,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
İSNAT YETENEGİ, İSNAT YETENEĞİNİ KALDIRAN VEYA AZALTAN NEDENLER / 16-04-2013
 İSNAT YETENEGİ,
İSNAT YETENEĞİNİ KALDIRAN VEYA AZALTAN
NEDENLER
BİRİNCİ BÖLÜM
İSNAT YETENEĞİNE İLİŞKİN TEMEL BİLGİLER
I. isnat Yetenegi Kavramı
Suçun faili insandır. _nsan ayrıca etik bir degerdir. Bu konuda tartısma yoktur.
Etik bir deger oldugu içindir ki, insanın davranıslarının sorumlulugunu üstlenme
erkine sahip oldugu kabul edilmektedir. Su halde, hayvanlar ve esya ceza
sorumluluguna konu olamazlar. Eski devirlerde, hatta XVIII. yüzyılın sonlarına
kadar, batıda hayvanlar ve esya da suç faili olarak takip edilmekte ve bu daha çok
insanlara ibret teskil etmesi düsüncesine dayanmakta idi. Yine eski devirlerde ölünün
cesedi de muhakeme edilebilirdi. Fransız inkılâbı, bu durumlara son vermistir;
duygusu olmayanları cezalandırmak, ölüler gibi kendisini bizzat savunamayacak
olanları muhakeme etmek, modern anlayısa asla uymayan büyük haksızlıklardandır.
Bunlar artık tarihe karısmıstır.
Bir kisinin isledigi bir suçtan dolayı sorumlu olabilmesi için arastırılması gereken
hususlardan birisi de isnat yetenegidir. Bu bölümde, isnat yetenegi kavramı
incelenecektir.
“isnat Yetenegi” kavramı, kanunlarda genellikle tanımlanmamıs, doktrinde ise
farklı biçimlerde açıklanmıstır. 765 sayılı mülga TCK’nın 46, 47, 48, 53, 54 ve
55’inci maddelerinde; 5237 sayılı TCK’nın ise 31, 32, 33 ve 34’ncü maddelerinde
isnat yetenegini kaldıran veya azaltan nedenlere yer verilmis, ancak ayrıca özel bir
hükümde isnat yetenegi tanımlanmamıstır. 5237 sayılı TCK’nın 37’nci maddesinin
ikinci fıkrasında isnat yetenegi bulunmayan kisilerden “kusur yetenegi olmayanlar”
seklinde bahsedilmistir.
_snat yetenegi terimine karsılastırmalı hukukta, bazı ceza kanunlarında dayer
verilmistir. Örnegin _sviçre Ceza Kanunu’nun 10’uncu maddesinde, akıl hastalıgı
sebebiyle fiilin hukuka aykırı niteligini degerlendiremeyecek ve buna baglı olarak
hareket edemeyecek durumda olanların davranıslarının kusur teskil etmeyecegi
açıklanmakta ve bu hükümden, isnat yeteneginin tanımı çıkmaktadır. Ancak, _talyan
Ceza Kanunu, 85’inci maddesinin ikinci fıkrasında, “_stemek ve anlamak yetenegini
tasıyan kimse, isnat yetenegine sahiptir” seklinde açık bir tanım getirmistir. Alman
Ceza Kanunu ise, aynı olguyu, yani bir kimsenin fiilinin sorumlulugunu
üstlenebilmesi olgusunu “kusurluluk ehliyeti” terimi ile ifade etmektedir. Ancak,
kusur ehliyetinden, Alman doktrininde, genelde anlama ve isteme yetenegi
anlasılmaktadır.
Türk ögretisinde, isnat yetenegi kavramı yerine kusur yetenegi, kusur yeterligi,
isnadiyet, isnat kabiliyeti, isnat edilebilirlik ve cezai ehliyet kavramları da
kullanılmaktadır. _ster o, isterse bu terim kullanılsın, isin esası, kendisinden hasıl
olan bir fiilin kisinin kendisine isnat edilebilmesi, yüklenebilmesidir. Baska bir
deyisle, etik bir deger olan kisinin, fiilin sorumlulugunu üstlenebilmesi erkidir.
5237 sayılı TCK ile 765 sayılı mülga TCK karsılastırıldıgında; esasa iliskin 765
sayılı Kanun döneminde olusan yaklasımların geçerli oldugu, eski kanundaki
kavramlar, doktrinde ileri sürülen görüsler ve uygulamadan yararlanılabilecegi
mümkün oldugu anlasıldıgından, çalısmamızda, önceki kanun döneminde yerlesmis
olan isnat yetenegi kavramı kullanılacaktır.
_snat yetenegi kavramı ögretide farklı sekilde tanımlanmıstır. Bir kısım yazar
isnat yetenegini, bir fiilin bir kimsenin üstüne atılabilmesi, ona yüklenebilmesi için
failde bulunması gereken kisisel niteliklerin bütünü olarak ifade etmistir. _kinci bir
grup yazara göre, isnat yetenegi, anlama (anlayabilme) ve isteme (isteyebilme)
yetenegine sahip olmak demektir.
Diger bir kısım yazarlara göre isnat yetenegi, failin dogruyu yanlıstan, haklıyı
haksızdan ayırabilme (temyiz kabiliyeti) ve buna göre davranabilme yetenegine sahip
olmasıdır.
Yargıtay’a göre ise isnat yetenegi, “failin bir fiili suç oldugunu bilerek ve
isteyerek islemesidir. Bu itibarla manevi isnadiyetin unsurları suur ve iradedir”.
Benzer bir tanım _talyan Ceza Kanunu’nun 85’inci maddesinin ikinci fıkrasında
“_snat kabiliyeti anlama ve isteme kabiliyetine sahip olmaktır” seklinde ifade
edilmistir.
5237 sayılı TCK, herhalde Alman doktrininin etkisi altında, isnat yetenegini
kaldıran veya azaltan nedenleri düzenledigi maddelerin gerekçelerinde “kusur
yetenegi” terimini kullanmaktadır.
Doktrindeki görüsler, Yargıtay’ın yaklasımı ve _talyan Ceza Kanunu’ndaki
tanımdan anlasıldıgı üzere isnat yetenegi, anlama ve isteme yetenegi unsurlarından
olusmaktadır.
765 sayılı mülga TCK’nın 54’üncü maddesinde, “fiilin suç oldugunu fark ve
temyiz ile hareket etmis” ve 58’inci maddesinde “yaptıgı isin neticesini fark ve
temyiz ile hareket ettigi” ifadelerine yer verilerek anlama yeteneginin, isnat
yeteneginin unsuru oldugu belirtilmistir.
Yine 5237 sayılı TCK’nın 31’inci maddesinin ikinci fıkrasında ve 32’nci
maddenin birinci fıkrasında “fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilme” ve
fiille ilgili olarak “davranıslarını yönlendirme” yeteneginden bahsedilirken, 84’üncü
maddenin dördüncü fıkrasında “isledigi fiilin anlam ve sonuçlarını algılama
yetenegi”nden söz edilmektedir.
Hafızogulları ve Özen’e göre; Alman Ceza hukukundan alındıgı sanılan Kanunun
31’inci maddesindeki “isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması”,
“davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismemis olması” seklindeki
ifadeler, aslında anlama yetenegi ve isteme yetenegi ifadelerinin kötü bir açılımından
baska bir sey degildir. Gerçekten, denmektedir ki, Alman Ceza Kanununun
kullandıgı “fiilin hukuka aykırılıgının farkında olma yetenegi“ terimi özünde
“anlama yetenegi” teriminin aynısıdır. Doktrinde yaygın kanaat, “fiilin hukuka
aykırılıgının bilincinde olunması” ceza kanununu bilinmesine ve herhalde fiilin
cezalandırılan bir fiil oldugunun farkında olunmasına kadar götürülmemeli; sadece,
fiilin, somut olayda, maddeten hukuka aykırı bir fiil oldugunun anlamıs olması
yeterli sayılmalıdır seklindedir.
Bu demektir ki, failin fiilinin hukuka aykırılıgının bilincinde olması, özünde,
madde gerekçesinde ifade edilen failin “isledigi fiilin bir haksızlık olusturdugunun
bilincinde olması” ile aynı sey degildir, çünkü fiilin hukuka aykırılıgı içinde “ahlaka
aykırılık” yoktur, oysa fiilin “haksızlık olusturdugunun bilincinde olma”nın
içerisinde ahlaka aykırılık da vardır. Bundan ötürü, ögreti, failin fiilini bilmis, yani
“anlam ve sonuçlarını” algılamıs olması için, fiilinin ahlaka aykırılıgını bilmis
olmasına bakmamakta; yukarıda belirtildigi üzere, genel olarak, failin, fiilinin ortak
hayatın gerekleri ile çatısır oldugunu bilmis olmasını yeterli görülmektedir.
Yine anılan yazarlara göre; “Davranısını yönlendirme yeteneginin
bulunmaması”, isteme yeteneginin yoklugu anlamındadır. Gerçekten, Kanun, madde
gerekçesinde açıkça kisinin “iradesine yeterince hakim olamamasından” söz
etmektedir. Kisinin iradesine hakim olamaması, kuskusuz isteme yeteneginin
yoklugu anlamındadır.
Kanun, 31’inci maddenin ikinci fıkrasında, isnat yetenegini birbirini çelen iki
farklı ifade ile tanımlamıstır. Birinci tanım, seçenekli olumsuz bir önermedir. Kanun,
“isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranıslarını
yönlendirme yeteneginin yeterince gelismemis olması halinde” isnat yetenegi yoktur
demektedir. Olumsuz seçenekli önerme olumlu seçenekli önerme yapıldıgında,
“isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılaması veya davranıslarını
yönlendirme yeteneginin yeterince gelismis olması halinde” isnat yetenegi vardır
olmaktadır. Böyle olunca, isnat yetenegi, birlikte “anlama ve isteme yeteneginden”
olusmamakta, tersine isnat yetenegini varlıgı için, tek basına anlama yeteneginin
veya tek basına isteme yeteneginin bulunması yeterli sayılmaktadır. Bu mümkün
olmayan bir sonuçtur. _fadenin dogrusunun, failin “isledigi fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılayabilir olmaması ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin
yeterince gelismis olmaması halinde” isnat yetenegi yoktur biçiminde olması gerekir.
Gerçekten, bir sonraki cümlede, Kanun, “isledigi fiili algılama ve bu fiille ilgili
olarak davranıslarını yönlendirme yeteneginin varlıgı halinde” isnat yeteneginin
oldugunu kabul etmistir. Yapılması gereken, seçenekli önerme yerine, kanunun
kullandıgı dogru olan bu ikinci önermeyi olumsuz halinde ifade etmektir. Bu, isnat
yeteneginin, seçenekli önerme olarak ifade edilmeye elverisli olmaması demektir.
Böyle olunca, Kanunun, failin, fiilini isledigi esnada “isledigi fiili algılama ve bu
fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yeteneginin bulunmaması halinde” isnat
yetenegi yoktur ve bununa karsılık, failin, fiilini isledigi esnada “isledigi fiili
algılama ve bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yeteneginin bulunması
halinde” isnat yetenegi vardır biçiminde anlasılması gerekmektedir. Kanun
koyucunun hata yapmaması asıl oldugundan, normun dogru ifadesinin böyle olması
gerekmektedir.
_snat yeteneginin anlama ve isteme yeteneginden olustugu ifade edilmisti. _snat
yetenegi kavramında oldugu gibi, bu yetenegin unsurları da ögretide tartısma
konusudur. Bazı yazarlara göre anlama yetenegi, bir kimsenin yaptıgı hareketin
toplum içindeki degerini bilmesi ve bu davranısın topluma hakim olan düzeni
korumayı amaçlayan bir hukuk kuralıyla (veya toplu halde yasama sartları) çatısma
halinde oldugunu anlamasıdır. Failin hareketinin aynı zamanda kanuna aykırılık
teskil ettigini bilmesi aranmaz. Diger bir anlatımla, isledigi fiilin hukuken
kabullenilmez bir eylem oldugunun bilincinde olan failin, bunun pozitif hukuk
metinlerinde cezalandırılabilir bir eylem olarak tanımlanmıs oldugunu bilmesi
gerekmez. Bunun gibi, anlama yetenegini insanın etrafında olup bitenleri tanıyıp
bilmesi seklinde anlamak da dogru degildir.
Aynı sekilde Soyaslan’a göre; anlama yetenegi, yapılan hareketin yapıldıgını
bilmek degildir. Bir hareketin yapıldıgını bilme ile beraber onun sosyal degerlere
aykırılıgını da bilme, iyi olmadıgını idrak etmedir. Toroslu’ya göre; bireyin
hareketinin kanuna aykırı oldugunu bilmesi gerekmez; hareketinin ortak hayatın
gerekleriyle çatıstıgını anlayabilmesi yeterlidir.
_steme yetenegi ise, kisinin yapmak zorunda oldugu seyi isteyebilme,
hareketlerini özgürce tayin edebilme ve kendi yargısına göre yapması gerekli olanı
isteyebilme yetenegidir. Bu yetenek iç dürtülere mukavemet etme gücünü de
kapsamaktadır. Kisinin kendisinden kaynaklanan seyi isteme ve yapma gücüdür.
Gerçekten, öyle kisiler vardır ki, onlar, saglıklı olarak iyiyi kötüden ayırt etmeyi
bilmemekte, sonuçta kendilerini belirleyememekte, yani kararlarına uygun bir
biçimde hareket edememektedir. Söz konusu bu hallerde, isteme yetenegi ortadan
kalkmaktadır.
Bir kisinin isnat yetenegine sahip olması için anlama ve isteme yeteneklerinin
birlikte bulunması gerekir. Bu yeteneklerden birisinin eksik olması halinde kisi isnat
edilemez kabul edilmektedir. Öyle bireyler vardır ki; bunlar iyiyi kötüden
ayırabildikleri halde, davranıslarını kendi yargılarına uygun sekilde belirleme
yetenegine sahip degildirler. _ste bu hallerde isnat yeteneginden söz
edilemeyecektir.
Anlama ve isteme yetenegi iki kategori insanda bulunmamaktadır. Bunlar yeterli
toplumsal gelismislige ulasmamıs olan veya agır psisik özürleri bulunan kisilerdir.
Bu demektir ki, isnat yetenegi, ifadesini, kisinin psisik olgunlugunda ve akıl
saglıgında bulmaktadır. Böyle olunca, isnat yetenegi, failin bir niteligini, bireyin bir
olmak biçimini, baska bir deyisle, kisinin bir durumunu ifade etmektedir.
Bir kisinin hareketinin anlamını kavrama ve onu isteme yetenegine sahip olup
olmadıgı, belirli bir çevrede ve belirli bir zamanda geçerli olan sosyal degerlere göre
anlasılır; yüzyıllar boyunca babaların suçlarından çocukları da sorumlu tutulmustur.
Yani isnat yetenegi hakkında varılan sonuç, zaman ve çevre sartlarına göre
degismektedir. Örnegin, toplum ve iklim özellikleri farklı oldugundan, çesitli
ülkelerde isnat yeteneginin varsayılacagı yas sınırı farklıdır. Kimlerin düsünsel
faaliyetleri ve fizyolojik özellikleri açısından isnat yetenegine sahip olma
olgunluguna erismis sayılacagını belirlemede, psikoloji ve tıp bilimlerinde geçerli
evrensel kurallar kadar, yasakoyucuları yönlendiren toplumsal deger yargıları da
etkili olmaktadır.
Kimlerin isnat yetenegini, anlayabilme ve isteyebilme yetenegini haiz
bulundukları sorusuna verilecek cevap, zorunlu olarak nispidir ve belirli bir
toplumun, belirli bir dönemini göz önünde tutar. Günümüzde yaygın olan sosyal
degerlere göre, zihni melekeleri saglam veya fizyolojik bakımdan tamamıyla
gelismis kimselerin isnat yetenegine sahip oldukları kabul edilmektedir. Zihni
bakımdan hasta ve fizyolojik bakımdan gelismemis kimselerin ise, hastalık ve
gelismeme derecelerine göre söz konusu yeteneklere ya tamamen ya da kısmen sahip
bulundukları veya bulunmadıkları yine genel olarak kabul olunmaktadır.
II. _snat Yetenegi Açısından Türk Ceza Hukukunun Tarihçesi
Bu bölümde isnat yetenegi ve bunu kaldıran veya azaltan nedenlere iliskin ceza
hukuku tarihimiz incelenecektir. Ceza hukukunun kaynagı kanun oldugundan ve
kanun devletin iradesini ifade ettiginden, TCK, incelememizin de temelini teskil
edecektir.
Ancak, Tanzimat dönemine bir göz atmadan, ceza hukuku düzenini ve onun
geçmisini anlatmak kolay olmayacaktır. Tanzimat, Osmanlı _mparatorlugu’ndaki
geriye gidisi durdurmak ve devleti tekrar eski gücüne kavusturmak için yapılan
reform hareketlerini baslatan dönemin adıdır. Bu hareketlerin yapılmasında, batılı
devletlerin önemli tesirleri olmustur. Bununla birlikte, aydınlar da yapılacak
reformları hararetle desteklemisler ve batı medeniyetini kendilerine rehber edinip
oradaki birçok müesseseyi Osmanlı Ülkesine tasıma gayreti içine girmislerdir.
Böylece pek çok sahada oldugu gibi hukuk sahasında da yeni düzenlemelere
gidilmis ve temel hak ve özgürlüklere yakından ilgili oldugu için öncelikle ceza
kanunları nesredilmistir. Gerçekten ilki 1256(1840) yılında yayımlanan kanun ile
1267(1851) yılında yayımlanan kanun, bugün anayasalarla saglanan birçok temel hak
ve özgürlükleri güvence altına alan hükümleri ihtiva etmektedir. 1274(1858) tarihli
kanun ise Islahat Fermanı’ndan sonra çıkarılmıstır. Görüldügü gibi 1926 tarihli Türk
Ceza Kanunu’ndan önce çıkan bu üç kanun, gerek Osmanlı Ceza Hukuku, gerekse
bugünkü hukukumuz açısından oldukça önemlidir.
1256(1840) tarihli Kanun-ı Ceza, bugünkü manada bir ceza kanunu olmak
vasfından uzaktır. Kanunda suç genel teorisiyle ilgili hiçbir hüküm
bulunmamaktadır. 1267(1851) tarihli kanun ise, 1256 tarihli kanunun tadil edilmis
seklidir. Bu kanunda cezaların infazı ile ilgili hükümler bulunmaktadır. Faslı salisin
16’ncı maddesine göre, hasta olan hükümlülerin tedavi edilmek üzere evlerine
gönderilecegi ve burada geçen sürenin cezasından mahsup edilecegi belirtilmistir.
1810 Fransız Ceza Kanunu Türkçe’ye çevrilerek hazırlanan Ceza Kanunname-i
Hümayunu 9 Agustos 1858 (28 Zilhicce 1274) tarihinde yürürlüge konmustur. Bu
kanun, 1926 tarih ve 765 sayılı TCK’nın kabulüne kadar devam etmis ve bu
kanundaki bazı hükümler, 765 sayılı TCK’ya alınmıstır.
1274(1858) tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nun “Medar-ı afv ve mesuliyet
olup olmayan cezaya istihkakı mucip olan halat beyanındadır”41 baslıklı 40’ncı
maddesinde “Haddi buluga vasıl olmayan mücrim isledigi cürme mürettep olan
cezaya müstehak olmayıp kuvvet-i mümeyyize eshabından dahi olmadıgı surette
kefalet-i kaviyyeye rabt ile peder ve validesine veya akrabasına teslim olunur. Peder
ve valide ve akrabası taraflarından kefalet-i kaviyye gösterilmedigi halde dahi polis
marifetiyle ıslah-ı nefs zımnında, müddet-i münasibe ile hapis olunur. Ama o mücrim
nebalig mürahik bulundugu, yani fiil ve amelinin neticesi bir cürüm olacagını fark ve
temyiz ederek müteammiden ol cürmü islemis oldugu surette eger cürmü idam veya
müebbet kürek veya kalebentlik veya nefy-i ebed cezalarını müstelzim olan cinayet
kabilinden ise ıslah-ı nefs için bes seneden on seneye kadar hapis olunur. Ve eger
muvakkat kürek veya muvakkat kalebentlik veya nefy-i muvakkat cezalarını mücip
olan cerayimden ise kezalik ıslah-ı nefs için cürmünün müstelzim oldugu ceza
müddetinin rub’undan nihayet sülüsü miktarı müddete dek hapis olunur. Ve bu iki
surette dahi bes seneden on seneye dek zabtiye nezareti altına alınabilir. Ve eger
cürmü hukuk-ı medeniyeden iskat cezasını mucip ise kezalik ıslah-ı nefs için altı
aydan üç seneye kadar haps olunur. Eger cürmü zikrolunan cezaların madununda bir
cezayı mucip ise o cezanın sülüs müddetini tecavüz etmemek üzere bir müddet-i
muayyene ile kezalik ıslah-ı nefs için hapsolunur” hükmü getirilmistir.
Yine aynı Kanun’un 41’inci maddesinde “Mücrimin bir cürmü hin-i irtikabında
cinnet halinde bulundugu sabit olur ise mücazat-ı kanuniyeden mafüv tutulur”
hükmü ve 42’nci maddesinde, “Bir kimse bir cürmü asla rızası olmayarak mecburen
islemis oldugu sabit olur ise kezalik mücazat-ı kanuniyeden mafüv tutulur. Ancak bu
babda muteber olan mecburiyet-i cürmün derecatına göre ol kimseyi siar-ı töhmetten
bütün bütün beriüzzimme gösterecek bir keyfiyet ve kendisinin mukavemet
edemeyecegi bir zaruret olmak lazım gelip, ebeveynin evlada ve efendinin
hizmetkara emri gibi tazim ve ihtiramdan neset eden haller mecburiyet
addolunmaz” hükmü konmustur.
Görüldügü gibi, 1274(1858) tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nda, isnat
yetenegini kaldıran veya azaltan nedenlerden yas küçüklügü, akıl hastalıgı ve geçici
nedenlere iliskin hükümler getirilmistir. Kanunun 40’ıncı maddesinde, bulug çagına
gelmemis yani ergin olmamıs kisinin ceza sorumlulugunun bulunmadıgı kabul
edilmis ve bu kisiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanacagı belirtilmistir. Ancak,
kanaatimizce, bu kanunda _slam Hukuku’ndan gelen hükümler de bulundugundan,
bulug çagı yani erginlik, yürürlükteki Kanunumuz kapsamında onsekiz yasın
tamamlanması olmayıp, _slam Hukuku’nda geçerli olan kızlar için dokuz, erkekler
için oniki yasın tamamlanması olarak anlasılması gerekmektedir. Maddenin
devamında erginlik yasına yaklasan suçlunun anlama ve isteme yetenegi bulundugu
takdirde cezasının indirilerek uygulanacagı belirtilmistir. Bu kanunda, hem mülga
765 sayılı hem de 5237 sayılı TCK’daki yas küçüklügüne iliskin üç dönem yerine
yalnızca küçüklere iliskin tam sorumsuzluk hali düzenlenmistir.
Kanunun 41’inci maddesinde, kisinin suçu isledigi sırada akıl hastası oldugunun
sabit olması halinde, kisiye ceza verilmeyecegi ifade edilmistir. Suç isledigi sırada
“cinnet(akıl hastalıgı)” halinde bulunan kimsenin sorumlulugunu, hukukumuzda ilk
olarak 1274(1858) tarihli Kanun düzenlemistir. Bundan daha önceki zamanlarda bu
gibi suçluların cezalandırıldıgı manası çıkarılmamalıdır. Ülkemizde, ceza islerinde
asırlarca ser’i hükümler uygulanmıstır. _slam Hukuku’nda delilik ile bunama halleri
ayrı sekilde konu edilmisse de, uygulanan hükümlerde bunlar birlestirilmis ve deli ile
bunak kisi birçok hallerde küçükler hakkındaki hükümlere tabi tutulmustur. Akıl
hastası kisilerden tehlikeli olanlar akıl hastanelerine konarak zararlarından korunma
yoluna gidilmis ve tedavi edilmislerdir. Kanunun 41’inci maddesindeki kullanılan
“cinnet” terimi tıp açısından çok dar bir manaya gelebildiginden akıl hastalıgı
nevilerinden sar’a gibi, bazılarının ceza sorumlulugunu kaldırıp kaldırmayacagı
konusu uygulamada tereddütlere yol açmıstır. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, bu
maddede, yürürlükte olan Kanunumuzdaki tam ve kısmi akıl hastalıgı ayrımı
yapılmamıstır.
Kanunun 42’nci maddesinde ise, bir kisinin suçu rızası dısında, örnegin mücbir
sebep nedeniyle, islemis olması halinde cezalandırılmayacagı hükmü getirilmistir.
Bu maddede, Kanunumuzun 34’üncü maddesinde düzenlenen “geçici nedenler”e
benzer hükümler konmustur.
Ayrıca bu kanunun 43’üncü maddesinde, kanundaki cezaların uygulanmasında
kadın-erkek ayrımı bulunmadıgı, ancak bazı cezaların infaz sekillerinde kadın ve
erkegin özel hallerinin göz önüne alınması gerektigi belirtilmistir.
Cumhuriyetin ilanından sonra hazırlanan 1924 Anayasasına uygun bir hukuk
düzeni olusturulurken, kuskusuz yoktan var etmek mümkün olmadıgından,
resepsiyon yoluna gidilmistir. Bunun için de, o gün uygar dünyada en ileriyi temsil
eden ve maddi kaynagı “beseri irade” sekli kaynagı “kanun” olan Kara Avrupa
Hukuk düzenleri, toplumsal yapı gözetilerek düzenlemelerde esas alınmıstır. Bu
baglamda olmak üzere, _talyan Zanardelli Ceza Kanunu bazı degisikliklerle alınmıs,
böylece, ülkede, Anayasanın koymus oldugu degerleri teminat altına alan, özgün bir
ceza hukuku düzenini yapılandırılmıstır.
Konumuz açısından 04.02.1926 tarih ve 765 sayılı mülga TCK incelendiginde,
suçun, iradî, kusurlu bir fiil oldugunun kabul edildigi görülmektedir. Suç “tabiî bir
fiil” sayılmamıs, failin serbest iradesinin ürünü “beserî bir fiil” sayılmıstır. Ayrıca
Kanuna göre cezalar sahsidir. Herkes kendi fiilinden sorumludur. O nedenle, hukuk
düzenimizde, ne toplu cezaya, ne de cezanın sirayetine yer verilmistir.
TCK, yürürlüge girdigi günden itibaren, Rocco Kanunu örnek alınarak, çesitli
nedenlerle birçok kez degistirilmistir. TCK 1930 sonrası dönemde yedi kez
degistirilmistir Kanunda, 1931 yılında bir madde, 1933 yılında 79 madde, 1936
yılında 136 madde, 1937 yılında 14 madde, 1938 yılında 19 madde ve 1939 yılında
bir madde olmak üzere yaklasık 250 madde degistirilmistir. 1930 sonrasında Ceza
Kanunu, esaslı surette degisiklige ugratılmıstır.
_snat yetenegini kaldıran veya azaltan nedenler, 765 sayılı mülga TCK’nın
Birinci Kitap Dördüncü Babı’nda düzenlenmistir. Bölümün baslıgı “Cezaya Ehliyet
ve Bunu Kaldıran veya Hafifleten Nedenler”dir. Bu baslık adı altında Kanunun 46 ve
47’nci maddelerinde akıl hastalıgına iliskin hükümler getirilmistir.
