uygulanan ve bu nedenle

kişiye acı ve ızdırap veren, tehlikeli halde bulunduğunu suç teşkil eden fiiliyle

ortaya koyan şahsın yeni suçlar işlememesi için uygulanan, temel amacı

suçta tekerrürün önlenmesi ve gelecekteki bir suçun işlenmesi tehlikesine

karşı toplumun savunulması olan, sorumlu veya sorumsuz şahıslar ya da

mallar hakkında uygulanabilen, önleme ve tedavi vasıtalarıdır.

NUHOĞLU’na göre, güvenlik tedbirleri, tehlikeli failler hakkında ceza

yerine veya ceza ile birlikte hükmolunan, tehlikelilikle orantılı olan, genellikle

failin iyileştirilmesi amacına yönelik bulunan, kanunla belirlenen ve hâkim

tarafından hükmedilen yaptırımlardır.

ERDEM’e göre, güvenlik tedbirleri, suçla mücadele ederken cezanın

önleyemediği fiiller ve hukukun cezalandırmada yetersiz kaldığı şahısların

işlediği suçlar ve tehlike haline karşı toplumun korunması ile ilgili alınan

tedbirlerdir.

ÖZGENÇ’e göre, güvenlik tedbirleri, işlediği suçtan dolayı kusurlu

olup olmadığına bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu

ile veya suçun işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma

veya iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır.

TOROSLU’ya göre, güvenlik tedbirleri, duruma göre eğitmek veya

tedavi etmek suretiyle suçlunun sosyal hayata, yeniden uyum sağlamasını

amaçlayan tedbirlerdir.

SOYASLAN’a göre, güvenlik tedbirleri, suç işlenmesini veya yeniden

işlenmesini önlemeye yönelik, kişiyi suça iten bünyesel nedenlerle, sosyal ve

çevresel nedenleri ortadan kaldırmaya yarayan yaptırımlardır.

DÖNMEZER/ERMAN’a göre, güvenlik tedbirleri, suçludaki tehlike

haliyle orantılı olarak hükmedilen ve esas itibariyle sosyal savunma amacına

yönelmiş bulunan müeyyidelerdir.

TANER’e göre, güvenlik tedbirleri, cezai mesuliyeti olmadığı için

cezalandırılamayanlar ile cezalandırıldıkları halde tekrar suç işleyenlerin veya

suç işlemeleri muhtemel olanların terbiye ve tedavi edilmesi ya da bu

mümkün olmuyorsa, topluma zarar veremeyecek hale getirilmesi için

uygulanan tedbirlerdir.

ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM’e göre, güvenlik tedbirleri, isnat kabiliyeti

hiç bulunmayan veya azalmış bulunan kimselerin, suç genel teorisi esasları

çerçevesinde suç olarak nitelenemeyen fiillerinin karşılığı olarak ancak

kanunla konulabilen; bu gibi fiilleri işlediği sabit olan kimseleri ıslah veya

tedavi etmek, bunların toplum içinde yeniden kendi başına yaşayabilmelerini

mümkün kılmak ve toplumu da tehlikeden korumak amacıyla ancak yargısal

bir kararla hükmedilebilen; infaz edilmeleriyle ister istemez beraberlerinde

hükümlü bakımından bazı yoksunluklar ve/veya sınırlamalar veya temel hak

ve hürriyet kısıtlamaları getiren yaptırımlardır.

ÇOLAK/ALTUN’a göre, güvenlik tedbirleri, suçludaki tehlikelilik

durumuyla orantılı olarak hükmedilen ve asıl olarak sosyal savunma amacına

yönelmiş bulunan müeyyidelerdir.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, güvenlik tedbirleri, suç karşılığı olarak

ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir biçimde hükmedilen ve esas itibariyle

suça ve suçluya karşı toplum savunması amacına yönelmiş bulunan

yaptırımlardır.

Karşılaştırmalı hukukta ise;

BIRKMEYER’e göre, güvenlik tedbirleri, tehlikeli kişilere karşı özel

biçimde davranmak suretiyle hukuka aykırılıkları önlemeye çalışan ve devlet

tarafından uygulanan tedbirlerdir.

EXNER’e göre, güvenlik tedbirleri, suç işleme tehlikesinde bulunan

kişilerin bu tehlikeli halini ortadan kaldırmak amacıyla, devlet tarafından

uygulanan cebri tedbirlerdir.

HEDAYATI’ye göre, güvenlik tedbirleri, kanunda öngörülen toplumsal

savunma vasıtaları olup, toplum için tehlike oluşturan suçun işlenmesinden

sonra hakim tarafından hükmedilirler.

SCHMIEDHAUSER’e göre, güvenlik tedbirleri, toplumu, tehlikeli failin

hukuka aykırı fiillerinden failin tedavisi yoluyla geleceğe yönelik olarak

korumayı amaçlayan müeyyidelerdir.

JESCHECK’e göre, güvenlik tedbirleri, gerçekleştirilen hukuka aykırı

bir fiil vesilesiyle uygulanan ve tekerrür ihtimalinden failin kendisini ve

toplumu koruyan müeyyidelerdir.

VICTOR’a göre, güvenlik tedbirleri, hükümlünün zararsızlaştırılması

veya tedavi suretiyle rehabilitasyonu hususuna dikkat etmek suretiyle,

toplumun, hükümlünün gelecekte işlemesi muhtemel suçlardan korunmasını

göz önünde bulunduran ve özellikleri olan ceza hukuku yaptırımlarıdır.

Görüldüğü üzere; gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı

hukukta, güvenlik tedbirlerinin tanımı yapılırken, esasen birbirine yakın ve

fakat birbirine nazaran, daha kapsamlı ya da daha dar tanımlamalar ortaya

konmuş ve dolayısıyla hemen hemene tüm tanımlarda, güvenlik tedbiri

kavramının bir veya daha fazla unsuru ihmal edilmiştir.

Kanaatimizce, güvenlik tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra,

kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili

hakkında ya da suçun konusu yahut işlenmesinde kullanılan araçla ilgili

olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen

suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile orantılı olan ve esas itibariyle

koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır.

3. Güvenlik Tedbirlerinin Hukuki Niteliği

Gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı hukukta, güvenlik

tedbirlerinin hukuki niteliği tartışmalıdır. Gerçekten, güvenlik tedbirlerinin,

hukuki niteliği bakımından, öğretide ileri sürülen görüşleri; “ceza hukuku

yaptırımı görüşü”, “idari tedbir görüşü”, “bağımsız tedbir görüşü” ve nihayet

“karma görüş” olmak üzere, 4 ana başlık altında toplamak mümkündür.

3.1. Ceza Hukuku Yaptırımı Görüşü

Türk öğretisinin büyük bir çoğunluğu ve Anayasa Mahkemesi ile

Alman öğretisinin büyük bir çoğunluğu, güvenlik tedbirlerinin, hukuki nitelik

bakımından ceza hukuku yaptırımları olduğu sonucunda birleşmektedirler.

ÖZGENÇ’e göre güvenlik tedbirleri, koruma ve iyileştirme amacına yönelik

ceza hukuku yaptırımlarıdır. ARTUK’a göre de bir toplum en az ceza kadar

güvenlik tedbirlerine de muhtaçtır ve yaptırım sisteminde her iki müesseseye

de ayrı ayrı yer verilmelidir ve dolayısıyla güvenlik tedbirleri de ceza

hukuku yaptırımlarıdır. EREM’e göre de güvenlik tedbirleri ile cezalar

arasında müşterek bazı vasıflar mevcuttur ki bu durum ikisinin de ceza

hukukuna dâhil müesseseler oluşundan ileri gelir. DÖNMEZER/ERMAN’a

göre de güvenlik tedbirlerine ancak suç işlendiğinin tespitinden sonra

hükmedilebileceğinden, güvenlik tedbirleri yargısal nitelik taşırlar.

NUHOĞLU’na göre de suç işleyen bireylere karşı hem ceza hukuku hem de

idare hukuku alanında tedbirler mevcuttur; ancak ceza kanununda belirlenen

bir fiile uygun davranış nedeniyle uygulanan tedbirler yaptırımdır ve cezai

tedbirlerdir. ERDEM’e göre de güvenlik tedbirleri, cezanın ortadan

kaldıramadığı suç sebeplerini ortadan kaldırabilmek ve ayrıca sorumlu

olmayan kimselerin işledikleri suçlar karşısında çaresiz kalmamak için,

cezalardan ayrı bir yaptırım çeşididir. Anayasa Mahkemesi’ne göre de

güvenlik tedbirleri, suç karşılığı olarak ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir

biçimde hükmedilen ve esas itibariyle suça ve suçluya karşı toplum

savunması amacına yönelmiş bulunan ceza hukuku yaptırımlarıdır. Son

olarak belirtmek gerekir ki YTCK’da da güvenlik tedbirleri, bir ceza hukuku

yaptırımı olarak ve yaptırımın, cezadan başka, ikinci türü olmak üzere

düzenlenmiştir.

3.2. İdari Tedbir Görüşü

Türk öğretisinde kimi yazarlar ile İtalyan öğretisinin önemli bir

kısmı, güvenlik tedbirlerinin, “idari tedbirler” olduğu görüşünü

savunmaktadır. ÖNDER’e göre güvenlik tedbirleri, ceza kanunu içerisinde yer

alsalar da idari niteliktedirler. İtalyan öğretisinden, ANTOLISEI,

BATTAGLINI ve ROCCO’ya göre de güvenlik tedbirleri, kanunda

öngörülseler ve hâkim tarafından hükmedilseler bile daima idari

niteliktedirler.

Burada yeri gelmişken, güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki

farkların da açıklanması gerekmektedir.

Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki ilk fark “kanunilik

ilkesi” bakımındandır. Kanunilik ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını

gerektirecek kanuni bir durum olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi,

kanunda yazılı olmayan bir tedbirin uygulanmasına da karar veremez. Nasıl

ki suça göre ceza yaratma yetkisi hâkime tanınmamışsa, suçluya göre

güvenlik tedbiri yaratmak yetkisi de hâkime tanınmamıştır. Dolayısıyla

güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve bunların hangi hallerde

uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı gösterilmelidir. Yalnız burada önemle

belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerine ilişkin düzenlemelerin, illa ki ceza

kanununda yer alması şart olmayıp, ceza hukuku yaptırımı içeren her

kanunda, güvenlik tedbirleri ve bunların uygulama esasları düzenlenebilir.

Keza burada kanun kavramı ile kastedilen, geniş anlamda norm değil, bir

yasama tasarrufu olarak kanundur. Yani güvenlik tedbirlerine, ancak bunların

kanunla düzenlenmesi halinde başvurulabilir; yoksa idarenin düzenleyici

işlemleri ile güvenlik tedbiri ihdas edilemez. Oysa idari tedbirler bakımından,

“kanunilik ilkesi” geçerli olmayıp, idari tedbirler, idarenin düzenleyici işlemleri

ile yani tüzük, yönetmelik, talimatname, iç emir, sirküler gibi tasarruflarla

düzenlenebilir.

Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki ikinci fark, söz konusu

tedbirlere karar veren merciler bakımındandır. Güvenlik tedbirlerine ancak

mahkemeler hükmedebileceği halde, idari tedbirlere, adı üzerinde, idare

tarafından karar verilir.

Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki üçüncü ve en temel

fark ise, söz konusu tedbirlerin, hakkında uygulandıkları kişilerin fiillerinin

hukuki niteliği bakımındandır. İdare hukuku bağlamındaki tedbirlere

başvurulabilmesi için, teknik anlamdaki güvenlik tedbirlerinden farklı olarak

bir suçun işlenmesi şart değildir. Oysa güvenlik tedbirleri, failin kusurlu olup

olmadığına bakılmaksızın, hatta çoğu zaman da kusurlu olmayan ama illa ki

işlediği fiil “suç” niteliğinde olan ve bu suç dolayısıyla tehlikelilik arz eden

failler hakkında uygulanır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine, ancak suç

işlendikten sonra hükmedilebileceğinden, güvenlik tedbirleri yargısal nitelik

taşıdığı halde, idari tedbirlere başvurulabilmesi için işlenmiş bir suç şart

olmadığından, idari tedbirler, idari nitelik taşırlar.

Öte yandan, hem güvenlik tedbirlerinin hem de idari tedbirlerin

hedefinin aynı olduğu, yani her iki tedbirin de toplum düzeninin korunması ve

toplumsal güvenliğin sağlanması olduğu; ayrıca sürücü belgesinin geri

alınması tedbirinde olduğu gibi, bazı tedbirlerin ise aynı zamanda hem

güvenlik tedbiri hem de idari tedbir olduğu da ileri sürülmektedir.

3.3. Bağımsız Tedbir Görüşü

Türk öğretisinden kimi yazarlara göre ise güvenlik tedbirleri,

bağımsız, yani ne cezai ne de idari olmayan tedbirlerdir. Gerçekten

ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM, hukuk devleti ilkesinden hareket ederek, güvenlik

tedbirlerini ya da daha doğrusu güvenlik tedbirleri hukukunu, ceza

hukukundan ayırarak, özerk bir hukuk dalı olarak kabul etmektedir.

3.4. Karma Görüş

Türk öğretisinden kimi yazarlara göre de güvenlik tedbirleri, karma

nitelikli tedbirlerdir. Gerçekten, HAFIZOĞULLARI, güvenlik tedbirlerinin

maddi bakımdan idari tedbirler olmalarına rağmen, şekli bakımdan devletin

kazai faaliyeti alanına giren tedbirler olduğu sonucuna varmaktadır.

Bununla birlikte HAFIZOĞULLARI, güvenlik tedbirlerinin, tıpkı ceza gibi

özünde bir kötülük teşkil etmesine, kişinin veya şeyin zorlanması suretiyle

gerçekleşmesine, bir toplumsal savunma vasıtası olmalarına rağmen, bir tür

ceza müeyyidesi olmadığını; bunların, bir bastırma değil, sadece ceza

hukukuna özgü bir önleme tedbiri olduğunu da ileri sürmektedir. AYDIN’a

göre de güvenlik tedbirleri, şekli açıdan yargısal olmakla birlikte, maddi

bakımdan idari tedbirlerdir.

3.5. Görüşümüz

Bize göre, suç failinin fiili “ceza hukuku yaptırımları” ile karşılanır ve

ceza hukuku yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleri kavramlarını

kapsayan bir üst başlıktır. Cezalar ve güvenlik tedbirleri ise; amaç,

uygulanma rejimi ve sonuç bakımından birbirlerinden ayrılsalar da kanunilik

ilkesi, yaptırıma yol açan fiilin hukuki niteliği, yöneldikleri haklar ve yine

sonuçları bakımından da birbirlerine benzerler. İşte özellikle, güvenlik

tedbirlerinin, cezalarla benzeştiği bu yönler, onları, hukuki nitelik bakımından

“ceza hukuku yaptırımı” olmakla sonuçlar. Gerçekten güvenlik tedbirleri; bir

suçun işlenmesinden sonra, kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak

mahkeme kararıyla, suç faili hakkında ya da suçun konusu yahut

işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte

uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen suçun tehlikeliliği ile orantılı olan ve esas

itibariyle koruma ve iyileştirme amacına yönelik “ceza hukuku yaptırımları”dır.

Öte yandan, suç failleri hakkında hem ceza hukuku bağlamında hem

de idare hukuku bağlamında bir takım tedbirler öngörüldüğü de gerçektir.

Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki suç faili hakkında öngörülen idare

hukuku bağlamındaki tedbirler, teknik anlamda “güvenlik tedbiri” olmayıp,

kamu yararına yönelik toplumsal savunma vasıtalarıdır. Keza idare hukuku

bağlamındaki tedbirlere başvurulabilmesi için, teknik anlamdaki güvenlik

tedbirlerinden farklı olarak bir suçun işlenmesi de şart değildir. Oysa güvenlik

tedbirleri, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, hatta çoğu zaman da

kusurlu olmayan ama illa ki işlediği fiil “suç” niteliğinde olan ve bu suç

dolayısıyla tehlikelilik arz eden failler hakkında uygulanır. Nitekim YTCK’nın

güvenlik tedbirlerini düzenleyen 53 vd. maddelerinde de tüm güvenlik

tedbirleri bakımından, işlenen fiilin “suç” niteliğinde olması sıkı biçimde şart

koşulmuştur.

4. Güvenlik Tedbirlerinin Türk Hukuku’ndaki Tarihsel Gelişimi

Türk Hukuku’nda ETCK’da güvenlik tedbiri veya benzeri bir kavrama

yer verilmemiş, tüm yaptırımlar ceza olarak öngörülmüştür. Keza 1961

Anayasası’nın 33. maddesinde “ceza tedbirleri” kavramına, 1982

Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri”

kavramına, 647 Sayılı CİK’in 4. maddesinde “kısa süreli hürriyeti bağlayıcı

cezalar yerine uygulanabilecek tedbirler” kavramına yer verilmiştir.

Türk Hukuku’nda güvenlik tedbiri kavramına ilk defa yer veren ve

 

daha önemlisi güvenlik tedbirlerini, ilk defa sistemli bir şekilde düzenleyen

kanun, YTCK’dır. Gerçekten, YTCK’nın kabul ettiği yaptırım sistemi, temelde

cezalar ve güvenlik tedbirlerinden oluşmaktadır. Güvenlik tedbirleri, YTCK’nın

birinci kitabının, yaptırımlar başlıklı üçüncü kısmının, ikinci bölümünde,

ayrıntılı ve sistemli bir biçimde düzenlenmiştir. Yine YTCK’dan sonra

çıkarılan 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında

Kanun’un adında ve maddelerinde de “güvenlik tedbirleri” kavramına yer

verilerek, eski sistemden farklı olarak, sadece cezaların infazı değil, yaptırım

sisteminin ikinci ayağını oluşturan güvenlik tedbirlerinin de infazı sistemli bir

şekilde düzenlenmiştir.

Aşağıda sırasıyla, ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve

YTCK’nın yaptırım sistemi kapsamında güvenlik tedbirleri incelenecektir.

4.1. ETCK’nın Yaptırım Sistemi Kapsamında Güvenlik Tedbirleri

ETCK’nın yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen

yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,

suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere mahsus

cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş

şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar (TCK m.

31 vd.) olarak düzenlenmişti.

ETCK’da güvenlik tedbirleri konusunda, açıkça ve sistemli bir

düzenleme bulunmasa da güvenlik tedbirleri ile ilgili düzenlemelere de

rastlanmaktaydı. Örneğin küçüklere ilişkin (m. 53), akıl hastalarına ilişkin (m.

46), uyuşturucu madde ve alkol kullananlara ilişkin (m. 404, 573) güvenlik

tedbirleri öngörülmekteydi. Esasen birer güvenlik tedbiri olan, kamu

hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35) ve

kanuni kısıtlılık (m. 33/1) feri ceza olarak; babalık ve kocalık haklarından

yoksunluk (m. 33/2) ise mütemmim ceza olarak öngörülmüştü. Öte yandan

ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu hizmetlerinden

yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında gösterilen meslek

ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem de fer’i ceza olarak

verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası, hem bir asli

ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31) uygulanabilmekteydi

ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli olarak kamu

hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere mahsus olarak

gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m. 282/2’de olduğu

gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya çıkabilmekteydi.

Gerek suçluyu iyileştirmek, gerek toplumu suçludan veya bizatihi

suçluyu toplumdan korumak bakımından, çağdaş ceza hukukunun önemle

ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine, ETCK’da sistematik olarak yer

verilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak kabul edilmelidir.

Dolayısıyla ETCK’nın yaptırım sistemi, çağdaş ceza anlayışına

uygun olmadığı gibi, sistematik bir düzenlemeye de sahip değildi ve

uygulamada yanlışlıklara ve karışıklıklara sebebiyet vermesi itibariyle

eleştirilmiştir.

4.2. YTCK’ya İlişkin Hükümet Tasarısı’nın Yaptırım Sistemi

Kapsamında Güvenlik Tedbirleri

Hükümet Tasarısı’nın ön gördüğü yaptırım sisteminde, hem “cezalar”

hem de “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmişti ve güvenlik tedbirleri; hürriyeti

bağlayıcı güvenlik tedbirleri, haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik

tedbirleri ve önleyici kefalet olmak üzere üçlü bir ana tasnife tabi tutulmuştu

(m. 94).

Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri; bir eğitim-iş evinde veya tarım

işletmesinde iyileştirme, denetimli serbestlik, belli yerlerde bulunma veya

ikametin yasaklanması, içki içilen veya benzeri yerlere gitmekten

yasaklanma, akıl maluliyeti veya diğer bir ruhsal düşkünlük veya sakatlık

nedeniyle cezaları indirilmiş olan hükümlülerin bu husus için kurulmuş bir

sağlık kurumunda tedavi altına alınmaları, sarhoşluğu veya uyuşturucu

kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olan hükümlülerin tedavi altına

alınmaları, tehlikeli mükerrirlerin müesseseye yerleştirilmeleri ve yabancılar

hakkında sınır dışı edilme olarak düzenlenmişti.

Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ise; altsoyuna

veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç işleyen hükümlünün,

velayet, vesayet veya kayyımlık sıfatının kaldırılmasına karar verilmesi ve

hakkında hapis cezasına hükmolunan failin cezanın infazı süresince

kısıtlanmasına karar verilebilmesi olarak düzenlenmişti.

Hükümet tasarısı, aslında ceza olmayıp birer güvenlik tedbiri olan

yaptırımları, fer’i ceza olarak kabul etmekteydi. Gerçekten, kamu

hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının

durdurulması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç nedeniyle

mülkiyetin devlete geçmesi, esasen birer güvenlik tedbiri olduğu halde,

hükümet tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti.

Ceza hukuku yaptırımının uygulanmasında, temel siyaset ilkesi

olarak, hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir toplum

üyesi haline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, her ne kadar, bir fer’i

ceza olarak düzenlense de kamu hizmetlerinden müebbet yasaklama

hükümet tasarısında da kabul edilmemişti.

Güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve tedbirlerin uygulanması

hususundaki esaslar, tasarının 95. Maddesinde düzenlenmişti. Tasarı,

güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını bazı hallerde mecburi kılmış, bazı

hallerde ise hâkimin takdirine bırakmıştı. Ancak, her halde bu tedbirlerin

hükmolunabilmesi ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlı idi. Oysa

ETCK’ya göre güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her durumda hâkim

veya mahkeme kararı şart değildir. Mesela tez konumuzu oluşturan ve 53.

Maddede düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için, bunun hükümde açıkça belirtilmesi şart değildir.

Güvenlik tedbirleri ancak, bir suçtan dolayı asli bir cezaya mahkumiyet

halinde hükmedilebilecekti. Kişinin soyut tehlike hali, tasarının kabul ettiği

sistemde, güvenlik tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermemekteydi. Bir

suçlu hakkında, işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür

halinde de bir veya birden fazla tedbire hükmolunacaktı.

Tasarıya göre, hükmü veren hâkimin gerekli gördüğünde

uygulanmakta olan güvenlik tedbirini değiştirebilme imkânı vardı. Böylece

güvenlik tedbirinden failin, gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında,

hâkim bunun yerine başka bir tedbire hükmedebilecekti. Ancak bu halde esas

hükümde belirtilen tedbir süresi aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen

hükme göre tedbirin geri kalan kısmı yeni tedbirin koşullarına göre

uygulanacaktı. Herhangi bir güvenlik tedbirinin uygulanmasında, artık fail

veya toplum bakımından bir yarar kalmadığının saptandığı hallerde, tasarının

97’nci maddesinde belirtilen tedbire ait alt sınırların çekilmiş olması kaydıyla,

hükmü veren hakim tedbirin tümüyle kaldırılmasına karar verebilecekti.

Hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne zaman

başlanacağı da maddede gösterilmişti: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri

cezanın infazından sonra başlayacaktı. Koşullu salıverilme halinde ise tedbir,

salıverilme tarihinden itibaren uygulanacaktı. Haklardan yoksunluğu

gerektiren güvenlik tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden

sonra uygulanacaktı.

Hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanuni nedenler, güvenlik

tedbirini de düşürmekte idi. Maddenin son fıkrasında, güvenlik tedbirlerinin

infazından kaçan hükümlü hakkında cezaya hükmedileceği açıklanmıştı.

Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilecek diğer haller tasarının 96.

maddesinde sayılmıştı. Maddenin birinci fıkrasında, tasarının belirli

bölümlerinde yer alan kasten veya taksir ile kamu bakımından tehlike

yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı hâkimin bir güvenlik tedbirine

hükmedebilmesi öngörülmüştü. Bu halde, güvenlik tedbirinin uygulanması

için hakimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede teker teker

açıklanmıştı. Maddenin ikinci fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti

bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne

alınarak cezasının aynı süreyle 94. maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2)

numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik tedbirine çevrilmesine mahkemece

karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer almakta idi. Bu halde güvenlik

tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak,

aksi halde ise güvenlik tedbiri altında çekilen sürenin mahsubundan sonra

hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan sonraki kalan kısmı aynen

çektirilecekti. Böylece ceza yaptırımının bireyselleştirilmesini sağlayacak çok

etkin bir aracın hâkimin eline verildiği ve cezanın güvenlik tedbirine

çevrilebilmesi olanağı sağlandığı düşünülmekte idi. Maddenin son fıkrasında

ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı haller gösterilmişti. Kanun gereği bir

güvenlik tedbirine hükmedilmesi zorunlu olduğu hallerde ikinci fıkra

uygulanmayacaktı. Yine bu maddenin birinci fıkrasında yazılı hallerde olduğu

gibi, hakimin bir güvenlik tedbirine hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği

hallerde de bu fıkra hükmü uygulanmayacaktı.

 “Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri”, tasarının 97. maddesinde

düzenlenmekte, tedbirlerin alt ve üst sınırları bu maddede belirtilmekteydi.

Tedbirlerin uygulanmasında esas amaç hükümlüyü yeniden suça teşvik

edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber

ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktı.

Bu nedenle denetimli serbestliğin bir eğitim tedbiri niteliğini taşıması gerekli

olduğu düşünülmüştü. Maddede belirtildiği gibi suçluya hem sosyal ve hem

de maddi yardım sağlanacaktı. Bütün bu hizmetler de bir denetim görevlisi

marifetiyle verilecekti. Suçlunun toplum ile bütünleştirilmesini sağlamak üzere

bu görevli gereken her şeyi yapacaktı. Maddenin son bendinde sınır dışı

etme kararının ne zaman verilebileceği açıklanmıştı. Hâkim yabancı

hakkında sınır dışı edilme kararını her zaman, hatta hükmün

kesinleşmesinden sonra da verebilecekti. Ayrıca sınır dışı edilmiş

yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına

alınmıştı.

Tasarının 98. maddesinin ilk fıkrasında, velayet, vesayet ve kayyımlık

sıfatlarıyla ilgili öngörülen güvenlik tedbirinin hakimin takdirine göre süreli

olarak veya müebbeden hükmedilebileceği öngörülmüştü. Böylece bu

maddeye göre haklardan yoksunluğu gerektiren tedbirler, süresiz de

uygulanabilecekti. Oysa YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir hak

yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin

kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar devam edecektir.

Maddenin sonraki fıkrasında, kanunen hükmedilmesi gereken veya

hakimin takdirine göre uygulanabilecek olan güvenlik tedbirlerinin, hakimin

takdirine göre “önleyici kefalet”e değiştirilebileceği kabul edilmişti. Böylece

yaptırımın bireyselleştirilmesini sağlayan bir aracın hâkime verildiği kabul

edilmişti.

Sonuç olarak, hükümet tasarısında, bir taraftan “fer’i ceza”lara, diğer

taraftan da “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmiştir. Ancak, öngörülen “fer’i

ceza”larla “güvenlik tedbirleri” arasında kabul edilebilir, tutarlı ve somut bir

ölçüt belirlenememiştir ve bu yönüyle tasarının 19. Yüzyıl ceza hukuku

anlayışından, modern ceza hukuku anlayışına geçiş gayreti içerisinde olduğu

ifade edilebilir.

4.3. YTCK’nın Yaptırım Sistemi Kapsamında Güvenlik Tedbirleri

YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir

ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun

sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk

etmiş; bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak,

suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak

belirlemiştir.

YTCK’da güvenlik tedbirleri başlığı altında düzenlenmiş olan, belli

hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, eşya müsaderesi ve kazanç

müsaderesi, müsaderenin niteliği tartışmalı olmakla birlikte ETCK’da bir fer’i

ceza olarak düzenlenmişti. Bu durum, ETCK ile YTCK arasındaki yaptırımlar

konusundaki farklı yaklaşımı ortaya koyması açısından önemlidir.

YTCK’da modern bir ceza hukuku müessesesi olarak kabul edilen

güvenlik tedbirleri; genel nitelikli ve özgü güvenlik tedbirleri olmak üzere ikiye

ayrılarak incelenebilir. “Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (m. 53)”,

“eşya müsaderesi (m. 54)”, “kazanç müsaderesi (m. 55)” genel nitelikli

güvenlik tedbirleri iken, “akıl hastalarına (m. 57)”, “tüzelkişilere (m. 60)”,

“çocuklara (m. 56)” ve “yabancılara (m. 59)” özgü güvenlik tedbirleri de ancak

belli niteliklere sahip kişilere uygulanabilen özgü güvenlik tedbirleridir.

Güvenlik tedbirlerinden belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma

başlığı altında, bu güvenlik tedbirine hükmedilme şartları, hangi hakların

kullanılmasından yoksun bırakılacağı ve uygulanma zamanı gösterilmektedir.

Bu şekildeki bir düzenleme, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları,

kapsamı ve uygulanma süresinin bir arada tespit edilmesiyle, ETCK’nın

sisteminden farklı olarak, yaptırımların sistematiği içerisinde de kolay,

anlaşılır bir yapı oluşturmuştur. Bu düzenlemeyle, yaptırım teorisinin

verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir suçtan

mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin

önüne geçilmesi amaçlanmıştır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir

hak yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin

kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Bu nedenle, yasaklanmış

hakların geri verilmesi kurumu kaldırılmıştır. Ancak YTCK’da, ETCK’dan farklı

olarak, hak yoksunluklarının uygulanma zamanında değişiklik yapılmıştır.

Nitekim ETCK’da bu hak yoksunları mahkûm olunan hapis cezası boyunca

etkisini göstermekle birlikte, infaz tamamlandıktan sonra, süresiz veya

hükümde gösterilen süre kadar daha devam etmesi kabul edilmekteydi.

YTCK’da ise, bu hak yoksunlarının, sadece, mahkum olduğu hapis cezasının

infazının tamamlanmasına kadar sürmesi kabul edilmektedir. YTCK’nın bu

şekildeki düzenlemesi, günümüzdeki cezadan beklenen amacının

gerçekleştirilmesi bakımından uygun olmuştur. Çünkü cezadan beklenen

amaç, kişinin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma kazandırılması

olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının da mahkûm olunan hapis

cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam etmesi doğru bir yaklaşım

olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis cezasının infazından sonra

da devam ettirmek istersek; kişinin topluma kazandırılmasından ziyade

uzaklaştırılmasının sağlanması söz konusu olur ki, bu şekilde de cezadan

beklenen amaca uygun davranmamış oluruz. Ancak YTCK, sahip olunan

belli hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlardan

dolayı mahkum olunan hapis cezasından ayrı olarak, cezanın infazından

sonra da işlemek üzere, hakimin takdirine göre belirlenen süre zarfında bu

hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını kabul etmiştir. Bu düzenleme ile,

yukarıdaki açıklamalarla çelişkiye düşmekten ziyade, suçun işlenmesinde

kullanılan hak ve yetkilerin, -yine kişinin tekrar topluma kazandırılması

amacına uygun olarak- ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının

infazından sonra da kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların

kötüye kullanılmasından korunması olarak kabul edilmelidir. Belli hakları

kullanılmaktan yoksun bırakılmanın düzenlendiği 53. maddenin uygulanmaya

başlanması ile ETCK’nın 31, 33, 34, 35, 41. maddelerinde genel ve aynı

kanunun değişik maddelerinde (Ör: 219/son, 230/2, 233, 235/, 236, 238, 240,

243-249, 278/2, maddelerde kamu hizmetlerinden geçici veya sürekli

mahrumiyet, 359. maddede meslek ve sanatın tatili vs.) ayrıca özel ceza

kanunlarında (Ör: 2918 sayılı KTK. 119. maddede, sürücü belgesinin geri

alınması) ve dağınık vaziyette olan belli suçların işlenmesine bağlı hak

mahrumiyetlerinin şartları değiştirilmiş, fer’i cezalar müessesesi tamamen

kaldırılmıştır.

Yine bu anlayışa uygun olarak, belli meslek veya sanatın ya da trafik

düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla

taksirli bir suç işlenmesi durumunda, bu taksirli suçtan mahkûmiyet halinde,

cezanın infazından başlamak üzere belli süre için meslek ve sanatın tatili

icrasına ve sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebileceği

öngörülmüştür.

YTCK’nın düzenlemesiyle müsadere yaptırımı bir güvenlik tedbiri

olarak kabul edilmiştir. Böylece, ETCK’daki (m. 36) müsadereye ilişkin

düzenlemedeki, müsaderenin, bir tedbir mi yoksa bir ceza mı olduğu

şeklindeki tartışmalara son verilmiştir. Müsaderenin bir güvenlik tedbiri

olarak kabul edilmesinin sonucunda, müsadereye hükmedilebilmesi için bir

suçun işlenmiş olması zorunlu bulunmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir

kimsenin artık cezaya mahkum edilmiş olması aranmayacaktır. Müsadere

bakımından, YTCK’da, ETCK’dakinden daha kapsamlı ve ayrıntılı düzenleme

getirmiştir. Örneğin müsaderede orantılılık ilkesi kabul edilmiş, kısmı

müsadere ve müşterek ve iştirak halindeki eşyanın müsaderesi açıkça

düzenlenmiştir. Ayrıca eşya müsaderesinden ayrı olarak kazanç

müsaderesinin de düzenlenmesiyle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek

dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi de olanaklı hale

getirilmiş; böylece suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne

geçilmek istenmiştir. Dolayısıyla suçlulukla mücadele açısından etkin bir

yaptırım kabul edilmiştir.

YTCK’da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine de yaptırım

sistemi içinde yer verilmiştir. ETCK’da olduğu gibi akıl hastalığı, cezai

sorumluluğu kaldıran veya azaltan bir neden olarak ilgili kısımda

düzenlenmiş; buna karşılık yaptırımı, ETCK’dan farklı olarak yaptırımlar

kısmında düzenlenmek suretiyle, sistematik açıdan hatalı olan mevcut durum

düzeltilmiştir. Akıl hastaları ile ilgili güvenlik tedbirlerinde bir süre

öngörülmemiş, akıl hastasının toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan

kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar sürmesi kabul edilmiştir.

YTCK’da, akıl hastalarına uygulanacak yaptırım açısından, akıl hastalığının

işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak

davranışlarını yönlendirme yeteneği esas alınmıştır. Söz konusu yeteneğinin

önemli ölçüde azalmış olduğunu tespit edilen kişilere ceza verilmeyeceği, bu

kişiler hakkında güvenlik tedbirlerinin uygulanacağı belirtilmiş; bu yeteneği

önemli ölçüde olmamakla birlikte, işlediği fiil bakımından davranışlarını

yönlendirme yeteneği azalmış bulunanlar hakkında ise, işledikleri suçun

karşılığı cezaların indirilerek verileceği belirtilmiş, bunun yanında ETCK’dan

farklı olarak, mahkûm olunan cezanın güvenlik tedbiri olarak da

uygulanabileceği düzenlenmiştir.

Akıl hastalığında olduğu gibi, suç işleyen alkol ve uyuşturucu madde

bağımlıları hakkında da güvenlik tedbiri uygulanması kabul edilmiş ve

güvenlik tedbirinin söz konusu bağımlılıktan kurtulmasına kadar devam

edeceği benimsenmiştir.

YTCK, ETCK’dan farklı olarak mükerrirler hakkında cezanın

artırılması sisteminden vazgeçmiş; bunlar hakkında mükerrirlere özgü infaz

rejimine göre cezanın çektirileceğini ve ayrıca bu cezanın infazından sonra

da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Aynı sistemin

itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu hakkında da

uygulanması kabul edilmiştir. Nitekim bu kişilerde, mükerrirler gibi suç

işlemede kararlılık gösteren ve dolayısıyla toplum açısından tehlikelilik ifade

eden kişilerdir.

YTCK, tüzel kişiler hakkında cezanın değil, güvenlik tedbirlerinin

uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece tartışmalı olan tüzel kişiler hakkında

uygulanacak yaptırım konusuna açıklık getirmiştir. Gerçekten, cezaların

şahsiliği ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak tüzel kişiler hakkında ceza

yaptırımına hükmedilemeyeceği YTCK’nın 20/2. maddesinde açıkça

düzenlenmiştir. Bunun yerine kanunda açıkça öngörülen hallerde izin iptali ve

müsadere güvenlik tedbirlerinin tüzel kişiler hakkında uygulanabileceği 60.

maddede hükme bağlanmıştır. Bu hüküm Anayasa’nın 38. maddesindeki

güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceği ve cezaların şahsiliği

ilkelerine de uygundur.

YTCK yabancı kişilerin işledikleri suç nedeniyle iki yıl ve daha fazla

süreli hapis cezasına mahkum edilmesi durumunda, cezanın infazından

sonra derhal uygulanmak üzere sınır dışı edilme güvenlik tedbirinin de

uygulanacağı kabul edilmiştir.

Sonuç olarak, yaptırım sistemi ile YTCK, ETCK’nın benimsediği, 19.

yüzyıl anlayışını terk etmiş, çağdaş ceza hukuku anlayışına uygun hükümler

getirmiştir. Ayrıca, anlaşılması ve uygulaması kolay bir sistem oluşturmuştur.

Nitekim suç işlenmesiyle bozulan toplumsal düzende adalet ve güvenliğin

tekrar sağlanabilmesi, çağdaş anlayışın kanuna yansıması ve basit, anlaşılır

ve kolay uygulanabilir bir yapının oluşturulması ile mümkün olacaktır185.

5. Güvenlik Tedbirlerinin Uygulanma Şartları

Öğretide, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları incelenirken,

genellikle, yapılan tanımdan yola çıkılarak söz konusu şartların

sistemleştirilmesi tercih edilmektedir. Biz de güvenlik tedbirlerinin uygulanma

şartlarını ortaya koymak adına, ileri sürdüğümüz tanımdan yola çıkıp söz

konusu şartları sistemleştirmeye çalışacağız.

Bize göre, güvenlik tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra,

kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili

hakkında ya da suçun konusu yahut işlenmesinde kullanılan araçla ilgili

olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen

suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile orantılı olan ve esas itibariyle

koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır.

Dolayısıyla söz konusu tanımdan, aşağıda ayrıntılarıyla incelenecek

şartlar ortaya çıkmaktadır.

5.1. Suç Teşkil Eden Bir Fiilin Varlığı

Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için her şeyden önce, failin

fiilinin suç teşkil etmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, güvenlik tedbirlerine

ancak bir suç işlendikten sonra hükmedilebilir. Dolayısıyla adli makamlara,

suç işlenmeden önce, güvenlik tedbirlerine hükmetmek yetkisi

tanınmamalıdır. Zira henüz suç işlememiş kişilerin tehlikeli halde bulunup

bulunmadıkları kesin olarak saptanamadığı sürece -ki halen henüz suç

işlememiş olan bir şahsın ileride suç işleyip işlemeyeceği tahmine

dayanmaktadır- bunlar hakkında niteliği itibariyle müddetsiz olan güvenlik

tedbirlerine hükmetmek, kişi dokunulmazlığını ve hürriyetini tehlikeye

düşürür.

Öğretide yaygın olarak kabul gören bu görüş, ülkelerin

mevzuatlarının büyük bir çoğunluğu tarafından da kabul edilmiştir189.

Nitekim YTCK’nın güvenlik tedbirlerine ilişkin 53 vd. maddelerinde de

güvenlik tedbirlerine hükmolunabilmesi için, failin fiilinin, suç teşkil etmesi

gerektiğini ortaya konmuştur.

Önemle belirtmek gerekir ki failin işlediği fiilin suç vasfını haiz olması

için, onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir ifadeyle, kendisine

kusur izafe edilemeyen failin fiili, haksızlık teşkil ediyorsa, söz konusu fiil sırf

bu “haksızlık” niteliği itibariyle, suç olarak kabul edilir ve bu suçun faili

hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunabilir.

Belirtmek gerekir ki, sadece hazırlık hareketleri, güvenlik tedbirlerinin

uygulanması için yeterli olmayıp, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için

tamamlanmış bir suçun varlığı şarttır.

Keza cezalandırılabilir bir fiili gerçekleştirmeyen kişi hakkında

güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların

kanuniliği ilkesine aykırı olduğundan, teşebbüs aşamasında kalmış bir fiil

dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmolunamaz.

Nihayet, güvenlik tedbirine hükmolunabilmesi için, suç failinin, suçun

kanuni tanımında yer alan fiili bizatihi gerçekleştiren fail olması şart olmayıp,

suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi ya da başkasını

suç işlemeye azmettiren kişi yahut suçun işlenmesine yardım eden kişi

hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunabilir. Yeter ki failin fiili suç teşkil

etsin ve söz konusu suç, tehlikelilik arz etsin. Diğer bir ifadeyle, güvenlik

tedbirlerinin temel amacı koruma ve iyileştirme olduğuna göre, şayet suç

dolayısıyla, tehlikelilik hali ortaya çıkıyorsa, suç teşkil eden fiili gerçekleştiren

failin, failliğinin çeşidinin önemi yoktur.

5.2. Suç Dolayısıyla Tehlikelik Durumunun Ortaya Çıkması

Güvenlik tedbirlerine hükmedebilmenin ikinci şartı, işlenen suç

dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya çıkmış olmasıdır. Zira güvenlik

tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla orantılı olarak değil, tehlikelilik hali göz

önünde bulundurularak uygulanan bir ceza hukuku yaptırımıdır.

“Tehlikeli Hal” kavramının özelliği, böyle bir durumda bulunan şahsın,

yeni suçlar işleme ihtimalinin bulunmasıdır.

Tehlikelilik, kavram olarak, gelecekte zararlı bir olayın

gerçekleşeceğine dair bir ihtimali ifade eder. Diğer bir ifadeyle, tehlikeli hal,

gerçek ve fiili değil, mümkün ve muhtemel tehlikeliliktir ve dolayısıyla, hale ve

geçmişe ait değil, geleceğe ait bir kavramdır. Bununla beraber, zararlı bir

davranışın gerçekleşeceğine dair her ihtimal, ceza hukuku anlamında

tehlikelilik olmayıp; ceza hukuku bağlamında tehlikelilik, ceza hukuku

normlarının tekrar ihlal edileceğine ilişkin bir ihtimali belirtir.