765 sayılı mülga TCK’nın 46’ncı maddesinde “tam akıl hastalıgı”
düzenlenmistir. Bu maddenin ilk metni; “Cürümü isledigi zaman suur ve harekâtının
serbestîsini kaybedecek surette ruhi zaafa müptela olan kimseye ceza verilmez”
seklindeydi. 1933 yılında yapılan degisiklikle “ruhi zaaf” terimi yerine “akli
maluliyet” terimi getirilmistir. Gerekçe olarak da “ruhi zaaf” teriminin genis yoruma
açık olması, “akli maluliyet” teriminin ise daha dar bir anlam ifade etmesi
gösterilmistir. Ayrıca “ruhi zaaf” teriminin anlamı, kısmi akıl hastalıgına iliskin
47’nci madde hükmüne girebilecek patolojik hallerden birini ifade ettigi ve 46’ncı
maddenin göz önünde tuttugu akıl hastalıgının baska sey oldugu Adli Tıp Kurumu
tarafından ileri sürülmesi üzerine, yapılan karsılastırmada aslında kullanılan
infirmitemental(akıl zayıflıgı) kavramının Türkçe’ye akıl hastalıgı olarak
çevrilebilecek bir terim oldugu anlasılmıstır. Madde hükmü, 09.07.1953 tarih ve
6123 sayılı yasa ile “Suçu isledigi zaman suurunun veya harekâtının serbestîsini
tamamen kaldıracak surette akıl maluliyetine müptela olan kimseye ceza verilmez”
seklinde degistirilmis ve “akıl maluliyeti” terimi muhafaza edilmistir. Maddeye son
sekli 18.05.1955 tarih ve 6569 sayılı kanun ile verilmistir. Buna göre; “Fiili isledigi
zaman suurunun veya harekâtının serbestîsini tamamen kaldıracak surette akıl
hastalıgına duçar olan kimseye ceza verilemez”. Görüldügü üzere, son degisiklikle,
“akıl maluliyeti” terimi yerine daha dar anlam olan “akıl hastalıgı” terimi
kullanılmıstır.
765 sayılı mülga TCK’nın 47’incı maddesinde “kısmi akıl hastalıgı”
düzenlenmistir. Bu maddenin ilk metni; “Yukarıki maddede beyan olunan akli halet
ceza mesuliyetini kamilen refi edecek surette olmayıp ehemmiyetli bir derece de
azaltabilecek mahiyette ise cürüm ve kabahat için muayyen olan ceza asagıdaki
kaidelere tevfikan eksiltilir” seklindeydi. 1936 yılı ve 3038 sayılı Kanun ile
maddede degisiklik yapılmıs, indirim oranları yeniden düzenlenmistir. Ancak gerek
maddenin ilk halinde gerekse 3038 sayılı Kanunla yapılan degisiklikle “akli halet”
terimi korunmustur. 1953 yılı ve 6123 sayılı Kanun ile madde tekrar degistirilmis ve
46’ncı madde ile uyum saglanması açısından “akli halet” yerine “akıl maluliyeti”
terimi getirilmis ve indirim oranları tekrar düzenlenmistir.
765 sayılı mülga TCK’nın 48’inci maddesinde ise isnat yetenegine etkili olan
“geçici nedenler” ve “iradi sarhosluk” haline iliskin hükümler getirilmistir.
Maddenin ilk hali, “Cürüm ve kabahati irtikap ettigi esnada arızi bir sebepten dolayı
46 ncı ve 47 nci maddelerde münderiç akli halette bulunan kimseler hakkında o
maddelerdeki ahkam tatbik olunur. _htiyari sarhosluk halinde islenen fiiller bu madde
hükmünden hariçtir” seklindedir. Madde, 1953 tarih ve 6123 sayılı Kanun ile
degisiklige ugramıs ve “Suçu isledigi esnada arızi bir sebepten dolayı 46 ve 47 nci
maddelerde münderiç akli malüliyet halinde bulunan kimseler hakkında o
maddelerdeki ahkam tatbik olunur. _htiyari sarhoslukla ve ihtiyarı ile kullanılan
uyusturucu madde tesiriyle islenen fiiller bu madde hükmünden hariçtir” seklini
almıstır. Bu madde eski metnin aynısı olup, yalnızca “akli halet” yerine “akıl
maluliyeti” terimi getirilmis ve ihtiyari sarhosluk yanına ayrıca ihtiyari ile kullanılan
uyusturucu maddeler tesiri ile suç islenmesi hallerinde faillerinin bu madde
hükmünden istifade edemeyecekleri ibaresi eklenmistir.
Küçüklük devresinde suç isleyenler, diger bir ifadeyle suçlu çocukların
durumunun büyük suçlularınkinden tamamıyla ayrı olarak degerlendirilmesi ve
tamamıyla ayrı tedbir ve hükümlere tabi tutulması lüzumu hemen hemen bütün Ceza
Hukuku okullarınca kabul edilmis bir esastır. Örnegin 1930 tarihli _talyan Ceza
Kanunu’nda, onsekiz yasını doldurmamıs küçüklere iliskin ayrı hükümler
getirilmistir. Ancak, küçüklere iliskin getirilen kurallarda, Kanunun uygulandıgı
ülkenin sosyolojik yapısı dikkate alınmıs ve bazı farklar ortaya çıkmıstır. Batı
medeniyeti yasalarından örnek alınarak hazırlanan Türk Ceza Kanunu’nda da suç
isleyen küçükler hakkında ayrı tedbir ve hükümler getirilmistir. Konuya iliskin 765
sayılı mülga TCK’nın 53, 54 ve 55’inci maddelerinde hükümler bulunmaktadır.
Kanunun 53’üncü maddesinde, küçüklerin ceza sorumsuzlugu yası
düzenlenmistir. Buna göre, onbir yasını bitirmemis olanların ceza sorumlulugu
bulunmamaktadır. 1930 tarihli _talyan Ceza Kanunu’nda sorumsuzluk yası ondört
olarak düzenlenmistir. Bu madde Kanunun yürürlüge girdigi 1926 tarihinden itibaren
degisiklige ugramamıstır.
Kanunun 54 ve 55’inci maddelerinde 1936 tarih ve 3038 sayılı Kanunla
degisiklik yapılmıstır. Bu degisiklik sonucunda, 55’inci maddede, mahkum oldukları
hürriyeti baglayıcı cezaların çektirilecegi sırada henüz onsekiz yasını bitirmemis
olanlarla yirmibir yasına gelmemis olanlar hakkında durumlarına göre uygulanacak
bazı tedbirler kabul edilmistir. Anılan maddelerde, 1953 yıl ve 6123 sayılı Kanun ile
1983 yıl ve 2787 sayılı Kanunlarla indirilecek ceza miktarlarına iliskin degisiklikler
yapılmıstır.
27 Mayıs 1960 _htilalinden sonra, 06.07.1960 tarih ve 15 sayılı Kanun ile 765
sayılı TCK’nun 56’ncı maddesi ilga edilinceye kadar yas büyüklügü isnat yetenegini
etkileyen bir durum olarak düzenlenmistir. Buna göre hüküm tarihinde altmısbes
yasını tamamlamıs olanların cezası belli oranlarda indirilmektedir.
Kanunun 57 ve 58’inci maddelerinde, sagır-dilsizlere iliskin hükümler getirilmis,
Kanunun yürürlüge girdigi tarihten itibaren 57’nci maddede bir degisiklik
yapılmamıs ancak 58’inci maddede 1936 yıl ve 3038 sayılı Kanun ile, bu kisiler
hakkında verilecek ceza oranlarında degisiklik yapılması kabul edilmistir.
1980’lere dogru, terörün giderek yogunluk kazanmasına ragmen, bu dönemde,
“çocuk suçları” bakımından önem tasıyan bir düzenleme de yapılmıstır. Gerçekten,
ilk kez, suç isleyen çocuklar “üstün bir deger” olarak görülmüs, yetiskinlerden ayrı
tutulmus, 1979 tarih ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun çıkarılmıstır. Kanun, her halde yeterli özen
gösterilmediginden, ilke ve esasları farklı, “ceza”, “emniyet tedbirleri” ve genel
asayisin saglanmasına iliskin “polis tedbirlerini” birbirine karıstırılmıstır. Kanun, bu
yönüyle, çocuk kisilerin hürriyetini sınırlar niteliktedir.
Su an yürürlükte bulunan 5237 sayılı TCK, 12.10.2004 tarih ve 25611 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanmıs ve 01.06.2005 tarihi itibariyle yürürlüge girerek 765
sayılı TCK’yı yürürlükten kaldırmıstır. Bu Kanun, 765 Sayılı mülga TCK’nın sadece
madde numaralarını degistirmekle kalmamıs, birçok ceza hukuku kurumunu
kaldırmıs, birçogunu degistirmis, yeni birçok ceza hukuku kurumuna yer vermis,
birçok suçun tanımını bozmus, yeni birçok suç koymustur.
Kanun, basından sonuna kadar ciddi hatalarla doludur. Konumuzla ilgili olarak
31, 32 ve 34’üncü madde hükümleri örnek olarak gösterilebilir.
Kanun, isnat yetenegini kaldıran veya azaltan nedenlere 31’inci ve devamındaki
maddelerde yer vermis, 37’nci maddede doktrinde ve uygulamada uzun bir süreden
bu yana kullanılan “isnat yetenegi” terimini, “kusur yetenegi” terimiyle degistirmis
ve kusur yetenegini “fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama… veya…
davranıslarını yönlendirme yetenegi” olarak tanımlamıstır. Kusur yetenegi
gerekçelerde de bu biçimde tanımlanmıstır. Terim tartısmasını bir yana, isnat
yeteneginin tanımı yanlıstır, çünkü geçerli doktrinde isnat yetenegi genel olarak
“anlama ve isteme yetenegi” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda, ötekinden fark
olarak bir seçeneklilik yoktur.
Öte yandan, “fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını bilmesi” tanımı da yanlıstır.
Doktrinde, bu, failin fiilinin sosyal olmadıgını, yani baskaları bakımından zararlı
veya tehlikeli oldugunu bilmesi olarak anlasılmaktadır.
5237 sayılı TCK’nın 31’inci maddesinde, yas küçüklügü dönemleri, 0-12, 12-15
ve 15-18 olarak düzenlenmis, birkaç farklılık dısında, eski kanundakine benzer bir
hüküm kabul edilmistir. Eski kanundaki sorumsuzluk yası olan onbir yas, yeni
düzenleme ile onikiye yükseltilmistir. Ayrıca, 765 sayılı mülga Kanun’da 1960
yılında yapılan degisiklige kadar isnat yetenegini etkileyen bir hal olarak kabul
edilen yas büyüklügü, 5237 sayılı TCK’da düzenlenmemistir.
1979 yıl ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun, 03.07.2005 tarihinde yürürlüge giren 5395 sayılı Çocuk
Koruma Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıstır. 2253 sayılı ÇMK, 6’ncı maddesinde
“15 yasını bitirmeyen küçükler tarafından islenen ve genel mahkemelerin görevine giren
suçlarla ilgili davalara çocuk mahkemelerinde bakılır” hükmünü getirerek üçüncü
dönem çocukları kapsam dısı tutmustur. Hâlbuki Çocuk Koruma Kanunu’nun 3 ncü
maddesinde, çocuk teriminin, “daha erken yasta ergin olsa bile, onsekiz yasını
doldurmamıs kisiyi” ifade ettigi belirtilerek üçüncü dönem çocukları da kanun
kapsamına alınmıstır. ÇKK’da da 06.12.2006 tarih ve 5560 sayılı Kanun ile bazı
degisiklikler yapılmıstır.
5237 sayılı TCK’nın 32’nci maddesinde, bazı ifade yanlıslıkları yapılmıs olmakla
beraber, akıl hastalıgı düzenlenmis ve “akıl hastalıgı” terimi korunmustur.
Kanunun 33’üncü maddesinde, suç isleyen sagır-dilsizlere iliskin düzenleme
yapılmıs ve bu kisiler hakkında küçüklere iliskin hükümlerin uygulanacagı kabul
edilmistir.
TCK’nın 34’üncü maddesinde ise, eski hükümden farklı olarak, “geçici nedenler”
etkisinde bulunan kisilere, derecesine göre, akıl hastalıgına iliskin hükümlere
gönderme yapılmayarak, bu kisilerin dogrudan ceza sorumluluklarının bulunmadıgı
kabul edilmistir.
Belirtilen olumsuzluklar karsısında, Ceza Kanununun yorumunda, dil
yanlıslarının, bilgi eksiklikleri ve yanlıslarının giderilmesinin, Aydınlanma çagı
sonrasında olusan ceza hukuku kurumlarının niteliklerine uymayan düzenlemelerin
düzeltilmesinin, dolayısıyla kanunun iradesinin dogru olarak algılanmasının,
kapsamının ve sınırlarının belirlenmesinin tek bir yolu kalmaktadır. Bu yol, Türk
Hukuk Devriminden bu yana ülkemizde olusmus bulunan hukuk bilimine, kanunla
açıkça çatısmadıgı ve karsılıgı oldugu 765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu temelinde
olusmus bulunan mahkeme kararlarına, uygulamaya gitmektir.
III. _snat Yeteneginin Esası
A. _snat Yeteneginin Esasına _liskin Yaklasımlar
_nsan niçin davranısından sorumlu tutulmaktadır, bundan hiç mi vazgeçilemez
sorusu, mutasavvıflardan filozoflara, ahlakçılardan hukukçulara kadar herkesi
mesgul etmistir. Gerçekten, özünde kisinin davranıslarının sorumlulugunu üstlenmesi
erki olan isnat yeteneginin, yani kisinin ihlale tepki olarak ceza müeyyidesine
çarptırılmasının esasının ne oldugu meselesi, ceza hukukçuları arasında da hep
tartısma konusu olmustur. Bu bölümde ceza hukuku okullarının görüsleri ve
doktrinde ileri sürülen düsünceler incelenecektir.
1. Ceza Hukuku Okullarının Bakısı
a. Klasik Okulda _snat Yetenegi
Çok eski ve uzun süre doktrinde hakim olan ve halen de pek çok taraftarı bulunan
bu anlayıs, isnat yeteneginin esasını “irade serbestisinde” bulmaktadır. _rade
serbestisi, isledigi fiilin hukuki anlamını algılayan kisinin kendisine etkide bulunan
içgüdüleri kontrol altına alarak, toplumda mevcut ve hakim degerler ve dolayısıyla,
normların kendisine yükledigi yükümlülükler dogrultusunda karar verme yetenegine
sahip olmasıdır. Diger bir ifadeyle, irade serbestisi, bir kimsenin bir hareketi yapıp
yapmamak konusunda kendisinin karar verebilmesi, davranıslarına istedigi yönü
verebilmesi demektir.
Ceza madem ödetmedir, insanın islemis oldugu fiilin bilinçli ve serbest bir
nedeni olmasını gerektirmektedir. Suç iradi bir fiildir. _yiyi kötüden ayırma
yetenegine sahip olan insana kötüyü seçtigi için ceza verilir. Agır psisik bozuklukları
olanlar veya zekâları geregi gibi gelismemis bulunanlar, bu ayırma ve seçme
yetenegine sahip olmadıklarından cezalandırılmazlar. _rade serbestisinden kısmen
yoksun kimselerin, belli yaslardaki küçüklerin ise, adalet geregi olarak, cezalarının
indirilmesi zorunlu olmaktadır.
Kısmi akıl hastalıgı, yas küçüklügü, dogustan sagır dilsizlik gibi bir takım
sebepler yüzünden, iyiyi kötüden ayırma yetenegi tam olarak kaybolmamıs, sadece
önemli derecede azalmıs ise, ceza bir indireme tabi tutularak verilmelidir.
b. Pozitivist Okulda _snat Yetenegi
_rade serbestisi, ilk çaglardan beri, tartısıla gelen felsefi bir sorundur. _rade
serbestisinin karsıtı, determinizmdir. Gerçekten irademiz serbest mi, yoksa bir
aldatmaca içinde mi bulunuyoruz, hala bugün, kesin olarak kanıtlanmıs degildir.
Aynı biçimde, dogruluk payı olsa bile, toplumsal-psisik varlıgımız mutlak olarak
determinizmin eseridir de diyemiyoruz. Öteki kadar bu da henüz kanıtlanmıs bir
düsünce degildir.
Pozitivist Okul, Klasik Okula karsıt olarak ortaya çıkmıstır. Bu okula mensup
cezacılar, irade serbestisi görüsü ve bireysel sorumluluk ilkesini reddetmekte ve onun
yerine sosyal sorumluluk ilkesini benimsemektedirler. Bu yaklasıma göre, irade,
sıkı sıkıya, içinde cereyan ettigi psisik ve toplumsal nedenlerle bagımlıdır. Böyle
olunca, artık bireysel sorumluluktan söz etmemek, ama toplumsal veya kanuni
sorumluluktan söz etmek gerekmektedir.
Bunun sonucu olarak, kanuni sorumluluk da denilen bu sorumluluk sekline göre,
suç isleyenler arasında isnat yetenegine sahip olanlar-isnat yetenegine sahip
olmayanlar seklindeki bir ayrım yapmaya gerek bulunmamaktadır. _snat yetenegini
haiz olsun veya olmasın, kanunun suç saydıgı bir fiil isleyen kimseyi, toplum bu fiil
dolayısıyla sorumlu tutar ve kendini savunmak için faile ceza degil, fakat onun
gelismesini ve emniyeti saglayacak tedbirler uygular.
Bir kisinin haz ve heyecan duydugu bir seyi gerçeklestirmek istediginde, bunun
iradesi dısında ve kendiliginden meydana geldigi ve kisiyi sürüklediginin iddia
edilemeyecegi belirtilerek bu görüs elestirilmistir. Pozitivist okul
mensupları(Deterministler) kisi karakterinin kuvvetlere, isteklere karsı koyabildigini
kabul etmek zorunda kalmıslardır. Determinizm konusunda insanların günlük
yasantılarında daima determinizm esasından hareket ettikleri, gerek ticaret hayatında
gerek kisilerle olan diger iliskilerinde karakterleri neyi gerektiriyorsa o biçimde iliski
kurdukları ileri sürülmüstür. Bu görüs su sekilde elestirilmistir: Bir kisi toplum
içinde karakteri geregi bazı davranıslarda bulunmakta ve onu izleyen kisi de bütün
bunların nedensellik kanunlarına baglı olduguna kanaat getirmis olabilmektedir.
Ancak, bu davranısları yapan kisi bütün bu hareketleri yaparken iradesi özgürdür.
Doktrinde Soyaslan’a göre, Pozitivist düsüncenin dogrulugu bir bütün olarak
kabul edildiginde, insanoglu yaptıgı fiilden kendisini tamamen sorumsuz sayacak,
suçu kendisini çevreleyen sosyal ve biyolojik yapının sonucu isledigini iddia ederek
sorumluluktan sıyrılacaktır. Böyle bir sonuç sorumsuz insan tipini doguracaktır.
Toroslu’ya göre ise, Pozitivist Okulun ileri sürdügü anlayısın yürürlükteki
hukukla bagdasmadıgı açıktır. Yürürlükte olan hukuk ceza müeyyidesini muhafaza
etmektedir. Bunun sonucu olarak da hukukumuz insanın psisik veya moral isnat
yetenegi üzerine olusturulan bireysel sorumluluk prensibine baglı kalmaktadır.
_snat yeteneginin esasının ne oldugu konusunda, gerek irade serbestisinin,
gerekse determinizmin felsefi platformda kalması, birinin ötekinden mutlak olarak
üstün oldugunun hala kanıtlanamamıs olması ceza hukukçularını baska çözümler
aramaya yöneltmistir. Asagıda yer alan bölümde bu görüsler incelenecektir.
2. Ögretinin Bakısı
a. Failin Normalligi Anlayısı
“Failin Normalligi Anlayısı”na göre, isnat yetenegi, normal bir seklide karar
verebilme erkidir. Dıs etkilere karsı normal bir tepki gösterebilen, akli melekeleri
itibariyle saglam ve gelismis olan herkes isnat yetenegine sahiptir. Bu düsünce,
normalligin olmadıgı bir yerde, cezalandırmanın mantıgının olmayacagını ileri
sürmektedir.
Anılan düsünce, normal insan kavramının belirsiz olması ve yalnızca normal
sekilde hareket eden kisilerin cezalandırılmasının anlasılamaz olması nedenleriyle
elestirilmis ve bu düsünce kabul edildigi takdirde, tasıdıgı fizik ve psisik
anormallikler nedeniyle suça egilimli insanlarla, suçu meslek edinmis kimselerin
cezalandırılması imkânı da ortadan kalkmıs olacagı ileri sürülmüstür.
b. Korkabilme Anlayısı
Bu düsünce, isnat yeteneginin, ifadesini, cezanın kendine özgü korkutucu etkisi
ile insanları suç islemekten alıkoymasında buldugu kanaatindedir. Böyle olunca,
henüz yeterli olgunluga erismemis kimselere, akıl hastaları gibi cezanın korkutucu
tesirini hissetmeyen kisilere, ceza verilemez; çünkü bunlar, psikolojik olarak
zorlanmaya uygun kisiler degildirler.
c. Kisilige Uygunluk Anlayısı
Bu düsünce, isnat yeteneginin esasının, failine uyan davranısta, açıkçası
davranısın bizzat failin kisiligini yansıtmasında bulmaktadır. Bu anlayıs ta isnat
yeteneginin esasını açıklayamamaktadır. Gerçekten, kisiligine uygun hareket
edebilmek imkânından yoksun oldugu için isnat yetenegine sahip bulunmadıgı iddia
edilen bir akıl hastasının yaptıgı hareketlerin, kisiligine uygun hareketler oldukları
kolaylıkla iddia edilebilir.
d. Ceza Yetenegi Anlayısı
Bu düsünceye göre, suç failinin sorumlulugunu, hüküm sırasında ceza
müeyyidesinden yararlanıp yararlanamayacagı hususu tayin edecektir. Ceza
müeyyidesinin mesrulugunu, bu müeyyidenin sagladıgı ve failin yararlanacagı iyi
sonuçlar belirleyecektir. Örnegin, bir akıl hastanesinde disiplini bozucu fiillerinden
dolayı sorumlu tutulan ve cezalandırılan akıl hastası, toplumda isledigi suçlardan
sorumlu tutulmayabilecektir.
Kendisinde akıl hastalıgı ya da suur ve hareket serbestîsini etkileyen herhangi bir
baska mani bulunmayan herkes irade özgürlügüne sahiptir. Bu bakımdan irade
özgürlügünün felsefi degil, psikolojik bir esasa dayandıgını kabul etmek gerekir.
Nitekim toplumsal kurallar da, kavramın felsefi tartısmasına girmeden, belirli
durumlar dısında bireylerin irade özgürlügüne sahip oldugu kuralından hareket
etmektedir. Bu anlamda isnat yetenegi, psisik olarak saglıklı, yetiskin bir kimsenin
belirli bir zamanda belirli bir toplumda geçerli olan kurallara ve degerlere göre
eyleminin haksızlık unsuru tasıdıgını anlayabilmesi ve buna uygun hareket edebilme
serbestîsine sahip olabilmesidir. Kural olarak herkes bu iki unsurdan olusan isnat
yetenegine sahiptir. Ancak kanun bu kuralın istisnalarını göstermistir. Bu istisnalar,
yas, akıl hastalıgı, sagır dilsizlik ve geçici nedenlerden ibarettir.
765 sayılı mülga TCK’nın 46’ncı maddesinde, ”Fiili isledigi zaman suurunun
veya harekâtının serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalıgına duçar olan
kimseye ceza verilmez” hükmü yer almıs, 5237 sayılı TCK’nın 32’nci maddesinde
ise, “_sledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamayan veya bu fiille ilgili
olarak davranıslarını yönlendirme yetenegi önemli derecede azalmıs olan kimseye
ceza verilmez.” hükmü konmustur. Bu hükümlerden anlasılmaktadır ki; bir kimsenin
isnat yetenegine sahip olabilmesi için suur (hukuki anlam ve sonuçlarını algılama)
veya harekat serbestisinin (davranıslarını yönlendirme yetenegi) bulunması
gerekmektedir.
5237 sayılı TCK, açıkça güvenlik tedbirlerine yer vermis olmakla birlikte, ceza
sorumlulugunun sahsiligi, “kusursuz suç olmaz” ilkesini, ihlale tepki olarak yegane
yaptırımın ceza müeyyidesi oldugunu kabul etmis olmakla, 765 sayılı mülga
TCK’dan farksız olarak, isnat yeteneginin esasının irade serbestisi oldugunu kabul
etmis olmaktadır. Bu, kanun yorumlanırken, 765 sayılı mülga TCK döneminde
olusmus olan doktrin ve uygulamaların, sorunların çözülmesinde, halen geçerli
oldugu anlamına gelmektedir.
IV. _snat Yeteneginin Suç ve Ceza Sorumlulugu _le _liskisi
A. _snat Yetenegi ve Suç
1. Genel Olarak
_snat yeteneginin suç kavramı ile iliskisini anlayabilmek için öncelikle suçun
teriminin açıklanması gerekmektedir.
Carrara’ya göre suç, hukukun öngördügü ve düzenledigi hukuki bir varlıktır.
Hafızogulları ise, suçu, hukuk düzeninin kendisine bir ceza müeyyidesi bagladıgı
beseri bir fiil olarak tanımlamıstır.. Bu tanımlardan, suçun ceza hukukundan
kaynaklandıgı görülmektedir.
Türk ögretisinde suçun kurucu unsurlarının tartısıldıgı görülmektedir. Bu
kapsamda, isnat yeteneginin suçun kurucu unsurlarıyla iliskisi sorunu karsımıza
çıkmaktadır.
Suçun hukuki mahiyetini incelerken, esaslı unsurlarını göz önüne almak
gerekmektedir. Suçun esasını, aslını teskil eden, yani olmadıklarında bir suçun veya
belli bir suçun olusmasına imkan vermeyen unsurlar asli unsurlardır. Bu unsurlara
kurucu unsurlar da denmektedir.
Türk hukukunda ve aynı zamanda mukayeseli hukukta suçun kurucu unsurları
ikili, üçlü ya da dörtlü ayırıma tabi tutulmustur. _kili ayrımda, suçun, kusurlu
iradeyle islenmis beseri bir fiil oldugu kabul edilmektedir. Üçlü ayırımda ise suç,
hukuka aykırı kusurlu bir beseri fiildir. Suçu dört unsura ayırarak inceleyenlere göre,
bir fiilin suç sayılabilmesi için, suç tipine uygun(kanuni unsur), hukuk düzenine
aykırı(hukuka aykırılık unsuru) bir fiilin (maddi unsur) gerçeklestirilmesi yetmez. Bu
objektif unsurlara ilaveten sübjektif nitelikte bir unsurun varlıgı da aranır. Bu
dördüncü unsur doktrinde “manevi unsur”, “sübjektif unsur”, “kusur” veya
“kusurluluk” seklinde isimlendirilmektedir. Biz burada suçun ayırımındaki
tartısmalara girmeyecegiz. Ancak, kanaatimizce, pratik gereksinimleri daha iyi
karsıladıgından suçun hukuka aykırı kusurlu bir beseri fiil oldugunu benimseyen üçlü
ayırım kabul edilmelidir.
2. Doktrinde _leri Sürülen Görüsler
Doktrinde, isnat yeteneginin suç ile iliskisi konusunda ilk görüs, isnat yetenegini
faille iliskilendirmekte ve isnat yeteneginin failin bir durumu oldugunu kabul
etmektedir. Diger görüs ise isnat yetenegini suçun kurucu unsurlarıyla iliskili
oldugunu, bu nedenle suçun ön sartı veya unsuru oldugunu belirmektedirler.
_lk görüsü benimseyen yazarlara göre, isnat yetenegi, failin bir durumu, bireyin
bir olmak biçiminden yani failin cezalandırılması için sahip olması gereken bir
nitelikten baska bir sey degildir. Diger bir ifadeyle, isnat yetenegi, kanunu suç
saydıgı bir fiili isleyen bir kimseye ceza müeyyidesini uygulayabilmenin zorunlu
kosuludur. Bu itibarla, isnat yeteneginin yoklugu, sadece cezayı ortadan kaldıran
kisisel bir nedendir.
Söz konusu yazarlara göre; Kanunumuz, isnat yetenegini 765 sayılı mülga
Kanun’un sisteminden farksız olarak “Ceza Sorumlulugunu Kaldıran veya Azaltan
Nedenler” arasında düzenlemistir. Bu nedenle, _talyan Ceza Kanunu’ndan farklı
olarak, Kanun’un sisteminden, Kanunun, isnat yetenegini açıklayan su veya bu
düsünceyi benimsedigini iddia etmek olanagı bulunmamaktadır. Kanun’un sistemi
esas olmakla birlikte, bu konuda, hazırlık çalısmalarında, madde gerekçelerinde, bir
isarete de rastlanmamaktadır. Bu, kanunkoyucunun, akademik bir tartısmaya girmek
istememesi, eskiden oldugu gibi, sorunun çözümünü, zaten olusmus bulunan doktrin
ve uygulamanın yol göstericiliginde, yeni olusacak doktrine ve uygulamaya bırakmıs
olması demektir.