Öte yandan, suç işlemiş olan herkes tehlikeli addedilemez. İşte bu

nedenle pozitivistlerden bu yana, “sosyal tehlikelilik”-“cürmi tehlikelilik” ayrımı

yapılmaktadır. “Sosyal tehlikelilik”, paranoyak veya uyuşturucu bağımlısı

bir kişinin durumunda olduğu gibi, önceden suç işlememiş ancak toplum için

tehlikeli olabilecek kişiler açısından söz konusu iken “cürmi tehlikelilik” ise

önceden suç işlemiş ve tekerrür ihtimali olan sosyal tehlikeli insanın

durumudur. Bu ayrım bağlamında, güvenlik tedbirleri için şart olan

tehlikelilik, “cürmi tehlikelilik”tir. Dolayısıyla, henüz bir suç işlemediği halde,

davranışları itibariyle toplum için tehlike oluşturan kişiler, yani sosyal

tehlikelilik durumu içinde bulunan kişiler hakkında güvenlik tedbirlerine

hükmedilmesi mümkün değildir. Kanaatimizce, bu kişiler için ancak “idari” ya

da “sosyal” tedbirlere başvurulabilir ki bu tür tedbirler de ceza hukuku

anlamında güvenlik tedbiri değildir.

Tehlikeliliğin tespiti ise oldukça zordur. Bununla birlikte, tehlikeli

addedilen kişi hakkında, güvenlik tedbirlerine hükmedileceğinden ve söz

konusu hüküm, kişi hürriyetini sınırlayabileceğinden, tehlikeli halin, hatasız

olarak saptanması gerekmektedir. Dolayısıyla kanun koyucu, kişinin

tehlikeli olarak sayılabilesi için gerekli şartları tam olarak belirlemelidir.

Tehlikeli halin ve dolayısıyla tehlikeli failin tespiti hususunda yetkili

merciin neresi olduğu da önemli bir tartışma konusudur.

Bu konuda, 1910 Brüksel Kongresi tehlikeli halin tayinini, kanuna

bırakmıştır.

Keza İngiliz Hukuku’nda da 1967 tarihli Criminal Justice Act’e göre,

bir kişinin tehlikeli sayılabilmesi için;

a) Cezaevinden tahliye edilen kişinin çıkışından sonraki üç yıl içinde

işlediği altı adet suçtan dolayı iki yıl veya daha fazla özgürlüğü bağlayıcı ceza

ile mahkum edilmesi

b) 21 yaşını doldurmasından itibaren en az üç kez iki yıl veya daha

fazla özgürlüğü bağlayıcı cezayı gerektiren bir fiilden dolayı mahkum edilmesi

ve bu suçlardan dolayı asgari iki kez özgürlüğü bağlayıcı ceza ile

cezalandırılması

c) Hükmedilen özgürlüğü bağlayıcı cezaların toplam süresinin asgari

beş yıl olması

d) Mahkemenin, kişinin tekrar suç işleyeceğine ve dolayısıyla

toplumun o kişiden koruması gerektiğine kanaat getirmesi

şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Görüldüğü üzere,

1967 tarihli Criminal Justice Act, bir kişinin tehlikeli sayılmasının şartlarını

açıkça düzenleyerek, tehlikeli halin tespitinde, hâkim yerine, kanunu öne

çıkarmaktadır.

Bununla birlikte, genellikle, güvenlik tedbirlerine hükmedecek olan

hâkime tehlikeli halin varlığını tespit yetkisi tanınmaktadır. Nitekim İsviçre ve

genelde 1930 İtalyan Ceza Kanunları da bu yolu izlemişlerdir.

Öğretide ise, tehlikeli halin tespiti hususunda, dört metot ileri

sürülmüştür.

Bunlardan “Sezgisel Metot”a göre; hâkim, kişisel tecrübelerinden

yararlanarak, failin tehlikeli olup olmadığı hususunda hükmünü verir.

Tehlikelilik hükmünü verenin sübjektif yargıları rol oynadığından, bu metodun

hiçbir bilimsel geçerliliği olmadığı, bizce de haklı olarak, ileri sürülmüştür.

İkinci metot olan, “İstatistik Metodu”na göre; yapılan istatistikler

sonucu, failler, kişilik özellikleri ve sosyal yaşam tarzlarına göre

gruplandırılarak, failin dâhil olduğu gruba göre, tehlikeli olup olmadığına karar

verilir. Bu metot da somut bireyler hakkında bir sonuca varamayacağı

gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Üçüncü metot olan, “Klinik Metot” ise failin kişiliğinin kriminolojik ve

psikolojik araçlarla araştırılmasını esas alır ve buna göre tehlikeli failin

tespitini ortaya koyar.

Dördüncü ve son metot olan, “Mahkeme Uygulaması Metodu”na

göre; mahkeme, önceden vermiş olduğu kararlara kıyasen, tehlikelilik

hakkındaki hükmünü verir. Söz konusu metot, sezgisel metottan çok farklı

olmaması, yani sübjektif yargıları ön plana çıkarması itibariyle

eleştirilmiştir.

İnsanın gelecekteki sosyal davranışları hakkında % 100 doğrulukta

bir tahminde bulunulamayacağından, tehlikeliliğin tespiti konusunda yukarıda

belirtilen metotlardan hiçbirinin doğru bir sonuç veremeyeceği de ileri

sürülmektedir.

Bizce de yukarıda belirtilen metotlar, her durumda doğru sonuçlar

veremez. Zira bu durum genel olarak sosyal bilimler ve özelde de ceza

hukukunun yapısına aykırıdır. Bununla birlikte, tehlikeliliğin tespitinde klinik

metodu temel alıp, aynı zamanda da istatistik metodun ortaya koyduğu

verileri de değerlendirerek, deyim yerindeyse “Klinik-İstatistik Metot”

kullanılması daha doğru olacaktır.

Burada son olarak ve önemle belirtmek gerekir ki “tehlikelilik”, sadece

güvenlik tedbirlerinin bir şartı değil, aynı zamanda bu tedbirlerin uygulanma

sınırını da belirlemektedir. Zira güvenlik tedbirleri, suçla değil, var olma

nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak

zorundadır. Başka bir anlatımla, güvenlik tedbirleri, işlenen suçun

ağırlığıyla değil, tehlikelilik durumu göz önünde bulundurularak uygulanan bir

ceza hukuku yaptırımıdır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmederken,

ilgili tedbirin, tehlikelilikle orantılı olmasına titizlikle dikkat edilmelidir. Bu

bağlamda, YTCK’nın 3. maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin

ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” ibaresi, haklı

olarak eleştirilmiştir. Bu hükmün, cezalar bakımından doğru olduğu inkâr

edilemezse de güvenlik tedbirlerinin, işlenen fiilin ağırlığıyla değil, işlenen

suçun ortaya çıkardığı “tehlikelilikle” orantılı olması gerektiği gerçeğini göz

ardı etmemesi daha doğru olurdu. Dolayısıyla söz konusu düzenlemenin,

değiştirilerek düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

5.3. Kanun Tarafından Öngörülmesi (Kanunilik İlkesi)

Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının üçüncü şart ise kanunilik ilkesi

olarak da ifade edilen, söz konusu tedbirlerin kanun tarafından

öngörülmesidir. Kanunilik ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını

gerektirecek kanuni bir durum olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi,

kanunda yazılı olmayan bir tedbirin uygulanmasına da karar veremez.

Nasıl ki suça göre ceza yaratma yetkisi hâkime tanınmamışsa, suçluya göre

güvenlik tedbiri yaratmak yetkisi de hâkime tanınmamıştır. Dolayısıyla

güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve bunların hangi hallerde

uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı gösterilmelidir. Yalnız burada önemle

belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerine ilişkin düzenlemelerin, illa ki ceza

kanununda yer alması şart olmayıp, ceza hukuku yaptırımı içeren her

kanunda, güvenlik tedbirleri ve bunların uygulama esasları düzenlenebilir.

Keza burada kanun kavramı ile kastedilen, geniş anlamda norm değil, bir

yasama tasarrufu olarak kanundur. Yani güvenlik tedbirlerine, ancak bunların

kanunla düzenlenmesi halinde başvurulabilir; yoksa idarenin düzenleyici

işlemleri ile güvenlik tedbiri ihdas edilemez. Öte yandan, YTCK’nın, suçta ve

cezada kanunilik ilkesini düzenleyen 2. maddesinin 1. fıkrasında “Kanunda

yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik

tedbirine hükmolunamaz” düzenlemesine yer verildikten sonra, aynı

maddenin 2. fıkrasında “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza

konulamaz” hükmüyle, karışıklığa meydan verilmiştir. Kanaatimizce söz

konusu düzenleme, “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ile ceza ve güvenlik

tedbiri konulamaz” şeklinde olmalıydı. YTCK’nın ruhu da esasen bunu

doğrulamaktadır.

Kanunilik ilkesi, bazı anayasa ve ceza kanunlarında açıkça

düzenlenmekle birlikte, genellikle söz konusu ilke, ülkelerin mevzuatlarında

sarih olarak yer almamaktadır. Nitekim Anayasamızın 38. maddesinde de

açıkça belirtildiği üzere, güvenlik tedbirlerine de cezalarda olduğu gibi,

“kanunilik ilkesi” hâkimdir. Gerçekten, Anayasa’nın suç ve cezalara ilişkin

esaslarını düzenleyen 38. maddesinin 3. fıkrasında, “Ceza ve ceza yerine

geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” denilmek suretiyle, söz

konusu ilke vurgulanmaktadır.

Son olarak, söz konusu ilke, bir yandan tedbirlerin nelerden ibaret

olduğunun kanunla gösterilmesini (Mesela Alman Ceza Kanunu, 5, 6 B.61,

İtalyan Ceza Kanunu m. 215) zorunlu kılarken, öte yandan “ceza

yargılaması” yanında bir de “güvenlik tedbiri yargılaması”nı zorunlu kılmakta

ve nihayet söz konusu ilkenin tam olarak var sayılabilmesi için, “ceza infazı”

yanında bir de “güvenlik tedbiri infazı”nın da kanunla düzenlenmesi

gerekmektedir. Türk Hukuku’nda son döneme kadar, böyle sistemli bir

düzenleme yer almadığı halde, 1 Haziran 2005 tarihi itibariyle yürürlüğe

giren, 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile

birlikte, umulan sistemli düzenleme, önemli ölçüde sağlanmıştır.

5.4. Kural Olarak Mahkeme Kararının Varlığı

Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan son şart, kural

olarak, mahkeme kararının varlığıdır. Burada, “kural olarak” ifadesini

kullanmamızın temel nedeni, güvenlik tedbirlerine kimi zaman hâkim kararı

ile de hükmedilebilmesi; hatta kimi zaman da mahkeme ya da hâkim kararına

gerek olmaksızın da güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesidir. Diğer bir

ifadeyle, güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için, kural olarak mahkeme

kararı aranmakla birlikte, her zaman mahkeme ya da hâkim tarafından

verilmiş bir hükmün varlığı da şart değildir. Gerçekten, mesela 5395 Sayılı

Çocuk Koruma Kanunu’nun 7. maddesine göre, “Çocuklar hakkındaki

koruyucu ve destekleyici tedbir kararı”, çocuk hâkimi tarafından alınabilir.

Keza 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 1. maddesine göre de

“Türk Kanunu Medenisinde öngörülen tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden

birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden

birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet

Başsavcılığının bildirmesi halinde, Aile Mahkemesi Hâkimi resen meselenin

mahiyetini göz önünde bulundurarak aşağıda sayılan tedbirlerden, bir ya da

bir kaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başkaca tedbirlere de

hükmedebilir. Hatta YTCK’nın, tez konumuzu oluşturan ve “kasten işlenen bir

suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç olarak

güvenlik tedbiri uygulanmasını düzenleyen” 53. maddesinde olduğu gibi,

mahkeme veya hâkim tarafından verilmiş bir karar olmaksızın da güvenlik

tedbiri uygulanabilir.

Öte yandan, güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim

kararının şart olduğu yönünde görüşler de öğretide savunulmaktadır.

Ancak biz, özellikle yukarıda belirtilen düzenlemelerde de olduğu

gibi, güvenlik tedbirlerinin bir amacının da toplumu suç failinin tehlikeliliğinden

korumak olduğundan hareketle, güvenlik tedbirlerinin uygulanması

bakımından, her durumda mahkeme ya da hâkim kararı aranamayacağının

doğru olduğu kanaatindeyiz.

Yalnız burada önemle belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerinin

uygulanması bakımından, her durumda mahkeme veya hâkim kararı

aranamayacağı yönündeki görüşümüzden, söz konusu tedbirlere idari

mercilerin karar verebileceği anlamı çıkarılmamalıdır. Zira bize göre, güvenlik

tedbirleri birer ceza hukuku yaptırımı olup, bunlara idari mercilerce

başvurulabilmesi mümkün değildir. Güvenlik tedbirlerinin uygulanması

bakımından, her durumda mahkeme veya hâkim kararı aranamayacağı

yönündeki görüşümüzün temel dayanağı, güvenlik tedbirlerinin

uygulanabilmesi için öngördüğümüz üçüncü şart olan “kanunilik ilkesi”nden

kaynaklanmaktadır. Gerçekten, güvenlik tedbirleri hususunda, yetkili merci

meselesinden önce ve bundan daha önemli olan, güvenlik tedbirlerinin,

kanun tarafından öngörülmüş olmasıdır. Eğer kanun koyucu, güvenlik

tedbirlerinin, mahkeme ya da hâkim kararı olmaksızın da uygulanabileceğini

düzenlemişse, artık bu durumda güvenlik tedbirleri, doğrudan doğruya

uygulanabilecektir. Bu konuda mesela, tez konumuzu oluşturan, güvenlik

tedbirleri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, mahkeme ya da

hâkim kararı şart değildir. Gerçekten, YTCK’nın 53. maddesindeki “kasten

işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç

olarak” ibaresi, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Yani mahkeme,

sanığı, kasten işlediği bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm etmişse,

hükümde, md. 53’teki güvenlik tedbirlerinin de uygulanacağı, açıkça

belirtilmese de sanık, ilgili maddedeki haklarından, yine ilgili madde

çerçevesinde yoksun kalacaktır.

Burada, son olarak, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi hususunda

hâkimin takdir hakkını da değerlendirmek gerekmektedir.

Bu konuda, genellikle eski tarihli kanunlar (örneğin, Fransa, Norveç

ve Finlandiya), kanuni şartların mevcudiyeti halinde, tedbirlere

hükmedilmesini zorunlu tutmakta ve böylece hâkime takdir hakkı

tanımamaktadırlar. Keza mahkemeye, tehlikeli halin tespitinde takdir yetkisi

tanıyan diğer bazı ülkeler (İtalya, Brezilya, Portekiz gibi), mahkemenin,

tehlikeli hali tespit etmesi durumunda, tedbirlere hükmedilmesi zorunluluğunu

getirmekte ve böylece bunlar da hâkime takdir hakkı tanımamaktadırlar.

İngiltere, İsviçre, İsveç, Danimarka ve Romanya’da olduğu gibi, yeni

kanunlar ise, tedbire hükmedip hükmetmeme ve hükmedilecek tedbirin

çeşidini belirleme hususunda, hâkime takdir yetkisi tanımaktadırlar.

YTCK da güvenlik tedbirlerine hükmedip hükmetmeme ve

hükmedilecek tedbirin çeşidini belirleme hususunda hâkime takdir hakkı

tanımaktadır.

Gerçekten, mesela 53. maddede, hangi hallerde güvenlik tedbiri

olarak hak yoksunluklarının uygulanacağı düzenlendikten sonra, maddenin 3.

fıkrasında “Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir

kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine

tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı

veya tacir olarak icra etmekten, yoksun bırakılmayabileceği” de hüküm altına

alınarak, bu konuda hâkime takdir hakkı tanınmaktadır. Yine 53. maddenin

son fıkrasındaki “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin

gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli

suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere,

bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin

geri alınmasına karar verilebilir.” düzenlemesiyle de işlenen suçun taksirli

olması halinde, mezkûr tedbire hükmedip hükmetmeme hususunda hâkime

takdir yetkisi tanınmaktadır.

Bundan başka, YTCK’nın eşya müsaderesine ilişkin 54. maddesinin

3. fıkrasındaki “Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça

nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı

olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir.” düzenlemesi

hâkimin takdir hakkına yönelik, bir diğer düzenlemedir.

Keza YTCK’nın, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerini

düzenleyen 57. maddesinin 2. fıkrasındaki “Hakkında güvenlik tedbirine

hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca

düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya

önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla

serbest bırakılabilir.” düzenlemesi ile 6. fıkrasındaki “İşlediği fiille ilgili olarak

hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi

hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek

güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm

olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen,

mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da

uygulanabilir.” düzenlemesi ve nihayet 7. fıkrasındaki “Suç işleyen alkol ya da

uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak,

alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık

kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol

ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından kurtulmalarına kadar

devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde

düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest

bırakılabilir.” düzenlemesi de hâkime önemli ölçüde takdir yetkisi

tanımaktadır.

Nihayet, YTCK’nın tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirlerini

düzenleyen 60. maddesinin 3. fıkrasındaki “Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin

uygulanmasının işlenen fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği

durumlarda, hâkim bu tedbirlere hükmetmeyebilir.” düzenlemesi de hâkime,

güvenlik tedbirleri hususunda takdir yetkisi tanımaktadır.

6. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza Hukuku Genel Kuralları İle

İlişkisi

Zaman bakımından uygulanma, af, erteleme ve zamanaşımı gibi

ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından da uygulanıp

uygulanamayacağı hususu öğretide tartışılan bir konudur. Keza, söz konusu

ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından uygulanması

hususunda, eski ve yeni Türk Ceza Kanunu, birbirinden farklı düzenlemeler

içermektedir. Bu bölümde, güvenlik tedbirlerinin, ceza hukuku genel kuralları

ile ilişkisi, bir taraftan karşılaştırmalı hukuk bağlamında, diğer taraftan da eski

ve yeni Türk Ceza Kanunu karşılaştırılarak incelenecektir.

6.1. Zaman Bakımından Uygulanma

Zaman bakımından uygulanma bağlamında, ceza hukukunun kişi

hak ve hürriyetleri açısından güvence oluşturması amacıyla kabul edilen ve

“Geriye Yürüme Yasağı” olarak da ifade edilen bu kurala göre, fail hakkında,

suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun uygulanır. Ancak bu kuralın tek

istisnası olarak, sonradan yürürlüğe giren kanun, failin lehine sonuç

doğuruyorsa, yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenmiş olan fiiller açısından da

(geçmişe yönelik olarak) uygulama kabiliyetine sahip olur. Zaman

bakımından uygulamaya ilişkin bu ilkeler, sonradan yürürlüğe giren kanunla

bir suçun unsurlarında, sair cezalandırılabilme şartlarında, cezasında ve

hatta bu suçtan dolayı mahkûmiyetin kanuni neticelerinde bir değişiklik

yapılması durumunda, dikkate alınacaktır.

Buna karşılık, zaman bakımından uygulamaya ilişkin bu ilkelerin

güvenlik tedbirleri açısından dikkate alınıp alınmayacağı tartışma konusu

olmuştur.

Bir görüşe göre, güvenlik tedbirleri açısından derhal uygulama kuralı

geçerlidir. Yani, fail hakkında işlediği suçtan dolayı bir güvenlik tedbirine

hükmedilmesinin söz konusu olduğu bir durumda, fiil ne zaman işlenmiş

olursa olsun, hüküm zamanında yürürlükte olan kanun dikkate alınacak ve bu

kanuna göre uygulama yapılacaktır. Alman öğretisinde de hâkim olan bu

görüşe göre, hukuk devleti ilkesi gereğince ve kişinin korunması amacıyla,

geçmişe uygulama yasağı, güvenlik tedbirlerinde de uygulanmalıdır.

Buna karşılık, diğer bir görüşe göre ise; zaman bakımından

uygulamaya ilişkin söz konusu ilkeler, hürriyeti kısıtlayıcı güvenlik tedbirleri

açısından dikkate alınmalı; diğer tedbirler bakımından -örneğin, failin

korunması ve ona yardım edilmesi amacını güden tedbirler- yeni kanun

derhal uygulanmalıdır.

İtalyan Hukuku’nda, Yunanistan Hukuku’nda ve Brezilya Hukuku’nda;

güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hüküm anında yürürlükte

bulunan kanunun uygulanacağı kabul edilerek, derhal uygulanma ilkesi

benimsenmiş; Alman Hukuku’nda ise söz konusu ilke, kural olarak

benimsenmiş ve fakat kanunda açıkça belirtilen hallerde ayrıksı

düzenlemelere yer verilmiştir.

Türk Hukuku’nda; failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olacağı

ilkesi, ETCK’nın 2. maddesine göre, sadece cezalar bakımından öngörülmüş,

güvenlik tedbirleri bakımından, bu ilke kabul edilmemiş olmakla birlikte;

YTCK’nın 7. maddesine göre, failin lehine olan kanunun geçmişe etkili

olacağı ilkesi hem cezalar bakımından, hem de güvenlik tedbirleri

bakımından açıkça düzenlenmiştir. Gerçekten YTCK’nın 7. maddesine göre;

“(1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan

bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden

dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz.

Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî

neticeleri kendiliğinden kalkar.

 (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan

yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun

uygulanır ve infaz olunur.

(3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili

olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.

(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde

işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.”

Görüldüğü üzere, YTCK ile birlikte, zaman bakımından uygulanma

ilkeleri hususunda, cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki ayrım ortadan

kaldırılarak, esasen bir ceza hukuku yaptırımı olan güvenlik tedbirleri

bakımından da cezalarla aynı yönde düzenlemeler ortaya konmuştur.

6.2. Af

“Af” müessesinin, güvenlik tedbirlerine etkisini, genel af-özel af ayrımı

bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.