Doktrinde Hafızogulları’na göre, isnat yeteneginin yoklugu halinde kisinin ceza
müeyyidesinden muaf olması demek, isnat yeteneginden yoksun kimselerin,
küçükler, akıl hastaları vs. ceza kanununu ihlale tepki olarak bir ceza müeyyidesi ile
karsılanmamasına ragmen, fiilin suç olusturması, dolayısıyla bu kisilerin suçun faili
olmaları demektir. Yazar, Kanunun dizaynının, isnat yetenegini failin bir durumu
olarak algılamaya engel olmadıgını, sistemine bakıldıgında Kanunun, isnat
yeteneginden yoksun kisileri cezadan muaf tuttugu (m. 20, 31, 32, 33, 45, 56, 57),
ancak fiillerini suç, kendilerini suçun faili saydıgının görüldügünü ileri
sürmektedir.
Nitekim, _talyan Ceza Hukuku yazarları, 1930 tarihli _talyan Ceza Kanunu’nun
isnat yeteneginden söz eden 85’inci maddesinin, manevi unsur bölümünde degil,
suçludan bahseden Dördüncü Bab’da yer almasının anlamlı oldugunu ifade etmisler
ve Kanunu’nun 222’nci maddesinin hükümlerinin, akıl hastaları ile aklen gelismemis
olan kisilerin hareketlerinde kast ve taksirin bulunabilecegini açıkça gösterdigini ileri
sürmüslerdir. Yazarlar, bu nedenle, isnat yeteneginin failin kisisel bir niteliginden
ibaret oldugunu kabul etmislerdir.
Fransız yazarlar Georges Vidal ve Josephe Magnol da, isnat yeteneginin sübjektif
ve sahsa ait bir durum oldugunu ifade etmislerdir.
_snat yeteneginin failin bir durumu olduguna iliskin görüs elestirilmistir.
Doktrinde Alacakaptan, 765 sayılı mülga TCK’nın akıl hastalıgından bahseden
46’ncı maddesindeki ”ceza verilmez” hükmüne bakıldıgında, Türk
kanunkoyucusunun da söz konusu anlayısı benimsedigi sonucuna varmanın mümkün
oldugunu ifade etmis, ancak, kanunun lafzına bakılarak varılacak sonucun dogru
olmayacagını, zira kanunun, suçun bir unsuru oldugunda süphe bulunmayan kasttan
bahseden 45’inci maddesinde de “cürümde kastın bulunmaması cezayı kaldırır”
hükmünün bulundugunu belirtmistir.
Ayrıca adı geçen yazara göre, ceza hukuku, faile yalnız iradi hareketlerinden
dolayı ceza vermektedir. _radi bir hareketin varlıgı ise, onun meydana gelmesine
elverisli bir ortamın varlıgına baglıdır. Bu ortama anlama ve isteme yetenegi adı
verilir.
Hareketlerini degerlendirmekten aciz olan bir kimsenin iradesine ceza hukuku
deger tanıyamaz. Belki sorun, sırf psikolojik yönden incelendiginde, bir akıl
hastasının, bir küçügün davranıslarında kast ve taksirin unsurlarına rastlanması
mümkündür. Fakat anormal bir ortamda ortaya çıkan kast veya taksir, ceza hukuku
tarafından kusurlulugun seklini tayin konusunda esas olarak alınamaz. Çünkü fiil ile
fail arasındaki manevi iliskinin sıradan bir iliski olması yetmez.
Doktrinde Toroslu, bu görüse yönelik elestirilerin ikna edici olmadıgını ifade
etmistir. Yazar, somut olarak ceza verilemeyen durumlarda suçtan söz
edilemeyeceginin belirtildigini, ancak bunun yersiz oldugunu, zira suçun varlıgı için
fiilin ceza tehdidi ile soyut olarak yasaklanmıs olmasının yetirli oldugunu ileri
sürmüstür.
Öte yandan bazı yazarlar; isnat yetenegi bulunmayan kisilerin ceza kanununu
ihlal edemeyecegini ve bunların ceza kanununun muhatabı olmadıklarını söyleyen
yazarların itirazlarının geçersiz oldugunu, ceza kurallarının ülkede yasayan herkese,
bu arada akıl hastalarına da yönelmis oldugunu, bu kisilerin ceza kurallarını hiçbir
zaman anlamadıklarının söylenemeyecegini savunmaktadırlar.
_snat yeteneginin suç ile iliskisi konusunda ikinci görüsü benimseyen yazarlar,
isnat yeteneginin, suçun kurucu unsurlarıyla iliskili oldugunu, bu nedenle suçun ön
sartı veya unsuru oldugunu belirtmektedir.
Görüldügü üzere, ikinci görüsü benimseyen yazarlar da, isnat yeteneginin, suçun
ön sartı veya unsuru oldugu konusunda ayrılmaktadır.
Doktrinde Alacakaptan, isnat yeteneginin kusurlulugun dolayısıyla, suçun bir
unsuru oldugunu kabul etmistir. Yazara göre, anlama ve isteme yetenegine sahip
bulunmayan bir kimsenin kast veya taksirle hareket etmesi düsünülemeyecek,
dolayısıyla bu durumda olanların hareketi hukuken önem tasımayacaktır.
_snat yetenegini suçun unsuru oldugunu kabul eden anlayıs elestirilmistir.
Toroslu’ya göre; hakim doktrin isnat yetenegini kusurlulugun unsuru olarak kabul
etmektedir. Yazar, Kanunumuzun isnat yetenegi bulunmayanları, Kanunun 37’inci
maddesinin ikinci fıkrasında “kusur yetenegi olmayanlar” seklinde ifade ettigine göre
bu anlayısı benimsediginin söylenebilecegini, ancak, bunun yapay bir anlayıs
oldugunu, zira kast ve taksirin, anlama ve isteme yetenegi olmaksızın da var
olabilecegini ileri sürmüstür.
Bunun dısında isnat yetenegini kusurlulugun unsuru olarak kabul eden anlayısın,
ahlaki kusurla hukuki kusurun aynı sey oldukları hipotezine dayandıgı iddia
edilmistir. Bu anlayıs, ahlaki sorumluluk teorisini hukukun içine tasımakta ve
kimsenin ahlaki sorumlu olmadıkça cezalandırılamayacagını ortaya koymustur. Eger
normal bir insan yanlıs yaparsa cezalandırılmayı hak edecegi, ancak akıl hastası veya
çocugun cezalandırılmasının adil olmayacagı belirtilmistir. Determinist filozoflar,
kimsenin yaptıgıyla ahlaki yönden sorumlu olmadıgını, çünkü kimsenin bunu
yapmayı önleyemeyecegini ifade etmislerdir. Ancak bu elestiri, isnat yetenegini
suçun unsuru olarak kabul eden Alacakaptan tarafından tenkit edilmistir. Yazara göre
bu hipotez gerçege uymamaktadır ve günümüzde ahlaki kusurla hukuki kusurun aynı
sey olmadıkları anlasılmıstır.
Türk doktrininde pek çok yazar tarafından isnat yetenegi, kusurlulugun
dolayısıyla suçun ön sartı olarak kabul edilmistir. Kusurlulugunun genelde normatif
anlayısını kabul edenler, isnat yeteneginin, suçun bir unsuru olan kusurlulugun içinde
oldugunu, açıkçası kusurlulugun ön sartını olusturdugunu ileri sürmektedirler.
Ögretide Dönmezer-Erman, manevi unsurun isnat yetenegi ve kusurluluk olarak
iki kısma ayrıldıgını ifade ederek, isnat yetenegini kusurlulugun dısında ancak
manevi unsurun içinde incelemistir. Adı geçen yazarlara göre, bir kisinin kusurlu bir
sekilde hareket edebilmesi için, her seyden önce kusura ehil olması yani isnat
yetenegine sahip bulunması gerekmektedir.
Aynı sekilde bir baska yazara göre, fiilin islendigi sırada isnat yeteneginin
bulunmaması halinde, antisosyal davranıs kusurlu olarak nitelendirilemeyecektir.
Kusurlu hareket edebilme olanagına sahip bulunmayan kisinin kusurlu davranması
mümkün olmadıgından, suçun manevi unsuru incelenirken öncelikle kimlerin
kusurlu hareket edebilecegi incelenmelidir.
Ögretide Öztürk-Erdem, failin kusurlu sayılabilmesi için kusurlu hareket
yetenegine sahip olması, somut olayda kusurlu hareket etmis olması ve kusurlulugu
ortadan kaldıran bir nedenin bulunmaması gerektigini ileri sürerek, suçun manevi
unsurunu, isnat yetenegi ve kusurluluk olarak ikiye ayırmıstır.
Doktrinde Demirbas, failin kusurlulugundan söz edebilmek için, öncelikle onun
isnat yetenegine, yani kusurlu hareket etmeye ehil olup olmadıgının arastırılmasının
gerektigini, isnat yeteneginin ön asama oldugunu, dolayısıyla isnat yetenegine sahip
olamayan bir kisinin kusurlu hareketinden söz edilemeyecegini ifade etmistir102.
Aynı sekilde Erem de, isnat yeteneginin kusurlulugun öncesi sayılması gerektigini
belirtmistir103.
Baska bir yazar ise; kisinin kusurundan söz edebilmek için, fiili isledigi sırada
davranıs normunun gerektirdigi sekilde karar verebilecek iktidara, yetenege sahip
olması gerekir. Bu yazara göre, kisi, ruhen saglıklı yetiskin her insanın normal
kosullar altında sahip oldugu davranıslarını yönlendirebilme yetenegine somut
olayda sahip olması gerekmektedir ki; gerçeklestirdigi haksızlık dolayısıyla
kusurundan söz edilebilsin.
_snat yetenegini suçun bir unsuru olan kusurlulugun ön sartı olarak kabul eden
anlayıs elestirilmistir. Denmektedir ki; mademki anlama ve isteme yeteneginden
yoksun olan bir kimse de kast ve taksirle hareket edebilmektedir, o halde, isnat
yetenegi, kusurlulugun bir ön sartı degildir.
Ögretide Hafızogulları’na göre, bir fiilin faili, faili oldugu fiilin unsuru
olamayacagından, isnat yetenegini kusurlulugun unsuru veya ön sartı saymak,
mademki kusurluluk suçun unsurudur, faili fiilinin unsuru yapmaktır106.
Yine aynı yazara göre, kusurluluk normatif anlamda anlasıldıgında, isnat
yetenegi, genellikle kusurlulugun ön sartı sayılmakta, böylece, isnat yetenegini
etkileyen nedenler, örnegin yas küçüklügü, akıl hastalıgı, vs. kusurlulugu da
etkileyen nedenler olmaktadır. Ancak, kusurlulugun tabiatçı anlayısında veya karma
anlayısında, isnat yetenegi genellikle kusurlulugun ön sartı sayılmamakta, ama failin
bir durumu olarak algılanmaktadır. Bu halde, isnat yetenegini kaldıran ve azaltan
nedenler, kusurlulugun dısında düsünülmekte ve dolayısıyla isnat yetenegi içinde
degerlendirilmektedir.
_snat yetenegini suçun ön sartı olarak kabul eden anlayıs, yürürlükteki kanunda
bu fikrin dayanagı olacak bir ifadenin bulunmaması sebebiyle Toroslu tarafından
elestirilmistir.
Doktrinde isnat yeteneginin suç ile iliskisi konusunda ikinci görüsü benimseyen
yazarlardan bir kısmı, isnat yetenegini kusurlulugun ön sartı aynı zamanda onun
unsuru olarak kabul etmektedirler. Bu anlayısı benimseyenlere göre; isnat
yeteneginin esası konusunda yapılan tartısmalar, ön sart ve unsur kelimelerine
verilen anlam üzerindedir.
3. Degerlendirme
_snat yeteneginin suç terimi ile iliskisi hakkında doktrinde ileri sürülen görüsler
degerlendirildiginde, bir kısım yazarlar, isnat yetenegini faille iliskilendirmekte ve
isnat yeteneginin failin bir durumu oldugunu kabul etmektedirler. Diger bazı yazarlar
ise, isnat yetenegini suçun kurucu unsurlarıyla iliskili oldugunu, bu nedenle suçun ön
sartı veya unsuru oldugunu belirmektedirler.
Kanaatimizce, bir kere, isnat yetenegi kalkan veya azalan bir kisi kasıtlı veya
taksirle bir suç isleyebilir. Bu durumda, suçun islendigi anda böyle bir kisinin
kusurunun olmadıgı söylenemez. Kusuru bulunan bu kisi, örnegin küçük veya akıl
hastası, kisisel bazı durumlar nedeniyle, isledigi fiilin faili olmasına ragmen, ceza
kanunu tarafından sorumlulugunun bulunmadıgı kabul edilerek cezalandırılmamakta
veya indirilmis cezaya muhatap olmaktadır. Ayrıca, suçu isleyen kisi bu suçun
unsuru olamayacagından, isnat yetenegini kusurlulugun unsuru veya ön sartı saymak,
faili fiilinin unsuru olarak kabul etmek demektir. Açıklanan nedenlerle, biz isnat
yetenegini faille iliskilendiren ve failin bir durumu oldugunu kabul eden yazarlara
katılmaktayız.
B. _snat Yetenegi ve Ceza Sorumlulugu
1. Genel Olarak
Birey ile devlet arasındaki iliskilerin iyilestirilmesi ya da yetkin bir dengenin
arastırılıp kurulması kaygısı, yüzyıllardan beri düsünürleri, hukukçuları ve
siyasacıları, ilkin bir sorun üzerinde durmaya zorlamıstır. Bir baska deyisle, devlet
gücünün en çarpıcı anlatımı olan “cezalandırma hakkı” ve bu dogrultudaki “ceza”
kavramı, bunun sonucu olarak da toplumsal iradeye, yani yasal metinlerin emirlerine
karsı islenmis suçlar nedeniyle ortaya çıkan “cezai sorumluluk” ilkesi üzerinde
insanları kafa yormaya itmistir.
Kanunun suç saydıgı bir fiilden dolayı bir kisinin cezalandırılabilmesi için onun
“sorumlu olması” gerekmektedir. Ceza sorumlulugu ise o kisinin, ceza hukuku
bakımından “ehliyeti haiz” bulunması ve suçun kendisine “isnat edilebilmesi”
hallerinde bulunmaktadır.
Ceza hukuku bakımından ehliyeti haiz olmak demek, failin serbest iradesi ve
temyiz kudretinin bulunması demektir. Bir suçun bir kisiye isnat edilebilmesi demek,
o kisinin fiili ile ortaya çıkan netice arasında illiyet bagının bulunması, yani neticenin
onun fiilinden dogmus olması ve o kisi ile fiil arasında manevi sebebiyet iliskisinin
bulunması yani bir kusurunun mevcut olması demektir.
Suur ve irade, ancak insanda bulundugu için, suç faili insan olabilir. Su halde,
hayvanlar ve esya ceza sorumluluguna konu olamazlar. Eski devirlerde, hatta XVIII.
yüzyılın sonlarına kadar, batıda hayvanlar ve esya da suç faili olarak takip edilmekte
ve bu daha çok insanlara ibret teskil etmesi düsüncesine dayanmakta idi. Yine eski
devirlerde ölünün cesedi de muhakeme edilebilirdi. Fransız _nkılâbı, bu durumlara
son vermistir; duygusu olmayanları cezalandırmak, ölüler gibi kendisini bizzat
savunamayacak olanları muhakeme etmek, modern anlayısa asla uymayan büyük
haksızlıklardandır. Bunlar artık tarihi karısmıstır; bugün yalnız insanlar suç faili
olabilirler.
Bu bölümde, isnat yeteneginin ceza sorumlulugu ile iliskisini incelemeye
baslamadan önce, “kusurluluk” ile “suur ve irade” terimlerini ele almak
gerekmektedir.
2. Kusurluluk Kavramı
Bir suçun olusması için sadece maddi unsurun, yani fiilin bulunmus olması
yetmez, ayrıca fiille birlikte iradenin de bulunması, yani kısaca fiilin iradi olması da
gerekir. Fiilin iradiligi esası insanlıgın büyük bir bulusunu ifade etmektedir. _lkel
ceza hukukunda kolektif sorumluluk geçerli olmus ve failin fiilinin kusurlu olup
olmadıgı bile arastırılmamıstır. Bu dönemlerde zararlı sonucun gerçeklesmesi, fiilin
suç sayılması ve yapılan fille sonuç arasındaki nedensellik iliskisinin varlıgının
kabulü, failin cezalandırılması için yeterli olmustur. Fiilin suç olusturması için failin
zararlı sonucu istemis veya öngörmüs olmasının aranması ise ancak hukuk bilincinin
gelismesiyle gerçeklesebilmis ve zamanla “kusursuz suç olmaz” ilkesi konularak
kusurlulugun önemi vurgulanmıstır. Çagdas ceza hukuku, kusursuz cezalandırmayı
kabul etmemektedir.
Fiile iradenin katılması, yani fiilin iradi olma zorunlulugu, geleneksel olarak
suçun manevi (psikolojik veya sübjektif) unsuru denilen yönünü olusturmaktadır.
Suçun manevi unsuru son zamanlarda genellikle “kusurluluk” terimi ile de ifade
edilmektedir. Yargıtay da, suçun bu unsurunu kusurluluk olarak ifade etmistir.
Manevi unsur ile kusurlulugun aynı anlamda kullanılması aksine, doktrinde
kusurlulugu manevi unsurun bir ögesi olarak kabul eden bir anlayıs bulunmaktadır.
Bu anlayısa göre; manevi unsurun varlıgından söz edebilmek için, failin kusurlu bir
sekilde hareket etmeye ehil olması, hareketin ona isnat edilebilmesi için gerekli
kisisel niteliklerin bulunması da zorunludur.
Suçun manevi unsuru, esasında dogal bir davranıstır, açıkçası psikolojik bir
olgudur. Bu niteliginden ötürü, manevi unsur, suçun maddi (objektif) unsuruna, yani
fiile eklenmektedir. Bu demektir ki, suçun manevi unsuru, her durumda psisik bir
davranıstan, failin iradesinin bir tezahüründen ibaret bulunmaktadır.
Kusurluluk, failin hukuka uygun hareket edebilme olanagına sahip oldugu
halde, hukuka aykırı bir davranısı seçmis ve gerçeklestirmis olması nedeniyle
kınanabilmesini ifade eder. Diger bir anlatımla, kusurluluk, fiilin faili ile olan
psisik iliskisidir.
Kusurlulugun veya manevi unsurun esası hakkındaki tartısmalar bugün de hâlâ
sürüp gitmektedir. Genelde kusurlulugun iki anlayısından söz edilmektedir. Bunlar
kusurlulugun psikolojik anlayısı ve kusurlulugun normatif kuralcı anlayısıdır.
Psikolojik teoriye göre kusurluluk bir bütündür. Kusurlulugu sonucun
istenmesi, iradi olması biçiminde kabul eden bu anlayıs, kast ve taksiri ortak bir
temele dayandırmak ister. Bu nedenle de kast ile taksirin ortak yönü olan “isteme”yi
esas alarak kusurlulugun isteme oldugunu ileri sürer. Böylece kusurluluk, suçun
neticesi ile fail arasında kurulan psikolojik bir bagdır. Bu teori, taksir kavramını
inkâra götürdügü yönünden elestirilmektedir.
Psikolojik teori elestirilmis ve denilmistir ki: kusurlulugun bu anlayısı,
kusurluluk için gerçekte zorunlu, gerekli olan bir unsur, yani iradenin tezahüründen
ortaya çıkması zorunlu olan “ödeve karsı gelme” karakterini, açıkçası iradenin
kurala itaatsizlik niteligini ihmal etmektedir. Kuskusuz, faile yüklenen bir ödevle
çatısmayan bir davranıs ne kasıtlı ne de taksirli sayılabilir. Böyle olunca, kusurluluk
yalnızca faille fiil arasındaki psikolojik bagdan ibaret olmamakta, ama kusurlulukta
ödeve karsı gelme de bulunmaktadır. O halde, kusurluluk denince faille fiil
arasındaki psisik bag yanında, ayrıca ödeve itaatsizlik de anlasılmalıdır.
Normatif teoriye göre ise; kusurluluk, normun hükmüne aykırı bir hareketi
yapmak demektir. O halde kusurluluk normatif kusurluluktur. Bu teoriye göre kusur,
fiilinden ötürü failin kınanmasıdır. Kusurlu olmak, pozitif hukuk kurallarının
yasaklarına veya emirlerine uymamaktır. Kusurlu irade hem kastta, hem de taksirde
bulunmaktadır ve kusurlu irade yasa hükümlerine uymaktan kaçınma olarak
tanımlanabilir. Fail bir fiili bilerek ve isteyerek yaptıgında, fiil ile meydana gelen
sonuç arasında psikolojik bir iliski kurulur. Ancak bunun kusur olarak
nitelendirilebilmesi için kınanması gerekir. Kınama olmadan bir fiilin
kusurlulugundan söz edilemez.
Doktrinde Hafızogulları, kusurlulugun normatif anlayısının kabul
edilemeyecegini, bir defa kusurlulugu açıklamada, kusurlu iradenin psisik içeriginin
ihmal edilemeyecek veya ikinci plâna itilmeyecek kadar önemli oldugunu, öte
yandan, kınanabilirligin, failin psisiginde, failde degil, ama hükmü verenin, yani
yargıcın kafasında arandıgını, bunun ise kabul edilebilir bir sonuç olmadıgını ileri
sürmüs ve kusurlulugun, suçun mevcut olması için aranan maddi fiile neden olan
iradenin, ödeve aykırı davranısı olarak tanımlanabilecegini ifade etmistir.
Ögretide Dönmezer ve Erman’a göre; kusurluluk hakkında genel ve bütün
durumları kapsayacak bir tarif vermek bakımından, normatif teori kabul edilemez.
Psikolojik teori hakkında ise; psikolojik alanda kalındıgı takdirde, kastla taksiri aynı
esasa dayandırmak zor olabilir; fakat bunu ortak bir noktada toplamak herhalde
imkânsız degildir ve bu bakımdan teknik-hukuk metodundan yararlanılabilir.
Alacakaptan’a göre, ne psikolojik ve ne de normatif görüs, kusurlulugun esasını
tam anlamıyla açıklayamamakta, her biri sorunu bir yönden ele aldıgı için eksik
kalmaktadır. Ancak, görüslerin her birinin eksik kalan yanını digeri ile
tamamlayarak inandırıcı bir sonuca varılabilecektir. Erem ise; kusurlulugun
esasını açıklamak için irade kavramından hareket etmekte ve kusuru insan
psikolojisinde bulmaktadır. Kusurlulugun esasını açıklayan teorilerden psikolojik
teorinin daha dogru oldugu görüsündedir.
Kanaatimizce; kusurlulugun esasını açıklamak için, fail ile fiili arasındaki
psikolojik bag seklindeki tanımlama yeterli olmamaktadır. Bu nedenle, psikolojik
teori tek basına kabul edilemez. Aynı zamanda failin fiilinden dolayı hukuk
düzenince kınanabilmesi gerekmektedir. Ayrıca normatif teorinin, hem kast hem de
taksir açısından yeterli oldugu ortadadır. Görüldügü üzere, kusurlulugun esasına
iliskin her iki teorinin eksik yönleri bulunmaktadır. Bu nedenle, söz konusu
teorilerin yaklasımları birlikte ele alınmalıdır.
Kusur konusunda verilecek deger yargısı ahlaki degil, hukukidir. Gerçekten,
ceza hukukunda kusurdan söz edilebilmesi için bir ceza normu bakımından failin
kınanabilip kınanamayacagının tespit edilmesi gerekir. Bir kimse, kendi anlayısına
göre ahlaka uygun hareket ettigi düsüncesinde olsa bile, gerçeklestirdigi fiil
nedeniyle kınanabiliyorsa, sorumlu tutulur.
Özellikle Alman doktrininde tartısılan bir husus da, kusurun fiil kusuru mu
yoksa yasam kusuru mu oldugudur. Kusurluluk suçun bir unsurunu
olusturdugundan, failin “cezalandırılacak fiil” bakımından kusurlu olması aranır;
failde kusur ancak isledigi fiil bakımından etki yapar. Failin icra edebilecegi diger
fiillerde, kusurun ayrıca bulunması gerekir. Kusurluluk sadece olayda aranır.
Eskiden baska olaylarda kusurlu olmak, suçlunun itham olundugu olayda da kusurlu
bulundugunu varsaydırmaz.
Alman pozitivistleri bu görüsün tersine kusurun, failin suça ulasan bütün
hayatında arastırılması geregini savunmuslardır. Bu görüs, fiile iliskin kusur yerine
“fail kusuru” anlayısını öne sürmektedir.
Bu görüsler kabul edilemez. Bugün kusurlulugun yalnızca islenen fiile özgü
oldugu kabul edilmektedir. Failin suç olusturan davranısı, onun bütün yasamı ile
karsılastırıldıgında geçici, tesadüfî ve istisnai olabilir; fakat bu onu kusurlu saymak
için yeterlidir. Aynı sekilde geçmisi bakamından kötü ve ahlak dısı nitelik gösteren
ve hatta geçmisinde baska suçlar isleyen failin somut olaydaki kusuru bakımından
geçmisine dayanılamaz. Ancak, ceza tayininde ve cezanın bireysellestirilmesinde
failin yasam kusuru göz önünde bulundurulabilir ve bulundurulmaktadır. Diger
yandan, fail hareket ve yasayıs tarzını her zaman degistirmeye ve ona yeni bir yön
vermeye, yeni bir kisilik kazanmaya muktedirdir. Bu nedenle, kusurlulugun sadece
islenen eylemi kapsadıgını kabul etmek gerekir.
3. Filin Suurlu ve _radi Olması
Bir suçun bir kisiye isnat edilebilmesi demek, o kisinin fiili ile ortaya çıkan
netice arasında illiyet bagının bulunması, yani neticenin onun fiilinden dogmus
olması ve o kisi ile fiil arasında manevi sebebiyet iliskisinin bulunması yani bir
kusurunun mevcut olması demektir. Diger bir ifadeyle, failin fiilinden sorumlu
tutulabilmesi için, basta gelen kosul failin fiilinin suurlu ve iradi olmasıdır. Failinin
iradesinin eseri olmayan bir fiilden fail sorumlu tutulamaz.
Ceza hukukunun bir çok kurumu suur ve irade kavramlarına dayanmaktadır.
Gelismis hukuk düzenlerinde, kimse, vücudundan hasıl olmasına ragmen, suur
ve iradesinin ürünü olmayan bir davranıstan sorumlu tutulamaz. Böyle bir davranıs,
kuskusuz fizik alemde degerli olabilir ama, normatif alemde, özellikle ceza
sorumlulugu söz konusu oldugunda, her hangi bir deger ifade etmemektedir.
Gerçekten, _talyan Ceza Kanunu’nun kusurlulugu düzenleyen 42. maddesi “hiç
kimse, suur ve irade ile islememisse, bir icra veya ihmal hareketinden
cezalandırılmaz” seklinde durumu açıklamıstır.
Görüldügü üzere ceza sorumlulugunun esas unsurları suur ve iradedir. Suur,
kisinin ne yaptıgının farkında olması, çevresini ve kendisini algılama yetenegidir.
Diger bir ifadeyle, bir fiilin suç teskil edip etmedigini anlayabilme kudretidir. Serbest
iradeye sahip olmak ise, genel olarak bir kisinin bir hareketi yapıp yapmamakta
özgür olması, hareketlerini istedigi yönü verebilmesi demektir.
_rade kavramı, suurdan ayrı düsünülemez. _radi hareketler aynı zamanda suurlu
hareketlerdir. Çünkü bir kisi ancak bildigi seyleri ister. Eger bir hareket suurlu
degilse onun irade sayılmasına imkan yoktur. _radeli hareketlerin suurlu hareketler
olması sart ise de kisinin suuruna sahip oldugu her harekete iradi demek dogru
olmaz. Reflekslerin birçogunda suurlu bir bilgi mevcut ise de bunlara mani olmak
kisinin iradesi dısındadır.
Diger bir anlatımla, hukukun aradıgı fiilin iradi olmasıdır. Gerçekten, suçun
tabanını olusturması, açıkçası suçun meydana gelmesi için ceza hukukunun aradıgı
sart, failin icra veya ihmal hareketinin iradi olmasıdır. Ancak, fiilin iradi olması için,
fiilin bizzat istenmis olması zorunlu degildir; sadece iradi, yani istenmis olan bir
dürtüden dogmus olması, kısacası failin isteyerek hareket eder durumunda veya
hareketsiz durumda olması yeterlidir. Bu demektir ki, fiilin iradiliginden söz
edebilmek için, fiilin sadece suurlu bir dürtüden kaynaklanmıs olması yeterlidir;
baska bir seye de gerek yoktur.
4. _snat Yeteneginin Ceza Sorumlulugu _le _liskisi
_snat yetenegi ve sorumluluk kavramlarını ilk kez ayıran kisi olarak _talyan
doktrininde Romagnosi gösterilmektedir. Romagnosi, isnat yetenegi ve sorumluluk
kavramlarının birbirinden farklı kavramlar oldugunu belirtmistir.
_talyan Ceza Hukukçusu Manzini de, isnat edilebilirlik ile ceza sorumlulugun aynı
sey olmadıgı düsüncesindedir. Yazara göre, isnadiyet, ceza ehliyeti olan bir kimsenin
kanunun bastırdıgı bir fiilin hukuken nedeni sayılabilmesi için kanunun aradıgı maddi
ve psisik kosulların tümüdür. Buna karsılık, ceza sorumlulugu, bir kimsenin, bir suçun
isnat edilebilir olmasının sonucu olarak, cezaya katlanma yükümlülügüdür. Cezaya
ehil olmak hem isnat edilebilir olmanın, hem de ceza sorumlulugunun zorunlu
kosuludur. Bundan birincisi, bir kimsenin ceza hukukunun muhtemel süjesi olması için
gereken kosullarla ilgiliyken; ikincisi, ceza hukukunun fil hal süjesi olabilmesi, yani o
kisinin isledigi kanuna aykırı somut fiilin faili olabilmesi için gereken kosullarla
ilgilidir.
Ceza sorumlulugunun esas unsurlarını “neticenin kisinin fiilinden dogmus
olması(nedensellik bagı)”, “suur ve irade” ve “kusurluluk” teskil etmektedir.
Kusurluluk, suur ve iradenin sonuç ile ilgili özel durumudur.
_snat yetenegi ise, bir kisinin kanunun suç olarak öngördügü bir fiilden dolayı
cezalandırılabilmesi için sahip olması gereken niteliklerin bütünüdür. _snat yetenegi
“anlama yetenegi” ve “isteme yetenegi”nden olusmaktadır.
Günümüzde yaygın olan sosyal degerlere göre, zihni melekeleri saglam veya
fizyolojik bakımdan tamamıyla gelismis kimselerin isnat yetenegine sahip oldukları
kabul edilmektedir. Zihni bakımdan hasta ve fizyolojik bakımdan gelismemis
kimselerin ise, hastalık ve gelismeme derecelerine göre söz konusu yeteneklere ya
tamamen ya da kısmen sahip bulundukları veya bulunmadıkları yine genel olarak
kabul olunmaktadır.
Yas küçüklügü, akıl hastalıgı, sagır dilsizlik vs. gibi isnat yetenegini ortadan
kaldıran veya azaltan nedenlerin varlıgı halinde kisinin isledigi fiilden dolayı niçin
ceza sorumlulugu bulunmamaktadır? _ste bu sorunun cevaplandırılması
gerekmektedir.
Ceza sorumlulugunun unsurlarından birisinin bulunmaması halinde
sorumlulugun da bulunmaması gayet dogaldır; bunlar mevcut ve fakat tam degilse
sorumlulugun da azalması zorunludur.
Nitekim Yargıtay da, “1-Cezai mesuliyetin temel sartları; a- maddi isnadiyet, bmanevi
isnadiyet, c- kusurluluktur. 2- _slenmis olan cürümden dolayı bir kimsenin
cezalandırılabilmesi için bu cürümün bir kimseye maddi bakımdan isnat edilmesi
lazımdır. A- Maddi isnadiyet cürüm ile fail oldugu iddia olunan kimse arasında
maddi iliskiyi gerektirir. Bu, cürüm ile fail arasında, maddi sebebiyet baglantısıdır.
Bundan dolayı maddi isnadiyet, cezai mesuliyetin ilk temel sartıdır. B- Cezai
mesuliyetin ikinci temel sartı manevi isnadiyettir. Manevi isnadiyet, failin bir fiili suç
oldugunu bilerek ve isteyerek islemesidir. Bu itibarla, manevi isnadiyetin unsurları
suur ve iradedir. c- Kusurluluk. Failin kanuna aykırı bir iradeye sahip olmasıdır.
Cezai mesuliyet ancak bu temel sartların bir arada ve aynı zamanda mevcudiyeti
halinde kabul olunabilir” seklindeki bir kararında aynı hususu belirtmistir.
Hareket-netice arasında nedensellik bagının varlıgı, yani neticenin kisinin
fiilinden dogmus olması, fiilin failine isnat edilebilmesinin ilk ve göz ardı edilmesi
mümkün olmayan bir sartıdır. Bu itibarla nedensellik bagının bulunmaması halinde
bir fiil dolayısıyla kisinin sorumlulugu olmayacaktır.
 
Öte yandan, fiilin faili ile olan psisik iliskisi olarak ifade edilen kusurlulugun
bulunmaması halinde de ceza sorumlulugu bulunmayacaktır.
Çocuklar ve akıl hastaları da herkesten farksız olarak, kusurlu bir sekilde
hareket edebilmektedirler. Gerçekten, okulda, rızası olmadan arkadasının bir seyini
alan onbir yasında bir çocugun, faili oldugu fiili bilmedigi, istemedigi her halde ileri
sürülemez. Çocugun isnat yetenegi yoktur ama, kusurlu hareket etmistir, çünkü
isledigi fiili, bilmekte ve istemektedir. Bu demektir ki, isnat yetenegi, kusurlulugun
ön sartı degildir, failin bir niteligidir.
Bu nedenle, isnat yetenegi bulunmayan veya azalan kisinin ceza
sorumlulugunun bulunmamasının nedeni, kusurlulugun yoklugu degil, suur ve
iradesinin ortadan kalkması veya bozulmasıdır. Örnegin, fiili isledigi sırada
kendisinde akıl hastalıgı bulundugu anlasılan kisi, kendisinde serbest irade
bulunmadıgından, sorumlu tutulamayacagı gibi henüz oniki yasını bitirmemis olan
küçük de, temyiz kudreti bulunmadıgından sorumlu tutulamaz. _snat yetenegini
etkileyen sebepler kisisel oldugundan örnegin birkaç kisi istirak suretiyle bir suç
islediklerinde, faillerin birinde bu sübjektif nedenlerden birisi bulunmadıgı takdirde,
yalnızca onun ceza sorumlulugu kalkar veya azalır, diger suç ortakları tam
sorumluluga maruz kalırlar.
_snat yeteneginin yoklugu halinde kisinin ceza müeyyidesinden muaf olması
demek, isnat yeteneginden yoksun kimselerin, küçükler, akıl hastaları vs., ceza
kanununu ihlallerinin, ihlale tepki olarak bir ceza müeyyidesi ile karsılanmamasına
ragmen, fiilin suç olusturması, dolayısıyla bu kisilerin suçun faili olmaları
demektir.
5. Ceza Sorumlulugunun Tarihi Asamaları
Ceza hukukunda hakim olan “fiilin sübjektifligi ilkesi”, suçtan için failin tipe
uygun ve zararlı bir fiili gerçeklestirmesinin yeterli olmadıgını, ayrıca bu fiilin
psikolojik yönden de faile baglanabilmesi gerektigini ifade eder. Bu husus cezai
sorumlulugun sübjektiflestirilmesi sürecinin bir sonucudur. Nitekim ceza hukuku,
cezai sorumlulugun çesitli asamalarından geçmistir. Bu asamalar; a- baskasının
fiilinden sorumluluk, b- objektif sorumluluk, c- kusurlu sorumluluk ve d- kisilik
yönünden sorumluluktur.
a. Baskasının fiilinden sorumluluk:
Henüz devlet ceza hukukunun ortaya çıkmadıgı çok eski dönemlere özgü olan ve
kisiyi sadece ulus veya kabile biçiminde beliren yegane sosyo-politik gerçekligin bir
unsurundan ibaret sayan bir anlayısın ürünü olan bu sorumluluk türünde, kisi,
gerçeklesmesine hiçbir nedensel katkıda bulunmadıgı, tamamen baskaları tarafından
gerçeklestirilen bir fiilden sorumlu tutulmaktadır. Anayasamızın 38. maddesinde
“Ceza sorumlulugu sahsidir.” Denilerek baskasının fiilinden dolayı sorumlulugun
kabul edilemeyecegini belirtmistir. Aynı sekilde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
20. maddesinde “Cezai sorumluluk sahsidir. Kimse baskasının fiilinden sorumlu
tutulamaz.” hükmü yer almaktadır.
b. Objektif Sorumluluk:
Kisinin kendi fiilinden sadece maddi nedensellik bagına dayanılarak, yani fail ile
fiil arasında herhangi bir psisik bag aranmaksızın sorumlu tutulması halinde objektif
sorumluluk söz konusudur. Bu sorumluluk, neden oldugu sonuç yönünden failin
psisik tutumu üzerinde herhangi bir arastırmayı gerektirmez. Yeter ki, sonucu
doguran hareket failin iradesinin ürünü olsun. Günümüzde bazı ceza kanunları
(Norveç, Danimarka ve Türk Ceza Kanunları gibi) objektif sorumlulugun her türlü
kalıntısını ortadan kaldırırken, diger ceza kanunları bu tür sorumlulugun izlerini
tasımaya devam etmektedir.
c. Kusurlu Sorumluluk:
Kusurlu sorumlulugun kabulü ile kisi ancak kastla veya taksirle ortaya koydugu
için psikolojik yönden de kendisine ait olan fiilinden sorumlu tutulmaktadır. Bir fiilin
suç olarak nitelendirilebilmesi için, kisinin bunu maddi olarak gerçeklestirmesi
yetmez; aynı zamanda kusurlu olarak gerçeklestirmis olması da aranır. Kusurlulugun
konusu failin kisiligi degil, daima islenen belirli bir fiil olmustur ve dolayısıyla
kınama yargısının konusu da kisinin olus biçimi degil, onun yaptıgıdır.
d. Kisilik Yönünden Sorumluluk:
Bu sorumluluk türüne göre, kusurluluk yargısını konusunu, bir önceki anlayısın
aksine, islenen somut fiil degil, failin kisiligi olusturur. Bu sorumluluk anlayısı,
hareket ile fail arasındaki ayırımı reddeder ve insanı yaptıgından çok, yasam
biçiminden veya varolus biçiminden ötürü cezalandırır. Kisilik yönünden sorumluluk
anlayısı, özü itibariyle, totaliter rejimlere uygun bir anlayıstır. Bu anlayıs özellikle su
noktalardan elestirilmistir. Kisinin olus biçimi itibariyle özel bir kusuru ortaya
konulabilse ve bunun sınırları belirlenebilse dahi, böyle bir kusur hukuken önem
tasımaz. Çünkü devlete, özellikle hukuk devletine bireyi kötülügünden ötürü
kovusturma ve onu sınırlayıcı önlemler uygulama yetkisi tanınmamaktadır. Öz
kötülük, kendiliginden, herhangi bir hukuki varlıgı ihlal etmedigi gibi, toplum için
bir tehlike de olusturmaz. Ayrıca, fail kusuru anlayısı, insanın kendisine farklı bir
psisik fizyonomi olusturabilecegini varsaymaktadır. Somut failin böyle bir imkâna
sahip bulunup bulunmadıgının belirlenmesi, insan karakterinin dogustan gelen
yönlerini, irsi eksikliklerini asabilip asamayacagının, asabilecekse oranının
belirlenmesini gerektirir. Ancak hâkimin böyle bir belirlemeyi nasıl yapabilecegini
anlamak mümkün degildir.
Çagdas ceza hukukunda kusur sorumlulugu geçerlidir. _slenen bir fiilden dolayı
baskasının cezalandırılması kabul edilmedigi gibi; failin cezalandırılması da kusurlu
olmasına baglıdır. Baskasının suçundan veya istemedigi, ancak ortaya çıkan bir
sonuçtan sorumlu olma, ilkel ceza hukukunda kabul edilmis bulunan, günümüzde ise
kabul edilmeyen bir sorumluluk türüdür.
Bir ceza hukuku sisteminde, sistemin esasını “kusursuz suç olmaz” ilkesi
olusturdugunda, o ceza hukuku sisteminde ceza sorumlulugu sahsidir, yani herkes
kendi fiilinden sorumludur.
6. Ceza Sorumlulugunun Esası
Ceza Hukukunda, diger karma görüslerin temelinde de bulunan iki ana teori,
Klasik ve Pozitivist Teoriler, degisik yönlerden egemen olarak, günümüzün
sistemlerine yansımaktadırlar. Bunlara karsı son yıllarda ortaya çıkan ve hukuk
çevrelerinde önemli yankılar uyandıran toplumsal savunma hareketi, adı geçen
teorilerin getirdikleri prensiplerin suç olayının önleyemedigini ileri sürerek, yen bir
önlemler hukuku sistemini savunmaktadır. Klasik anlamdaki ceza ve ceza hukuku
kavramına karsı çıkan bu görüs, çesitli bakımlardan yerlesmis ceza hukuku
müesseselerinden farklı sonuçlara ulasmaktadır.
Bu bölümde, ceza sorumlulugunun esası hakkında Klasik, Pozitivist Okulların
ve Toplumsal Savunma Hareketinin benimsedigi düsünceler degerlendirilecektir.
a. Klasik Okulda Ceza Sorumlulugu
Klasik Teori, sorumlulugun esasını, kusura dolayısıyla manevi sorumluluga
dayandırmakta ve insan iradesinin hür oldugu varsayımından hareket etmektedir.
Sosyal adaletin bir hareketi veya hareketsizligi failin hesabına kaydedilebilmesi
için failin kusurlu hareket etmis olması gerekir.
Klasik Okul, failin suç islemesi olanaklı oldugu halde suçu islemisse kusurlu
oldugunu kabul eder. _snat, failin manevi sorumluluguna, manevi sorumluluk ise
irade özgürlügüne dayanır. Manevi sorumlulugu olmayan kisi kusurlu sayılamaz,
irade özgürlügü olmayan kisinin de manevi sorumlulugu yoktur. Sözgelimi, yası
küçük olanların ve akıl hastalarının iradesi özgür olmadıgından,
cezalandırılmamaları gerekir.
Bu teoriyi savunanlara göre isnat yetenegi, bir fiili faile yükleyebilmek için
kanunun aradıgı psikolojik sartların bütünüdür. _snat yetenegi hürriyet anlamındadır.
_rade serbestîsinin isnat yetenegi için sart oldugundan, kisi fiile bilerek ve hür olarak
sebep vermis olmalıdır.
Bu görüsler çerçevesinde, Klasik Okulun, insan iradesinin hür oldugu esasından
hareket ederek, ceza sorumlulugunun temelini buna ve bunun ayrılmaz parçası olan
temyiz kudreti ile, bunlardan sonra gerçeklesmesi gereken kusurluluk sartına
bagladıgı anlasılmıstır. Söz konusu teori, irade serbestliginin azalması oranında ceza
sorumlulugunun da azalacagını kabul etmektedir.
Klasik Teoriye yöneltilen ilk elestiri, irade özgürlügünün varlıgının
kanıtlanamadıgı, bunun bir hayal oldugu görüsüdür. Diger yandan, klasiklerin suç
ile suçluyu soyut olarak ele almaları ve aynı suçu isleyen her suçluya aynı cezanın
verilmezsini önermeleri, yerinde görülmemistir. Ayrıca, klasik teorinin, failin
kisiligi üzerinde durmaması, ceza hukukunu ve suçlulugu “bireysel ve sosyal
gerçeklerden uzak bir rasyonalist dogal soyut alanına yerlestirmesi”, önemli bir
eksiklik olarak gösterilmekte; bunun yanında isnat yetenegi bulunmayan suçlular
cezalandırılamayacagı için, klasik teorinin cezayı genel ve özel önlemenin tek aracı
olarak kabul etmesinin, tehlikeli suçlulara karsı toplumun savunmasız kalması
sonucunu doguracagı elestirisi yapılmıstır.
b. Pozitivist Okulda Ceza Sorumlulugu
XIX. yüzyılın sonlarına dogru, suçluluk olayının Avrupa’da hızla büyümesi ve
materyalist felsefe hareketleriyle, pozitif metodun manevi ilimlere uygulanmaya
çalısılması, klasik okulun görüslerine karsı bir düsünce akımına ve bu da pozitivist
okulun ortaya çıkmasına yol açmıstır.
Pozitivist Okul, ahlaki sorumlulugu degil, failin sosyal tehlikeliligini esas alan
bir akımdır. Klasik teorinin üç temel ilkesini tersine çevirerek, soyut suç yerine
somut suçluyu, isnadiyet yerine sosyal tehlikelilik kavramını ve ödetici ceza yerine
güvenlik tedbirlerini esas almaktadır.
Bu okulun yöntemi, deney ve inceleme seklindedir. Suçtan çok suçluları ve
onları harekete geçiren sebepleri inceleyen pozitivist teori, irade serbestîsini kabul
etmez. Kendimizde var oldugunu sandıgımız irade serbestîsi, aslında hareket
tarzımızı su veya bu sekilde belirlememize etkili olan çesitli sebeplerin bilinmemesi
dolayısıyla, kendisine baglanılmıs bir hayalden ibaret bulundugunu ortaya koyar.
Pozitivist okula göre, toplum suç isleyenlere karsı kayıtsız kalmamalı, rahatını
bozan, zarar veren ve tehlikeli olan kisilere karsı tepki olarak önlem almalı, yaptırım
uygulamalı ve kendisini müdafaa etmelidir. Suçlu hakkında uygulanacak önlem ve
yaptırımların çesitlerini ve ölçülerini ise toplum için arz ettikleri tehlike tayin eder.
Bu okulun taraftarlarına göre isnat yetenegine sahip olanlar ile olmayanlar arasında
bir fark yoktur. Suçluya cezai bir yaptırım veya emniyet tedbiri uygulayabilmek için
suçluda isnat yetenegi degil tehlikelilik aranacaktır.
Bu nedenle sorumlulugun esası da manevi sorumluluk degil, sosyal sorumluluk
olacaktır. Cezanın amacı, kefaret olmaktan çok toplumu korumak olunca da, bu
teoriye göre, yaptırımların suçlunun kisiligine uydurulması gerekmektedir. Bu
tedbirler, emniyete alıcı ve bireyi iyilestirici, bunun yanında sürenin belirsiz olması
gereklidir.
Klasik Okul ile Pozitivist Okul arasında ceza sorumlulugunun esası hakkında
büyük görüs farklılıkları oldugu açıkça görülmektedir. Klasik Okul, irade
serbestligini kabul ederek manevi sorumluluk esasını kabul ederken, Pozitivist Okul,
insan davranıslarında da determinizmin kesin egemenligini ileri sürerek toplumsal
sorumluluk kavramından hareket etmektedir.
Pozitivist Okulun ceza sorumluluguna iliskin görüslerine yöneltilen
elestirilerden ilki, irade serbestîsi ve manevi sorumluluk kavramının reddi sebebiyle
ileri sürülmüstür. Bu suretle kisisel ceza sorumlulugu düsüncesinin yok edilmesinin
doguracagı olumsuz sonuçlara dikkat çekilmistir.
_kinci bir elestiri, pozitivist düsüncenin, suçlunun yanı sıra, “yasaya aykırılık”
ya da “suç” kavramını öngördügü, üstelik “yasal” sorumluluk düsüncesi aracılıgıyla
cezai sorumluluk kavramını agırlastırdıgı yönündedir.
Diger bir elestiri ise, Pozitivist Teorinin, kusurluluk yerine sosyal tehlikeliligi
koymakla, suç islememis kisilere güvenlik tedbiri uygulanmasına olanak
verdiginden, “suçsuz ceza olmaz” _lkesinin terk edilmesine yol açmakla
suçlanmıstır.
c. Ceza Sorumluluguna _liskin Üçüncü Bir Teori
Bu teori, klasik okul ve pozitivist okulun ceza sorumlulugunun esasına iliskin
görüslerini bagdastırmaya çalısan bir teoridir. _nsanın ne tamamen özgür, ne de
tamamen determine oldugu düsüncesine dayanır. Bu teori ceza hukukunu, kusurlu
irade ile islenen fiilden sorumluluga, isnadiyete ve cezaya dayandırmakla, bir
yandan klasik teorinin görüslerinden esinlenmistir. Diger taraftan bu teori, failin
sosyal tehlikeliligini, tehlikeli faile karsı güvenlik tedbiri uygulanmasını kabul
ederek, pozitivist teorinin görüslerini benimsemis olmaktadır.
d. Toplumsal Savunma Hareketi ve Ceza Sorumlulugu
Amacı toplumun korunması ile sınırlı toplumsal savunma, suçluyu genel çıkar
ugruna feda atmakta ve tekrar topluma kazandırılmasını göz ardı etmektedir. Bu
nedenle kriminolojik ve bilimsel gelismelerle birlikte, _kinci Dünya Savası’ndan
sonra _talyan hukukçu Filippo Gramatica öncülügünde “suçluyu topumla karsı
koruma” ve dolaylı olarak da toplumun bu yolla korunması eksenli “Çagdas
Toplumsal Savunma Kuramı” gelistirilmistir.
Toplumsal savunma teorisinin mimarı Filippo Gramatica, ceza sorumluluguna
iliskin düsüncelerini “Toplumsal Savunma _lkeleri” adlı kitabında bir araya
getirmistir. Gramatica, eserinde, toplumsal savunmanın ceza hukukunun yerine
geçmesi gerektigini ifade etmistir.
Yazara göre, toplum savunması, insan ve toplumsal varlık olarak bir kez bireyde
yogunlasmaya görsün; artık bugün oldugu gibi, ceza yaptırımı sonucuyla
sınırlandırılamaz. O, artık çok daha iyi ve çok daha akılcı olarak, toplum
savunmasıyla birlikte suç öznesinin (failin) iyilestirilmesine ve özellikle bireyi
topluma karsı kıskırtmıs olan nedenlerin önlenmesine yönelik olmak zorundadır.
Yasaca öngörülen düzeni kurmak için, devletin cezalandırma hakkı degil,
toplumsallastırma görevi vardır. Bu görev, ceza aracılıgıyla degil, tersine önleyici,
egitici ve iyilestirici nitelikteki toplumsal savunma önlemleriyle yerine
getirilmelidir.
Eger ceza, insana acı vermek ya da onu toplumdan uzaklastırmak için
uygulanıyor ve insanın iyilestirilmesi ya da topluma uyarlanması için hiçbir islev
görmüyorsa, devlet gücünün anlatımı olarak cezanın bu noktadan itibaren elestirisi
baslıyor demektir.
Toplumsal savunma, normun “özellestirilmesi” ilkesine baglanmakta, pozitif
dizgeyi bireyin iyilestirilmesi ya da toplumsal uyarlanması denilen amaca karsılık
vermek için yönlendirmek istemekte ve bunun da, fiile ve yol açılan zarara baglanan
cezai sorumluluk ölçütünü bir yana ittigini ve öznel degerlendirme olarak yasa
tarafından yasaklanan belli hareketin öznesinin (failinin) psikolojik nitelikteki
“toplum yasamına karsıtlık” kavramını ortaya çıkarmaktadır. Toplumsal savunma
teorisi, cezai sorumluluk yerine, uygulama açısından toplum düzenine karsıt
davranısta bulunan ya da daha yalın olarak bir hukuk kuralını çigneyen bireylerin
yalnızca yasal olarak nitelendirilmesi seklinde tanımlanan “toplum yasamına
karsıtlık” kavramını geçirmektedir.
Toplumsal savunma önlemleri, anlam ve irade etme yeterligi bulunan toplum
yasamına karsıt kisiler için egitsel ve düzeltici önlemler; toplum yasamına karsıt
anormal ya da hasta kimseler için ise tedavi edici önlemler olmalıdır. Teorinin ortaya
koydugu önlemlere birkaç örnek vermek gerekirse; is yurduna ya da tarım kolonisine
yerlestirme, egitimevine yerlestirme, günlük çalısarak zorunlu ödeme, gözetimli
özgürlük, belli yerlere gitme yasagı ve malvarlıgına iliskin olarak para cezası. Bu
teori, söz konusu toplumsal savunma önlemlerinin, her türlü acı verici karakterden
kesinlikle arındırılmıs olması ve kisilige denk düsmesi gerektigini ortaya
koymustur.
Toplumsal savunma teorisini suç siyaseti olarak türdes bir taslak biçimde ele
almak, kavramın kesin çizgilerle ortaya konulamaması ve genisligi nedeniyle
oldukça güçtür. Bu nedenle teorinin yandasları asgari ortak noktalar üzerinde bir
program yayımlamıslardır. Buna ragmen karsıt görüsler ortadan kalkmamıstır.
Böylece toplumsal savunma teorisi, Gramatica’nın bu günkü ceza sistemini tamamen
ortadan kaldıran görüsü ile Marc Ancel’in “insani bir suç siyaseti izlenmesiyle var
olan ceza sisteminin gelistirilmesinin mümkün oldugu” düsüncesine dayanan
görüsleri seklinde ikiye ayrılmıstır
e. Teorilerin Degerlendirilmesi
Teorilerin çesitli yönden desteklenebilir veya elestirilebilir görüslerine ragmen,
ceza hukuku literatüründe ve adli uygulamalarda, insan eylemlerindeki irade
serbestîsi veya determinizmin etkisi inkâr edilemez. Nitekim irade serbestîsi
açısından yaklasıldıgında saglıklı bir kisi ile akıl hastası arasındaki ayrımın tek
ölçütü irade serbestisidir. Zira akıl hastası kisiler bir dereceye kadar temyiz ve
muhakeme kudretine sahip olsalar bile, dayanılması mümkün olmayan ruhi baskılar
nedeniyle serbest iradeye sahip degildirler.
Yıllardan beri çözümlenmeye çalısılan suç problemi konusunda, artık yerini
belirlemis olan klasik ve pozitivist okullara karsılık, toplumsal savunma hareketi kısa
bir geçmise sahiptir. Getirdigi tutarlı elestiriler ve insancıl çözümler açısından
uygulamada önemli etkiler yapacaktır.
V. _snat Yeteneginin Aranacagı Zaman
_snat yetenegini olusturan anlayabilme ve isteyebilme yeteneginin failde ne
zaman bulunacagını ya da bulunması gerekecegini tespit büyük önem tasır. _snat
yetenegi bulundugu takdirde ve anda, fail suçtan dogan ceza iliskisinin tarafı olacak,
o anda yürürlükte olan kanun kendisine uygulanarak, failin kisiligi yine bu ana göre
tespit edilecek, sorumlulugun bulunup bulunmadıgı hep aynı zaman göz önünde
tutularak degerlendirilecektir.
_snat yetenegi hareketin (fiilin) yapıldıgı zaman mevcut olmalıdır ve bu zamanda
mevcut ise, sorumluluk bakımından yeterlidir. Diger bir deyisle, failin kendisinden
beklenen harekette bulunma yükümlülügü zamanında isnat yeteneginin mevcut olup
olmadıgı esastır. Çünkü failin sorumlu olmasını gerektiren ihlal fiili, o esnada
gerçeklesmis olmaktadır. Hareketin yapıldıgı zaman yeterli olan bu yetenek,
neticenin meydana gelmesi anında aranmaz . Örnegin, bir kimse uçaga saatli
bomba koysa ve iki saat sonra bombanın patladıgı zaman sarhos olsa bile, yine
sorumlu olacaktır.
Hareketten sonra ortaya çıkan isnat yetersizliginin etkisi ceza hukukuna degil,
ceza muhakemesi hukukuna ait olabilir ve muhakemenin yürümesini engeller..
Örnegin, failin akıl hastalıgına yakalanması gibi. Bu durum, ceza muhakemesi
hukukundaki yargılama sartlarından, akıl hastası olmama kapsamına gireceginden,
fail iyilesinceye kadar yargılama yapılamayacaktır.
Fiilin islenmesinden maksat, icra hareketlerine baslanması ve
tamamlanmasıdır.
TCK ve ÇMK, failin, islemis oldugu fiilden dolayı cezalandırılabilmesi için isnat
yeteneginin fiilin islendigi sırada bulunmasını öngörmektedir.
Yine, _talyan Ceza Kanunu, 85’inci maddesinde “Fiili isledigi zaman isnat
yetenegine sahip olmayan kimse, kanunun suç olarak öngördügü bir fiilden dolayı
cezalandırılamaz” hükmünü getirerek söz konusu esası benimsemistir.