6.2.1. Genel Af

Genel af, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil eder.

Çünkü genel af, işlenen fiilin suç olma vasfını ve mahkûmiyetin bütün cezai

sonuçlarını ortadan kaldırır. Oysa güvenlik tedbirlerinin uygulanması için, her

şeyden önce hukuki niteliği itibariyle bir suç işlenmesi gerekmektedir.

Gerçekten, genel af ile işlenen fiilin artık hukuk düzenini sarsmadığı, fiilin suç

olma vasfını yitirdiği kabul edildiğinden, bu durumda artık güvenlik

tedbirlerinin de infaz edilmemesi gerekmektedir.

Ancak bu konuda, öğretide, “kefaret ihtiyacını ortadan kaldıran

sebeplerle, önleme ihtiyacını ortadan kaldıran sebeplerin hiçbir zaman aynı

olamayacağı ve genel affın sadece kefaret ihtiyacını ortadan kaldırdığı”

gerekçesiyle, genel affın, güvenlik tedbirlerini ortadan kaldırmayacağı da

savunulmaktadır. Keza güvenlik tedbirlerinin, kişinin tehlikeli hali

dolayısıyla uygulandığı ve dolayısıyla genel af durumunda bile akıl hastaları

ve küçükler hakkındaki güvenlik tedbirlerinin uygulanmaya devam edilmesi

gerektiği de ileri sürülmüştür.

Karşılaştırmalı hukukta; İtalyan Hukuku’na göre, genel af, güvenlik

tedbirlerinin uygulanmasına engel oluşturur; Romanya Hukuku’nda ise genel

affın, güvenlik tedbirlerine herhangi bir etkisi olmayacağı açıkça

düzenlenmiştir; Alman Hukuku’nda ise genellikle af kanunları, güvenlik

tedbirlerini kapsam dışında bırakmakla birlikte, bir cezaya bağlı olarak

hükmedilen tedbirin, af kanununa girdiği kabul edilmektedir.

Türk Hukuku’nda ise gerek ETCK’da (m. 97), gerekse YTCK’da, (m.

65/1) genel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını önleyici, açık bir

düzenleme bulunmamaktadır. Bilakis ETCK’nın 100. maddesinde, genel

affın, müsadere uygulanmasını önlemeyeceği açıkça belirtilmiştir. Öte

yandan, ülkemizde çıkarılan 1974 tarihli Af Kanunu, bazı güvenlik

tedbirlerinin uygulanamayacağı yönünde düzenlemeler içermektedir. Oysa

esasen Af Kanunu niteliğinde olan, 21.12.2000 tarih ve 4616 Sayılı Şartla

Salıverme Yasası ise, güvenlik tedbirlerinin uygulanmayacağı ile ilgili

herhangi bir hükme yer vermemektedir.

6.2.2. Özel Af

Özel af ise, genel affın aksine, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına

engel teşkil etmez. Zira özel af söz konusu olduğunda, işlenen fiilin suç

olma vasfı ortadan kalkmamakta, sadece kesinleşmiş ceza ortadan

kalkmakta veya değişmekte yahut azalmaktadır. Cezanın infaz edilememesi

veya infazının değişmesi ise işlenen fiilin tehlikelilik niteliğini

değiştirmemektedir. Gerçekten güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum

bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin

neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde

bulundurulması gerekmektedir. Ayrıca affın söz konusu olduğu yerde,

kefaret ve kusur söz konusu olması gerektiği halde, güvenlik tedbirlerinde

ise, kusur ve kefaret değil, geleceğe yönelik bir tehlike mevcuttur.

Karşılaştırmalı hukukta; Romanya Hukuku’na göre, özel affın,

güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına herhangi bir engeli yoktur; İtalyan

Hukuku’nda ise, özel af, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına kısmen de olsa

engel teşkil etmektedir; İsviçre Hukuku’nda ise özel af, güvenlik

tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.

Türk Hukuku’nda ise ETCK’nın 100. maddesinde, özel affın,

müsaderenin uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği açıkça düzenlenmiştir.

YTCK’da ise, af müessesesini düzenleyen 65. maddenin 3. fıkrasında,

“Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa

rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer verilmektedir.

6.3. Erteleme

Güvenlik tedbirlerinin, ertelenip ertelenemeyeceği meselesi, öğretide

yoğun tartışmalara yol açmıştır.

Bir kısım yazarlar, güvenlik tedbirlerinin, temel amacının, toplumu

failin tehlikeliliğinden korumak olduğundan hareketle, “failin tehlikeli

olmaması halinde zaten tedbire hükmedilemeyeceği, yok eğer fail tehlikeli ise

tedbirden vazgeçilemeyeceği” gerekçesiyle, tedbirlerin ertelenemeyeceğini

savunmaktadırlar.

Diğer bir kısım yazarlar ise güvenlik tedbirlerinin ertelenebilmesi

gerektiğini ileri sürmektedirler. Bunlardan EXNER’e göre, içki müptelalarının

bir kuruma konulması, çalışma kurumlarına yollama, ülkeden çıkarma

tedbirleri ertelenebilmelidir. Zira ceza niteliği olan bu tedbirlerin infazının

tehdidi, tedbirin infazı ile aynı etkiyi meydana getirebilir. ARTUK da

güvenlik tedbirlerinin uygulanması hususunda hakimin takdir yetkisi olmasını

savunarak, hakime tedbirleri erteleme imkanı verilmesi gerektiğini

savunmaktadır. NUHOĞLU ise, aradan belirli bir zamanın geçmesiyle failin

kendiliğinden iyileşmesi ihtimali çok düşük olduğundan, failin iyileştirilmesine

yönelik tedbirlerin ertelenemeyeceğini ve fakat fail üzerinde iyileştirici etkisi

olmayan tedbirlerin ertelenebilmesini savunmaktadır.

Karşılaştırmalı hukukta; 1948 Romanya Ceza Kanunu’na göre,

güvenlik tedbirleri ertelenemez; 1936 Küba Sosyal Müdafaa Kanunu’na göre

ise güvenlik tedbirlerinin ertelenmesinde, hâkime takdir hakkı

tanınmaktadır; Alman Ceza Kanunu’na göre ise, akıl hastanesine yatırma

ve kötü alışkanlıklardan kurtarma amaçlı bir kuruma yatırma tedbirinin infazı

ertelenebili.

Türk Hukuku’nda ise ETCK döneminde, güvenlik tedbirlerinin

ertelenebilmesi mümkün değildi. Gerçekten, ertelemeyi düzenleyen, Ceza

İnfaz Kanunu’nun 6. maddesine göre, sadece özgürlüğü bağlayıcı cezalar ile

ağır ve hafif para cezasının ertelenebileceği düzenlenerek, güvenlik

tedbirlerinin ertelenemeyeceği dolaylı olarak ortaya konmuştur. YTCK’ya

göre de ertelemeye ilişkin 51. maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, sadece

hapis cezaları ertelenebilir; yani güvenlik tedbirlerinin ertelenmesi mümkün

değildir.

Burada önemle belirtmek gerekir ki; YTCK’nın tez konumuza ilişkin,

53. maddesinin 3. fıkrasından “güvenlik tedbirlerinin ertelenebileceği”

yönünde çıkarım yapılmamalıdır. Zira ilgili maddede, “mahkûm olunan hapis

cezasının ertelenmesi durumunda, failin velayet, vesayet ve kayyımlık

haklarından da yoksun kalmayacağı ve keza bir kamu kurumunun veya kamu

kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı,

kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme

hakkından yoksun bırakılmayabileceği düzenlenmektedir. Bu ise, güvenlik

tedbirinin, ertelenebileceği anlamına gelmeyip, ilgili güvenlik tedbirinin ön

şartı olan hapis cezasının ertelenmesi durumunda, mezkûr güvenlik

tedbirlerinin hiç uygulanmayacağı anlamına gelmektedir.

6.4. Zamanaşımı

Zamanaşımının, güvenlik tedbirlerine etkisini de dava zamanaşımıceza

zamanaşımı ayrımı bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.

6.4.1. Dava Zamanaşımı

Bazı yazarlar, davanın zamanaşımına uğraması halinde, davanın

açılamayacağı ve dolayısıyla kişinin suçu işleyip işlemediğinin tespit

edilemeyeceği gerekçesiyle, dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel olacağını savunmaktadırlar. Keza ÖZGENÇ de dava

zamanaşımının dolması durumunda, zamanaşımına uğrayan suçla ilgili

olarak, ceza tayin edilemeyeceği gibi, tedbire de hükmedilemeyeceğini

savunmaktadır.

NUHOĞLU ise dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel olduğunu kabul etmekle beraber, bu konuda ceza

zamanaşımındaki sürelerin değil, güvenlik tedbirlerinin, suçta tekerrürü

önlemek amacına yönelik tedbirler olması itibariyle, tekerrüre ilişkin sürelerin

uygulanmasını önermektedir.

Öğretide kimi yazarlar ise dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel olmayacağını ileri sürmektedir. Bunlardan ARTUK’a

göre, güvenlik tedbirleri, failin toplum bakımından arz ettiği tehlikeli hale göre

uygulandığından, dava zamanaşımı gerçekleşmişse bile, tehlikeli hal devam

ettiği müddetçe, güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmelidir. ÖNDER ise

TCK’da güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına uğramayacağı hususunda bir

hüküm bulunmadığı gerekçesiyle, güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına

uğramayacağını ileri sürmektedir.

Bize göre, davanın zamanaşımına uğraması, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına kesin olarak engel teşkil eder. Bu görüşümüzün temel

dayanağı, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesinin ilk şartının, failin fiilinin

suç teşkil etmesi gerektiğidir. Daha açık bir ifadeyle, davanın zamanaşımına

uğraması halinde, kişi hakkında yargılama yapılamayacağından ve

dolayısıyla kişinin, suç işleyip işlemediği belirlenemeyeceğinden, o kişi

hakkında bir ceza hukuku yaptırımı olan güvenlik tedbirlerine de

hükmedilemez. Bu durum, ceza hukukuna ilişkin tüm evrensel prensiplerin ve

özellikle hukuku devleti ilkesi ile şüpheden sanık yararlanır ilkesinin de tabi

bir sonucudur. Dolayısıyla, tehlikelilik kavramından yola çıkan ARTUK’un bu

konudaki görüşünü isabetli bulmadığımız gibi, ÖNDER’in görüşünü de

özellikle yüzeysel ve şekli bir gerekçeye dayandırması itibariyle kabul

etmiyoruz.

Federal Alman Ceza Kanunu’nun, 79. paragrafının 4. fıkrasındaki

“Tehlikeli suçluların gözaltı edilmeleri tedbirinin yerine getirilmesi

zamanaşımına uğramaz” hükmü ile güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına

uğramayacağını kabul etmesine rağmen; Türk Hukuku’nda; gerek ETCK,

gerekse YTCK, dava zamanaşımı durumunda, güvenlik tedbirlerinin

uygulanabileceği yönünde herhangi bir hüküm içermemektedir. Burada

önemle belirtmek gerekir ki YTCK’nın dava zamanaşımını düzenleyen 66.

maddesinin 7. fıkrasından, güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına

uğramayacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Zira ilgili maddedeki “Bu Kanunun

İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya

müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt

dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.” düzenlemesi, bu

durumda ceza veya güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına uğramayacağı

anlamına gelmemekte; söz konusu şartların gerçekleşmesi halinde, bizatihi

davanın zamanaşımına uğramayacağını öngörmektedir.

6.4.2. Ceza Zamanaşımı

Öğretide kimi yazarlara göre, dava zamanaşımının aksine, ceza

zamanaşımı, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.

Bunlardan EREM’e göre, ceza zamanaşımı, tıpkı özel afta olduğu gibi

cezanın infazını ortadan kaldırmakta, failin tehlikeliliğini ortadan

kaldırmamaktadır ve dolayısıyla güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum

bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin

neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde

bulundurulması gerekmektedir. AYDIN’a göre de suç işlediği belirlenen ve

cezasının infazı mümkün olmayan fail, ele geçtiği anda sosyal tehlikeliliği

sürüyorsa, güvenlik tedbiri uygulamasına muhatap olabilmelidir.

Bazı yazarlar ise, tıpkı dava zamanaşımında olduğu gibi, ceza

zamanaşımının da güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil

edeceğini ileri sürmektedirler. Mesela NUHOĞLU’na göre, ceza

zamanaşımının, güvenlik tedbirleri uygulanmasına engel olması

gerekmektedir; aksi takdirde fail hakkında güvenlik tedbiri değil de ceza

uygulanması istenecektir. Bununla birlikte, zamanaşımı süresi dolmasına

rağmen, failin tehlikeliliği devam ediyorsa, bu takdirde idari tedbirler

uygulanabilmelidir.

Türk Hukuku’nda ETCK döneminde, ceza zamanaşımının güvenlik

tedbirlerinin uygulanmasına engel olacağı yönündeki tek düzenleme, 112.

maddenin son fıkrasındaki “cezanın zamanaşımına uğraması halinde,

emniyeti umumiye altında bulundurulma tedbirinin uygulanamayacağı”

yönündeki düzenlemedir ki söz konusu hüküm de 1987 yılında yürürlükten

kaldırılmıştır. Dolayısıyla ETCK’nın genel olarak, ceza zamanaşımının,

güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel olmayacağı görüşünü

benimsediğini ifade edebiliriz. YTCK’da ise, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı

olan veya hükümde belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı

doluncaya kadar devam eder”. Keza 70. maddeye göre de “Müsadereye

ilişkin hüküm, kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez”.

Bu maddelerden çıkan sonuç, YTCK’ya göre, ceza zamanaşımının

gerçekleşmesinin, kimi güvenlik tedbirlerine engel olacağıdır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

GÜVENLİK TEDBİRİ OLARAK HAK YOKSUNLUKLARI

1. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Amacı

Güvenlik tedbirlerinin, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın,

suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile veya suçun işlenmesinde

kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya da iyileştirme amacına

yönelik ceza hukuku yaptırımları olduğunu yukarıda belirtmiştik. Dolayısıyla

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının amacı da “suç işleyen kişinin suç

teşkil eden fiilinden kaynaklanan tehlikeli halden, toplumun korunmasıdır”.

Nitekim YTCK’nın 53. maddesinin gerekçesine göre de “İşlediği suç

dolayısıyla, toplumda kişiye karşı duyulan güven sarsılmaktadır. Bu nedenle,

suçlu kişi özellikle güven ilişkisinin varlığını gerekli kılan belli hakları

kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır”. Keza güvenlik tedbirlerinin esas

amacı, suçlunun ıslahı, terbiyesi, topluma yeniden kazandırılması ve suçta

tekerrürün önlenmesi suretiyle, toplum düzenin korunması olduğuna göre,

hak yoksunluklarının temel amacı da suç işleyen ve böylelikle toplum

bakımından tehlikeli olduğunu ortaya koyan faillin yeniden suç işleme

ihtimalinden, toplumu korumaktır. Gerçekten, fail, suç işleyerek, toplumun

düzenini bozmakta, bu eyleminin karşılığı olarak da cezalandırılmaktadır.

Oysa toplumu tehlikeli failin muhtemel hukuka aykırı fillerinden korumak için

cezanın yanı sıra başka araçlara da ihtiyaç vardır ki bu ihtiyaca güvenlik

tedbirleri cevap verir.

Kimilerine göre de suç anti sosyal bir davranış biçimidir. Suç işleyen

kişi bu davranışı ile anti sosyal bir kişilik olduğunu ortaya koymaktadır. Bu

kişiye karşı kamunun duyduğu güvenin azalması veya kaybolması olağandır.

Dolayısıyla suçlu kişi toplum ile arasındaki güven ilişkisinin devamını

gerektiren bazı hakları kullanmaktan mahrum olacaktır.

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hakların en önemli ortak

özelliği “güven ilişkisi”ne dayanmasıdır. Öyleyse, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluğunun bir amacı da toplum ile suçlu arasındaki söz konusu güven

ilişkisinin yeniden tesis edilmesidir.

Son olarak belirtmek gerekir ki suç failinin gerçekleştirdiği haksızlık

dolayısıyla, hukuk düzenin kişiler arasında oluşturduğu denge bozulduğuna

ve bu kişiye yaptırım uygulanması suretiyle güdülen genel amaç, bozulan

dengenin yeniden tesis edilmesi olduğuna göre, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının bir diğer amacı da hukuk düzeninin kişiler arasında

sağladığı dengenin korunmasıdır.

2. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Uygulanma

Şartları

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanma şartlarının,

genel şartlar ve özel şartlar olmak üzere iki ana başlık altında incelenmesi

daha doğru olacaktır. Buna göre;

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları da güvenlik tedbirlerinin bir

çeşidi olduğuna göre; güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için, her şeyden önce ve fakat kural olarak, tüm güvenlik

tedbirleri bakımından gerekli olan genel şartların varlığı gerekmektedir.

Burada “kural olarak” ifadesinin kullanılmasının nedeni, söz konusu genel

şartlardan, mahkeme kararının, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için şart olmamasıdır. Gerçekten, konuyu düzenleyen

YTCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasına göre, kişi hakkında kasten işlenmiş

olan suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin “kanuni sonucu olarak” söz

konusu haklardan yoksunluğa yol açan güvenlik tedbiri uygulanır. Diğer bir

ifadeyle, kişi hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için, mahkeme veya hâkim hükmü şart değildir. Keza

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, hapis

cezasına mahkûmiyete ilişkin hükümde, bu hususla ilgili olarak bir açıklığın

bulunması da şart değildir.

Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması

bakımından gerekli olan güvenlik tedbirlerine ilişkin genel şartlardan; birincisi

suç teşkil eden bir fiilin varlığı, ikincisi failin tehlikeli olması ve nihayet

üçüncüsü de kanunilik ilkesidir.

Öte yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için zikredilen genel şartların varlığı yeterli değildir. Bundan

başka, konuyla ilgili olarak, YTCK’nın 53. maddesinde de bir takım özel

şartlar da öngörülmüştür. Bunlar ise, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olması ve

suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olmasıdır.

Aşağıda, söz konusu genel ve özel şartlar, ayrıntılarıyla

incelenecektir.

2.1. Genel Şartlar

Yukarıda da belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunlukları da güvenlik tedbirlerinin bir çeşidi olduğuna göre; güvenlik

tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için de mahkeme hükmü

şartı hariç, diğer üç genel şartın; yani suç teşkil eden bir fiilin varlığı, failin

tehlikeli olması ve nihayet kanunda öngörülmüş olmasının varlığı şarttır.

2.1.1. Suç Teşkil Eden Bir Fiilin Varlığı

Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her şeyden önce, failin

fiilinin suç teşkil etmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, güvenlik tedbirlerine

ancak bir suç işlendikten sonra hükmedilebilir. Dolayısıyla güvenlik tedbiri

olarak hak yoksunluklarının da uygulanabilmesi için, failin fiilinin suç teşkil

etmesi şarttır. Nitekim bu şart YTCK’nın 53. maddesinde de açıkça

öngörülmektedir.

Yalnız burada önemle belirtmek gerekir ki failin işlediği fiilin suç

vasfını haiz olması için, onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir

ifadeyle, kendisine kusur izafe edilemeyen failin fiili, haksızlık teşkil ediyorsa,

söz konusu fiil sırf bu “haksızlık” niteliği itibariyle, suç olarak kabul edilir ve bu

suçun faili hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunabilir.

Öte yandan, YTCK’nın 53. maddesinin 4. fıkrasına göre, fiili işlediği

sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında, güvenlik tedbiri

olarak hak yoksunlukları uygulanmaz. Ancak bu hükümden, 18 yaşını

doldurmamış olan failin fiilinin “suç” vasfını haiz olmadığı sonucu

çıkarılmamalıdır. Zira yaş küçüklüğü, suçun yapısına etki etmeyen ve fakat

suç failinin cezasını azaltan ya da tamamen ortadan kaldıran bir durumdur.

Dolayısıyla, 18 yaşını doldurmamış olan suç failine kusur izafe edilemese

bile, onun işlediği fiil, sırf haksızlık niteliği itibariyle suçtur. Öyleyse, 18 yaşını

doldurmamış olan suç faili hakkında güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının uygulanmamasının nedeni, onun fiilinin suç niteliğinde

olmaması değil, kanun koyucun suç ve yaptırım siyasetidir.

Belirtmek gerekir ki, sadece hazırlık hareketleri, güvenlik tedbirlerinin

uygulanması için yeterli olmayıp, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için

tamamlanmış bir suçun varlığı şarttır. Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının da uygulanabilmesi için de hapis cezasına mahkûmiyet şart

koşulduğuna göre ve de sırf hazırlık hareketleri, kişinin hapis ya da bir başka

cezaya mahkûmiyetini sonuçlamayacağına göre, kişinin suça hazırlık

hareketleri, onun güvenlik tedbiri olarak haklardan yoksunluğuna yol

açmayacaktır.

Keza cezalandırılabilir bir fiili gerçekleştirmeyen kişi hakkında

güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların

kanuniliği ilkesine aykırı olduğundan, teşebbüs aşamasında kalmış bir fiil

dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmolunamaz. Dolayısıyla, güvenlik

tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için de suçun

tamamlanmış olması şarttır.

Nihayet, güvenlik tedbirine hükmolunabilmesi için, suç failinin, suçun

kanuni tanımında yer alan fiili bizatihi gerçekleştiren fail olması şart olmayıp,

suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi ya da başkasını

suç işlemeye azmettiren kişi yahut suçun işlenmesine yardım eden kişi

hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunabilir. Yeter ki failin fiili suç teşkil

etsin ve söz konusu suç, tehlikelilik arz etsin. Diğer bir ifadeyle, güvenlik

tedbirlerinin temel amacı koruma ve iyileştirme olduğuna göre, şayet suç

dolayısıyla, tehlikelilik hali ortaya çıkıyorsa, suç teşkil eden fiili gerçekleştiren

failin, failliğinin çeşidinin önemi yoktur. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak

hak yoksunluklarının uygulanması bakımından da failliğin niteliği ve derecesi

önem arz etmeksizin; sırf kasıt ve hapis cezasına mahkûmiyet unsurlarına

bağlı olarak, kişi hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları

uygulanabilecektir.