Ani suçlarda “fiilin islendigi zamanı” tayin hususunda ihtilaf mevcut olmadıgı
halde mütemadi, müteselsil ve itiyadi suçlarda ihtilaf mevcuttur.
A. Kesintisiz Suçlarda _snat Yeteneginin Aranacagı Zaman
Suç tipinde belirtilen neticenin gerçeklesmis ve tamamlanmıs olmasına karsılık,
henüz bitmeyen ve belirli bir süre devam eden suçlar olarak tanımlanan190kesintisiz
suçlarda, suçun islendigi an, temadinin sona erdigi andır. Devam eden hareketin
sona erdigi anda suç islenmis sayıldıgından isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgı
temadinin sona erdigi zaman göre tespit edilecektir. Bu suçlarda, akıl hastalıgının
kusur yetenegini kaldırabilmesi için, temadinin sona erdigi anda mevcut olması
gerekir. Böyle degil de, kesintisiz suçun islenmesine baslanmadan önce veya suçtan
dolayı isnat yetenegi bulunması sebebiyle sorumlu olacaktır. Çünkü fail kusur
yetenegini kalkmıs olmasına ragmen suç islemeye devam etmistir.
B. Zincirleme Suçlarda _snat Yeteneginin Aranacagı Zaman
Zincirleme suçta da, bir suç isleme kararının icrası kapsamında, degisik
zamanlarda bir kisiye karsı aynı suçun birden fazla islenmesi sonuçta tek suç
sayılacagından bu tek suçun sona erdigi an suçun islendigi an sayılacaktır. Bu
nedenle, isnat yeteneginin tespiti bu zamana göre yapılacaktır.
C. _tiyadi Suçlarda _snat Yeteneginin Aranacagı Zaman
Kanunda “Kasıtlı bir suçun temel seklini ya da daha agır veya daha az cezayı
gerektiren nitelikli sekillerini bir yıl içinde ve farklı zamanlarda ikiden fazla islemek”
seklinde tanımlanan itiyadi suçta, itiyadi teskil eden son hareketin yapıldıgı an suç
islenmis sayılacagından, isnat yeteneginin tespiti bu zamana göre belirlenecektir.
VI. Actiones Liberae In Causa (Sebebinde Serbest Olan Hareketler) Teorisi
_snat yeteneginin fiilin islendigi sırada bulunması gerekmektedir. Ancak fiil
islendigi zaman isnat yeteneginden yoksun bulunan bir kimsenin, daha önce sözü
geçen yetenege sahip olması ve isnat yetenegini bilerek ve isteyerek ortadan
kaldırmıs bulunması da mümkündür. Diger bir anlatımla; bazı hareketlerin, failin
suur ve iradesine sahip bulunmadıgı bir anda islenmelerine ragmen, bunların
sebeplerini teskil eden fiil ve hareketlerin, failin isnat yetenegini haiz bulundugu bir
devrede islenmis olmaları yüzünden failin isnat yetenegine sahip oldugu ileri
sürülmüstür.
Eski ceza hukukçuları, failin kendi eliyle isnat yetenegini ortadan kaldırmak
suretiyle isledigi fiillere, serbestçe istenilen ve fakat failin isnat yeteneginden yoksun
bulundugu sırada gerçeklestirilen fiiller adını vermisler ve bu görüsler, bilimsel
temelleri Kilise Hukuku’na dayanan ve XIX. yüzyılda gelistirilen actiones liberia in
causa (sebebinde serbest olan hareketler) teorisinin ortaya çıkmasına yol açmıstır.
Actiones liberia in causa kuralının uygulandıgı durumlarda, isnat yetenegi, fiilin
islendigi sırada bulunmamaktadır; fakat failin kendisini isnat yeteneginden yoksun
bir hale getirdigi zamanda bulunmaktadır; hareket, yapıldıgı anda serbest degildir,
ancak hareketin sebebini olusturan isnat yeteneginden yoksun olma hususu,
anlayabilme ve isteyebilme yeteneginin bulundugu bir sırada gerçeklestirilmistir. Bu
itibarla, hareketin sebebi serbesttir ve isnat yetenegi hareketin yapıldıgı sırada degil,
hareketin sebebinin gerçeklestigi zamanda aranmakta ve bunun için bu gibi fiiller
islendikleri sırada serbest olmadıkları halde, sebeplerinin gerçeklestigi zamanda
serbest sayılarak, fail, gerçeklesen neticeden sorumlu tutulmaktadır.
Bir kimse baska bir kimse tarafından bir suçta araç olarak kullanıldıgında, kanun,
kullananı cezalandırmaktadır (TCK m. 37/2). Böyle olunca, bir kimse kendisini isnat
yeteneginden yoksun kılarak bu durumdayken bir suçun islerse, kendini bir suç aleti
konumuna soktugundan, o kimsenin cezalandırılması kuralın istisnası olmaz; çünkü
suçta bir baskasını kullanmaktan farksız olarak, fail, burada, bir baskası yerine
kendisini bir suç aleti konumuna sokarak suç islemektedir. Kısacası, fail, sonunda,
dogrudan kendi sahsını cürmî planının aracı kılmaktadır. Doktrin, failin
cezalandırılması hakkında, kanunda açık bir düzenlemenin bulunmasına gerek
olmadıgı kanaatindedir. Sebebinde serbest hareketlerin özelligi; failin isnat
yeteneginin oldugu bir esnada, bir suç islemek için kendisini isnat yeteneginden
mahrum etmesi, böylece suçu islemeye baslamıs olması, isnat yeteneginin
yoklugunda, suçu islemeyi sürdürmüs olmasıdır. Bir düzenleme ister olsun ister
olmasın, bu nitelikteki bir fiili, herhalde kanunun cezasız bırakmaması
düsünülemez.
Actiones liberia in causa kuralı hakkında çesitli fikirler ileri sürülmüstür. Bu
ilkenin aleyhinde olan yazarlar, failin isnat yeteneginin mevcut oldugu zaman verdigi
kararı hatırlayamayacagını ve bu durumda olan kisinin cezalandırılmasının, niyetin
cezalandırılması anlamı tasıyacagını, isnat yetenegi içinde verilen kararın
cezalandırılması halinde, hazırlık hareketinin cezalandırılmıs olacagını ve hazırlık
hareketlerinin cezalandırılmamasının ise bir kural oldugunu belirtmislerdir. Buna
karsın, söz konusu kuralın yerinde oldugunu, failin isnat yetenegi içinde verdigi karar
ile hukuk düzenini hedefledigi netice bakımından nedensellik mekanizmasını bu
durumda harekete getirdigini ve kendisini bir araç olarak kullandıgını ileri süren
yazarlar da bulunmaktadır.
Bir kimse, ileride fiil isledigi sırada isnat yeteneginin bulunmadıgını iddia ederek
sorumluluktan kurtulmak için kendisini isnat yeteneginden tamamen yoksun bir
duruma sokar ve bu haldeyken suç isleyecek olursa, suç sayılan neticeyi,
isnadiyetsizligi yaratan iradi fiile baglamak ve faili bu durumdayken isledigi suçtan
sorumlu tutmak mümkün olacaktır.
Bir görüse göre bu kuraldan, isnat yeteneginin bir suç islemek veya sözde
mazeret sebebi hazırlamak amacıyla kaldırılması halinde bahsedilebilir. Çünkü bu
takdirde, isnat yeteneginin suçun islendigi sırada bulunması gerektigi kuralına bir
istisna yaratılmamaktadır. Zira, suç islemek için sarhos olan kimse, bu andan itibaren
suçu islemeye, suçun icra hareketlerini yapmaya baslamıstır.
Ancak, Yirminci Yüzyılın ilk yarısından itibaren actiones liberae in causa
kuralının alanı genislemistir. Buna göre, isnat yeteneginin yoklugu durumunun iradi
fiille (kasti veya taksirli) yaratılmıs olması yeterlidir. Yoksa, isnat yetenegini ortadan
kaldıran hareketle suç teskil eden netice arasında amaçsal bir iliski bulunması
zorunlu degildir. Bu iki olay arasında maddi nedensellik iliskisinin bulunması
yeterlidir. Söz konusu kural dar manada, yani, sadece isnat yeteneginin tasarlanmıs
bir sekilde ortadan kaldırılması hallerine özgü bir manada anlasılacak olursa, haksız
bazı durumlara yol açabilecektir. Örnegin, adam öldürmek için sarhos olup söz
konusu fiili isleyen kimse cezalandırıldıgı halde, belirli bir fiili isleyeceginden emin
olan veya bu fiilin meydana gelme ihtimalini düsünerek sarhos olan bir kimse o fili
isledigi takdirde cezalandırılmayacaktır.
O halde, suç islerken cesaret kazanmak amacıyla kasten ya da böyle bir amacı
olmaksızın taksirle içki içip isnat yetenegini kaybeden bir kimse, buna kendi özgür
davranısıyla sebebiyet verdiginden, sonradan suç islediginde kusurlu sayılır. Çünkü
isnat yeteneginin ortadan kalkmasına yol açan hareketi yaptıgında isnat yetenegine
sahip bulunmaktaydı.
Bu kural, görüldügü gibi, isnat yeteneginin bulunmadıgı sırada icrai veya ihmali
bir hareketle kasıtlı ya da taksirli olarak hukuka aykırı bir fiile sebebiyet verilmesi
durumunda uygulanır.
Anılan kuralın kasıtlı durumunda, failin kastı, gerek isnat yeteneginin kalkmasını,
gerekse kusur yeteneginin bulunmadıgı sırada suç islemesini kapsamakta; bu kuralın
taksirli seklinde ise, fail isnat yeteneginin bulunmadıgı durumda taksirli bir suç
isleyebilecegini öngörmekte ve bunun sonucu olarak da bir suç islemisse, sorumlu
olmaktadır.
Actiones liberae in causa kuralının uygulandıgı durumlarda, fail kusurlulugun
sekline göre, nasıl bir suç islemisse, kusur yeteneginden yoksun hale getiren sekle
bakılmaksızın, hareketteki kusuruna göre sorumlu olacaktır. Bu sebeple, kendisini
taksirli olarak isnat yeteneginden yoksun hale getiren, bu durumda kasti bir suç
isleyebilecegi gibi, kasten isnat yetenegini kaldıran, bu durumda taksirli bir suç
isleyebilir. Örnegin, meyhanede içki içen fail, karısını öldürmek istemektedir; içkinin
etkisiyle cesareti gelen ve cebindeki silahı çıkarıp oynamaya baslayan fail, silahın
ates alıp meyhanedeki birisini öldürmesi durumunda, kendisini kasten isnat
yeteneginden yoksun bırakmakla birlikte, isledigi suçtaki kusuru taksir oldugundan,
taksirle adam öldürmeden sorumlu olacaktır.
Bazı kanunlar, sebebinde serbest olan hareketlerde isnat yeteneginin bulunacagını
açıkça belirtirler: 1930 tarihli _talyan Ceza Kanunu’na göre: “Bir suç islemek veya
kendisine bir özür saglamak maksadıyla kendisini isteyebilme ve anlayabilme
yeteneklerinden yoksun bir hale getiren kimse hakkında 85’inci maddenin birinci
fıkrası (yani isnat yeteneginin fiilin islendigi zaman aranacagı kuralı) uygulanamaz.”
(m. 87). Ayrıca, _sviçre Ceza Kanunu’nun 12’nci maddesinde “Belli bir suç islemek
niyetiyle suurun bozuklugunu veya karısıklıgı halini bizzat gerçeklestiren fail
hakkında 10 ve 11’inci maddelerin hükümleri (suur ve hareket serbestîsinin tamamen
veya kısmen kaybında cezai sorumsuzluk) tatbik edilemez” denilerek bu husus
vurgulanmıstır.
765 sayılı mülga TCK ve 5237 sayılı TCK’da bu konuda bir hüküm
bulunmamaktadır. Gerçekten, TCK, sadece bir kimseye cebir ve siddet, korkutma ve
tehdit altında suç isleten kisiyi (m.28), suçun islenmesinde bir baskasını araç olarak
kullanan kisiyi (m. 37/2) fail sayarken; kanunun suç saydıgı bir fiili islemek için
kendisini isnat yeteneginden yoksun kılarak bir suç aracı haline getiren ve bu yolla
islemeyi amaçladıgı suçu isleyen kimse hakkında bir düzenleme yapmamıstır.
Doktrinde Önder’e göre, Kanunumuzun yorumunda, ya nedensellik bagından ve
kusurluluktan veya iradi sarhoslugun düzenlendigi 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
48’inci maddesinin ikinci fıkrası (5237 sayılı TCK m. 34/2) hükmünden
yararlanılabilir. Dönmezer-Erman’a göre de actiones liberae in causa kuralı,
kanunumuz sisteminde uygulanabilecektir.
Sebebinde serbest olan hareketler teorisinin hukukumuzda uygulanabilecegine
ifade eden yazarlara biz de katılmaktayız.
Bu konuda bir noktaya deginilmesi gerekmektedir. Fail gerek kasten, gerek
taksirli olarak suçun icra hareketlerine baslamasından sonra kendisini isnat
yeteneginden yoksun hale getirmisse; bu durumda zaten actiones liberae in causa
kuralının uygulanmasına gerek yoktur. Genel kusur kurallarına göre sorun çözülür.
Örnegin, bir anne, hareketli uyudugunu bildigi halde yeni dogan çocugunu yanına
alıp yatar ve uyku haliyle çocugu ezerek öldürürse, söz konusu kurala basvurmadan,
annenin taksirle ölüme sebep oldugunu kabul etmek gerekecektir. Yine, bir uçaga
bomba koyan kisi, bombanın patladıgı sırada uykuda ise, fail suçun icra hareketlerine
isnat yetenegine sahip iken basladıgından, kast kuralları çerçevesinde faili sorumlu
tutmak mümkün olacaktır.
_K_NC_ BÖLÜM
_SNAT YETENEG_N_ KALDIRAN VEYA AZALTAN NEDENLER
I. Genel Olarak
Kanundaki suç tanımına uygun hukuka aykırı hareketi yapan kisinin, kural olarak
isnat yetenegine sahip oldugu kabul edilmektedir. Bu kuralın istisnaları, 765 sayılı
mülga TCK’nın 46–48, 53–55, 57–58’inci maddelerinde, 5237 sayılı TCK’nın ise
31, 32, 33 ve 34’üncü maddelerinde hükme baglanmıstır. Bu istisnalar; yas
küçüklügü, sagır-dilsizlik, akıl hastalıgı, geçici nedenler alkol veya uyusturucu
madde etkisinde olmak seklinde belirtilmistir. Söz konusu nedenlerden bazıları isnat
yetenegini tamamen ortadan kaldırırken, diger bir kısmı ise zayıflatmaktadır.
_snat yetenegini kaldıran veya azaltan nedenlerin incelenmesine geçilmeden önce
belirtmek gerekir ki; bu nedenlerle ilgili olarak kıyas yoluna basvurmak mümkündür.
Çünkü bu nedenleri düzenleyen normlar ne suç ve ceza yaratan normlardır, ne de
istisnai normlardır.
II. Yas Küçüklügü
A. Kavram
Hak ile haksızlıgı, dogru ile yanlısı, iyi ile kötüyü ayırabilme ve bu anlayısa göre
davranabilme yetenegi olarak tanımlanan isnat yetenegine sahip kisi kusurlu hareket
edebilir. _snat yetenegine etkisi bulundugu kabul edilen ve bu yetenegi kaldıran veya
azaltan nedenlerden biri de yas küçüklügüdür.
Yası küçük kimseler, tam ve olgun bir insan gibi dogruyu yanlıstan, haklıyı
haksızdan, iyiyi kötüden ayırabilme yetenegine yani temyiz kudretine ya hiç sahip
degildirler veya bu kudret kendilerinde tam gelismemistir. Diger bir anlatımla, yas
küçüklügünün isnat yetenegini kaldırıcı veya azaltıcı etki yapmasının sebebi,
anlayabilme ve isteyebilme gücünün ancak zamanla ve yasın ilerlemesiyle olgunluga
ulastıgı, çesitli saiklere karsı gelebilme yeteneginin ruhi bir olgunlugu gerekli kıldıgı
hususunda yapılan bir gözlemdir. “Ruhi olgunluk” deyiminin “ahlaki olgunluk”,
“ahlaki deger bilinci” seklinde ifadesine de rastlanmaktadır.
Zaten 5237 sayılı TCK’nın “Yas Küçüklügü” baslıklı 31’inci maddesinin
gerekçesinde de aynen; “Kisinin, fiziksel gelisimine paralel olarak, toplumun deger
yargılarını, bunların anlam ve içerigini algılama yetenegi gelismektedir. Yine bu
gelisim sürecinde algılama yeteneginin yanı sıra, ayrıca toplumdaki ölçü davranıs
kurallarının gerekleri dogrultusunda hareketlerini yönlendirebilme (irade) yetenegi
de gelismektedir” denilerek, söz konusu duruma açıklık getirilmistir.
Bedensel ve ruhsal bakımdan olgunlasma durumu, insanın dogumundan ölümüne
kadar geçen dönemin baslangıç kısmında yer alan ve belirli bir asamaya kadar süren
devrede onun olgun olmadıgı kabul edilmistir. _ste zaman kavramının içindeki
parçaların biri “yas” olarak ifade edilmis, insandaki söz konusu ilk dönemlerdeki
devreye de “yas küçüklügü” denilmistir.
Yas küçüklügü veya küçüklük kavramı, yerlesmis bir kurum olarak özel hukukta
ve kamu hukukunda karsımıza çıkmaktadır. Özel hukukta, hakların kullanılması ve
sorumluluk konularında incelenmekte, kamu hukukunda ise; yine hak ve yetkilerin
kullanılması, faillik, sorumluluk, isnat yetenegi, temyiz kudreti, ceza ve emniyet
tedbirleri kavramları ile birlikte, özellikle ceza kanunlarının giris kısımlarında ele
alınmaktadır.
Yas küçüklügü, ceza hukuku alanında önce kusurluluk, sonra ceza sorumlulugu
ve müeyyide bahsinde incelenmektedir. Çogunlukla kabul edilen görüs, küçüklügün
faillik açısından manevi unsuru etkileyen, anlayabilme ve isteyebilme yeteneginin alt
faktörü olan ve sorumlulugu böylece etkileyen, faildeki biyolojik ve de psikolojik
faktör oldugudur.
Türk ögretisinde bazı yazarlar, “yas küçüklügü” kavramı yerine “küçüklük”,
“ehliyetsizlik” ve “çocukluk” kavramlarını da kullanmaktadırlar. TCK’nın 31’inci
maddesinde de yasa koyucu, “yas küçüklügü” kavramını kullanmayı tercih etmistir.
_sledikleri suçlar bakımından, devletlerin kendi hukuk sistemlerine göre
yetiskinlerden farklı bir tarzda muameleye tabi tutulabilen çocuk veya gençlere
küçük denilir. Ancak uluslararası bir metinde yer alan bu tanıma karsın, ceza
hukuku alanında söz konusu kavramların tutarlı bir tanımları bulunmamaktadır.
Anayasanın 19, 24, 50, 141’inci maddelerinde “küçük” kavramı, 41, 61, 62’nci
maddelerinde “çocuk” kavramı kullanılmıs, ancak söz konusu kavramlara iliskin
herhangi bir tanım yapılmamıstır. 5237 sayılı TCK’nın 6’ncı maddesi ise, “çocuk”
kavramını henüz onsekiz yasını doldurmamıs kisi olarak tanımlamıstır.
Birçok devlet, ceza kanunlarında, çocuk ve gençlere ait düzenlemelerde
degisiklik yapmak gereksinimi duymuslardır. Çocuk ve gençlerin ceza sorumlulugu
dısında kalmasını saglayan yas sınırları yükseltilmis ve kosullu sorumluluk için yas
dönemi sınırı genis tutulmustur.
Çocuk tanımını yapılabilmesi için insan ömrünün hangi zaman aralıgının
çocukluk devresi olarak kabul edildiginin tespiti gerekmektedir. Çocuklugun
baslangıcı konusunda tereddüt olmamakla beraber, çocukluk yasının ne zaman bittigi
konusunda farklı yaklasımlar ve mukayeseli hukukta da farklı uygulamalar
bulunmaktadır. Bu sorunun çözümü, çocugun hangi yasa kadar korunmaya muhtaç
durumda oldugunun belirlenmesine baglıdır. Çocuk tanımının yapılmasında kimi
toplumlarda yas faktörünün dikkate alındıgı, kimi toplumlarda ise yasal, biyolojik ve
geleneksel ölçütlerin kullanıldıgı görülmektedir.
Çocuk, hayatın ergenlik dönemine kadarki dönemini yasayan kisidir. Ancak ceza
hukuku açısından çocuk, belli bir yasın altında olan kisidir. Bu yas sınırı toplumların
tarih ve kültürüne baglı olarak ülkeden ülkeye degismekle birlikte, 18 ile 21 yaslar
arasında tespit edildigi görülmektedir.
Mukayeseli hukukta ceza kanunları, söz konusu yas dönemlerini farklı sekillerde
düzenlemistir. Örnegin, Romanya Ceza Kanunu’nda insan hayatının; 0–12, 12–15,
15–18, 18 ve daha yukarı olarak dört devreye, Alman Genç Mahkemeleri
Kanunu’nda; 0–14, 14–18, 18–21, 21 ve yukarısı olarak dört devreye ve _talyan Ceza
Kanunu’nda 0–14, 14–18, 18 ve yukarısı olarak üç devreye ayrıldıgı
görülmektedir.
Çocukların ceza hukuku karsısında sorumsuzluk yasının belirlenmesinde modern
yaklasım, çocugun ceza sorumlulugunun ahlaki ve psikolojik unsurlarını
karsılayabilecek olup olmamasını; çocugun kendi kisisel muhakeme ve kavrayısına
göre temel anti sosyal davranıslardan sorumlu tutulu tutulmamasını dikkate
almaktadır.
Yukarıdaki açıklamalardan anlasıldıgı üzere, ceza hukuku açısından bir kisinin
sorumlu olabilmesi için yasça olgun olması gerekmektedir. Bu olgunluk, ceza
kanunlarında genellikle belirli bir yas dikkate alınarak belirlenmistir. TCK’nın 6’ncı
maddesi, çocuk kavramını henüz onsekiz yasını doldurmamıs kisi olarak
tanımlamıstır. Çalısmamızda, onsekiz yasını doldurmamıs kisilere iliskin olarak,
çocuk, yas küçüklügü ve küçük kavramları kullanılacaktır.
B. Türk Ceza Kanunu Açısından Yas Küçüklügü Dönemleri ve Ceza
Sorumluluguna Etkisi
1. Genel Olarak
Yas küçüklügü dönemlerine iliskin olarak ülkemizde, 07.11.1979 tarih ve 2253
sayılı “Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkındaki
Kanun” yürürlükten kaldırılıncaya kadar, iki ayrı mevzuat bulunmakta idi. Ancak,
anılan kanunun 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile yürürlükten kaldırılmasıyla,
yas küçüklügü dönemlerine iliskin hükümler içeren tek mevzuat, 5237 sayılı TCK
olmustur. ÇKK ise, TCK’nın 31’inci maddesinde belirtilen “çocuklara özgü güvenlik
tedbirleri”ne iliskin usul ve esasları düzenlemektedir.
TCK, isnat yetenegine etkisi bakımından yas küçüklügü dönemlerini üçe
ayırmıstır. Bunlar; fiili isledigi sırada henüz oniki yasını doldurmamıs olanlar, fiili
isledigi sırada oniki yasını doldurmus olup ancak onbes yasını doldurmamıs olanlar
ve onbes yasını doldurmus olup ancak onsekiz yasını henüz doldurmamıs olanlara
iliskin dönemlerdir.
Birinci ve ikinci dönem küçüklerle ilgili olarak, önceden ifade edildigi gibi, 2253
sayılı “Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkındaki
Kanun”da (ÇMK) hükümler bulunmakta idi.
29.11.1989 tarihinde Birlesmis Milletler tarafından kabul edilen Çocuk Haklarına
Dair Sözlesme, Türkiye tarafından 14.09.1990 tarihinde imzalanmıs ve T.B.M.M.
tarafından 09.12.1994 tarihinde onaylanmıstır. Çocuk Haklarına Dair Sözlesme’nin
birinci maddesinde, “onsekiz yasına kadar her insan çocuk” kabul edildiginden,
“çocuk” hakkındaki düzenlemelerin buna uydurulması gerekmistir. Nitekim
07.01.2004 tarih ve 5036 sayılı Kanun ile çocuk mahkemelerinin görevini onbes
yasını bitirmeyen küçüklerle sınırlayan ÇMK’nun 6’ncı maddesi, “Onsekiz yasını
bitirmeyen küçükler tarafından islenen mahkemelerin görevine giren suçlarla ilgili
davalara çocuk mahkemelerinde bakılır” seklinde degistirilmistir. Ancak, ÇMK m.
41’deki “Bu kanundaki küçük deyimi suçu isledigi tarihte henüz onbes yasını
bitirmemis kimseleri kapsar” hükmündeki “onbes” kelimesi, “onsekiz” seklinde
degistirilmediginden, söz konusu Sözlesme geregi tam olarak yerine
getirilmemisti.
Ancak, 15.07.2005 tarih ve 25876 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve
ÇMK’yı yürürlükten kaldıran 03.07.2005 tarih ve 5395 sayılı ÇKK’nın 3’üncü
maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde çocuk, “daha erken yasta ergin olsa bile,
onsekiz yasını doldurmamıs kisi” seklinde tanımlandıgından, artık Çocuk Haklarına
Dair Sözlesme ile gerekli uyum saglandıgı söylenebilir. Zaten, TCK’nın 6’ncı
maddesinin (b) fıkrasında da “henüz onsekiz yasını doldurmayan kisiyi” çocuk
olarak tanımlandıgından, “çocuk” kavramına iliskin mevzuattaki ihtilaf da
giderilmistir.
Kanunumuz, yas küçüklügü bakımından üç dönem öngörmüs ve ceza
sorumlulugu yasını, oniki yasın doldurulmasından itibaren baslatmıstır.
Birinci dönemde; oniki yasını doldurmamıs olan çocukların cezai sorumlulugu
olmadıgı kabul edilmektedir. Bu dönemdeki kisiler hakkında ceza kovusturması
yapılamaz, ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanır (TCK m. 31/1).
_kinci dönemde; oniki yasını doldurmus ve henüz onbes yasını doldurmamıs olan
kisilerin, kural olarak anlama ve isteme yeteneklerinin olmadıgı kabul edilmektedir.
Ancak, bu dönemdeki kisilerin fiillerini isledikleri sırada anlama ve isteme
yeteneklerinin bulunup bulunmadıgının saptanması gerekmektedir.
Fiili isledigi sırada isnat yetenegi olmadıgı tespit edilen kisiler hakkında, birinci
dönem hükümleri uygulanır. Ancak, fiili isledigi sırada isnat yeteneginin bulundugu
saptanan bu dönemdeki çocugun ceza sorumlulugunun bulundugu kabul
edilmektedir. Çocuga ceza verilip indirim uygulanacaktır (TCK m. 31/2) .
Üçüncü dönemde; onbes yasını doldurmus ve henüz onsekiz yasını doldurmamıs
olan kisilerin isnat yeteneklerinin tam oldugu kabul edilmekte, ancak bunlara
isledikleri suçların cezası indirilerek verilmektedir (TCK m. 31/3).
2. Mukayeseli Hukukta Durum
Mukayeseli hukukta kanunlar, ceza sorumlulugu bakımından insan yasamını
çesitli dönemlere ayırmıslar ve bu dönemlere göre sorumlulugu ayrı ayrı kabul
etmislerdir.
Çocuk Mahkemelerinin Yönetimi Hakkında Birlesmis Milletler Asgari Kuralları
m. 4.1’de “Küçükler için ceza sorumluluk yası tespit eden hukuk sistemlerindeki
küçüklerin duygusal, zihinsel ve entelektüel olgunlukları göz önünde tutulur ve çok
küçük bir sorumluluk yası tespit edilemez” seklinde, ceza sorumlulugu yasına iliskin
kural getirilmistir. Burada, genel bir sınır verilmekten kaçınılması yerinde olmustur.