2.1.2. Suç Dolayısıyla Tehlikelik Durumunun Ortaya Çıkması

Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin genel şartlardan ikincisi

ise, işlenen suç dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya çıkmış olmasıdır.

Zira güvenlik tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla orantılı olarak değil,

tehlikelilik hali göz önünde bulundurularak uygulanan bir ceza hukuku

yaptırımıdır. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için de işlenen suç dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya

çıkmış olması şarttır. Nitekim YTCK’nın 53. maddesinin gerekçesinde de

belirtildiği üzere, suçlu kişi, özellikle güven ilişkisinin varlığını gerekli kılan

belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır. Gerçekten güven ilişkisine

dayanan, kamu görevine girme hakkı; seçme, seçilme, vakıf, dernek, sendika

ve siyasi parti yöneticiliği veya deneticiliği gibi siyasi haklar; velayet, vesayet

ve kayyımlık gibi medeni haklar, suç failinin tehlikeliliği bakımından önem arz

eden haklardır. Daha açık bir ifadeyle, suç işleyerek toplum bakımından

tehlikeliliğini ortaya koyan failden toplumun korunması, güvenlik tedbiri olarak

hak yoksunluklarının temel amacı ve dolayısıyla söz konusu tedbirinin

uygulanma şartları bağlamında olmazsa olmazıdır.

Tehlikelilik, kavram olarak, gelecekte zararlı bir olayın

gerçekleşeceğine dair bir ihtimali ifade eder. Bununla beraber, zararlı bir

davranışın gerçekleşeceğine dair her ihtimal, ceza hukuku anlamında

tehlikelilik olmayıp; ceza hukuku bağlamında tehlikelilik, ceza hukuku

normlarının tekrar ihlal edileceğine ilişkin bir ihtimali belirtir.

Öte yandan, suç işlemiş olan herkes tehlikeli addedilemez. İşte bu

nedenle pozitivistlerden bu yana, “sosyal tehlikelilik”-“cürmi tehlikelilik” ayrımı

yapılmaktadır. “Sosyal tehlikelilik”, paranoyak veya uyuşturucu bağımlısı bir

kişinin durumunda olduğu gibi, önceden suç işlememiş ancak toplum için

tehlikeli olabilecek kişiler açısından söz konusu iken “cürmi tehlikelilik” ise

önceden suç işlemiş ve tekerrür ihtimali olan sosyal tehlikeli insanın

durumudur. Bu ayrım bağlamında, güvenlik tedbirleri için şart olan

tehlikelilik, “cürmi tehlikelilik”tir. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının uygulanması bakımından öngörülen tehlikelilik de “cürmi

tehlikelilik”tir. Nitekim YTCK’nın 53. maddesinde de suç failinin kasten

işlemiş olduğu suçtan bahsedilmekle, esasen cürmi tehlikeliliğe atıfta

bulunulmaktadır.

Burada son olarak ve önemle belirtmek gerekir ki “tehlikelilik”, sadece

güvenlik tedbirlerinin bir şartı değil, aynı zamanda bu tedbirlerin uygulanma

sınırını da belirlemektedir. Zira güvenlik tedbirleri, suçla değil, var olma

nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak

zorundadır. Başka bir anlatımla, güvenlik tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla

değil, tehlikelilik durumu göz önünde bulundurularak uygulanan bir ceza

hukuku yaptırımıdır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmederken, ilgili

tedbirin, tehlikelilikle orantılı olmasına titizlikle dikkat edilmelidir.

Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması

bakımından da YTCK’nın 53. maddesinin 2. maddesindeki “Kişi, işlemiş

bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.” hükmü de söz konusu

tedbirin uygulanması bakımından, failin tehlikeliliğini “mahkûm olduğu hapis

cezasının infazı müddetince” öngörmektedir. Yine madde gerekçesinde de

belirtildiği üzere, kişi mahkûm olduğu cezanın infazının gereklerine uygun

davranarak, bunun tamamlanmasıyla kendisinin tekrar güven duyulan bir kişi

olduğu konusunda topluma da bir mesaj vermektedir ve bu bakımdan hak

yoksunluklarının en geç cezanın infazının tamamlanması aşamasına kadar

devam etmesi, suç ve ceza politikasıyla güdülen amaçlara daha uygun

düşmektedir.

2.1.3. Kanun Tarafından Öngörülmesi (Kanunilik İlkesi)

Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin genel şartlardan

sonuncusu ise kanunilik ilkesi olarak da ifade edilen, söz konusu tedbirlerin

kanun tarafından öngörülmesidir. Dolayısıyla güvenlik tedbirlerinin neler

olduğu ve bunların hangi hallerde uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı

gösterilmelidir. Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları

bakımından da YTCK’nın 53. maddesinde, söz konusu tedbirin hangi

hallerde uygulanabileceği açıkça düzenlendiği gibi, hangi haklardan yoksun

kılınacağı da ilgili maddede sayma yöntemiyle ve sınırlı olarak

belirlenmiştir.

2.2. Özel Şartlar

Yukarıda da belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının uygulanabilmesi için zikredilen genel şartların varlığı yeterli

değildir. Bundan başka, konuyla ilgili olarak, YTCK’nın 53. maddesinde de bir

takım özel şartlar da öngörülmüştür. Bunlar ise, suçun kasıtlı olarak işlenmiş

olması ve suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş

olmasıdır.

2.2.1. Suçun Kasıtlı Olarak İşlenmiş Olması

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin

birinci özel şartı, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olmasıdır. Gerçekten,

YTCK’nın 53. maddesinin, 1. fıkrasında da açıkça belirtildiği üzere, güvenlik

tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, suçlunun işlediği

 

suçun “kasıtlı” bir suç olması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, kişinin taksirle

işlemiş olduğu suçtan dolayı, onun belli hakları kullanmaktan yoksun

bırakılabilmesi, kural olarak söz konusu değildir.

Burada, “kural olarak” ifadesini kullanmamıza yol açan istisna ise,

YTCK’nın 53/6. maddesinde düzenlenmektedir. Buna göre, “Belli bir meslek

veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne

aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az

ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının

yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir”.

Kanaatimizce söz konusu düzenleme, oldukça isabetli bir

düzenlemedir. Zira mesela, tıp doktorluğu gibi, insan hayatı bakımından

önemli ölçüde dikkat ve özen yükümlülüğü gerektiren bir mesleğin icrası

esnasında işlenen taksirli suçlar bakımından, herhangi bir güvenlik tedbiri

uygulanmaması, güvenlik tedbirlerinin temel amacı olan, toplumun

tehlikelilikten korunması amacına aykırıdır. Keza ülkemizde, trafik düzeninin

gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğünün de sıklıkla ihlal edildiği gerçeği

karşısında da söz konusu düzenlemenin ne derece isabetli olduğu

tartışmasızdır.

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,

kişinin işlediği suçun, kasıtlı bir suç olması gerektiğine göre, “kast”

kavramından ne anlaşılması gerektiği de ortaya konulmalıdır.

YTCK’nın 21/1. maddesindeki tarife göre, kast, suçun kanuni

tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.

Belirtmek gerekir ki suçun kanuni tarifinde yer alan bütün maddi

unsurlar, kast kapsamına dâhildir. Yani, suçun haksızlık muhtevasını

belirleyen bütün unsurlar fail tarafından bilinmedikçe, kastın varlığından söz

edilemez. Failin bilmesi gereken bu unsurlar, geçmişte veya halen mevcut

olan bir hususa ilişkin olabileceği gibi, ileride gerçekleşebilecek bir hususa da

ilişkin olabilir.

Kastın varlığından bahsedilebilmesi için; ya kanunda suç olarak tarif

edilen belirli bir fiilin işlenilmesinin kararlaştırılmış veya bu fiilin neticesinin

gerçekleşeceğinin mutlak bir surette müşahede edilmiş olması gerekir ki bu

durumda doğrudan kast söz konusudur; ya da bu neticenin gerçekleşmesinin

muhtemel addedilmesine rağmen, gerçekleşmesine katlanılmış olması

gerekir ki bu durumda da olası kast söz konusudur.

Nitekim YTCK’nın 21. maddesinde de kast, “doğrudan kast” ve “olası

kast” olmak üzere, iki tür halinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de

belirtildiği üzere, olası kast durumunda, suçun kanuni tanımında yer alan

unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen,

kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini

kabullenmektedir. Açıkçası, işlenmesi kararlaştırılan fiilin kanunen tarif edilen

muayyen bir neticenin gerçekleşmesine sebebiyet vereceği muhtemel telakki

edilmiş ve müşahede edilmiş olmasına rağmen, bu neticenin

gerçekleşmesine katlanılmış ise diğer bir ifadeyle, kanuni tarife uygun

neticenin meydana geleceği muhtemel addedilmesine rağmen fail, fiili

işlemekten geri kalmamışsa, “olası kast” söz konusudur. Yine madde

gerekçesinde, olası kastın daha iyi anlaşılabilmesi bakımından, kırmızı ışıkta

geçen sürücünün yayalara çarpıp onları yaralaması veya öldürmesi ile düğün

esnasında havaya ateş eden bir kişinin elinin seyrini kaybetmesi sonucunda

yere paralel olarak yaptığı bir atış sonucunda orada bulunanları yaralaması

ya da öldürmesi örneklerine yer verilmekte ve söz konusu durumlarda failin

“olası kast”la hareket etmiş olduğu kabul edilmektedir.

Bu açıklamalardan sonra, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanması bağlamında, YTCK’nın 53/1. maddesinde “doğrudan kast-olası

kast” ayrımı da yapılmadığına göre, olası kastla işlenen suçlar bakımından

da kişinin maddede zikredilen haklardan yoksun kalacağının kabulü

gerekmektedir. Sonuç olarak ve daha kısa bir ifadeyle, kişinin işlediği suçun

doğrudan kastla mı işlendiği, yoksa olası kastla mı işlendiği ayırt

edilmeksizin, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları uygulanabilecektir.

2.2.2. Suçlu Hakkında Hapis Cezasına Mahkûmiyet Kararının

Verilmiş Olması

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin ikinci

ve son özel şartı ise suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı

verilmiş olmasıdır. Gerçekten, YTCK’nın 53. maddesinin, 1. fıkrasında da

açıkça belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesi için, suçlunun işlediği kasıtlı suçtan dolayı, hakkında hapis

cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekmektedir. Dolayısıyla

kişinin işlediği suç kasıtlı olsa bile, YTCK’nın diğer bir ceza türü olan adli para

cezasına mahkûmiyet halinde, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları söz

konusu olamaz. Keza hapis cezası, bir tedbire çevrilmişse, bu durumda da

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları uygulanamaz. Zira YTCK’nın 50/5.

maddesine göre, “Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre

çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir”.

Belirtmek gerekir ki güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesinin şartı olan hapis cezasının süresi önem arz etmemektedir.

Öte yandan, ilgili maddede mahkûmiyetin süresine bakılmaksızın, hak

yoksunluklarının öngörülmüş olmasını, öğretide eleştirenler de vardır.

Ancak kanaatimizce, güvenlik tedbirlerinin bir amacı da toplumu, suç failinin

tehlikeliliğinden korumak olduğuna göre, maddede mahkûmiyetin süresine

bakılmaksızın ve fakat mahkûmiyet süresince hak yoksunluğu öngörülmüş

olması, zikredilen amaca daha uygundur. Başka bir ifadeyle, daha az cezayı

gerektiren bir suçun faili de tıpkı daha fazla cezayı gerektiren suçun faili gibi

toplum için tehlikeli olabileceğine göre, mahkûmiyetin süresine bakılmaksızın

hak yoksunluğu öngörülmüş olması kanaatimizce daha isabetlidir. Kaldı ki

YTCK’nın yaptırım sisteminde, süresiz bir hak yoksunluğu da

öngörülmediğine göre, daha az ceza alan suçlu, ancak mahkûmiyetinin infazı

müddetince zikredilen haklarından yoksun kalacaktır. Bu ise, güvenlik

tedbirlerinin, failin tehlikeliliği ile orantılı olması ve failin tehlikeliliği

müddetince uygulanması ilkelerine daha uygun düşmektedir.

Ayrıca YTCK’nın sisteminde hak yoksunlukları, sadece ceza

kanunda zikredilen asli cezaya bağlı feri bir ceza olmayıp, kasden işlenen bir

suçtan hapis cezasına mahkûmiyetin yasal bir sonucu olarak uygulanan bir

güvenlik tedbiri olduğundan, özel ceza kanunlarına göre hapis cezasına

mahkûm olanlar da 53. maddedeki şartlar varsa, bu haklardan yoksun

kalacaklardır.

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,

suçlunun kural olarak hapis cezasına mahkûm olmuş olması şart olmakla

birlikte, bu kuralın tek istisnası da 53/5. maddesinde düzenlenmiştir. Buna

göre “Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması

suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet

hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak

ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün

kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının

tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.” Yani suçlu, birinci fıkrada

sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle suç işlemişse,

söz konusu suçtan dolayı hapis cezasına değil, sadece adli para cezasına

mahkûm olmuşsa dahi, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına

kadar söz konusu haktan yoksun kalacaktır. Mesela sıradan bir kişi, yine

sıradan bir kişiyi, kasten ve fakat etkisi basit bir tıbbi müdahaleyle

giderilebilecek ölçüde hafif yaralaması halinde, YTCK’nın 86/2. maddesi

gereğince adli para cezasına mahkûm olabilecek ve bu durumda 53. madde

bağlamında “hapis cezasına mahkûmiyet” unsuru gerçekleşmediğinden,

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluğu uygulanamayacaktır. Oysa aynı suçu,

bir velinin velayeti altında bulunanlara karşı işlemesi durumunda, suçlu

hakkında adli para cezasına mahkûmiyete karar verilse dahi, 53/5. madde

dolayısıyla, söz konusu suçlu, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir

katına kadar, velayet hakkından yoksun bırakılacaktır.

3. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Süresi

3.1. Genel Olarak

Güvenlik tedbirleri genellikle “müddetsiz hüküm”, diğer bir ifadeyle

“süresi önceden belli olmayan hüküm” şeklinde uygulanır. Zira güvenlik

tedbirlerinde, suç failinin fiili dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik esas alınır ve

tehlikeliliğin ortadan kalkacağı zaman, tıpkı bir doktorun, hastasının ne kadar

zaman içinde iyileşeceğini bilemeyeceği gibi, önceden belirlenemez ve

dolayısıyla suç teşkil eden fiilin toplum bakımından gösterdiği tehlike devam

ettikçe, güvenlik tedbiri uygulaması da devam eder. Nitekim YTCK’nın

müsadereye ilişkin 54. ve 55. maddelerinde, söz konusu güvenlik tedbirinin

belli bir süre geçtikten sonra uygulanmasına son verileceği yönünde bir

düzenlemeye yer verilmemiştir. Keza YTCK’nın akıl hastalarına özgü

güvenlik tedbirlerini düzenleyen 57. maddesinin 2. fıkrasında da “Hakkında

güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık

kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan

kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine mahkeme veya

hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.” hükmüyle, esasen söz konusu tedbirin

süresizliği ortaya konulmuş ve ancak toplum bakımından tehlikeliliğin ortadan

kalkması veya önemli ölçüde azalması halinde ve hâkim kararıyla söz

konusu tedbirin sona ereceği belirtilmiştir. Yine YTCK’nın sınır dışı edilmeye

ilişkin 59. maddesinde ve tüzel kişiler hakkındaki güvenlik tedbirlerine ilişkin

60. maddesinde de mezkur tedbirlerin, müddetsiz hüküm biçiminde

uygulanacağı ortaya konmuştur.

Güvenlik tedbirlerinin süresi bakımından kural, müddetsiz hüküm

olmakla birlikte, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, müddetsiz hüküm

biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır. Gerçekten,

YTCK’nın 53/2. maddesine göre, “Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla

mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları

kullanamaz”. Dolayısıyla hak yoksunluğu, mahkûmiyetin kesinleşmesi ile

başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar

devam edecektir.

Oysa ETCK, bazı haklardan mahrumiyeti, ömür boyu mahrumiyet

olarak kabul etmiş ve bunların ancak yasak hakların geri verilmesi

muhakemesi sonucunda mahkemece kaldırılabileceğini öngörmüştü.

YTCK’da ise süresiz bir hak yoksunluğu söz konusu olmadığına göre,

memnu hakların iadesi düzenlemesine gerek görülmemiştir.

Güvenlik tedbirlerinde esasen kuralın “müddetsiz hüküm” olmasına

rağmen, hak yoksunlukları bakımından bir istisna getirilerek, söz konusu

tedbirin cezanın infazıyla, yani belirli bir süreyle sınırlandırılması, YTCK’nın

53. maddesinin gerekçesinde “Cezalandırılmakla güdülen asıl amaç, işlediği

suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma

kazandırılması olduğuna göre, suça bağlı hak yoksunluklarının da belli bir

süreyle sınırlandırılması gerekmiştir. Bu nedenle, madde metninde söz

konusu hak yoksunluklarının mahkûm olunan cezanın infazı tamamlanıncaya

kadar devam etmesi öngörülmüştür. Böylece, kişi mahkûm olduğu cezanın

infazının gereklerine uygun davranarak bunun tamamlanmasıyla kendisinin

tekrar güven duyulan bir kişi olduğu konusunda topluma da bir mesaj

vermektedir. Bu bakımdan hak yoksunluklarının en geç cezanın infazının

tamamlanması aşamasına kadar devam etmesi, suç ve ceza politikasıyla

güdülen amaçlara daha uygun düşmektedir.” şeklinde açıklanmıştır. Bu ise

YTCK’nın, ETCK’dan farklı olarak, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarında, suç işleyen kişinin, işlediği suç dolayısıyla toplumdan adeta

tecrit edilmesini değil, işlediği suçun cezasının infazının tamamlanması ile

birlikte yeniden topluma kazandırılmasını amaç edindiğini göstermektedir ki

kanaatimizce bu yaklaşım, çağdaş ceza hukukunun, cezadan ve güvenlik

tedbirinden umduğu faydaya daha uygun düşmektedir. Gerçekten cezadan

beklenen amaç, suçlunun etkin bir pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar

topluma kazandırılması olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının

da mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam

etmesi doğru bir yaklaşım olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis

cezasının infazından sonra da devam ettirilmesi kabul edilirse; kişinin

topluma kazandırılmasından ziyade, uzaklaştırılması sonucu ortaya çıkar ki

bu durumda cezadan beklenen amaç geçekleşmemiş olur.

İşlediği suç sebebiyle mahkûm olmuş ve cezası infaz edilmiş kişiye

cezanın infazı sırasında; tekrar suç işlemesini engelleyici etkenler

kazandırılmış, yeniden sosyalleşmesi teşvik edilmiştir(5275 sayılı İnfaz

Kanunu m.3). Zira cezasını bihakkın çekmiş olan kişi işlediği suçtan dolayı

etkin pişmanlığını göstermiş ve böylece bu kişiye karşı toplumun kaybolan

güveni de yeniden tesis edilmiştir. Eğer infaz sırasında bu özellikler suçluya

kazandırılamamış ise bunun bedelini tek başına kişiye ödetmek adil değildir.

Etkili ve eğitici infaz yapamayan kamu da bundan sorumludur. Bu sebeple

cezaya bağlı hak yoksunlukları süresiz olmamalıdır.

3.2. Hak Ve Yetkilerin Kötüye Kullanılması Suretiyle İşlenen

Suçlarda Hak Yoksunluğunun Süresi

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis

cezasının infazı müddetince uygulanacağı, kural olmakla beraber, bu kural

istisnasız da değildir.

Gerçekten YTCK’nın 53/5. maddesine göre, “Birinci fıkrada sayılan

hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar

dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından

sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak

ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve

yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla

sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün

sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının

yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan

yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren

işlemeye başlar”. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bu durumda

mahkemenin belli bir hak ve yetkiyle ilgili olarak vereceği yasaklama kararı

bir güvenlik tedbiri niteliği taşımaktadır. Suçun işlenmesinde kullanılan hak ve

yetkilerin, yine kişinin tekrar topluma kazandırılması amacına uygun olarak,

ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının infazından sonra da

kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların kötüye kullanılmasından

korunması olarak kabul edilmelidir.

Bu hükme göre; suç, maddenin birinci fıkrasında sayılan hak ve

yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle işlenilmişse, mesela bir milletvekili hak

ve yetkisini kötüye kullanarak, örneğin ihaleye fesat karıştırma suçunu

işlemişse, hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından

sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak

ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Örnekteki

milletvekili, YTCK’nın 235/1. maddesine göre, 5 yıl hapis cezasına

çarptırılması halinde, hapis cezasının infazı müddetince, yani 5 yıl milletvekili

ve genel olarak kamu görevlisi olamayacağı gibi, ayrıca bu cezanın

infazından sonra da 2,5 yıl ile 5 yıl arasında da ayrıca milletvekilliği ve genel

olarak kamu görevliliği yapamayacaktır.