Çünkü ceza sorumlulugunda asgari yas sınırı, tarihi ve kültürel sartlara, ülkelerin ırki
özellikleri, terbiye sistemleri, iklim sartları ve bireylerin mizaçlarına göre büyük
farklılıklar göstermektedir. Çagdas yaklasım, “Çocugun ceza sorumlulugunun ahlaki
ve psikolojik unsurlarını karsılayabilecek olup olmamasını, yani çocugun kendi
kisisel muhakeme ve kavrayısına göre temel antisosyal davranıslardan sorumlu
tutulup tutulmamasını dikkate alır”. Bu nedenle, sorumluluk yas sınırının hiç tespit
edilememesi veya düsük tespit edilmesi halinde, sorumluluk kavramı anlamsız hale
gelecektir.
Ocak 1994 tarihli ve _sviçre Uzmanlar Komisyonunun Ön Projesi Olan
”Küçükler Ceza Hukukunu Düzenleyen Federal Yasa”nın 1. maddesinde, “bu
yasanın uygulanmasında esas olan küçüklerin korunması ve egitilmesidir” oldugunu
belirttikten sonra, 2. maddesinde, “bu yasa, bir yasa ihlali gerçeklestirmis olup da 12
yasını bitirmis ve ancak 18 yasını tamamlamamıs küçükler için uygulama alanı
bulur” denilmektedir. Burada, 18 yasını tamamlamamıs kisilerin küçük oldugu ve 12
yasını bitirmemis kisilerin ceza sorumlulugunun bulunmadıgı ifade edilmektedir.
Yas küçüklügünün sorumluluga etkisi bakımından ülkeler farklı sistemler kabul
etmislerdir:
a. Federal Almanya Ceza Hukuku
Federal Almanya Ceza Hukukunda, fiili isledikleri sırada ondört yasını
doldurmamıs olan kisilerin ceza sorumlulugu bulunmamaktadır. Bu kural, ceza
sorumlulugu bakımından mutlaktır. Fiili isledikleri sırada ondört yasını doldurmus ve
henüz onsekiz yasını doldurmamıs olan kisiler, isledikleri fiilin hukuka ve ahlaka
aykırı oldugunu kavrayabilecek olgunlukta iseler, sorumlulukları kabul edilmektedir,
aksi takdirde sorumsuzdurlar. Esas olan bu iki dönemdir. Ancak, failin isnat yetenegi
arastırılıp suçun özelligine göre, 18-21 yas arasındaki gençlere de tedbir
uygulanabilir, hürriyeti baglayıcı cezalar son çare ve degisik özellikte uygulanır. Bu
dönemlerdeki küçüklerin hepsi özel yargılama usullerine tabidir.
b. _talyan Ceza Hukuku
1889 tarihli _talyan Ceza Kanunu, insan hayatını, 0–9 (m.53), 9–14 (m.54), 14–
18 (m.55), 18–21(m.56), 21 ve devamı seklinde 5 döneme ayırmıstır. 19.10.1930
tarihli _talyan Ceza Kanunu ise; 0–14(m.97), 14–18 (m.98), 18 ve daha yukarı yas
olmak üzere üç dönem kabul etmistir. Son sekliye, _talyan Ceza Hukuku’nda, ondört
yasını doldurmamıs olan kisilerin ceza sorumlulugunun bulunmadıgı kabul
edilmektedir. ondört yasını bitiminden onsekiz yasın tamamlanmasına kadarki süreç
olan ikinci dönemde, küçügün isledigi suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme
yetenegi bulunmuyorsa, sorumsuz oldugu kabul edilmekte, aksi takdirde sorumlu
oldugu ancak cezasının affedilebilecegi, ertelenebilecegi, özel rejimle infaz edilecegi
düzenlenmistir.
c. Fransız Ceza Hukuku
02.02.1945 tarihli Fransız Emirnamesi, insan hayatını, 0–13 (m.2/2, 15, 21), 13–
16 (m.2/2, 67), onsekiz ve daha yukarı olmak üzere 3 döneme ayırmıstır. Son
sekliyle, sorumsuzluk yası onüç olarak kabul edilmektedir. _kinci dönem ise onüç
yasın bitiminden onsekiz yasın tamamlanmasına kadar olan ikinci dönemde, eger
çocugun kisisel durumu ceza uygulamasını gerektiriyorsa, ceza verilmektedir. Ancak
bu ceza tedbir niteligine sahiptir. Bunların yargılanmaları ve cezaların infazı da
ayrıcalık göstermektedir.
d. Diger Ülkelerdeki Sistemler
Örnegin, _ngiltere’de yedi yas altındaki çocugun suç islemeyecegi öngörülmüs,
1993 yılında, bu sekiz yas altı çocuklar olmak üzere degistirilmistir. Fakat bu
yasların, çocuk karakterinin olustugu yaslar oldugu için çocugun bakım ve koruma
ihtiyacı karsılanması gerektigi belirtilmistir. Yine aynı ülkede, ikinci dönem, 8-14
yas arası olmakta, üçüncü dönem ise, ondört yas baslangıç olarak sayılmakta ve
onaltı yasın bitimine kadar sürmektedir. Onyedi yasındaki genç, ceza sorumlulugu
açısından ergin sayılır ve ceza ehliyeti tam kabul edilmektedir. Romanya’da tam
sorumsuzluk yası oniki olarak kabul edilmekte ve Romanya Ceza Kanunu, insan
hayatını, 0–12, 12–15, 15–18, 18 ve daha yukarı olarak dört döneme ayırmakta;
_sviçre’de tam sorumsuzluk yası yedi olarak kabul edilmekte, _sviçre Ceza Kanunu
insan hayatını, 18.03.1971 degisikligi ile 0–7, 7–15, 15–18, 18–25, 25 ve diger
olarak bes devreye ayırmakta; Bulgaristan’da tam sorumsuzluk yası ondört olarak
kabul etmekte, Bulgaristan Ceza Kanunu insan hayatını, 0–14, 14–18, 18 ve üstü
olarak üç döneme ayırmaktadır. Yine tam sorumsuzluk yası, Yunanistan’da yedi,
Macaristan’da ondört ve _spanya’da onaltı yas olarak kabul edilmektedir.
3. Birinci Dönem- Fiili _sledigi Sırada Oniki Yasını Doldurmamıs Olan
Çocuklar
a. Genel Olarak
Bu dönem, TCK’da su sekilde düzenlenmistir:
TCK m. 31/1: “Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmamıs olan çocukların ceza
sorumlulugu yoktur. Bu kisiler hakkında, ceza kovusturması yapılamaz; ancak,
çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.”
Türk Hukukunda, suçu isledigi sırada oniki yasını bitirmemis olan çocukların,
isnat yetenegine sahip olmadıgı kabul edilmektedir. Bu dönemde kanun, isnat
yeteneginin bulunmadıgını belirttigine göre, bunun aksini ispata, mesela oniki yasını
doldurmamıs bir çocugun anlama ve isteme yeteneginin bulundugunu iddiaya izin
yoktur. Kanun, biyolojik-psikolojik yönden gelismemis bu dönemdeki bir kisinin
toplumsal degerleri ögrenmis olamayacagı, iyiyi kötüden ayıramayacagı
kanaatindedir. Oniki yasını doldurmamıs bir çocuk herhangi bir fiil isledigi takdirde,
suçun türü ve islenis tarzı ne olursa olsun ve sanık çocugun ruhsa-zihinsel gelismesi
ne kadar mükemmel olursa olsun, o çocugun kanun nazarında fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılayamadıgı veya davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince
gelismedigi çürütülmesi olanaksız bir karine olarak kabul edilmis ve dolayısıyla
hakkında herhangi bir cezaya hükmedilmeyecegi öngörülmüstür.
_snat yeteneginin bulunmadıgının sonucu olarak da bu dönemdeki çocukların
ceza sorumlulugu bulunmamaktadır. Bu kural, ceza sorumlulugu bakımından
mutlaktır. Maddenin gerekçesinde; “Suç olusturan fiili isledigi sırada henüz oniki
yasını bitirmemis olan çocukların ceza sorumlulugu bulunmamaktadır. Fiili isledigi
sırada henüz oniki yasını bitirmemis olması, çocuk açısından kusurlulugu mutlak
surette kaldıran bir neden olarak kabul edilmistir” denilmektedir. Ceza sorumlulugun
yoklugu, kanunun bir hükmünü ihlal eden fiilinden ötürü, çocuk faile tepki olarak
ceza müeyyidesinin uygulanamamasıdır. Oysa, bu, maddenin belirttigimiz
gerekçesinde ifade edilenin tersine, fiilin suç olmamasından ötürü ceza
sorumlulugunun yoklugu anlamında degildir.
Madde gerekçesinde, oniki yasından küçük olmak, “kusurlulugu mutlak surette
ortadan kaldıran bir neden” sayılmıstır. Bu dogru degildir. Gerçekten, örnegin, onbir
yasını doldurmus ama oniki yasını henüz doldurmamıs olan bir çocuk, okulda kavga
ettigi arkadasını, yanında tasıdıgı sustalı bıçakla bilerek ve isteyerek agır bir biçimde
yaralasa, yahut arkadasının bir esyasının onun rızası hilafına almıs olsa, çocugun isnat
yetenegi mutlak surette yoktur. Elbette, bu dogrudur, ancak “kusurlulugu mutlak
surette“ yoktur denemez, çünkü fiilini, bilerek ve isteyerek islemistir. Böyle olunca, fiil
yaralama, yahut hırsızlık suçunu olusturmakta, ancak isnat yeteneginin yoklugundan
ötürü faile ceza verilememekte, isledigi bu suç vesilesi ile, fail hakkında güvenlik
tedbiri uygulanabilmektedir.
Ancak, bu düsüncenin aksini savunan yazarlar vardır. Bir kısım yazarlar, yas
küçüklügünün bu döneminin, mutlak bir kusursuzluk sebebi olarak kabul edilmesi
nedeniyle, fiili isledigi sırada onbir yasını (yeni kanunda oniki yas) tamamlamamıs
bir çocugun isnat yeteneginin varolup olmadıgının arastırılmayacagını ifade
etmektedirler.
TCK, sorumsuzluk yasını onbirden onikiye çıkarmıstır. Bu, yerinde bir
düzenleme olmustur. Zira, iklim açısından bakılacak oldugu takdirde, asagı yukarı
aynı sartlara sahip bulundugumuz Fransa’da onüç, _talya’da ondört, Yugoslavya’da
ondört oldugu, hatta sosyal gelisim açısından çocugun gelismesi de bu ülkelerde
daha hızlı olacagı göz önüne alındıgında, ülkemizde eski kanundaki sekliyle onbir
yasını dolduran bir çocugun cezai sorumlulugunun oldugunu kabul etmenin güç
olacagı açıktır. Öte yandan belirtmek gerekir ki; yasın hesabında hüküm zamanı
degil, “fiilin islendigi zaman” esas olacaktır.
b. Ceza Kovusturması Yapılamaması
Kanun, fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmamıs çocuklar hakkında ceza
kovusturmasının yapılamayacagını, ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin
uygulanabilecegini ifade etmektedir.
Ceza muhakemesinde kovusturma, toplumsal ve ferdi iddia makamının
süphesinin kuvvetlenip zan haline gelmesi üzerine süphelinin sanık olması ile
baslayan ve bu süphenin yenilmesine kadar devam eden iddia faaliyetidir. Suç
islediginden süphelenilen kimsenin, suç isledigi sanılan kimse, bir kelime ile sanık
olması demek, ona bir suç isnat edilmesi demektir. Örnegin, savcı, kamu davası
açmaya yer olup olmadıgını anlamak için bir sorusturma yapar. Kamu davası açmaya
yer oldugu sonucuna varmak için de bir kimse hakkındaki süphelerin kuvvetlenmesi
ve ona bir suç isnat edilmesi gerekir.
04.12.2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2’nci maddesinin
(1-f) bendi hükmüne göre, kovusturma, iddianamenin kabulüyle baslayıp, hükmün
kesinlesmesine kadar geçen devreyi ifade etmektedir. Dolayısıyla, Ceza Kanunu’nun
31’inci maddesinin birinci fıkrasındaki “ceza kovusturması” deyimini bu tanımdaki
sekliyle anlamak gerekecegini düsünüyoruz.
Yargıtay 2’nci Ceza Dairesi; “Suç tarihinde onbir yasından küçük olan sanık
hakkında kovusturma yapılamaz, kamu davası açılamaz…” seklinde karar
vermistir.
Doktrinde bir kısım yazar, kanunun, oniki yasını doldurmamıs çocuklar
hakkında, “suç kovusturması yapılmaz” demedigini, “ceza kovusturması yapılmaz”
dedigini, kuskusuz kovusturma yapılmaksızın, çocuga güvenlik tedbiri
uygulanmasının mümkün olmadıgını ifade etmektedirler. Aynı yazarlara göre,
kovusturma yapmaksızın, çocuga güvenlik tedbiri uygulanması mümkün degildir,
çünkü bir kimse hakkında bir güvenlik tedbiri uygulanıyorsa, o kimse hakkında
mutlaka bir kovusturma yapılmıs olmaktadır. Aksi mümkün degildir. Bu, güvenlik
tedbiri kovusturmasıdır. Bununla, çocugun fiilinin sabit olup olmadıgı, sabitse bir suç
olusturup olusturmadıgı, eger suç olusturuyorsa bir güvenlik tedbirinin uygulanıp
uygulanmayacagına karar verilmesi gerekmektedir.
Gerçekten, eger çocuk, fiilini ihtiyaç için, yahut kendini savunmak zorunda
kaldıgından orada eline geçirdigi herhangi bir seyle islemisse, herhalde fiili suç
olusturmadıgından, kendisine bir güvenlik tedbiri uygulanamayacaktır, çünkü suçun
olmadıgı yerde ne ceza ne de güvenlik tedbiri olur. Ortada bir suçun olup olmadıgı
da ancak bir yargılamayla mümkündür. Yargılamasız güvenlik tedbiri olmaz. Bu,
Anayasanın (m. 38), Avrupa _nsan Hakları Sözlesmesi’nin (A_HS) (m. 6), ceza
kanununun, mutlak emridir.
Oniki yasını bitirmemis çocuklar hakkında kovusturma yapılamayacagına dair
hükümler doktrinde “bulunmadıkları takdirde kamu davasının açılması veya
yürütülmesi mümkün olmayan unsurlar” seklinde tarif edilen dava sartlarındandır.
Kanunda öngörülen ”ceza kovusturması yapılmaz” hükmünü, hazırlık
sorusturmasının yapılacagı, delillerin toplanacagı, failin belirlenecegi ve failin oniki
yasından küçük oldugunun saptanması halinde hakkında dava açılmayacagı seklinde
anlamak gerekir.
Ögretide Erem’e göre; sanıgın, fiili isledigi zamanda onbir yasını doldurmamıs
oldugunu gördügü takdirde savcının kovusturmaya girismemesi, kamu davası
açmaması lazımdır. Eger, dava açılmıs ise, sanıgın fiili islediginde onbir yasını
bitirmemis oldugu anlasılınca mahkemenin kovusturmaya gerek olmadıgına karar
vermesiyle yetinmek lazımdır. Nitekim Yargıtay, “durusma yapılarak 53’üncü
maddeden söz ederek sanık hakkında ceza belirlenmesine gerek olmayacagından
beraatına” karar verilmesini kanuna aykırı bulmustur.
Kamu davası açmaya yani kovusturma yapmaya yer gören savcı, çok defa derhal
kamu davasını açtıgı için, kovusturmanın kamu davası ile açıldıgı sanılmaktadır.
Oysa henüz kamu davası açılmamıs oldugundan kovusturmanın baslamadıgı
söylenemeyecektir.
c. Oniki Yasını Doldurmamıs Çocukların Yargılanmalarının
Özellikleri
TCK’nın 31’inci maddesinin birinci fıkrasında, fiili isledigi sırada oniki yasını
doldurmamıs çocuklar hakkında ceza kovusturması yapılamayacagı, ancak çocuklara
özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanacagı ifade edilmektedir. Bunun yanında, 5395
sayılı ÇKK’nın 2’nci maddesinde, kanunun kapsamının, suça sürüklenen çocuklar
hakkında uygulanacak güvenlik tedbirlerinin usul ve esasları oldugu belirtildiginden;
bir çocugun fiilinin sabit olup olmadıgı, sabitse bir suç olusturup olusturmadıgı, eger
suç olusturuyorsa, bir güvenlik tedbirinin uygulanıp uygulanmayacagına karar
verilmesi için bir muhakeme sürecinin islemesi gerekmektedir.
ÇKK, bu muhakeme sürecini, 15’inci ve devamı maddelerinde, “sorusturma” ve
“kovusturma” olarak adlandırmaktadır. Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmamıs
çocuklar hakkında kanunun ceza kovusturması yapılmasını mutlak surette
yasaklaması nedeniyle, bu kisiler hakkında ilgili makamlarca hazırlık sorusturması,
kanunun ifadesiyle sorusturma yapılacaktır.
Sorusturma kavramını, “suç kovusturması” veya “güvenlik tedbiri kovusturması”
olarak adlandıran yazarlar da vardır.
ÇKK’nun 15’inci maddesinde, “Suça sürüklenen çocuk hakkındaki sorusturma
çocuk bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı tarafından bizzat yapılır” hükmü
getirilmistir. Bu hükümle, oniki yasını doldurmamıs çocuklar hakkında yapılacak
hazırlık sorusturmasını savcının bizzat yapacagı, bu görevin kolluga
bırakılamayacagı açıkça ifade edilmektedir. Konuya iliskin bir Yargıtay
kararında; “Küçüklerin isledikleri suçlarda kanunun amacı, çocuk suçlulugunu
önlemek ve suçun islenmesinden sonraki durumlarını izlenmesi suretiyle ıslaha
yönelik önlemlerin alınmasını saglamak, onları topluma kazandırmaktır, küçükler
hakkındaki sorusturma bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır.” denilmistir.
ÇKK, 15’inci maddesinin ikinci fıkrasında, çocugun ifadesinin alınması veya
çocuk hakkındaki diger islemler sırasında, çocugun yanında sosyal çalısma
görevlisinin bulundurulabilecegini belirtmistir.
Cumhuriyet savcısı sorusturma sırasında gerekli görüldügünde çocuk hakkında
koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasını çocuk hâkiminden
isteyebilir(ÇKK m. 15/3).
Çocukların yetiskinlerle birlikte suç islemesi halinde, sorusturma ayrı
yürütülür(ÇKK m. 17/1).
Fiili isledigi zamanda oniki yasını doldurmamıs oldugunu gördügü takdirde
savcının, çocuk hakkında ceza kovusturmasına girismemesi, kamu davası açmaması
lazımdır. Eger, dava açılmıs ise, sanıgın fiili islediginde oniki yasını bitirmemis
oldugu anlasılınca mahkemenin kovusturmaya gerek olmadıgına karar vermesiyle
yetinmek lazımdır.
Sanık nüfus kaydına göre oniki yasından küçük, ancak gerçek yası onikiden
büyük ise yine de hakkında kamu davası açılamaz. Öncelikle hukuk mahkemesinde
Cumhuriyet Bassavcılıgınca yas düzeltme davası açılıp sonucuna göre islem
yapılmalıdır.
d. Çocuklara Özgü Güvenlik Tedbirleri
i. Genel Olarak
Kusurun derecesi ile orantılı olarak uygulanması gereken cezalar, her zaman ceza
hukukundan beklenen önleme görevini yerine getiremezler; iste bu durumlarda, tek
amaçları fiil ile failin kisiliginden kaynaklanan tehlikelilik halinin önlenmesi olan,
failin egitilmesi, tedavi edilmesi veya koruma altına alınması suretiyle yapılan ve
“güvenlik tedbirleri” adı verilen müdahaleler ile cezanın tamamlanması gereklidir.
Ceza hukukuna egemen temel ilke, hatta böyle bir hukuk dalının varlık nedeni
hukuk devleti ilkesidir. Güvenlik tedbirlerinin de kanunilik ilkesine uygun olarak
ancak kanunla düzenlenmesi gerekir. Nitekim, Anayasa’nın 38’inci maddesinde
“ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” denilerek bu
esas ifade edilmistir. _snat yetenegine sahip olmayan küçükler ve akıl hastaları
hakkında uygulanan güvenlik tedbirleri bakımından da kanunilik ilkesi geçerlidir.
Güvenlik tedbirlerinin amacı, cezadan farksız olup, toplumsal savunmadır.
Kanunkoyucu, cezalarda oldugu gibi, güvenlik tedbirlerinde de toplumsal düzeni
savunmayı amaçlamaktadır.
Yazar Williams’a göre, çocuk açısından koruma prosedürlerinin iki yönü
bulunmaktadır: _lki, bunların çocugu koruması; ikincisi, bir disiplin sistemi içinde
olunmasıdır.
_snat yetenegi olmayan failin isledigi hukuka aykırı fiil nedeniyle
cezalandırılabilmesi mümkün degildir. Çünkü, “kusursuz ceza olmaz” ilkesi, ceza
hukukunun temel ilkelerindendir. Ancak, böyle bir durumlarda failin hukuka
aykırılık niteligi devam ettigi için, faile tehlike haliyle orantılı ve sosyal savunma
amacına yönelik tedbirlerin hükmedilmesi gereklidir.
Güvenlik tedbirleri, özünde cezaya benzese bile, bir ceza yaptırımı degildir.
Çünkü bunlar bir bastırma degil, sadece önleme tedbirleridir.
Anayasa Mahkemesi de, güvenlik tedbirlerinin bir ceza hukuku yaptırımı
olmadıgını kabul etmistir; buna göre, suç islememis kimse hakkında yasadıgı hayat
tarzı bakımından toplum için tehlike olusturdugu gerekçesiyle tedbir uygulanabilir.
Kanunumuzun 31’inci maddesinin gerekçesinde, “Bu çocuklar hakkında ceza
yaptırımının uygulanması, cezanın özel önleme ve yeniden topluma kazandırma
islevi bakımından tamamen ters etki gösterecektir. Hatta, bu çocuklarla ilgili olarak
ceza kovusturmasına iliskin islemlerin yapılması, psikolojik gelisimleri üzerinde
olumsuz etkiler meydana getirebilmektedir. Bu nedenle, suç yoluna sürüklenmis olan
bu çocuklarla ilgili olarak, sadece koruyucu ve egitici nitelikte olan güvenlik
tedbirlerine basvurulabilir.” denilerek güvenlik tedbirlerinin önemi vurgulanmıstır.
Kanunumuzun anılan maddesi ve ÇKK’nun 5’inci maddesine göre, ceza
sorumlulugu bulunmayan çocukların güvenlik tedbiri sorumlulugu vardır. Bu kisiler
hakkında güvenlik tedbirleri (koruyucu ve destekleyici tedbirler) uygulanabilir265.
Kanunumuzun 56’ncı maddesinde, “Çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin neler
oldugu ve ne suretle uygulanacakları ilgili kanunda gösterilir” denilerek, bu konuda
5395 sayılı ÇKK’ya gönderme yapılmıstır.
Ceza sorumlulugu bulunmayan çocuklara uygulanacak güvenlik tedbirleri Çocuk
Koruma Kanunu’nda yer almaktadır. 5395 sayılı ÇKK, 07.11.1979 tarih ve 2253
sayılı eski Çocuk Mahkemeleri Kanunu’nun yerini alan kanundur(ÇKK m. 48/1).
ÇKK’nın 48’inci maddesinin ikinci fıkrasında, “Mevzuatta, yürürlükten kaldırılan
07.11.1979 tarihli ve 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna yapılan yollamalar, bu Kanunun ilgili
hükümlerine yapılmıs sayılır” denilmistir.
TCK’nın 31’inci maddesinin birinci fıkrası hükmü ve dolayısıyla ÇKK’daki
hükümler, Çocuk Hakları Sözlesmesi’nin 3’üncü maddesine uygun biçimde çocugun
yüksek yararını gözetmis, koruyucu ve egitici niteligi gözetilerek çocugun yararına
olacak sekilde güvenlik tedbirleri alınabilecegini öngörmüstür. Yapılan düzenleme
çocugun yararınadır ve bu güvenlik tedbirlerinin hükmolunması hakimin takdirine
bırakılmıstır.
ÇKK’nın uygulanmasında, Kanunun 3. maddesindeki ifadesiyle, “çocuk”
kavramı, daha erken yasta ergin olsa bile, onsekiz yasını doldurmamıs kisi olarak
anlasılacaktır. Kanunun amacı birinci maddesinde, “Korunma ihtiyacı olan veya suça
sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına
alınmasına iliskin usûl ve esasları düzenlemektir.” seklinde ifade edilmistir.
_ngiltere’de, 1933 tarihli Çocuklar ve Gençler Sözlesmesi, ondört yasın altı için
“çocuk”, ondört yas ve üzeri olup da henüz onyedi yasını tamamlamayanlar için
“genç” terimini kullanmaktadır. Çocukların ve gençlerin yargılandıgı çocuk
mahkemelerinden yapılacak bir çıkarım dısında bu terimin otoriter bir yasallıgı
bulunmadıgı, onyedi ve yirmibir yas arasındaki gençlerin formülen, yine yasal bir
statüsü olmaksızın, genç yetiskinler olarak adlandırıldıgı ifade edilmistir.
Kanunun amacının açıklandıgı birinci maddede belirtilen “korunma ihtiyacı olan
çocuk” kavramı, bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelisimi ile kisisel
güvenligi tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç magduru çocugu;
“suça sürüklenen çocuk” kavramı, kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili isledigi
iddiası ile hakkında sorusturma veya kovusturma yapılan ya da isledigi fiilden dolayı
hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocugu ifade ettigi belirtilmistir (ÇKK m.
3).
ii. Güvenlik Tedbirleri
TCK’nın 31’nci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen “çocuklara özgü
güvenlik tedbirleri”, Çocuk Koruma Kanunu’nda gösterilmistir(ÇKK m. 5, 11).
ÇKK’nun 11’inci maddesi hükmüne göre, bu kanunda düzenlenen koruyucu ve
destekleyici tedbirler, “suça sürüklenen” ve ceza sorumlulugu olmayan çocuklar
bakımından, çocuklara özgü güvenlik tedbiri olarak anlasılacaktır.
Anılan koruyucu ve destekleyici tedbirlerin neler oldugu ÇKK’nun 5’inci
maddesinin birinci fıkrasında gösterilmistir. Buna göre; koruyucu ve destekleyici
tedbirler, çocugun öncelikle kendi aile ortamında korunmasını saglamaya yönelik
danısmanlık, egitim, bakım, saglık ve barınma konularında alınacak tedbirlerdir.
Bunlardan;
a) Danısmanlık tedbiri, çocugun bakımından sorumlu olan kimselere çocuk
yetistirme konusunda; çocuklara da egitim ve gelisimleri ile ilgili sorunlarının
çözümünde yol göstermeye,
b) Egitim tedbiri, çocugun bir egitim kurumuna gündüzlü veya yatılı olarak
devamına; is ve meslek edinmesi amacıyla bir meslek veya sanat edinme kursuna
gitmesine veya meslek sahibi bir ustanın yanına yahut kamuya ya da özel sektöre ait
isyerlerine yerlestirilmesine,
c) Bakım tedbiri, çocugun bakımından sorumlu olan kimsenin herhangi bir nedenle
görevini yerine getirememesi hâlinde, çocugun resmî veya özel bakım yurdu ya da
koruyucu aile hizmetlerinden yararlandırılması veya bu kurumlara yerlestirilmesine,
d) Saglık tedbiri, çocugun fiziksel ve ruhsal saglıgının korunması ve tedavisi için
gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bagımlılık yapan
maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına,
e) Barınma tedbiri, barınma yeri olmayan çocuklu kimselere veya hayatı tehlikede
olan hamile kadınlara uygun barınma yeri saglamaya,
yönelik tedbirlerdir.
Çocugun tehlike altında bulunmadıgının tespiti ya da tehlike altında bulunmakla
birlikte veli veya vasisinin ya da bakım ve gözetiminden sorumlu kimsenin
desteklenmesi suretiyle tehlikenin bertaraf edileceginin anlasılması hâlinde; çocuk,
bu kisilere teslim edilir. Bu durumda, çocuk hakkında ÇKK 5’inci maddesinin birinci
fıkrasında belirtilen tedbirlerden birisine de karar verilebilir(ÇKK 5/3).
Ancak burada öneminden dolayı vurgulamak gerekir ki; fiili isledigi sırada oniki
yasını doldurmamıs olan fail (suça sürüklenen çocuk) aynı zamanda akıl hastası ise,
bunlar hakkında, akıl hastalarına degil, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanır
(ÇKK m.12).
iii. Tedbir Kararının Verilmesi
Çocuklar hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir kararı; çocugun anası, babası,
vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme
Kurumu ve Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re’sen çocuk hâkimi
tarafından alınabilir (ÇKK m. 7/1).