Yine aynı hükme göre; hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması

suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet

hâlinde, mesela bir sendika yöneticisi, görevini kötüye kullanarak sendikanın

parasını kendi özel harcamaları için sarf etmişse ve söz konusu suçtan dolayı

sadece örneğin 300 gün adli para cezasına hükmolunmuşsa, adli para

cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlamak üzere, 150

günden 300 güne kadar söz konusu haktan mahrum bırakılacaktır. Buradaki

yoksunluk süresinin, adli para cezasının tamamen infazından sonra işlemeye

başlaması, kanun koyucun, adli para cezasının infazını kolaylaştırmaya

yönelik bir zorlayıcı unsur olarak öngörmesi biçiminde

değerlendirilmektedir.

Ayrıca ve önemle belirtmek gerekir ki buradaki hak yoksunluğunun

uygulanıp uygulanmaması bakımından hâkimin takdir yetkisi

bulunmamaktadır.

Burada bir hususu da açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Söz

konusu fıkra metnine bakıldığında, hak yoksunluğunun, hapis cezasının

infazından sonraya bırakılmış olması dolayısıyla, hapis cezasının ertelenmesi

halinde söz konusu hak yoksunluğunun uygulanmayacağı sonucuna

ulaşılabilir. Ancak YTCK’nın öngördüğü sistemde, erteleme bir koşullu af

olmaktan çıkarılıp, bir ceza infaz kurumu haline getirildiğinden ve YTCK’nın

51/8. maddesinde “Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi hâlli olarak

geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır” hükmüne açıkça yer

verildiğinden, hükmedilen hapis cezası ertelenen mahkûm bakımından

YTCK’nın 53/5. maddesi bağlamında hak yoksunluğu uygulanacaktır. Daha

açık bir ifadeyle, hak ve yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar

bakımından, hapis cezasının ertelenmiş olması; ayrıca, cezanın infazından

sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak

ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilmesine engel

olmayacaktır.

3.3. Koşullu Salıverilme Durumunda Velayet, Vesayet Ve

Kayyımlık Haklarından Yoksunluğun Süresi

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis

cezasının infazı müddetince uygulanacağı kuralının ikinci istisnası ise 53/3.

maddede düzenlenmiştir. Gerçekten, YTCK’nın 53/3. maddesine göre

Mahkûm olduğu hapis cezası dolayısıyla koşullu salıverilen hükümlünün

kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından

yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz”. Koşullu salıverilmenin

düzenlendiği Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107.

maddesine göre, kurumdaki infaz süresini iyi halli geçiren mahkûmlardan;

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını,

müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli

hapis cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının üçte ikisini infaz

kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler.

Dolayısıyla, mesela kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı 15 yıl hapis

cezasına mahkûm edilen hükümlü, cezanın 10 yılını kurumda iyi halli olarak

çektikten sonra, koşullu salıverilmeden faydalanabilecek ve böylelikle

salıverilmeden itibaren de kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve

kayyımlık hakkına yeniden kavuşacaktır.

Bu hükümde dikkat edilmesi gereken nokta, tüm hak yoksunlukları

bakımından değil, sadece hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet,

vesayet ve kayyımlık hakları bakımından, hak yoksunluğunun süresinin, infaz

müddetince değil, daha kısa bir süre uygulanmasıdır. Öyleyse, yukarıdaki

örneğe göre, 10 yılın sonunda şartla salıverilen hükümlü bakımından, diğer

hak yoksunlukları uygulanmaya devam edecektir.

3.4. Belli Bir Meslek Veya Sanatın Ya Da Trafik Düzeninin

Gerektirdiği Dikkat Ve Özen Yükümlülüğüne Aykırılık

Dolayısıyla İşlenen Taksirli Suçlarda Hak Yoksunluğunun

Süresi

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis

cezasının infazı müddetince uygulanacağı kuralının üçüncü istisnası da 53/6.

maddedeki “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği

dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan

mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu

meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri

alınmasına karar verilebilmesi” hükmüdür. Bu hükme göre; mesela bir toplu

taşıma aracı şoförü, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla

işlediği taksirli suçtan dolayı örneğin YTCK’nın 89. maddesine göre 6 ay

hapis cezasına mahkûm olduğunda, mahkûmiyetinin infazı süresince, yani 6

ay değil, 3 aydan 3 yıla kadar toplu taşıma aracı şoförü olamayacağı gibi,

bunun yerine aynı müddet için sürücü belgesinin geri alınmasına da karar

verilebilecektir. Belirtmek gerekir ki 53/6. maddenin devamına göre

“Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre,

cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar”. Yani örneğe göre,

hapis cezası mesela 01.01.2006 tarihinde kesinleşmişse, yasaklama veya

geri alma bu tarihte yürürlüğe girmekle beraber, hak yoksunluğunun süresi

örnekteki 6 aylık hapis cezasının tamamen infaz edilmesinden itibaren

işlemeye başlar. Buradaki sürenin başlangıcı ile ilgili düzenleme ile

hükümlünün infazdan kaçması dolayısıyla herhangi bir avantaj sağlamasının

önüne geçilmesi amaçlandığı, bizce de doğru olarak ileri sürülmektedir.

Son olarak belirtmek gerekir ki buradaki hak yoksunluğunun

uygulanıp uygulanmaması bakımından kanun koyucu, hâkime takdir yetkisi

tanımıştır. Yani hâkim, söz konusu tedbire hükmedip hükmetmemekte ve

eğer hükmedecekse süresini belirlemekte, vicdani kanaatine göre hareket

edecektir.

4. YTCK’da Düzenlenen Güvenlik Tedbiri Olarak Hak

Yoksunlukları

4.1. Kamu Hizmeti Hakkından Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından birincisi, kamu hizmeti hakkından yoksunluktur.

Gerçekten, YTCK’nın 53/1-a. maddesine göre, “Kişi, kasten işlemiş olduğu

suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; sürekli,

süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye

Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların

denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya

veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten”

yoksun bırakılır.

Oysa ETCK’da kamu hizmetinden yasaklılık, bir “ceza” olarak

düzenlenmişti. Ayrıca ETCK’da kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası hem

bir asli ceza (ETCK m. 20) olarak hem de bir fer’i ceza (ETCK m. 31) olarak

hükmedilebilmekte ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya belirli süreli

olarak kamu hizmeti hakkından yoksun bırakılabilmekteydi.

Öte yandan, ETCK’nın 35. maddesi bağlamında düzenlenen kamu

hizmetinden yasaklılık, belli suçlar için sınırlanmış olduğu halde; YTCK’nın

53/1-a maddesine göre, suç tipi ya da hürriyeti bağlayıcı cezanın süresi

bakımından bir sınırlama öngörülmeksizin, kamu hizmeti hakkından

yoksunluk tedbiri uygulanabilecektir. Bu ise güvenlik tedbirlerinin amacına

ve mahiyetine daha uygun düşmektedir.

4.2. Seçme Seçilme Ve Diğer Siyasi Haklardan Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından ikincisi; seçme, seçilme ve diğer siyasi haklardan

yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-b. maddesine göre, “Kişi, kasten

işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu

olarak; seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan”

yoksun bırakılır. Bu durumda kişi siyasi haklarını kullanamayacağından

kararın yüksek seçim kurulu veya ilçe seçim kuruluna gönderilmesi

gereklidir.

ETCK’da ise 20. maddede aynı husus, bir ceza olarak

düzenlenmiştir.

Hükümde, “diğer siyasi haklar”ın neler olduğu hususunda bir açıklığa

yer verilmemiştir. Kanaatimizce bundan anlaşılması gereken, Anayasa’nın

dördüncü bölümünde düzenlenen haklardır. Zira bir hukuk sisteminde, hangi

hakların siyasi haklar olduğunu belirleme yetkisi, yasa koyucuya değil,

anayasa koyucuya aittir. Anayasa’nın dördüncü bölümüne göre ise, hakkında

mezkûr hak yoksunluğu uygulanan kişi; seçme ve seçilmenin yanı sıra, siyasi

faaliyette bulunma, halk oylamasına katılma, siyasi parti kurma, partiye üye

olma ve nihayet parti yöneticisi ve deneticisi olma hakkından yoksun

bırakılacaktır. Belirtmek gerekir ki sayılanlardan, siyasi parti yöneticisi ve

deneticisi olma hakkından yoksunluk, 53/1-d maddesinde de ayrıca

düzenlenmiştir.

4.3. Velayet Hakkından Vesayet Veya Kayyımlığa Ait Bir

Hizmette Bulunma Hakkından Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından üçüncüsü; velayet, vesayet ve kayyımlık haklarından

yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-c. maddesine göre, “Kişi, kasten

işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu

olarak; velayet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette

bulunmaktan,” yoksun bırakılır. Söz konusu haklar, Türk Medeni Kanunu’nun

335-363, 396-431. maddelerinde düzenlenmiş olan medeni haklardır ve kişi

kasten işlediği bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkum olmakla, söz konusu

hakları, cezasının infazı bitene kadar kullanamaz. Öte yandan, YTCK’nın

53/3. maddesine göre “mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu

salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve

kayyımlık yetkileri açısından hak yoksunluğu uygulanmaz”.

Belirtmek gerekir ki ETCK’nın 33. ve 437. maddelerinde, söz konusu

yaptırım, bir ceza olarak öngörülmüştür. Gerçekten, ETCK’nın 33.

maddesinde, söz konusu yaptırım, 5 seneden fazla ağır hapis cezası için

öngörülmüştür. Keza ETCK’nın 437. maddesinde de söz konusu yaptırım,

belli suç tipleri için öngörülmüştür. Oysa YTCK’ya göre, kasten işlenen suçlar

için verilen ve süresi önemli olmaksızın her hürriyeti bağlayıcı ceza

bakımından, söz konusu güvenlik tedbiri uygulanacaktır. Bu ise güvenlik

tedbirlerinin amacına ve mahiyetine daha uygun düşmektedir.

4.4. Vakıf, Dernek, Sendika, Şirket, Kooperatif ve Siyasî Parti

Tüzel Kişiliklerinin Yöneticisi Veya Denetçisi Olma

Hakkından Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından dördüncüsü; vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve

siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmak haklarından

yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-d. maddesine göre, “Kişi, kasten

işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu

olarak; vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel

kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan ” yoksun bırakılır.

Bu tüzel kişilerin organlarında yer alacaklardan genellikle sabıka

kaydı istendiğinden bu hak mahrumiyetinin infazı bu şekilde olacaktır.

Kanaatimizce söz konusu düzenlemenin temel amacı, suç failinin

tehlikeliliğinden, kamu yararı gayesinin öne çıktığı ve demokratik toplum

düzenin en önemli unsurları olarak kabul edilen sivil toplum örgütlerinin ve

dolayısıyla toplumun korunmasını sağlamaktır.

Belirtmek gerekir ki ETCK’da bu yönde bir yaptırıma yer verilmiş

değildir.

4.5. Bir Kamu Kurumunun Veya Kamu Kurumu Niteliğindeki

Meslek Kuruluşunun İznine Tâbi Bir Meslek Veya Sanatı,

Kendi Sorumluluğu Altında Serbest Meslek Erbabı Veya

Tacir Olarak İcra Etme Hakkından Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından beşincisi; bir kamu kurumunun veya kamu kurumu

niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi

sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme

hakkından yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-e. maddesine göre, “Kişi,

kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni

sonucu olarak; bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek

kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında

serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten” yoksun bırakılır.

Buna göre, kasten işlenen bir suç dolayısıyla hapis cezasına

mahkûmiyet halinde, kişinin örneğin, doktorluk, avukatlık, muhasebecilik gibi

meslekleri icra edebilmesi kural olarak, mümkün değildir55. Ancak YTCK’nın

53/3. maddesine göre, mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlünün

söz konusu haktan yoksun olmayacağına hâkim tarafından karar verilebilir.

4.6. Belli Bir Meslek Veya Sanatın İcrasından Yoksunluk

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından altıncısı; belli bir meslek veya sanatın icrası hakkından

yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/6. maddesine göre, “Belli bir meslek

veya sanatın gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla

işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla

olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına karar

verilebilir. Yasaklama hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre,

cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar”.

Burada önemle vurgulamak gerekir ki mahkûm olunan cezanın türü

ya da süresi, söz konusu hak yoksunluğu bakımından önemli değildir.

Dikkat edilirse, bu hükümde düzenlenen güvenlik tedbiri,

diğerlerinden farklılıklar arz etmektedir. En başta, diğerlerinin aksine, bu

hükümdeki güvenlik tedbirinin uygulanabilmesi için, suçun kasıtlı olarak

işlenmesi değil, taksirli olarak işlenmesi aranmaktadır. Bundan başka, bu

hükümdeki hak yoksunluğu, mahkûmiyetin infazı müddetince değil, üç ay ile

üç yıl arasında sürecektir. Keza bu hükümde, tedbirin süresinin başlangıcı,

cezanın infazının başlaması değil, cezanın infazının tamamlanmasıdır. Son

olarak, diğerlerinin aksine, söz konusu tedbirin uygulanıp uygulanmaması,

hâkimin takdirine bırakılmıştır.

4.7. Sürücü Belgesinin Geri Alınması

YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarından yedinci ve sonuncusu; sürücü belgesinin geri alınmasıdır.

Gerçekten, YTCK’nın 53/6. maddesine göre, “trafik düzeninin gerektirdiği

dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan

mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, sürücü

belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Geri alma hükmün

kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren

işlemeye başlar”.

Burada da mahkûm olunan cezanın türü ya da süresi, söz konusu

hak yoksunluğu bakımından önemli değildir.

Dikkat edilirse, bu hükümde de tıpkı belli bir meslek veya sanatın

icrasından yoksunlukta olduğu gibi, diğerlerinden farklılıklar

bulunmamaktadır. Yine belli bir meslek veya sanatın icrasından yoksunlukta

olduğu gibi, en başta, diğerlerinin aksine, bu hükümdeki güvenlik tedbirinin

uygulanabilmesi için, suçun kasıtlı olarak işlenmesi değil, taksirli olarak

işlenmesi aranmaktadır. Bundan başka, bu hükümdeki hak yoksunluğu,

mahkûmiyetin infazı müddetince değil, üç ay ile üç yıl arasında sürecektir.

Keza bu hükümde, tedbirin süresinin başlangıcı, cezanın infazının başlaması

değil, cezanın infazının tamamlanmasıdır. Son olarak, diğerlerinin aksine,

söz konusu tedbirin uygulanıp uygulanmaması, hâkimin takdirine

bırakılmıştır.

5. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarına İlişkin Özel

Durumlar

YTCK’nın 53. maddesinde, ilke olarak, kasten işlenen bir suçtan

mahkûmiyet halinde, kişinin bazı önemli haklarından, mahkûmiyetin infazı

müddetince yoksun bırakılacağı benimsenmiştir.

Bununla birlikte, bazı hallerin gerçekleşmesi durumunda, söz konusu

yoksunlukların tamamının ya da bazılarının uygulanamayacağı, keza bazı

hallerin gerçekleşmesi durumunda ise söz konusu yoksunlukların uygulanıp

uygulanmayacağı hususunda hâkime takdir hakkı tanınmış olduğu da bir

gerçektir.

Ayrıca YTCK’da özel af ve ceza zamanaşımı gibi, kimi ceza hukuku

genel kurallarının, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarına etkisi de

düzenlenerek, hak yoksunlukları bağlamında bir yasa boşluğu oluşmamasına

da özen gösterilmiştir.

Nihayet, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması

bakımından, YTCK ile 5352 Sayılı (Yeni) Adli Sicil Kanunu’nun ilişkisi de son

derece önem arz etmektedir.

Aşağıda, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarına ilişkin söz

konusu özel durumlar ayrı ayrı incelenecektir.

5.1. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının

Uygulanmayacağı Haller

YTCK’nın 53. maddesinde, kural olarak, kasten işlenen bir suçtan

mahkûmiyet halinde, kişinin bazı önemli haklarından, mahkûmiyetin infazı

müddetince yoksun bırakılacağının düzenlenmiş olduğu yukarıda belirtilmişti.

Bununla birlikte kanun koyucu, 53/4. maddede “Kısa süreli hapis cezası

ertelenmiş veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler”

bakımından söz konusu hak yoksunluklarının hiçbirinin uygulanmayacağını;

yine 53/3. maddede ise “mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu

salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve

kayyımlık” haklarından yoksun olmayacağını da hüküm altına almıştır. Söz

konusu durumlarda, tedbirin uygulanmaması mutlak olup, bu hususta hâkime

takdir yetkisi tanınmamıştır. Diğer bir ifadeyle, zikredilen hallerin

gerçekleşmesi durumunda, hâkim, mutlak olarak, ilgili tedbirlerin

uygulanmasına karar veremez.

5.1.1. Kısa Süreli Hapis Cezasının Ertelenmesi ve Yaş

Küçüklüğü Durumunda Hak Yoksunluğu Olarak Güvenlik

Tedbirlerinin Uygulanmaması

YTCK’nın 53/4. maddesine göre, “Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş

veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında

birinci fıkra hükmü uygulanmaz”. Yani erteleme veya yaş küçüklüğü

durumunda, hak yoksunluklarının hiçbiri uygulanamaz.

Kısa süreli hapis cezası ise YTCK’nın 49/2. maddesine göre, 1 yıl

veya daha az süreli hapis cezasıdır. Öyleyse kişi, kasten işlemiş olduğu

suçtan dolayı 1 yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olmuşsa ve söz

konusu ceza ertelenmişse, bu kişi hakkında, hak yoksunluklarının hiçbiri

uygulanmayacaktır. Kanaatimizce, kanun koyucu bu düzenleme ile; 1 yıl

veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm edilmiş ve söz konusu

cezasının ertelenmesine karar verilmiş bir suçlunun, işlediği suç ile, daha ağır

bir cezayı gerektiren suçları işleyen suçlulara göre, toplum nazarındaki güven

duygusunu daha az zedelemesi itibariyle, söz konusu suçlular bakımından,

hak yoksunluklarının uygulanması halinde, cezai yaptırımdan beklenen

amacın gerçekleşmeyeceği yaklaşımını ortaya koymaktadır. Gerçekten, .

maddenin gerekçesinde “Cezalandırılmakla güdülen asıl amaç, işlediği

suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma

kazandırılması olarak belirlendiğine ve de tedbire konu hakların, kişi

bakımından önem arz eden ve özellikle toplumla bireyin arasındaki güven

ilişkisini gerekli kılan haklar olarak kabul edildiğine” göre, nispeten daha az

bir hak ihlalinin karşılığı olarak 1 yıl veya daha az bir cezaya mahkûm edilen

ve söz konusu cezası ertelenen suçlunun, yukarıda ifade edilen derecede

önemli olan haklarından mahrum edilmesini, cezai yaptırımdan beklenen

amaçla örtüştürebilmek mümkün değildir. Zira aksi yöndeki kabul, suç işleyen

kişinin, içinde bulunduğu suçluluk durumundan ibra edilip, yeniden topluma

kazandırılmasını değil, bilakis yeniden suç yoluna itilmesine yol açacağını

sonuçlar ki bu çağdaş ceza hukukunun amaçları ile de bağdaşmaz. Diğer

taraftan, YTCK’da bir koşullu af olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline

getirilmiş olan erteleme kurumunun gereği de mahkûmiyetin ertelenmesi

durumunda, kişinin haklarından yoksun bırakılmaması gerektiği sonucunu

ortaya koymaktadır. Çünkü erteleme, çoğu zaman suç işlemeyi itiyad haline

getirmemiş “tesadüfî” suçlular hakkında uygulanan ve cezanın, suçlunun

kişiliğine uydurulmasının, yani bireyselleştirilmesinin en önemli yollarından

birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla tesadüfî suçluların, işledikleri suç

dolayısıyla ceza evine girmeden de toplum düzenine uygun davranmaları

sağlanabilir. Öyleyse, işlediği suç dolayısıyla, cezaevine girmeden de etkin

bir pişmanlık duyup, toplumla yeniden barışacağı yönünde güçlü bir intiba

uyandıran suçluların, özellikle güven ilişkisini gerekli kılan haklarından da

mahrum edilmemesi, bir taraftan suçlunun ıslahını kolaylaştırarak toplumun

korunmasına yardımcı olacak, diğer taraftan da güvenlik tedbirlerinin

uygulanması bakımından temel ilkelerden biri olan “güvenlik tedbirlerinin,

tehlikelilikle orantılı olarak ve tehlikelilik süresince uygulanması” ilkesine de

daha uygun bir mahiyet arz edecektir.

YTCK’nın 53/4. maddesine göre, sadece kısa süreli hapis cezası

ertelenenler değil, aynı zamanda fiili işlediği sırada on sekiz yaşını

doldurmamış olan kişiler hakkında da güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının hiçbirinin uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Bu

düzenlemeyle güdülen amacı da yine suç ve ceza siyaseti ile yani kanun

koyucunun cezai yaptırımın gayesi hakkındaki yaklaşımıyla izah etmek

gerekmektedir. Gerçekten YTCK’ya göre cezalandırılmakla güdülen asıl

amaç, işlediği suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar

topluma kazandırılmasıdır. Diğer taraftan, YTCK’nın yaş küçüklüğüne ilişkin

31. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, “Kişinin, fiziksel gelişimine

paralel olarak, toplumun değer yargılarını, bunların anlam ve içeriğini

algılama yeteneği gelişmektedir. Yine bu gelişim sürecinde algılama

yeteneğinin yanı sıra, ayrıca toplumdaki ölçü davranış kurallarının gerekleri

doğrultusunda hareketlerini yönlendirebilme (irade) yeteneği de

gelişmektedir”. Keza kusur yeteneği üzerinde etkili olan nedenlerin başında

yaş küçüklüğü gelmektedir. Dolayısıyla henüz irade yeteneğini ve

dolayısıyla kusur yeteneğini tam olarak sağlayamamış olan yaş küçükleri

hakkında, sanki bu kişiler cezanın anlamını ve cezalandırılmaları ile güdülen

amacı yeterince kavrayabilecekmiş gibi, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunlukları uygulamak cezai yaptırımın amacıyla bağdaşmamaktadır.