Çocuk hakkında tedbir alma yetkisi, çocugun çıkarları açısından, kendisinin, ana,
baba, vasisinin veya birlikte yasadıgı kisilerin bulundugu yerdeki çocuk
hâkimindedir (ÇKK m. 8). Tedbir kararının uygulanması, kararı veren hâkim veya
mahkemece en geç üçer aylık sürelerle incelettirilir. Tedbirin, talep üzerine veya
re’sen kaldırılması, uzatılması veya degistirilmesi mümkündür (ÇKK m. 8).
Birinci dönemdeki çocuklar hakkında tedbir kararı, durusma yapılmaksızın
verilir. Ancak, hâkim zorunluluk görürse, durusma yapabilir(ÇKK m. 13/1).
Tedbir kararının verilmesinden önce, algılama gücü yeterli ise çocugun görüsü
alınır, ilgililer dinlenebilir, çocuk hakkında sosyal inceleme raporu düzenlenmesi
istenebilir(ÇKK m. 13/2).
Tedbirin uygulanması, onsekiz yasın doldurulmasıyla kendiliginden sona erse de,
hâkim egitim ve ögretimine devam edebilmesi için ve çocugun onayını alarak, belli
bir süre daha tedbirin devamına karar verebilir(ÇKK m. 7/6).Tedbir karalarına karsı
itiraz edilebilir(ÇKK m. 14).
iv. Denetim Altına Alma
Hakkında koruyucu ve destekleyici tedbir uygulanmasına karar verilen çocugun
denetim altına alınmasına da karar verilebilir(ÇKK m. 36).
Denetim altına alınma, denetim görevlisi görevlendirilmesini gerektirir. Denetim
görevlisini denetimli serbestlik ve yardım merkezi sube müdürlügü görevlendirir.
Ancak, korunma ihtiyacı olan çocuklar veya suç tarihinde oniki yasını bitirmemis
suça sürüklenen çocuklar ile çocugun aileye teslimi yönünde karar verilmesi
durumunda, bu çocuklar hakkında denetim görevi gözetim esaslarına göre Sosyal
Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından yerine getirilir (ÇKK m. 37/1).
Denetim görevlisinin, çocuga uygulanacak denetimin yöntemini gösteren planı
hazırlarken neleri dikkate alacagı Kanunda gösterilmektedir (ÇKK m. 39).
Denetim görevlisinin görevleri sunlardır (ÇKK m. 38/1):
1) Kararla ulasılmak istenen amacın gerçeklesmesi için çocugun egitim, aile,
kurum, is ve sosyal çevreye uyumunu saglamak üzere onu desteklemek,
yardımcı olmak, gerektiginde önerilerde bulunmak.
2) Çocugun egitim, is, destek alabilecegi kurumlar, hakları ve haklarını
kullanma konularında rehberlik etmek.
3) _htiyaç duyacagı hizmetlerden yararlanmasında çocuga yardımcı olmak.
4) Kaldıgı yerleri ve iliski kurdugu kisileri ziyaret ederek çocugun içinde
yasadıgı sartları, ailesi ve çevresiyle iliskilerini, egitim ve is durumunu, bos
zamanlarını degerlendirme faaliyetlerini yerinde incelemek.
5) Alınan kararların uygulanmasını, bu uygulamanın sonuçlarını ve çocuk
üzerindeki etkilerini izlemek, tabi tutuldugu yükümlülüklerin yerine
getirilmesini denetlemek.
6) Çocugun gelisimi hakkında, üçer aylık sürelerle savcıya veya mahkemeye
rapor vermek.
Denetim görevlisi, görevini yerine getirirken gerektiginde çocugun ana ve babası,
vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse ve ögretmenleriyle isbirligi yapar
(ÇKK m. 38/2).
Çocugun ana ve babası, vasisi, bakım ve gözetiminden sorumlu kimse çocugun
devam ettigi okul, isyeri veya çocukla ilgili bilgiye sahip kurumların yetkilileri,
denetim görevlisine yardımcı olmak, görevi geregince istedigi bilgileri vermek
zorundadır (ÇKK m. 38/3).
Çocugun yakınları denetim görevlisinin yetkilerine müdahale edemezler (ÇKK m.
38/4).
4. _kinci Dönem- Fiili _sledigi Sırada Oniki Yasını Doldurmus Olup, Onbes
Yasını Doldurmamıs Olan Çocuklar
a. Genel Olarak
Bu dönem, TCK’da su sekilde düzenlenmistir:
TCK m. 31/2: “Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmus olup da onbes yasını
doldurmamıs olanların isledigi fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması
veya davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismemis olması hâlinde
ceza sorumlulugu yoktur. Ancak bu kisiler hakkında çocuklara özgü güvenlik
tedbirlerine hükmolunur. _sledigi fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yeteneginin varlıgı hâlinde, bu kisiler hakkında suç, agırlastırılmıs
müebbet hapis cezasını gerektirdigi takdirde dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis
cezasını gerektirdigi takdirde yedi yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur. Diger cezaların üçte ikisi indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek
hapis cezası altı yıldan fazla olamaz.”
Kanun, çocugun isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve
davranıslarını yönlendirme yeteneginin bulunup bulunmadıgı arastırılacagını
belirtmistir.
Hafızogulları ve Özen’e göre; “_sledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını
algılayamaması“, “davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismemis
olması“ seklindeki ifadeler, aslında anlama yetenegi ve isteme yetenegi ifadelerinin
bir açılımıdır.
TCK, 31’inci maddesinin ikinci fıkrasında, fiili isledigi sırada oniki yasını
doldurmus ve henüz onbes yasını doldurmamıs olan çocuk faillerin, kural olarak
anlama ve isteme yeteneklerinin olmadıgını kabul etmektedir.
Ancak, bunların isledikleri fiillerin bir suç olup olmadıgının, fiillerini isledikleri
esnada anlama ve isteme yeteneklerinin bulunup bulunmadıgının saptanması
gerekmektedir. Anlama ve isteme yeteneginin failde birlikte olması gerekmektedir.
Bunlardan birinin yoklugu halinde failin isnat yetenegi yoktur.
Burada öneminden dolayı belirtmek gerekir ki; kanunun 31’inci maddesinin
ikinci fıkrasında, isnat yetenegini birbirini çelen iki farklı ifade ile tanımlamıstır.
Birinci tanım, seçenekli olumsuz bir önermedir. Gerçekten, Kanun, “isledigi fiilin
hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranıslarını yönlendirme
yeteneginin yeterince gelismemis olması halinde“ isnat yetenegi yoktur demektedir.
Olumsuz seçenekli önerme olumlu seçenekli önerme yapıldıgında, “isledigi fiilin
hukuki anlam ve sonuçlarını algılaması veya davranıslarını yönlendirme yeteneginin
yeterince gelismis olması halinde” isnat yetenegi vardır olmaktadır. Böyle olunca,
isnat yetenegi, birlikte “anlama ve isteme yetenegi”nden olusmamakta, tersine isnat
yetenegini varlıgı için, tek basına anlama yeteneginin veya tek basına isteme
yeteneginin bulunması yeterli sayılmaktadır. Bu mümkün olmayan bir sonuçtur.
_fadenin dogrusunun, failin “isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilir
olmaması ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismis olmaması
halinde “ isnat yetenegi yoktur biçiminde olması gerekir. Gerçekten, bir sonraki
cümlede, Kanun, “isledigi fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yeteneginin varlıgı halinde” isnat yeteneginin oldugunu kabul etmistir.
Yapılması gereken, seçenekli önerme yerine, kanunun kullandıgı dogru olan bu
ikinci önermeyi olumsuz halinde ifade etmektir. Bu, isnat yeteneginin, seçenekli
önerme olarak ifade edilmeye elverisli olmaması demektir.
765 sayılı mülga TCK, çocugun, “temyiz gücünün” bulunup bulunmamasına,
diger bir ifadeyle “farik ve mümeyyiz” olup olmamasına göre ikili ayrım
yapmıstır.
Bu dönemdeki çocuklarla ilgili olarak yeni kanun, sorumlulugu, fiili isledigi
zamandaki “anlama ve isteme yetenegi”nin bulunup bulunmamasına baglamıstır. Eger
anlama ve isteme yetenegi yoksa, ikinci dönemde bulunan çocuk, birinci dönem
sartlarına tabidir, yani yalnızca tedbir sorumlulugu söz konusu olabilir. Anlama ve
isteme yetenegi varsa, kanun, “indirimli ceza sorumlulugu”nun bulundugunu
belirtmektedir.
_ngiltere’de 8-14 yas arasındaki, ikinci yas grubundaki, çocugun, yaptıgı suçtan
dolayı mahkum edilemeyecegi, çünkü bu yaslardaki çocuk zihninin yaptıgı
davranısın sonucunu tam olarak çıkartamayacagı, bir yetiskinin isledigi suçun
sonucunun ne olacagını kestirebilecegi ve kuralların buna göre uygulanacagı, aynı
kuralların yaptıgı isin sonucunu tahmin edemeyen bir çocuga uygulanmasının
haksızlık olacagı belirtilmis ve çocugun yaptıgı isin yanlıs oldugunun farkında
oldugu fakat, bu yanlısın sonuçsal çıkarımlarını yapamadıgından mahkûm
edilemeyecegi ifade edilmistir.
b. _snat Yeteneginin _ncelenmesi
Hakkında isledigi bir suç nedeniyle sorusturma açılan oniki-onbes yas grubundaki
çocugun önce isledigi fiilin anlam ve sonuçlarını algılama ve isteme yeteneginin yani
isnat yeteneginin yeterince gelismis olup olmadıgı arastırılır. 12 yasını doldurmamıs
çocukları ifade eden birinci dönem ile ikinci dönem arasındaki en önemli fark budur.
Birinci döneme giren çocukların isnat yetenegine sahip olduklarını iddia ve ispata imkân
bulunmadıgı halde, ikinci döneme giren çocuklar hakkında buna imkân vardır; hatta
gerek savcı gerek mahkeme bu hususu arastırmakla görevlidirler.
Bu yas grubuna giren kisilerin isnat yetenegi açısından aranacak hususlara iliskin
gerek 765 sayılı mülga TCK’daki gerekse Çocuk Mahkemelerinin Kurulusu, Görev
ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’undaki(ÇMK) ifadeler, eksik ve kısmen
dogru degildi. Mülga Ceza Kanununun 54’üncü maddesinin 2. fıkrasında, ikinci
dönem çocukların isnat yetenegine sahip olduklarının kabulü için, isledikleri fiilin bir
suç oldugunu fark ve temyiz ile hareket etmis olmaları gerektigi ve bu halde ceza
sorumluluguna sahip olacakları hükme baglanmıstı. Aynı sekilde, ÇMK’nın 20.
maddesindeki hükme göre, kisi, “isledigi suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme”
yetenegine sahip olmalıydı. Her iki düzenleme açısından eksiklik olusturan husus,
islenen fiilin hukuki anlamını algılayabilme yeteneginin yanı sıra, kisinin bu
dogrultuda hareketlerini yönlendirebilme(irade) yetenegine yer verilmemis
olmasıydı. Oysaki gençlerin isledikleri fiillerde, algılama yeteneginden çok, irade
yeteneginin azalması ve hatta, yitirilmesi önemli rol oynamaktadır.
Buna karsılık TCK’nın 31’inci maddesinin ikinci fıkrasında ise bu dönem
çocukların isnat yeteneklerinin isledikleri fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını
algılaması ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismis olması
durumunda isnat yetenegine sahip olacakları ve dolayısıyla da bu halde ceza
sorumluluklarının söz konusu olacagı belirtilmistir. Kanunumuzdaki düzenleme biraz
daha ayrıntılıdır. Bu dönemdeki çocukların ceza sorumlulugundan söz edilebilmesi
için, isledikleri fiilin suç oldugunu bilmeleri yetmeyecek, bu fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını, yani yaptıklarının haksızlık oldugunu ve hukuk düzeni tarafından bu
islenen fiile bazı sonuçlar baglandıgını algılayabilme, bunun ayırtına varabilme
olgunlugunda olup olmadıkları da arastırılacaktır. Küçügün, davranıslarını bilinçli bir
sekilde yönlendirebilme, gerektiginde yanlıs yönde oldugunu fark ettiginde bundan
geri dönebilme yetenegine sahip oldugunun tespitinin gerekecegi belirtilerek eski
kanunlarda mevcut olan ve yukarıda belirtilen eksiklikler giderilmistir.
Hâkim her seyden önce, küçügün isledigi fiilin suç olup olmadıgını inceleyecektir.
Hâkim eger, küçügün isledigi fiilin suç oldugunu belirlerse, küçügün anlama ve isteme
yetenegine sahip olup olmadıgının belinlenmesi gerekir. Tabi, fiili isledigi esnada
failin isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgı hususu, sadece hâkimin çözebilecegi
hukuki bir mesele degildir, aynı zamanda bilim ve fenni ilgilendiren bir meseledir.
Hâkim, isnat yetenegini tespitte, uzman bilirkisiye gitmek zorundadır. Bilirkisi kanaati
hâkimi baglamaz. Elbette kararı sonunda hâkim verecektir.
Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmus, ancak henüz onbes yasını doldurmamıs
olan çocukların isnat yeteneklerinin bulunup bulunmadıgı, her somut olayda re’sen
arastırılacaktır. Bu konuda bir talebin olmasına gerek olmamakla birlikte, iddia makamı,
kamusal savunma, sanıgın kendisi ve varsa davaya katılan diger taraflar, fiil anında
failde isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgının tespitini hakimden isteyebilirler.
Çocugun isnat yeteneginin belirlenmesi, belirttigimiz gibi uzman kisiler tarafından
yapılacaktır. 31’inci maddenin gerekçesinde, “Bu grup yas küçüklerinin ceza
sorumlulugunun olup olmadıgı, çocuk hâkimi tarafından tespit edilir. Ancak, bu
belirlemeden önce, yas küçügünün içinde bulundugu aile kosulları, sosyal ve ekonomik
kosullar ile psikolojik ve egitim durumu hakkında uzman kisilerce rapor hazırlanması
istenir. Çocuk hâkimi, hazırlanan bu raporları, ceza sorumlulugunun belirlenmesiyle
ilgili olarak yapacagı degerlendirmede dikte alır” denilmektedir.
Kanunda uzman kisilerin kimler oldugu gösterilmemektedir. Ögretide Dönmezer-
Erman’a göre söz konusu inceleme, hekim, psikolog, sosyal çalısma uzmanları
tarafından yapılabilecektir. Diger bir yazar ise, Yargıtay’ın yerlesik içtihatlarına
göre, uzman kimseler deyiminden, küçügün bedeni, akli ve ruhi durumunu tespit edecek
konuda uzmanlasmıs doktorları anlamak gerekecegini, bunların; asabiyeci, akliyeci,
hariciyeci, dâhiliyeci, adli tabip, çocuk doktoru gibi doktorlar oldugunu ifade etmistir.
Diger bir yazar, bilirkisinin mutlaka doktor olması gerekmeyecegini, çünkü
arastırılacak hususun, küçügün yasına göre bedeni, ruhi ve zihni gelisme ve
olgunlasmasına baglı olarak anlama ve isteme yetenegine sahip olup olmadıgının tespiti
oldugunu belirtmektedir.
ÇKK’nın “sosyal inceleme” baslıklı 35’inci maddesinin birinci fıkrasına göre,
çocuklar hakkında mahkemeler, çocuk hâkimleri veya Cumhuriyet savcılarınca
gerektiginde çocugun bireysel özelliklerini ve sosyal çevresini gösteren inceleme
yaptırılır. Sosyal inceleme raporu, çocugun isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını
algılama ve bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yeteneginin mahkeme
tarafından takdirinde göz önünde bulundurulur. ÇKK’nun 34’üncü maddesinin birinci
fıkrasında, söz konusu “sosyal inceleme raporu”nun, “sosyal çalısma görevlisi”nce
hazırlanacagı ifade edilmektedir.
Çocugun isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgının bir tek uzman hekime tespit
ettirilmesi yeterlidir. Heyet olmasına gerek yoktur. Uygulamada bu tespitin uzman
hekime yaptırılmaması durumunda, Yargıtay kararı bozmakta ve tekrar arastırma
yapılmasını istemektedir.
Üzerinde tartısılan bir husus, çocugun isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgının
genel olarak mı, yoksa isledigi her somut fiil için ayrı ayrı mı tespit edilecegidir.
Doktrinde her iki görüsün savunuldugu görülmektedir. Bir görüse göre, isnat yetenegi ya
vardır veya yoktur, bunun her suç bakımından ayrı ayrı tespiti mümkün degildir.
Diger bir görüse göre, isnat yetenegi kabul edilebilecegi halde, diger bir suçta küçük
bu yetenekten yoksun olabilir. _snat yeteneginin bu tespit sekline doktrinde “kısmi isnat
yetenegi” denilmektedir. Buna göre küçük hırsızlık suçunda veya herhangi baska bir
suçta bundan yoksun olabilecektir. Biz de bu görüse katılmaktayız ve küçügün isnat
yeteneginin bulunup bulunmadıgı her somut fiil veya olay bakımından tespit
edilmelidir.
Yargıtay’ın kararlarından da ikinci görüsün benimsendigi anlasılmaktadır. Yüksek
Mahkemenin bir kararında; “Sanıgın yaralama suçunun farik ve mümeyyizi olması,
onun adam öldürmeye tam tesebbüs suçunun da farik ve mümeyyizi oldugunu kabule
yeterli degildir” denilmistir. Diger bir kararında; “Sanıgın isledigi adam öldürmege
tam tesebbüs suçunun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yönünden bedeni, akli ve ruhi
durumunun mütehassıs kimselere tespit ettirilmesi gerekirken, bıçakla yaralamak
suçunun farik ve mümeyyizi oldugu hakkındaki Adli Tıp Mecelin Raporu ile iktifa
olunarak, sanıgın islemis bulundugu adam öldürmege tesebbüs suçu bakımından
yukarıdaki belirtilen süreli islem yapılmaksızın bu suçtan tecziyesi evhetine gidilmesi
bozmayı gerektirmistir” denilmistir. Dolayısıyla, genel olarak bir kanuna veya konuya
yönelik olarak anlama ve isteme yetenegine sahip olup olmadıgı seklinde raporla
yetinilemez.
Ayrıca, uzman kisilerce hazırlanacak rapor gerekçeli olmalıdır. Sanıgın isledigi iddia
olunan suçtan dolayı anlama ve isteme yetenegine sahip oldugu veya olmadıgının
gerekçeli olarak raporda irdelenmesi gereklidir.
Bu dönemdeki çocukların aynı zamanda akıl hastası olması halinde, onlar hakkında
çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanacaktır(ÇKK m.12).
c. _snat Yeteneginin _ncelenmesinin Sonuçları
Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmus, henüz onbes yasını doldurmamıs
çocuklar hakkında kamu davasının açılması için yeterli belirtiler mevcut ise, savcı
dava açmakla yükümlüdür.
Yapılan yargılama sonucunda, çocuk failin suçu islemedigi anlasılırsa beraatına
karar verilir. Ancak fiili isledigi sırada isnat yeteneginin bulunmadıgı sonucuna
varılan çocuk fail, cezadan sorumlu degildir, hakkında ceza verilmesine yer
olmadıgına karar verilerek sadece çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına hükmolunur. Kuskusuz güvenlik tedbirleri uygulanmasına iliskin
birinci dönem çocuklar hakkında daha önce ifade edilen hususlar burada da
geçerlidir.
Kanun, fiilinin suç oldugu ve fiili isledigi sırada isnat yeteneginin bulundugu
saptanan çocuk failin ceza sorumlulugunun bulundugunu kabul etmektedir. Bu halde,
çocuga ceza verilebilecegi gibi, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, hükmün
açıklanmasının geri bırakılması veya uzlasma da söz konusu olabilecektir.
_kinci dönemde bulunan küçük eger yapılan inceleme sonucunda, suçu isledigi
sırada, isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak
davranıslarını yönlendirme yetenegine yani isnat yetenegine sahipse, ceza tertibine
gidilir(TCK m. 31/2).
Bu cezalandırmanın sebebi, isnat yetenegine kısmen de olsa sahip olmaları ve
cezalandırmakla, kefaret, özel-genel önlemenin saglanması amacı vardır. Ancak, bu
amaç normal ceza ehliyetine sahip olanlardaki gibi belirgin olmadıgından infaz sekli
daha yumusaktır.
Bu dönemdeki çocuklara verilecek cezalar, indirilerek verilir. Bu dönemdeki
çocuklara, agırlastırılmıs müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onbes yıla;
müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur. Diger süreli cezaların yarısı indirilir. Süreli cezalar açısından
öngörülmüs bir sınır vardır. Söyle ki, hükmolunacak hapis cezası her fiil için yedi
yıldan fazla olamaz(TCK m. 31/2).
d. _snat Yetenegi Bulunan Oniki Yasını Doldurmus, Onbes Yasını
Doldurmamıs Çocukların Yargılanmalarının Özellikleri
i. Sorusturma
Cumhuriyet savcısı, bir suç islendigi süphesini verecek bir hali ögrendiginde
kamu davası açmak gerekip gerekmedigine karar vermek üzere isin aslını arastırmak
zorundadır. Kanun, suça sürüklenen çocuk hakkındaki sorusturmanın çocuk
bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı tarafından bizzat yapılacagını hükme
baglamıstır (ÇKK m. 15/1).
Kanun, çocugun ifadesinin alınması veya çocuk hakkındaki diger islemler
sırasında, çocugun yanında sosyal çalısma görevlisinin bulundurulabilecegini
belirtmistir (ÇKK m. 15/2).
Cumhuriyet savcısı sorusturma sırasında gerekli görüldügünde çocuk hakkında
koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasını çocuk hâkiminden
isteyebilir(ÇKK m. 15/3).
Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmus, henüz onbes yasını doldurmamıs
çocuklar hakkında kamu davasının açılması için yeterli belirtiler mevcut ise, savcı
sorusturmanın sonucunda dava açmakla yükümlüdür.
Bu dönemdeki çocukların fiilinin kanunda öngörülen cezanın üst sınırı üç aydan
fazla ve iki yıla kadar (iki yıl dahil) hapis cezasını veya adli para cezasını gerektirir
ise, Cumhuriyet savcısı tarafından deliller toplandıktan sonra süpheli hakkında
açılacak kamu davasının açılması belli kosulların gerçeklesmis olmasına baglı olarak
bes yıl süreyle ertelenebilir(ÇKK m. 19).
Fiili isledigi sırada oniki yasını doldurmus, henüz onbes yasını doldurmamıs olan
çocuklar hakkında, TCK’nın 66. maddesinin birinci fıkrasındaki sürelerin yarısının
geçmesiyle kamu davası düser (TCK m. 66/2).
ii. Çocukların Büyüklerle Birlikte Suç _slemesi
Kanunda, çocukların yetiskinlerle birlikte suç islemesi halinde, sorusturmanın
ayrı yürütülecegi belirtilmistir(ÇKK m. 17/1). Ayrıca, Yakalama, Gözaltına Alma ve
_fade Yönetmeligi’nin 19’uncu maddesinin 6’ncı fıkrasında da benzer bir hüküm
getirilmistir.
Bir Yargıtay kararında298; “Kayden 13.10.1986 dogumlu olup suç tarihinde 15
yasından küçük bulunan sanık (Ü) hakkındaki hırsızlık evrakı 2253 sayılı Kanunun
9. maddesi uyarınca tefrik olunup, aynı kanunun 19. maddesi geregince sorusturma
yapılıp çocuk mahkemesine dava açılması gerektigi gözetilmeden sanık (M) ile
birlikte açılan davaya devamla yazılı sekilde mahkûmiyet hükmü kurulması.”
seklinde karar verilmistir.
iii. Tutuklama
Tutuklama, muhakeme hukuku açısından zorunlu hallerde hâkimin verdigi karara
dayanılarak henüz bir yargı ile hürriyeti kaldırıcı cezaya mahkûm olmadan bir
sanıgın kisi hürriyetinin kaldırılmasıdır. Çocuk Koruma Kanunu, onbes yasını
doldurmamıs çocuklar hakkında üst sınırı bes yılı asmayan hapis cezasını gerektiren
fiillerinden dolayı tutuklama kararı verilemeyecegini hüküm altına almıstır. (ÇKK m.
21).
iv. Yas Düzeltme
Çocugun nüfus kaydındaki yasının gerçegi yansıtmadıgı kuskusu varsa,
yargılamayı yapmakta olan mahkeme yas düzeltme davasına da bakar (CMK m.
218/2). Yas düzeltme davası bir kez açılabilir. Ancak, gerçek yas ile kesinlesmis bir
ilamla düzeltilmis olan yas arasında uyumsuzluk varsa, ceza muhakemesinde maddi
gerçegin arastırılması gerektiginden, hâkimin biçimsel gerçekle yetinip sanıga fazla
ceza vermek gibi bir uygulamaya gitmemesi ve sanıgın yasını kesin biçimde
saptaması gerekir.
v. Durusma:
Birlesmis Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözlesme’nin 40. maddesi ve Küçükler
_çin Adalet Sistemine Dair Birlesmis Milletler Asgari Standart Kuralları’nın 8
numaralı kuralı geregince, ceza kanununu ihlal iddiası veya ithamı bulunan çocuk
hakkındaki kovusturmanın her asamasında özel hayatın gizliligine tam saygı
gösterilmesi gerekmektedir.
Kanunumuzda, onsekiz yasını doldurmamıs çocuk sanıkların durusmalarının
kapalı yapılacagı ve hükmün kapalı durusmalarda verilecegi (CMK m. 185) ve kapalı
durusmaların içeriginin hiçbir iletisim aracıyla yayımlanamayacagı(CMK m. 187/2)
hüküm altına alınmıstır.
Kanun ayrıca; çocuk, velisi, vasisi, mahkemece görevlendirilmis sosyal çalısma
görevlisi, çocugun bakımını üstlenen aile ve kurumda bakılıyorsa kurumun
temsilcisinin durusmada hazır bulunabilecegini ifade etmistir(ÇKK m. 22/1).
_ngiltere’de, çocuk mahkemeleri durusmalarının yeri ve zamanı ile de yetiskin
mahkemelerinden ayrılmaktadır. Samimi atmosfer yaratmak için genelde halk
durusma salonuna kabul edilmemekte, fakat salon genelde doluya yakın olmaktadır.
Çünkü yargıçlar heyeti, mahkeme memurları, çocuk ve ebeveynleri, tanıklar,
destekleyiciler, basın temsilcileri ve özel olarak izin verilmis kisiler mahkemede
hazır bulunmaktadırlar. Genç suçlunun kimliginin basında yer almamasına çaba
gösterilmektedir. Bu yüzden belirleyici özellikler gazetelerde yer almaz. “Kötü ün”
çocugun sonraki yasamına etki ettiginden kimlik genellikle gizli tutulmaya
çalısılmaktadır.
vi. Müdafi Tayini:
Türk ceza yargılaması sisteminde kural olarak zorunlu müdafilik sistemi
benimsenmemistir. Ferdi müdafaada, ihtiyari müdafilik sistemi kabul edilmistir.
CMK’nın 150. maddesinin ikinci fıkrasında, onsekiz yasını doldurmamıs çocuklar
veya kendisini savunamayacak derecede malul olanların, kendilerini yeterince
savunamayacakları ve kamusal bir kurum olan müdafaanın zaafa ugrayacagının
kabulü ile, yakalanan kisi veya sanık suç tarihinde onsekiz yasından küçükse ve
müdafi de yoksa, kendisine baro tarafından müdafi tayini zorunlu hale
getirilmistir. Benzer bir düzenleme Çocuk Koruma Kanunu’nun (ÇKK) 15.
maddesinin ikinci fıkrasında hüküm altına alınmıstır.
vii. Uzlasma:
Uzlasma, kanunların belirleyecegi makamların ilk önermelerinde sanıgın
basvurusu üzerinde onun lehinde degisiklik yapılabilmesidir
ÇKK’nun uzlasmaya iliskin 24’üncü maddesinin ilk halinde; oniki yasını
doldurmus, henüz onbes yasını doldurmamıs çocuklarla ilgili olarak uzlasmanın,
sorusturulması ve kovusturulması sikâyete baglı olan veya kasten islenen ve alt sınırı
üç yılı asmayan hapis veya adli para cezasını gerektiren ya da taksirle islenen
suçlarda uygulanacagı belirtilmistir.