Ayrıca cezai ehliyetinin tamamen ya da önemli ölçüde azaldığı kabul edilen

yaş küçükleri hakkında ya hiç ceza verilmemesi ya da cezadan indirim

yapılması öngörüldükten sonra, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirleri

bakımından lehte bir düzenleme yapılmaması, ceza siyasetini de kendi içinde

tutarsız hale getirirdi. Bununla birlikte ve önemle belirtmek gerekir ki

YTCK’nın 31. maddesinde “Kusur yeteneği bulunmayan yaş küçüğü

hakkında ceza tertip edilemeyeceği ve fakat bu kişiler hakkında koruyucu,

eğitici ve yeniden topluma kazandırıcı nitelikte güvenlik tedbirlerine

hükmedileceği” de bizce de isabetli olarak kabul edilmiştir. Zira bize göre,

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının temel amacı, toplumun suç

işleyen kişiden korunmasını sağlamaktır. Dolayısıyla, kusur yeteneği

bulunmayan yaş küçükleri hakkında, toplumu bu kişilerin tehlikeliliğinden

korumaya yönelik değil ve fakat bizatihi bunların korunması, eğitilmesi ve

yeniden topluma kazandırılması yönünde, mesela YTCK’nın 56. maddesinin

göndermesiyle, 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve

Yargılama Usulleri Hakkında Kanun bağlamında güvenlik tedbirleri

uygulanabilecektir.

5.1.2. Erteleme Veya Koşullu Salıverme Durumunda Velayet

Vesayet Ve Kayyımlık Haklarından Yoksun Olmama

YTCK’nın 53/3. maddesine göre “Mahkûm olduğu hapis cezası

ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki

velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri

uygulanmaz”. Yani mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu

salıverilen hükümlü hakkında hak yoksunluklarının tamamı değil, sadece

kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri bakımından

yoksunluk uygulanmayacaktır.

Yalnız bu hükümle, 53/4. maddedeki hükmün birbirine

karıştırılmaması gerekmektedir. Zira 53/4. maddede, mahkûm olunan kısa

süreli yani 1 yıl veya daha az süreli hapis cezasının ertelenmesi durumunda,

hak yoksunluklarının tamamının uygulanmayacağı düzenlendiği halde; 53/3.

maddede süresi önemli olmaksızın ertelenen hapis cezası bakımından, tüm

haklardan değil, sadece hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet,

vesayet ve kayyımlık hakkından yoksun bırakılamayacağı öngörülmektedir.

Gerçekten, ertelemeyi düzenleyen YTCK’nın 51. maddesine göre, “İşlediği

suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen

kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada on sekiz

yaşını doldurmamış veya altmış beş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç

yıldır”. Dolayısıyla, mesela işlediği kasıtlı suç dolayısıyla iki yıl hapis cezasına

mahkûm edilen ve fakat bu cezası ertelenen hükümlü hakkında, kendi

altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık haklarından yoksunluk

tedbiri uygulanamayacağı halde, bu hükümlü hakkında diğer hak

yoksunlukları uygulanabilecektir.

Kanaatimizce bu hükümle, kişinin kendi altsoyu üzerindeki velayet,

vesayet ve kayyımlık haklarının “şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan” kabul

edilerek, bu hakları konu edinen hak yoksunlukları bakımından daha sınırlı

biçimde bir yoksunluk öngörülmesi suretiyle, cezai yaptırımın temel amacı

olan suç failinin etkin bir pişmanlık duymasını sağlayarak, yeniden topluma

kazandırılması amaçlanmaktadır. Zira YTCK’nın ertelemeyi düzenleyen 51.

maddesine göre, ertelemeye karar verebilmek için suçlunun daha önce kasıtlı

bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması

ve suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla

tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması

şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Öyleyse, nispeten daha az

bir ceza öngörülen suçun failini, itiyadi değil, tesadüfi suçlu olarak kabul edip,

söz konusu suçlunun yargılama sürecinde pişmanlık gösterdiğini de nazara

alarak, mahkum olduğu hapis cezasının ertelenmesine karar verildikten

sonra, söz konusu suçluyu, şahsına sıkı sıkıya bağlı en temel hakları olan

velayet, vesayet ve kayyımlıktan mahrum bırakmak, cezai yaptırımın temel

amacı ile bağdaşmamaktadır. Keza, güvenlik tedbirleri, genel olarak,

tehlikelilikle orantılı biçimde uygulanan ceza hukuku yaptırımlarıdır ve kişinin

kendi altsoyundan gelen kişilere karşı tehlikeliliğinin daha az olacağı da

tartışmasızdır.

Son olarak belirtmek gerekir ki YTCK’nın 53/3. maddesine göre

mahkûm olduğu hapis cezası dolayısıyla koşullu salıverilen hükümlü

hakkında da kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık

haklarından yoksunluk uygulanmaz. Koşullu salıverilmenin düzenlendiği

Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesine

göre, kurumdaki infaz süresini iyi halli geçiren mahkûmlardan; ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis

cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli hapis

cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda

çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Dolayısıyla,

mesela kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı 15 yıl hapis cezasına mahkûm

edilen hükümlü, cezanın 10 yılını kurumda iyi halli olarak çektikten sonra,

koşullu salıverilmeden faydalanabilecek ve böylelikle salıverilmeden itibaren

de kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık hakkına yeniden

kavuşacaktır. Yani örnekteki hükümlü cezasının infazının ilk 10 yılında söz

konusu hakkından yoksun kalmakla birlikte, şartla salıverilmesinden itibaren,

mezkûr hak yoksunluğuna uğramayacaktır.

Kanaatimizce, bu hükmün amacı da tıpkı ertelemede olduğu gibi,

kendi altsoyuna karşı daha az tehlikeli olacağı kabul edilen hükümlüye,

tehlikeliliği ile orantılı biçimde güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluğu

uygulamak ve dahası cezai yaptırımın temel amacı olan suçlunun etkin bir

pişmanlık duymasını sağlayarak, içinde bulunduğu suçluluktan ibra olmasını

temin etmek ve yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olmaktır.

5.2. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının

Uygulanmasının Hâkimin Takdirine Bırakıldığı Haller

Kanun koyucu bazı hallerde ise, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının uygulanmamasını emretmemiş ve fakat söz konusu

yoksunlukların uygulanıp uygulanmaması hususunda, hâkime takdir yetkisi

tanımıştır. Yani, hâkim, aşağıda incelenecek olan durumların gerçekleşmesi

halinde, hak yoksunluğunun uygulanıp uygulanmamasına, kendi vicdani

kanaatine göre karar verecektir.

5.2.1. Erteleme Durumunda Bir Kamu Kurumunun Veya Kamu

Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşunun İznine Tâbi Bir

Meslek Veya Sanatı Kendi Sorumluluğu Altında Serbest

Meslek Erbabı Veya Tacir Olarak İcra Etmekten

Yoksunluk Tedbiri Bakımından Hâkimin Takdir Hakkı

YTCK’nın 53/3. maddesine göre “Mahkûm olduğu hapis cezası

ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen

hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir”. Söz konusu

maddenin e bendinde ise, bir kamu kurumunun veya kamu kurumu

niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi

sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme

hakkından yoksunluk düzenlenmektedir. Dolayısıyla, hapis cezasının

ertelenmesi durumunda, hâkim, hükümlüyü, bir kamu kurumunun veya kamu

kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı,

kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme

hakkından yoksun bırakabileceği gibi, söz konusu hak yoksunluğunun

uygulanmamasına da karar verebilecektir.

Kanaatimizce söz konusu düzenlemenin amacı, cezai yaptırımın

amacına uygun bir yapı oluşturmak ve güvenlik tedbirlerinin, tehlikelilikle

orantılı olarak uygulanması ilkesini gerçekleştirmektir.

Burada önemli bir noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir. Güvenlik

tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanma şartlarını incelerken, 53.

maddedeki “mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak” ibaresinden hareketle, hak

yoksunluklarının uygulanması hususunda hükümde bir açıklığın bulunmasına

gerek olmadığını belirtmiştik. Bununla birlikte, söz konusu maddede, “ilamda,

hak yoksunluğuna hükmedildiği yönünde açık bir hükme yer vermeye” engel

bir düzenleme de yer almamaktadır. Dolayısıyla, uygulamada karışıklığa yol

açmamak bakımından, özellikle hâkime takdir hakkının tanındığı durumlarda,

ilgili hak yoksunluğunun uygulanıp uygulanmayacağının, ilamda açıkça

belirtilmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Nitekim uygulamada da hak

yoksunluklarını dikkate alacak ve infaz edecek kurumlar –Cumhuriyet

Savcılığı hariç- mahkeme kararında böyle bir hüküm fıkrası arayabilmekte ve

bu hususta mahkemeden açık karar istemektedirler.

5.2.2. Belli Bir Meslek Veya Sanatın İcrasından Yoksunluk

Bakımından Hâkimin Takdir Hakkı

YTCK’nın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması

hususunda, hâkime takdir hakkı tanıdığı ikinci düzenleme de 53/6.

maddesindeki “Belli bir meslek veya sanatın gerektirdiği dikkat ve özen

yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet

hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya

sanatın icrasının yasaklanmasına karar verilebileceği” yönündeki

düzenlemedir.

Bu hükümde önemli olan, suçun kasıtlı olarak değil, taksirle işlenmesi

halidir. Dolayısıyla söz konusu ilkenin amacı da güvenlik tedbirlerinin

tehlikelilikle orantılı olarak uygulanması ilkesi ile açıklanabilir. Zira taksir

durumunda, kasıttan farklı olarak, suç faili toplum bakımından daha az

tehlikeli mülahaza edilmektedir. Hatta kimi durumlarda, suç failinin

tehlikeliliğinden söz etmek dahi oldukça güçtür. Mesela, bir doğal afet

durumunda, bir cerrahın ortamın sağlıklılığına yeterince dikkat edemeden,

hayati bir ameliyatı gerçekleştirmesi durumunda, hastanın iyi olma ihtimali

kadar, ölme ihtimali de bulunmaktadır. İşte böyle bir durumda, hastanın

ölmesi sonucu ortaya çıktığında, hekimin mesleğinin gerektirdiği özeni

göstermediği sonucuna ulaşılabilse dahi, hâkimde söz konusu hak

yoksunluğunu uygulamama yönünde bir kanaat oluşabilir. Dolayısıyla, söz

konusu düzenlemenin, yerinde bir düzenleme olduğu kanaatindeyiz.

5.2.3. Sürücü Belgesinin Geri Alınması Bakımından Hâkimin

Takdir Hakkı

YTCK’nın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması

hususunda, hâkime takdir hakkı tanıdığı üçüncü ve son düzenleme de 53/6.

maddesindeki “Trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne

aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az

ve üç yıldan fazla olmamak üzere, sürücü belgesinin geri alınmasına karar

verilebileceği” yönündeki düzenlemedir.

Bu hükümde de önemli olan, suçun kasıtlı olarak değil, taksirle

işlenmesi halidir. Dolayısıyla söz konusu ilkenin amacı da güvenlik

tedbirlerinin tehlikelilikle orantılı olarak uygulanması ilkesi ile açıklanabilir.

Zira taksir durumunda, kasıttan farklı olarak, suç faili toplum bakımından

daha az tehlikeli mülahaza edilmektedir. Yalnız kapsamdaki hak

yoksunluğunun uygulanması bakımından, hâkimin, takdir hakkını kullanırken

daha dikkatli olması gerektiği kanaatindeyiz. Özellikle, ülkemizdeki trafik

düzeninin ihlalinin yoğunluğu ve ortaya çıkardığı sonuçların vahameti

karşısında, takdir hakkının daha ziyade, mahkûmdan yana değil, toplumdan

yana kullanılması gerektiği daha doğrudur. Bu konuda, vicdani kanaat

oluşturulurken bilhassa, mahkûmun itiyadi suçlu olup olmadığı ve suçun

neticesinin öneminin titizlikle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

5.3. Özel Affın Hak Yoksunluklarına Etki Etmemesi

Genel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil ettiğini

yukarıda açıklamıştık.

Özel af ise, genel affın aksine, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına

engel teşkil etmez. Zira özel af söz konusu olduğunda, işlenen fiilin suç

olma vasfı ortadan kalkmamakta, sadece kesinleşmiş ceza ortadan

kalkmakta veya değişmekte yahut azalmaktadır. Cezanın infaz edilememesi

veya infazının değişmesi ise işlenen fiilin tehlikelilik niteliğini

değiştirmemektedir. Gerçekten güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum

bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin

neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde

bulundurulması gerekmektedir. Ayrıca affın söz konusu olduğu yerde,

kefaret ve kusur söz konusu olması gerektiği halde, güvenlik tedbirlerinde

ise, kusur ve kefaret değil, geleceğe yönelik bir tehlike mevcuttur63.

Nitekim YTCK’nın, af müessesesini düzenleyen 65. maddenin 3.

fıkrasında, “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları,

özel affa rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer verilmekle; özel

affın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanmasına engel teşkil

etmeyeceği, tartışmaya imkân vermeyecek biçimde belirtilmiştir.

Kanaatimizce söz konusu düzenleme, oldukça isabetli bir

düzenlemedir. Zira genel olarak güvenlik tedbirleri ve dolayısıyla özelde de

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, cezadan farklı olarak, suç failinin

kusurluluğuna göre değil, tehlikeliliğine göre uygulanan ceza hukuku

yaptırımlarıdır. Dolayısıyla, özel afla birlikte, işlenen fiilin suç vasfı ortadan

kalkmadığına ve dolayısıyla failin kusurluluğundan ibra olması

sağlanmadığına göre, failin tehlikeliliği de devam etmektedir. Ayrıca güvenlik

tedbirleri, bir taraftan failin tehlikeliliğinden toplumu korumayı, diğer taraftan

da bizatihi suç failinin korunmasını ve iyileştirilmesini amaçlamaktadır. Oysa

özel af durumunda, fiilin suç vasfı ortadan kalkmadığından, tehlikelilik de

ortadan kalkmamaktadır. Öyleyse, bu durumda, gerek suç failinin toplum

bakımından tehlikeliliğinin önlenmesi, gerekse suç failinin korunması ve

iyileştirilmesi için, özel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil

etmemesi gerekmektedir. Mesela, Anayasa’nın 104. maddesine göre,

cumhurbaşkanı; sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebeplerinden birine

dayanarak, özel af kararı verebilmektedir. İşte bu durumda, affa uğrayan

mahkûmun işlediği fiilin suç vasfını kaybetmemiş olduğu ve dolayısıyla

tehlikelilik halinin devam etmekte olduğu kabul edildikten sonra, söz konusu

fail hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanmasına,

hükmedilen cezanın infazı müddetince devam edilmesinin gerektiğinin kabulü

de zorunludur.

5.4. Ceza Zamanaşımı Durumunda Hak Yoksunlukları

Dava zamanaşımının da tıpkı genel af gibi, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına kesin olarak engel olacağı kanaatimizi yukarıda açıklamıştık.

Ceza zamanaşımının güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel

olup olmayacağı ise öğretide tartışılan bir konudur. Öğretide kimi yazarlara

göre, dava zamanaşımının aksine, ceza zamanaşımı, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel teşkil etmez. Bazı yazarlar ise, tıpkı dava

zamanaşımında olduğu gibi, ceza zamanaşımının da güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel teşkil edeceğini ileri sürmektedirler.

Kanaatimizce, ceza zamanaşımı, tıpkı özel afta olduğu gibi cezanın

infazını ortadan kaldırmakta, failin tehlikeliliğini ortadan kaldırmamaktadır ve

dolayısıyla güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum bakımından tehlikelilik teşkil

etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin uygulanıp uygulanmaması

bağlamında sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde bulundurulması

gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, ceza zamanaşımı, failin tehlikeliliğini

ortadan kaldırmadığına göre, ceza zamanaşımı durumunda da güvenlik

tedbirleri uygulanmalıdır.

Türk Hukuku’nda ETCK döneminde, ceza zamanaşımının güvenlik

tedbirlerinin uygulanmasına engel olacağı yönündeki tek düzenleme, 112.

maddenin son fıkrasındaki “cezanın zamanaşımına uğraması halinde,

emniyeti umumiye altında bulundurulma tedbirinin uygulanamayacağı”

yönündeki düzenlemedir ki söz konusu hüküm de 1987 yılında yürürlükten

kaldırılmıştır. Dolayısıyla ETCK’nın genel olarak, ceza zamanaşımının,

güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel olmayacağı görüşünü

benimsediğini ifade edebiliriz.

YTCK’da ise, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı olan veya hükümde

belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar

devam eder”. Keza 70. maddeye göre de “Müsadereye ilişkin hüküm,

kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez”. Bu

maddelerden çıkan sonuç, YTCK’ya göre, ceza zamanaşımının

gerçekleşmesinin, kimi güvenlik tedbirlerine engel olacağıdır.

Dolayısıyla, tez konumuz bağlamında sonuç olarak ifade etmek

gerekirse, ceza zamanaşımı, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanmasına kesin olarak engel teşkil etmemektedir.

5.5. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Uygulanması

Bakımından YTCK İle 5352 Sayılı (Yeni) Adli Sicil

Kanunu’nun İlişkisi

YTCK’nın yaptırım sisteminde, hak yoksunluğunun, mahkûmiyetin

kesinleşmesiyle başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı

tamamlanıncaya kadar devam edeceği öngörülmüş bulunduğundan

yasaklanmış hakların geri verilmesinin (memnu hakların iadesinin) ayrıca

düzenlenmesine gerek görülmemiştir. Nitekim bu husus, 25.5.2005 tarihli

ve 5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’na İlişkin Kanun Teklifi’nin Genel

Gerekçesi’nde açık şekilde vurgulanmıştır: “Yeni TCK’nda, “765 sayılı

Kanundan farklı olarak, belli bir suçtan mahkûmiyete bağlı olarak kişiyi ömür

boyu belli haklardan yoksun bırakacak yaptırım sistemi terk edilmiştir”.

Bu düşüncelerle; daha önce yürürlüğe girmiş bulunan çeşitli

kanunlarda yer alan, kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına

veya belli suçlardan dolayı bir cezaya mahkum olan kişilerin, bu

mahkumiyetleri “affa uğramış olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun

bırakılmasına ilişkin hükümlerin yürürlükten kaldırılması yönünde yeni Adli

Sicil Kanunu’na İlişkin Kanun Teklifi’nde bir hükme yer verilmişti (Teklif metni,

m. 19, f. 1, bent b). Şayet teklif metni yasalaşabilmiş olsaydı YTCK’nın 53.

Maddesi ile hedeflenen amaç da gerçekleşecek ve böylelikle Anayasa’nın 76.

Maddesinin atfıyla 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 11. Maddesi

hariç olmak üzere, diğer tüm kanunlarda yer alan “affa uğramış olsalar bile”,

belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümler de

yürürlükten kaldırılmış olacaktı.

Ancak söz konusu teklif yasalaşamadığı gibi Yeni Adli Sicil

Kanunu’nun Geçici 2. maddesine yapılan bir ilaveyle; diğer kanunlardaki

kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan

dolayı bir cezaya mahkûm olan kişilerin, bu mahkûmiyetleri “affa uğramış

olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümleri

saklı tutulmuştur.

Böylelikle çeşitli kanunlardaki ”affa uğramış olsalar bile” ibaresinin

yer aldığı hükümlerle, YTCK’nın mahkûmiyete bağlı hak yoksunluğuna ilişkin

hükümleri arasında bir çelişki yaratılmıştır.

Söz konusu çelişki bağlamında; YTCK’nın mahkumiyete bağlı hak

yoksunluğuna ilişkin hükümlerine rağmen, uygulamanın çeşitli kanunlardaki

“affa uğramış olsalar bile” ibaresinin yer aldığı hükümler göre şekilleneceği,

başka bir deyişle, YTCK’nın mahkumiyete bağlı hak yoksunluğuna ilişkin

hükümlerinin, çeşitli kanunlardaki “affa uğramış olsalar bile” ibaresinin yer

aldığı hükümler karşısında uygulama kabiliyeti bulamayacağı ileri

sürülmüştür.

Bir başka görüşe göre ise “YTCK’nın 53. maddesinde sayılan hak

yoksunluklarından başka bir hak mahrumiyetinin; özel kanunlarda belirtilmiş,

şartları sayılmış, affa uğramış olsa bile gibi ifadelerle güçlendirilmiş olsa dahi

söz konusu olmaması gerekir. Çünkü özel kanunlardaki hak

mahrumiyetlerinin 5237 sayılı TCK’nun 5. maddesi karşısında uygulama

imkanı kalmamıştır.

Kanaatimizce Yeni Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Maddesi “yeni” ve

“özel” kanun hükmü olduğundan ve “zaman bakımından uygulama” kuralları

göz önüne alındığında, YTCK’nın 53. Maddesi ile getirilmek istenen ve

modern ceza hukuku anlayışına daha uygun olan sistemde, deyim

yerindeyse önemli bir gedik açmıştır.

Nitekim yaptırım sisteminin değişmesinden sonra, 5237 sayılı

TCK’nın 53. maddesi ile 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu’nun adli sicil bilgilerinin

silinmesi başlıklı 9. maddesi hükümleri dikkate alınarak, Devlet

memuriyetinde iken veya memuriyete girmeden önce 657 sayılı Devlet

Memurları Kanunu’nun 48. maddesinde sayılan suçları işlemek suretiyle

mahkûm olup da cezasını çekenlerin, Devlet memuriyetine atanmalarını talep

etmeleri durumunda memuriyete atanmalarının mümkün olup olmadığı

hususunda düşülen duraksamanın giderilmesi istemine ilişkin Başbakanlığın

talep yazısı üzerine, konu Danıştay’da görüşülmüş ve karara bağlanmıştır.

Danıştay’ın 13.03.2006 tarihli 2005/1290 - 2006/298 E.K. sayılı

kararında, “5237 sayılı TCK’da memnu hakların iadesine imkân veren hukuki

yola yer verilmemekle birlikte, 765 sayılı TCK süresiz olarak mahkûmiyete

bağlı hak yoksunluğunu düzenlediği halde memnu hakların iadesi gibi bir

düzenlemeye yer vererek kişilerin süresiz şekilde hak yoksunluğuna mahkûm

olmamalarını sağladığı, 5237 sayılı TCK’nun ise, mahkûmiyete bağlı hak

yoksunluklarını belli sürelerle sınırlayarak, bu yoksunluğun kişinin hayatının

sonuna kadar devam etmesine engel olduğu, hak yoksunluğu sona erince de

kişinin toplumun diğer bireyleri gibi kanunlar çerçevesinde haklarını

kullanabilmesine imkân tanıdığı görülmektedir. Bu durumda, Devlet memuru

iken 657 sayılı Kanunun 48. maddesinde sayılan suçların herhangi birinden

mahkûm olan ve bu mahkûmiyete bağlı olarak belli hakları kullanmaktan

yasaklanan, söz konusu mahkûmiyeti nedeniyle memuriyeti sona eren kişiler

ile Devlet memurluğuna atanmadan önce söz konusu suçların herhangi

birinden mahkûm olan ve bu mahkûmiyete bağlı olarak belli hakları

kullanmaktan yasaklanan, bu mahkûmiyeti nedeniyle Devlet memurluğuna

atanma şartlarını taşımayan kişilerin, hak yoksunlukları sona ererek

yasaklanan haklarını yeniden kazanmaları durumunda, Devlet memurluğuna

atanmalarının mümkün olduğu ancak, ilgililerin arşiv kaydına alınan adli sicil

bilgileri de göz önüne alınmak suretiyle idarelerin bu atamalar konusunda

takdir yetkileri bulunduğu” görüşüne varılmıştır.

Danıştay’ın mezkûr kararı incelendiğinde; mahkum olduğu hapis

cezasının infazı tamamlanmış olan ve dolayısıyla YTCK’nın 53. Maddesine

istinaden, hak yoksunlukları sona ermiş olması gereken kişinin mesleki

geleceği, adli sicil arşiv kaydında bulunan bilgiler nedeniyle, idarenin takdir

yetkisine bırakılmaktadır. Söz konusu “takdir yetkisi”nin idare tarafından,

hukuka uygun olarak kullanılıp kullanılmaması meselesi ise idare hukukunun

alanına girmekle birlikte; söz konusu takdir yetkisinin yargısal denetimini

gerçekleştiren İdare ve Bölge İdare Mahkemeleri ile Danıştay’ın ise zaman

zaman birbiriyle çelişkili kararlar vermekte olduğu ve böylelikle idarenin takdir

yetkisinin kimi zaman dar, kimi zaman geniş yorumlandığı da malumdur.

Öte yandan ETCK’nın kabul ettiği sistemde, hak yoksunlukları

süresiz olarak öngörüldüğünden, bu anlayışa uygun olarak, memnu hakların

iadesi yöntemi de kabul edilmişti. ETCK’nın 121-124. Maddelerinde ve

CMUK’un 416-420. Maddelerinde düzenlenmiş olan “memnu hakların iadesi”

yöntemiyle, hak yoksunluğunu gerektiren suçlardan mahkumiyet halinde de

yasaklanmış olan hakların tekrar kullanılabilmesinin yolu açılabilmekteydi.

Oysa YTCK’nın kabul ettiği yaptırım sisteminde, hak yoksunluğunun,

mahkûmiyetin kesinleşmesiyle başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının

infazı tamamlanıncaya kadar devam edeceği öngörülmüş bulunduğundan,

sistemin kendi içinde tutarlılığı bakımından, yasaklanmış hakların geri

verilmesi yöntemine gerek görülmemişti.

Hal böyle olunca, bir taraftan YTCK’nın 53. Maddesine rağmen, Yeni

Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Maddesi nedeniyle, çeşitli kanunlarda yer alan

“affa uğramış olsalar bile” ibaresini taşıyan hükümlerin geçerli olması

dolayısıyla, hak yoksunluklarının ömür boyu devam etmesi, diğer taraftan da

YTCK’nın kabul ettiği sistemde “memnu hakların iadesi” yönteminin de

bulunmayışı, deyim yerindeyse, YTCK’nın yaptırım sistemini, ETCK’dan da

geriye, yani 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının da gerisine götürme

tehlikesini ortaya çıkarmıştır.

Bunun sonucunda, 5560 Sayılı Kanun’un 38. maddesi ile Yeni Adli

Sicil Kanunu’na 13/A maddesi eklenerek yaptırım sistemi parçalanmış ve

kaldırılamayan yasaklanmış hakların kişilere iadesi imkânı sağlanmak

suretiyle sorun çözülmeye çalışılmıştır. Söz konusu değişiklik kanunun

gerekçesinde, YTCK’nda belli bir suçtan mahkûmiyete bağlı süresiz hak

yoksunluğundan söz edilemeyeceği tekrarlandıktan sonra, YTCK dışındaki

çeşitli kanunlarda süresiz hak yoksunluğu doğuran hükümler bulunmasına

rağmen, yasaklanmış hakların geri verilmesi yolunun kapalı tutulmasının,

uygulamada ciddi sorunlara yol açacağı vurgulanmıştır. Bu sorunların

çözümüne yönelik olarak, YTCK dışındaki çeşitli kanunlardaki kasıtlı bir

suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan dolayı bir

cezaya mahkûm olan kişilerin süresiz olarak kullanmaktan yasaklandıkları

hakları tekrar kullanabilmelerine imkân tanıyan bir düzenleme yapılmasına

ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir.

Oysa modern ceza hukuku anlayışına uygun olarak hazırlanmış olan

YTCK’nın 53. Maddesine göre; hem süresiz bir hak yoksunluğu kabul

edilmemiş hem de hak yoksunluklarının iadesine gerek bırakılmamış ve

böylece kendi içinde tutarlı bir yapı oluşturulmuştur.

Dolayısıyla, Yeni Adli Sicil Kanunu ile bozulan bu yapının

düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bunun için; çeşitli kanunlarda yer alan,

kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan

dolayı bir cezaya mahkum olan kişilerin, bu mahkumiyetleri “affa uğramış

olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin

hükümlerin yürürlükten kaldırılması yönünde yeni bir yasal düzenleme

yapılmasını ve Yeni Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Ve 13/A maddesinin

yürürlükte kaldırılmasını önermekteyiz.

BEŞİNCİ BÖLÜM

SONUÇ VE ÖNERİLER

1. Sonuç

Güvenlik tedbiri kavramı hakkında öğreti ve mevzuatta kavram birliği

olmadığı gibi, tanım konusunda da farklı görüşler ileri sürülmektedir. Biz

“güvenlik tedbirleri” kavramını tercih etmekteyiz ve kanaatimizce, güvenlik

tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra, kanunilik ilkesi çerçevesinde ve

kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili hakkında ya da suçun konusu yahut

işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte

uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile

orantılı olan ve esas itibariyle koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza

hukuku yaptırımlarıdır.

Gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı hukukta, güvenlik

tedbirlerinin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Gerçekten, güvenlik tedbirlerinin,

hukuki niteliği bakımından, öğretide ileri sürülen görüşleri; “ceza hukuku

yaptırımı görüşü”, “idari tedbir görüşü”, “bağımsız tedbir görüşü” ve nihayet

“karma görüş” olmak üzere, 4 ana başlık altında toplamak mümkündür. Bize

göre, suç failinin fiili “ceza hukuku yaptırımları” ile karşılanır ve ceza hukuku

yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleri kavramlarını kapsayan bir üst

başlıktır. Cezalar ve güvenlik tedbirleri ise; amaç, uygulanma rejimi ve sonuç

bakımından birbirlerinden ayrılsalar da kanunilik ilkesi, yaptırıma yol açan

fiilin hukuki niteliği, yöneldikleri haklar ve yine sonuçları bakımından da

birbirlerine benzerler. İşte özellikle, güvenlik tedbirlerinin, cezalarla benzeştiği

bu yönler, onları, hukuki nitelik bakımından “ceza hukuku yaptırımı” olmakla

sonuçlar.

Suç teşkil eden bir fiilden dolayı hem cezaların hem de güvenlik

tedbirlerinin uygulanıp uygulanamayacağı hususunda; güvenlik tedbirleri ve

cezalara birlikte hükmedilememesi anlamına gelen “tek izlilik” sistemi ile

bunların birlikte uygulanabileceği anlamına gelen “iki izlilik” sistemi olmak

üzere iki ayrı sistem mevcuttur. İşte ortaya konan bu iki sistem bağlamında;

güvenlik tedbirlerinin tek başına ya da ceza ile birlikte uygulanması

hususunda, öğretide ileri sürülen görüşleri, iki ana başlık altında

toparlayabilmek mümkündür. Pozitivistler tarafından ileri sürülen birinci

görüşe göre; suçlulukla ve özellikle mükerrirlikle mücadelede irade serbestîsi

ve manevi sorumluluğa dayanan cezanın kaldırılarak, yerine tamamen

bilimsel ve faydacı niteliğe sahip toplumsal savunma vasıtalarının, yani

güvenlik tedbirlerinin konması gerekmektedir. Manevi sorumluluk esasına

bağlı kalan Klasik Okula göre ise, temel yaptırım olarak cezaların kabul

edilmesi ve bunun yanında, güvenlik tedbirlerinin de bulunması

gerekmektedir. İleri sürülen görüşler hakkındaki süregelen tartışmalar bir

yana, bugünkü pozitif hukukta, cezaları reddedip tamamen güvenlik

tedbirlerine yer veren tek kanun, 1954 Grönland Ceza Kanunu olduğu halde,

hemen bütün yeni ceza kanunları, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte

uygulanabileceğini düzenlemektedirler. Kanaatimizce, cezalar, işlediği suç

dolayısıyla kusurlu kabul edilen ve dolayısıyla kusurla orantılı olarak

hükmedilen ceza hukuku yaptırımlarıdır. Oysa güvenlik tedbirleri, özellikle

kendisine kusur izafe edilemeyen suç failinin tehlikeliliğinden çoğu zaman

toplumu korumak, kimi zaman da bizatihi suçluyu söz konusu tehlikelilikten

korumak ve onun iyileştirilmesini sağlamak amacına yönelik ceza hukuku

yaptırımlarıdır. Öyleyse, bazı suç faillerinin kusurlu, bazılarınınsa kusursuz

olabileceği gerçeği karşısında ve ayrıca ceza hukukunun temel amacının

sadece, özel önleme olmayıp, aynı zamanda suç teşkil eden fiilin

tehlikeliliğinden özellikle toplumun ve kimi zaman da bizatihi suçlunun

korunması olduğuna göre, her iki yaptırımın bir arada bulunması

kaçınılmazdır ve her iki yaptırıma birden hükmedilmesi, non bis in idem

kuralına da aykırılık teşkil etmemektedir.

Güvenlik tedbirlerinin, Türk Hukuku’ndaki tarihçesine bakıldığında;

ETCK’da güvenlik tedbiri veya benzeri bir kavrama yer verilmeyip, tüm

yaptırımlar ceza olarak öngörülmüş olduğu halde; güvenlik tedbiri kavramına

ilk defa yer veren ve daha önemlisi güvenlik tedbirlerini, ilk defa sistemli bir

şekilde ve tüm yönleriyle düzenleyen kanun, YTCK’dır.

Güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları hususunda, ileri

sürdüğümüz tanımdan yola çıkarak; birincisi suç teşkil eden bir fiilin

varlığının, ikincisi işlenen suç dolayısıyla tehlikeli halin ortaya çıkmış

olmasının, üçüncüsü kanun tarafından öngörülmüş olmasının ve dördüncü ve

son olarak da kural olarak mahkeme kararının varlığının, birlikte şart

olduğunu kabul etmekteyiz.

Zaman bakımından uygulanma, af, zamanaşımı ve erteleme gibi

ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından uygulanıp

uygulanmayacağı da öğretide tartışılan bir konudur. Bu bağlamda; zaman

bakımından uygulanma ilkesinin, güvenlik tedbirleri bakımından da geçerli

olduğu; genel af ve dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin

uygulanmasına engel oluşturacağı; özel af ve ceza zamanaşımı durumunda

ise güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına devam edileceği; nihayet güvenlik

tedbirlerinin ertelenemeyeceği sonuçlarına ulaşmış bulunuyoruz.

Güvenlik tedbirlerinin esas amacı, suçlunun ıslahı, terbiyesi, topluma

yeniden kazandırılması ve suçta tekerrürün önlenmesi suretiyle, toplum

düzenin korunması olduğuna göre, güvenlik tedbiri olarak hak

yoksunluklarının temel amacı da suç işleyen ve böylelikle toplum bakımından

tehlikeli olduğunu ortaya koyan faillin yeniden suç işleme ihtimalinden,

toplumu korumaktır. Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının diğer

amaçları ise; toplum ile suçlu arasındaki güven ilişkisinin yeniden tesis

edilmesi ve hukuk düzeninin kişiler arasında sağladığı dengenin

korunmasıdır.

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,

mahkeme kararı hariç, yukarıda belirtilen genel şartların yanı sıra; 53.

maddede öngörülen birer özel şart olarak, suçun kasıtlı olarak işlenmiş

olması ve suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olması

da gerekmektedir. Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanabilmesinin birinci özel şartı, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olmasıdır.

Burada, “kural olarak” ifadesini kullanmamıza yol açan istisna ise, YTCK’nın

53/6. maddesinde düzenlenen “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik

düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla

işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla

olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da

sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir” hükmüdür. Öte yandan,

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması bağlamında,

YTCK’nın 53/1. maddesinde “doğrudan kast-olası kast” ayrımı da

yapılmadığına göre, olası kastla işlenen suçlar bakımından da kişinin

maddede zikredilen haklardan yoksun kalacağının kabulü gerekmektedir.

Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin ikinci ve son

özel şartı ise suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş

olmasıdır. Dolayısıyla kişinin işlediği suç kasıtlı olsa bile, YTCK’nın diğer bir

ceza türü olan adli para cezasına mahkûmiyet halinde, güvenlik tedbiri olarak

hak yoksunlukları söz konusu olamaz. Keza hapis cezası, bir tedbire

çevrilmişse, bu durumda da güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları

uygulanamaz. Zira YTCK’nın 50/5. maddesine göre, “Uygulamada asıl

mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya

tedbirdir”.

Güvenlik tedbirlerinin süresi bakımından kural, müddetsiz hüküm

olmakla birlikte; güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, müddetsiz hüküm

biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır. Gerçekten,

YTCK’nın 53/2. maddesine göre, “Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla

mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları

kullanamaz”. Dolayısıyla hak yoksunluğu, mahkûmiyetin kesinleşmesi ile

başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar

devam edecektir. Oysa ETCK, bazı haklardan mahrumiyeti, ömür boyu

mahrumiyet olarak kabul etmiş ve bunların ancak yasak hakların geri

verilmesi muhakemesi sonucunda mahkemece kaldırılabileceğini

öngörmüştü. YTCK’da ise süresiz bir hak yoksunluğu söz konusu olmadığına

göre, memnu hakların iadesi düzenlemesine de gerek görülmemiştir. Öte

yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis

cezasının infazı müddetince uygulanacağı, kural olmakla beraber; maddenin

3, 5 ve 6. fıkralarında belirtilen durumlarda hak yoksunluklarının süresi

farklıdır.

YTCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasında tahdidi olarak düzenlenen

güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, bir kısmı ETCK’da birer feri ceza

olarak düzenlenmiş, diğer bir kısmına ise hiç yer verilmemiştir.

YTCK’nın 53. maddesinde esas itibariyle, kasten işlenen suçtan

dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak, kişinin bazı

haklarından yoksun kalacağı benimsenmekle birlikte; maddenin 4. fıkrasında

Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını

doldurmamış olan kişiler” bakımından söz konusu hak yoksunluklarının

hiçbirinin uygulanmayacağı ve yine 3. fıkrasında ise “mahkûm olduğu hapis

cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu

üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık” haklarından yoksun

olunmayacağını da hüküm altına almıştır.

Kanun koyucu; maddenin 3. ve 6. fıkralarında düzenlenen durumların

gerçekleşmesi halinde ise, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanmamasını emretmemiş ve fakat söz konusu yoksunlukların uygulanıp

uygulanmaması hususunda, hâkime takdir yetkisi tanımıştır.

YTCK’da tez konumuzla ilgili olarak, özellikli durum arz eden iki

düzenlemeye yer verilmiştir. Bunlardan, ilk olarak, “özel af”ı düzenleyen 65.

maddenin 3. fıkrasında, “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak

yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer

verilmekle; özel affın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının

uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği tartışmaya imkân vermeyecek

biçimde belirtilmiştir. İkinci ve son olarak da ceza zamanaşımı konusunu

düzenleyen, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen

hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar devam eder”

ve dolayısıyla, ceza zamanaşımı, hak yoksunluklarının uygulanmasına engel

teşkil etmez.

2. Öneriler

Tez çalışmamız ve elde ettiğimiz sonuçlardan hareketle, Türk pozitif

hukukunda, aşağıdaki değişikliklerin yapılmasını önermekteyiz.

Birincisi, Anayasa’nın 38. maddesinin 3. fıkrasındaki, “Ceza ve ceza

yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” hükmünün, “Ceza ve

güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” biçiminde değiştirilerek yeniden

düzenlenmesini önermekteyiz. Zira cezai yaptırımın, cezadan başka ikinci

türü olan güvenlik tedbirleri, asla cezanın yerine “geçen” tedbirler değildir.

Çünkü cezalar ve güvenlik tedbirleri, farklı amaçlara yönelmiş ve farklı

sonuçlara yol açan iki ayrı cezai yaptırım türüdür ve keza suç faili hakkında,

kusurluluk durumuna ve suç teşkil eden fiilin ortaya çıkardığı zararla orantılı

olarak cezaya hükmedilebileceği gibi, aynı suç faili hakkında, işlenen suçun

ortaya çıkardığı tehlikelilik durumuna göre ve bununla orantılı olarak cezanın

yanı sıra güvenlik tedbiri de uygulanabilir.

İkinci olarak, YTCK’nın 3. maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında

işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.”

ibaresinin, “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olarak

cezaya ve işlenen fiilin tehlikeliliği ile orantılı olarak güvenli tedbirine

hükmolunur.” biçiminde, yeniden düzenlenmesini önermekteyiz. Zira

öğretideki genel kabule göre, cezalar ve güvenlik tedbirleri farklı amaçlara

hizmet etmekte ve dolayısıyla farklı sonuçlara yol açmakta olduğundan ve

keza cezalar genellikle kusurlu failler hakkında uygulandıkları halde, güvenlik

tedbirleri genellikle kendisine kusur izafe edilemeyen faillere

uygulandıklarından, orantılılık bakımından önemli farklılıklar arz

etmektedirler. Bundan dolayı, cezaların işlenen suçun ağırlığıyla orantılı

olması gerektiği halde, güvenlik tedbirleri işlenen suçun çoğu zaman toplum

ve kimi zaman da fail bakımından ortaya çıkardığı tehlikelilikle orantılı olması

gerekmektedir.

Üçüncü olarak, YTCK’nın, 2. maddesinin 2. fıkrasındaki “İdarenin

düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz” şeklindeki düzenlemenin,

“İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ile ceza ve güvenlik tedbiri konulamaz”

şeklinde yeniden düzenlenmesini önermekteyiz. Zira söz konusu fıkra metni,

sanki cezadan başka bir cezai yaptırım türü bulunmadığı çağrışımını

uyandırmaktadır. Oysa YTCK’nın yaptırım sistemi, cezalar ve güvenlik

tedbirleri olarak iki ayrı türde cezai yaptırımı, tereddüde yer bırakmayacak

biçimde, öngörmektedir. Nitekim aynı maddenin 1. fıkrasındaki “Kanunda

yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik

tedbirine hükmolunamaz” düzenlemesi de bu hususu açıkça ortaya

koymaktadır.

Dördüncü ve son olarak, modern ceza hukuku anlayışına uygun

olarak hazırlanmış olan YTCK’nın 53. Maddesine göre; hem süresiz bir hak

yoksunluğu kabul edilmemiş hem de hak yoksunluklarının iadesine gerek

bırakılmamış ve böylece kendi içinde tutarlı bir yapı oluşturulmuş olmasına

rağmen, Yeni Adli Sicil Kanunu ile bozulan bu yapının düzeltilmesi gerektiği

kanaatindeyiz. Bunun için; çeşitli kanunlarda yer alan, kasıtlı bir suçtan dolayı

belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan dolayı bir cezaya mahkum

olan kişilerin, bu mahkumiyetleri “affa uğramış olsalar bile”, belli hakları

kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümlerin yürürlükten kaldırılması

yönünde yeni bir yasal düzenleme yapılmasını ve Yeni Adli Sicil Kanunu’nun

geçici 2. Ve 13/A maddesinin yürürlükte kaldırılmasını önermekteyiz.

 

 
Bugün Tekil: 666 Bugün Çoğul: 1962 Dün Tekil: 698 Toplam Tekil: 1584937 Toplam Çoğul: 3934127
        Dataişlem