06.12.2006 tarih ve 5560 sayılı Kanunla yapılan degisiklik sonucunda, CMK’nın
uzlasmaya iliskin hükümlerinin suça sürüklenen çocuklar bakımından da
uygulanacagı hükme baglanmıstır.
viii. Cezaların Verilmesi:
Fiili isledigi sırada isnat yeteneginin bulundugu tespit edilen oniki yasını
doldurmus, henüz onbes yasını doldurmamıs çocuklara verilecek cezalar, indirilerek
verilir. Bu dönemdeki çocuklara, agırlastırılmıs müebbet hapis cezası yerine oniki
yıldan onbes yıla; müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur. Diger süreli cezaların yarısı indirilir. Süreli cezalar açısından
öngörülmüs bir sınır vardır. Söyle ki, hükmolunacak hapis cezası her fiil için yedi
yıldan fazla olamaz(TCK m. 31/2).
Ancak, bu dönemdeki çocugun isnat yetenegine sahip olması, onun mutlaka
TCK’nın 31’inci maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen oranda indirim yapılmak
suretiyle cezalandırılması sonucunu dogurmaz. Mahkeme, isnat yetenegi bulunan fail
hakkında, ceza yerine güvenlik tedbiri uygulanmasına da karar verebilir.
Nitekim, Yargıtay bir kararında; “2253 sayılı Kanunun amacı, çocuk suçlulugunu
önlemek ve suçlu çocukların suçun islenmesinden sonraki durumlarının izlenmesi
suretiyle, ıslaha yönelik tedbirlerin alınmasını saglamak ve onları topluma
kazandırmaktır. Kanunun 12 ve 20’nci maddeleri içerigine ve gerekçedeki açıklıga
göre, suç tarihinde onbir yasını bitirmis olup da onbes yasını tamamlamamıs olan
küçükler hakkında tedbir ve ceza uygulaması yönünden, isledigi suçun farik ve
mümeyyizi olup olmama durumu tek kriter olmaktan çıkarılmıs olup, mahkemece
küçügün kisiligine daha uygun düsecegi ve bu yolda ıslah ve egitimin mümkün
olacagı kanaatine varılması halinde, fark ve temyiz hassasını haiz bir küçüge ceza
yerine tedbir uygulanması mümkün bulundugu, sözü edilen Kanun uygulanmasına
dair Yönetmeligin 11’inci maddesinin (c) bendinde, küçüge ceza veya tedbirden
hangisinin uygulanmasının gerektiginin 20’nci maddeye göre düzenlenecek inceleme
raporlarında belirtilmesi lüzumuna isaret olunması da bunu ifade ettigi cihetle,
teblignamedeki farik ve mümeyyiz sanıklar hakkında ceza tayini yerine tedbir
uygulanmasının yasaya aykırı olduguna dair görüse istirak edilmemistir.” seklinde
bunu belirtmistir.
ÇKK’nın amacının da, çocuk suçlulugunu önlemek ve suçlu çocukların suçun
islenmesinden sonraki durumlarının izlenmesi suretiyle, ıslaha yönelik tedbirlerin
alınmasını saglamak ve onları topluma kazandırmak oldugu göz önüne alındıgında,
bu dönemdeki ceza sorumluluguna sahip çocuklar hakkında benzer sekilde ceza
yerine güvenlik tedbirine hükmedilebilecegi kanaatindeyiz.
Kanun, bu dönemdeki çocuga belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
tedbirinin uygulanmayacagını belirtmistir (TCK m. 53/4).
Diger yandan, bu dönemdeki çocuklara verilecek cezalar tekerrüre esas olamaz
(TCK m. 58/5).
Ayrıca, 765 sayılı mülga TCK’da suçlar bakımından “cürüm” ve “kabahat”
ayrımı, 5237 sayılı TCK’da kabul edilmemistir. 765 sayılı mülga Kanunda yer alan
bazı “kabahat”ler, TCK’da suç olarak muhafaza edilmis, bir kısım kabahatler ise
TCK’da suç olarak düzenlenmemistir. Bu nedenle idari yaptırımları gerektiren
fiillerle ilgili olarak gerekli olan ihtiyaç, 30.03.2005 tarih ve 5326 sayılı Kabahatler
Kanunu ile giderilmistir.
Kabahatler Kanunu’nun 11’inci maddesine göre, fiili isledigi sırada onbes yasını
doldurmamıs çocuk hakkında idari para cezası uygulanamaz.
Kabahatler Kanunu’nun 11’inci maddesinde yer alan hüküm, suçlar bakımından
TCK’nın 31’inci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hükmün, kabahatler
yönünden düzenlemesidir. Suç bakımından çocukların sorumsuzluk yası, fiil
tarihinde oniki yasından küçük olanlar iken, kabahatler bakımından sorumsuzluk yası
fiil tarihinde onbes yasından küçük bulunmasıdır.
5. Üçüncü Dönem- Fiili _sledigi Sırada Onbes Yasını Doldurmus Olup,
Onsekiz Yasını Doldurmamıs Olan Çocuklar
a. Genel Olarak
Bu dönem, TCK’da su sekilde düzenlenmistir:
TCK m. 31/3: “Fiili isledigi sırada onbes yasını doldurmus olup da onsekiz yasını
doldurmamıs olan kisiler hakkında suç, agırlastırılmıs müebbet hapis cezasını
gerektirdigi takdirde ondört yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdigi
takdirde dokuz yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diger cezaların
yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası sekiz yıldan fazla
olamaz.”
 
Bu döneme on altı yasından gün alıp on sekiz yasını tamamlayan kisiler
girmektedir.
Yeni _talyan Ceza Kanunu da cezaya tam ehil olma yasını onsekiz olarak kabul
etmistir. Bu yasın tercih nedenleri söyle açıklanmaktadır: psikoloji arastırmaları
ancak bu yastan sonra bir kimsenin olgunlasmıs olabilecegini göstermektedir.
Onsekiz yasından önce olgunlasanlar bulunabilir. Ancak yasça bir sınır istisnalara
göre konamaz ve erken gelisen zeka mümkündür. Fakat ahlaki olgunlasma daha
yavastır. Zira bu olgunlasmanın esası tecrübedir.
Kanunumuzdaki, bu üçüncü dönem yas küçüklügü; “gençlik”, “üçüncü
dönem”, “15-18 yas dönemi”, “15-18 yas grubu”, “Tam olmayan ceza
ehliyeti” gibi terimlerle doktrinde ifade edilmistir. Ayrıca, üçüncü dönem yas
küçüklügüne iliskin kanunun ilgili maddesinin gerekçesinde, bu dönemdeki küçükler
için “genç” kavramı kullanılmıstır.
Kanun, anılan maddede, bu yas çocukları hakkında “anlama ve isteme yetenegi”
sartını aramamakta ve bunların isnat yeteneklerinin tam oldugunu kabul
etmektedir. _talyan Ceza Kanunu’nda ise kanunumuzdakinden farklı bir
düzenleme getirilmis, ondört yasını doldurup onsekiz yasını doldurmayanlara,”
isteme ve anlama yetenekleri”nin mevcut oldugunun tespiti halinde ceza verilecegi,
fakat bu cezanın azaltılacagı hükme baglanmıstır.
Bu dönemde bulunanların ceza sorumlulugu, isledigi suçun anlam ve sonuçlarını
kavrama ve davranıslarını yönlendirme yetenegine sahip 12–15 yas grubundaki
çocuklar ile aynı özellikleri gösterir.
Fiili isledigi esnada henüz onsekiz yasını doldurmamıs olan çocuk failin de isnat
yetenegi bulunmayabilir. Fail anlama ve isteme yeteneginden gerçekten yoksun ise,
oniki yasını doldurmus ancak henüz onbes yasını doldurmamıs çocuk faillerde
oldugu gibi isnat yeteneklerinin bulunup bulunmadıgının re’sen arastırılması
zorunlulugu bulunmamaktadır. _snat yeteneginin bulunmadıgını iddia eden taraf,
iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Diger bir ifadeyle, fail anlama ve isteme
yeteneginden yoksun oldugu takdirde, bu husus isnat yetenegine yas sebebiyle etki
yapmayacak, olsa olsa tam veya kısmi akıl hastalıgı sebebiyle isnat yeteneginin
kalktıgından ve azaldıgından söz edilebilecektir.
Bununla beraber kanun, bu üçüncü dönemde bulunanların anlama ve isteme
yeteneklerinin henüz tam bir gelismeye erisemedigini gönünde tutarak cezalarında
indirim yapmayı uygun bulmustur. Nitekim konuya iliskin madde gerekçesinde
“Fiili isledigi sırada onbes yasını doldurmus ve fakat henüz onsekiz yasını
tamamlamamıs gençler, normal kosullarda, gerçeklestirdikleri davranısların hukuki
anlam ve sonuçlarını kavrama yetenegine sahip olmakla birlikte; bu kisilerin,
davranıslarını yönlendirme yetenekleri yeterince gelismemis olabilmektedir. Bu
nedenle, suç yoluna girmis olan gençlerin, isledikleri suçlar baglamında irade
yeteneginin zayıf oldugu normatif olarak kabul edilmistir. Azalmıs kusur yetenegine
sahip bulunan gençler hakkında kural olarak indirilmis cezaya hükmedilir.” denilerek
bu durum açık bir sekilde ifade edilmistir.
Ayrıca, söz konusu dönem içindeki küçüklerin cezalarında indirim yapılmasının
amacı, ceza siyaseti düsünceleriyle, tekrar topluma kazandırılmaları ve bir daha suç
islemelerinin önlenmesi oldugu da söylenebilir320.
b. Onbes Yasını Bitirmis, Ancak Onsekiz Yasını Doldurmamıs
Çocukların Yargılanmalarının Özellikleri
Kanun, üçüncü dönem yas küçüklügü içinde bulunan çocukların ceza
sorumlulugunun bulundugunu kabul etmistir. Bu dönemde bulunanların ceza
sorumlulukları ve yargılanmaları, 12-15 yas döneminde bulunup da isledigi fiilin hukuki
anlam ve sonuçlarını algıladıgı veya davranıslarını yönlendirme yetenegi yeterince
gelismis oldugu sonucuna varılan çocuklar ile aynı özellikler tasımaktadır. Bu nedenle,
ikinci dönem çocuklara iliskin yapılan açıklamalara atıf yapıyoruz. Ancak önemi
nedeniyle birkaç husus belirtilecektir.
ÇKK ile yürürlükten kaldırılan 2253 sayılı ÇMK, 6’ncı maddesinde “15 yasını
bitirmeyen küçükler tarafından islenen ve genel mahkemelerin görevine giren suçlarla
ilgili davalara çocuk mahkemelerinde bakılır” hükmünü getirerek üçüncü dönem
çocukları kapsam dısı tutmustur. Hâlbuki ÇKK, 3’üncü maddesinde “Daha erken yasta
ergin olsa bile, onsekiz yasını doldurmamıs kisiyi” ifade ettigi belirtilerek üçüncü dönem
çocukları da kanun kapsamına almıstır. Bu düzenleme, Birlesmis Milletler Çocuk
Haklarına Dair Sözlesmesi’nin 1’inci maddesine, Özgürlügünden Yoksun Bırakılan
Küçüklerin Korunması _çin Birlesmis Milletler Kuralları ve Küçükler Ceza Hukukunu
Düzenleyen Federal Yasa’ya uygundur.
Öte yandan _ngiltere’de, çocuk mahkemelerinin yetkileri normalde onyedi yasına
kadardır. Degisikliklerle bu sınır, onsekiz yasına çıkartılmak istenmektedir. Avrupa
ve Amerika’daki genel egilim, çocuk mahkemelerinin yetki yasını onsekize
çıkarmaktır. Ancak, koruma prosedürlerinin amacı, kisiyi devlet denetiminde tutmak
oldugu için, yas sınırını artırmanın, istenilmeyen sonuçlar ortaya çıkarabilecegi ifade
edilmistir.
Bu dönemdeki çocuga agırlastırılmıs müebbet hapis yerine onsekiz yıldan yirmi dört
yıla, müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onbes yıla kadar hapis cezası verilir.
Süreli cezaların ise üçte biri indirilir. Ancak, indirme sonucunda her suç için
verilecek özgürlügü baglayıcı ceza oniki yıldan fazla olamaz.
Kanun, yalnızca “cezalar”ın indirilmesin kastetmistir. Bu nedenle ceza
sayılamayacak hususlardan indirim yapılamaz. _ndirimin yapılabilmesi için, çocukluk
hali mevcut degilmisçesine hakim tarafından somut olarak cezanın saptanması ve
bundan sonra 31 nci maddeye göre indirimin yapılması gereklidir. Birçok nedenin
mevcudiyeti halinde kanunun 61 ve 62 nci maddeleri uygulanmalıdır.
Bu dönemdeki çocuklara belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma cezası (TCK
m. 53/4) ve tekerrür hükümleri (TCK m. 58/5) uygulanmaz.
Çocuklar hakkında verilen adli para cezası ile kısa süreli hapis cezasından çevrilen
adli para cezasının ödenmemesi halinde bu cezalar hapse çevrilemez (CG_K m. 106/4).
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a göre tahsil yoluna
gidilir (CG_K m. 106/11).
Kısa süreli hapis cezası, zorunlu olarak para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilir
(TCK m. 50/3). Kanunda, uzun süreli hapis cezalarının kısmen veya tamamen çocuklar
özgü güvenlik tedbirlerine çevrilebilecegi konusunda hüküm bulunmamaktadır. Ancak,
Çocuk Koruma Kanunu’nda çocuklar hakkında mahkemelerce, gerektiginde çocugun
bireysel özelliklerini ve sosyal çevresini gösteren inceleme yaptırılabilecegi belirtilmistir
(ÇKK m. 35). Sosyal inceleme raporu, çocugun, isledigi fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yeteneginin
mahkeme tarafından takdirinde göz önünde bulundurulacaktır. Sosyal inceleme
raporlarının tedbir kararlarında basvurulan raporlar oldugu düsünülürse (ÇKK m. 13),
ceza sorumlulugu bulunan çocuklar hakkında da mahkemenin gerektiginde sosyal
inceleme raporu düzenletebilecegi sonucuna ulasılır. Bu raporlarda tedbirin daha etkili
olacagı belirtilmisse, mahkemenin bu durumu dikkate alması ve ceza yerine veya
cezayla birlikte tedbire hükmedebilmesi gerekir. CMK’da da, yüklenen suçun
islendiginin belirlenmesi durumunda, cezaya mahkumiyet yerine veya mahkumiyetin
yanı sıra güvenlik tedbirine hükmolunmasına olanak tanınmaktadır (CMK m. 223/6)326.
Bu gruba giren çocuklar hakkında kamu davası açılması veya ceza verilmesi yerine,
kamu davasının açılmasının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya
uzlasma da söz konusu olabilir (TCK m. 31/2; ÇKK m. 19,23-24).
III. Akıl Hastalıgı
A. Genel Olarak
Düsünmek, kisilik sahibi insanın algılama yetenegiyle ilgili bir fonksiyondur. Bir
baska ifadeyle, belli verilerden insanın belli sonuçlar çıkarabilme yetenegidir.
Düsünme, kendi varlıgının bilincinde olan insanın, içinde yasadıgı dogal ve sosyal
çevredeki vakıaları, olguları algılaması ve bunlardan belli sonuçlar çıkarması
sürecidir. Düsünebilmek için, insanın önce anlama ve algılama yeteneginin gelismis
olması gerekir. Davranıslarının hukuki anlam ve içerigini kavrama açısından insanın
anlama ve algılama yeteneginin gelismis olmasının yanı sıra; davranıslarını da bu
dogrultuda yönlendirebilme(irade) yetenegine sahip olması gerekmektedir.
Ancak, insan, akıl hastalıgı denilen bazı psisik bozukluklar nedeniyle,
davranıslarının hukuki sonuçlarını kavrayabilme veya bunları hukukun gereklerine
göre yönlendirme yeteneginden yoksun olabilmektedir. Bu nedenledir ki, maruz
kaldıgı akıl hastalıgının etkisinde suç olusturan bir eylem isleyen kisinin isnat
yeteneginin olmadıgı kabul edilmektedir.
Akıl hastalıgı, psikiyatri bilimi geregince anlama ve isteme yetenegine etkisi
kabul edilen, patolojik, yani sürekli bir hal gösteren akli melekelerde her türlü
bozukluga verilen addır.
Akıl hastalıgının isnat yetenegini kaldırıcı veya zayıflatıcı bir etki yapmasının
sebebi, bu yetenegin bulunması için gereken niteliklerin gelismesini durdurmasından
veya bunların bozukluk ve noksanlıga ugramasına sebebiyet vermesinden ibarettir.
Bu nedenle, gerek akli meleklerin gelismesini durduran, gerek bunlar gelistikten
sonra gerilemelerine yol açan bütün akıl hastalıkları, isnat yetenegini etkiler.
Ancak, akıl hastalıgında, isnat yeteneginin olmaması veya azalmıs olması için
kisinin salt akıl hastası olması yetmemekte, ayrıca isledigi fiille hastalıgı arasında
nedensel bir bagıntının bulunması da gerekmektedir. Gerçekten, bazı akıl
hastalıkları, örnegin, sara, sadece nöbet esnasında kisinin isnat yetenegi üzerinde
etkilidir. Nöbeti dısında kalan zamanda, kisinin isnat yetenegi tamdır; dolayısıyla
isledigi fiilden sorumludur.
Doktrinde, akıl hastalıgı, genis anlamda algılanmaktadır. Kisinin anlama ve
isteme yetenegi üzerinde etkili, patolojik, psisik, psikolojik her türlü sapkınlık akıl
hastalıgıdır. Hastalık, kalıcı veya geçici olabilir; iyilesir veya iyilesemez nitelik
tasıyabilir. TCK, akıl hastalıgını, “akıl hastalıgı nedeni” ifadesini kullanarak genis
anlamda algılamaktadır. Nitekim, Erem, akıl hastalıgı kavramı yerine “akıl
maluliyeti” kavramının kullanılmasının yerinde olacagını, çünkü akıl maluliyetinin
“hastalık” kavramından daha genis oldugunu belirtmektedir.
Akıl hastalıgının isnat yetenegine etkisi bulunup bulunmadıgının tayin ve tespiti
uzmanlık isidir ve hukuktan çok tıpla ilgilidir. Hakim, akıl hastalıgını arastırırken,
kanunun özel surette belirledigi bilirkisilik kurumuna gitmek zorundadır. Sonunda
kararı kendisi vermekle birlikte, hakim kanuni bilirkisinin kanaatiyle baglıdır.
B. Akıl Hastalıgının Ceza Sorumluluguna Etkisi Bakımından Tarihi
Gelisimi
_lk zamanlar ceza hukukunda, suç isleyen insanların ceza sorumluluklarının
tespitinde, akıl hastalıgının bir etkisi yoktu. Suç isleyen akıl hastası dahi olsa,
sorumlu kabul ediliyordu.
Akıl hastalarının cezalandırılması esasına, Asur, Babil, Eti, Mısır ve Sümer gibi
eski uygarlıklarda rastlanmamaktadır. Roma Hukukunda ise, akıl hastaları,
küçüklerle birlikte isledikleri suçlardan ötürü sorumlu tutulmamıstır. Bu dönemde
akıl hastalıgının genis bir manada anlasıldıgı, kimi görüslere göre, örnegin fazla
atesten kaynaklanan hezeyan halinin bile ceza ehliyetini ortadan kaldıracagının kabul
edildigi, buna karsılık diger bir fikre göre ise, bir çok ruhsal durumun ceza
sorumlulugunu azaltmakla beraber tamamen ortadan kaldırmayacagı ifade edilmistir.
Cermenlerde akıl hastalıgı sadece Longobard Hukukunda düzenlenmistir. Burada
kudurana veya deliye suç isnat edilemeyecegi esası getirilmistir. Orta Çag
Avrupasında ise, akıl hastalarının cezai mesuliyetleri kabul edilmistir.
Akıl hastalarının cezai mesuliyetini kabul etmeyen _slam Hukuku, bu hali,
devamlı akıl hastalıgı ve geçici akıl hastalıgı olmak üzere ikiye ayırmıstır. Geçici akıl
hastalıgı sadece nöbetin geldigi anda kisiyi ehliyetsiz kılma açısından devamlı akıl
hastalıgının sonuçlarını dogurur. Osmanlı _mparatorlugu’nda da tıp medreseleri, akıl
hastalarını tedaviye ihtiyaç gösteren birer hasta olarak kabul etmekteydiler. Ancak
ülkemizde ne Fatih Sultan Mehmet, ne Kanuni Sultan Süleyman Kararnamelerinde,
ne de Tanzimat’tan sonra yayımlanmıs olan 1256 tarihli Ceza Kanunnamesinde, akli
maluliyete müptela kimsenin cezai mesuliyetinin olamayacagını gösterir
düzenlemeler yoktur.
Günümüzde uygar toplumlar, dünden farklı olarak, akıl hastalıgını, kiside anlama
ve isteme yetenegini ortadan kaldıran veya anlama ve isteme yetenegini önemli
ölçüde azaltan bir neden olarak kabul etmektedirler.
C. Akıl Hastalıgının _snat Yetenegine Etkisi Bakımından Mevcut
Kanuni Sistemler
Hangi akıl hastalıgının isnat yetenegini kaldıran veya azaltan bir neden olarak
görülecegi konusunda üç kanuni sistem bulunmaktadır.
1. Biyolojik Sistem
Bu sisteme göre, yasada akıl hastalıkları açıkça belirtilerek ceza sorumlulugu
üzerindeki etkisi gösterilir. Tıbbi, teknik tabirler kullanarak bu hastalıklar hakkında
patolojik ve bir tanım verirler. Bu sisteme 1810 tarihli Fransız Ceza Yasası’nda
oldugu gibi; Osmanlı döneminde 1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nda yer
verilmistir. Bu kanunun 41’nci maddesinde “cinnet halinde bulunmak”tan söz
edilmektedir. Yine, 1810 tarihli Fransız Ceza Kanunu’nun 64’ncü maddesinde,
“delilik” halinde olan kisinin fiilinin suç olusturmayacagı belirtilmistir.
Biyolojik sistem, isnat yetenegini etkileyen akıl hastalıklarının tümünün yasada
gösterilemeyecegi, kullanılan kavramların farklı anlamlara geldigi gerekçeleriyle
elestirilmektedir.
2. Psikolojik Sistem
Psikolojik sistemde akıl hastalıkları kanunda belirtilmez. Kisinin anormal
biyolojik özelligi degil, belirli bir psikolojik durumda olması esas alınmaktadır.
Kanun, sadece suçun islendigi anda isnat yeteneginin ortadan kalkması veya
zayıflamasını aramakta, bunun bir akıl hastalıgından dogmasını zorunlu
saymamaktadır.
Bu sistem, 1853 tarihli eski _sviçre Ceza Kanunu’nun 27’nci maddesinde; “failin
suçu isledigi anda kendi kusuru olmaksızın akıl ve idrakini veya serbest iradesini
kullanmaktan mahrum bulunması halinde cezalandırılmaz.” hükmünü koyarak bu
sistemi benimsemistir.
Psikolojik sistem, isnat yetenegini etkileyen akıl hastalıgının kapsamını çok
genisletmesi ve akıl hastalıgı olmayan bazı halleri, örnegin asırı kızgınlık, öfke,
sorumsuzluk çerçevesi içine alabilmesi gerekçeleriyle elestirilmektedir.
3. Karma Sistem
Karma sistemde kanun, hem isnat yeteneginin ortadan kalkmasını veya
zayıflaması hususunu aramakta, hem de bunun bir akıl hastalıgından dogmasını sart
kosmaktadır. Bu sistemde, akıl hastalıkları açıkça tek tek sayılmaz. Ancak akıl
hastalıgına isnat yetenegine etkisine göre sonuçlar baglanır. Failin içinde bulundugu
patolojik durumla isnat yeteneginin kaybı arasında nedensellik bagının tespiti sarttır.
Karma sistem, 1889 (m. 46) ve 1930 (m.88, 89) _talyan, 1937 _sviçre (m. 10, 11),
Brezilya, Polonya, yeni Alman Kanunu (m. 20, 21) ve Bulgar kanunları tarafından
kabul edilmistir.
Biyolojik sistem, bilirkisiye en sekilde güveni ve hakimin denetiminin fiilen
kaldırılmasını gerektirir. Psikolojik sistemde ise bu durum, en alt seviyededir. Buna
karsılık, karma sistemde bile bilirkisilerin görüslerinin kesin olarak etkili sayılması
karma sistemi biyolojik sisteme çevirmektedir.
4. Türk Ceza Kanunu’nun Sistemi
5237 sayılı TCK 32’nci maddesinde, “akıl hastalıgı nedeniyle, isledigi fiilin
hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yetenegi önemli derecede azalmıs olan kisiye ceza verilmez.” hükmünü
getirerek, 765 sayılı mülga TCK’da oldugu gibi karma sistemi benimsemistir.
Madde metni incelendiginde; “akıl hastalıgı nedeni” ifadesiyle biyolojik unsur
aranırken, öte yandan “fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranıslarını
yönlendirme yetenegi” denilerek psikolojik unsur aranmaktadır.
Ceza Kanunumuzun bu sistemi çerçevesinde, kiside sadece patolojik bir akıl
hastalıgının bulunması onun ceza sorumlulugunu kaldırmaz. Kisinin ceza
sorumlulugunu kaldırabilmesi için, akıl hastalıgının belirli bir seviyeye ulasmıs
olması gerekir. Yani bu hastalıgın, islenen somut suçta bir rol oynaması gereklidir344.
Failin isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılamasını ortadan
kaldırmamıs veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yetenegini
azaltmamıs olan bir akıl hastalıgı isnat yetenegini etkilemez. Bu yetenegin
etkilenmesi için akıl hastalıgının, failin davranıslarını yönlendirme yeteneginin
azalmasına neden olması yeterlidir (TCK m. 32/2). Dolayısıyla akıl hastalıgının
kabulü için anlama ve isteme yeteneklerinden her ikisinin de etkilenmis olması sart
degildir.
D. _snat Yetenegine Etkisi Olan Akıl Hastalıkları ve Bazı Durumlar
TCK, akıl hastalıgı bakımından üçlü bir ayrım yapmıstır. Buna göre, akıl
hastalıgı; kanunun 32’nci maddesinin 1’nci fıkrasında belirtildigi sekilde, ya anlama
yetenegini ortadan kaldırmakta veya isteme yetenegini önemli derecede
azaltmaktadır, yahut 32’nci maddenin 2’nci fıkrasında belirtildigi sekilde, önemli
derecede olmamakla birlikte isteme yetenegini azaltmaktadır, ya da isnat yetenegine
etkili olmamaktadır.
Kanunumuzdaki akıl hastalıgına iliskin hüküm, 765 sayılı mülga TCK’daki
hükümlerle karsılastırıldıgında; 765 sayılı mülga Kanun’un 46’ncı maddesi, birinci
durumu, “suuru veya hareket serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalıgı”
olarak belirtmektedir.
Her iki hüküm, aynı seyi yani akıl hastalıgının anlama ve isteme yetenegini
kaldırdıgını ifade etmektedir. Ancak bunların ifadeleri farklıdır. Birincisi, önemli
derecede azalmıs olmak derken bir takdir hükmüne; ikincisi, tamamen kaldıracak
surette derken bir tespit hükmüne yer vermektedir. Öyleyse, aralarındaki temel
farklılıktan ötürü, iki hükmün ifadesinin, ikisi de dogru olamayacagına göre, biri
yanlıs, öteki dogru olmaktadır. Birinci durumu, dogru ifade eden hüküm, 765 sayılı
mülga Kanun’un 46’ncı maddesi hükmüdür. Bu durumda, TCK’nın 32/1’nci
maddesinin dogru ifadesinin “Akıl hastalıgı nedeniyle, isledigi fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını tam algılayamayan veya bu fille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme
yetenegini tamamen kaybetmis olan kisiye ceza verilemez.” biçiminde olması
gerekmektedir. Söz konusu hüküm ancak bu sekilde ifade edildiginde onunla ikinci
fıkra hükmü arsındaki fark ortaya konulmus olacaktır.
Bu itibarla, 5237 sayılı Kanun’daki ifadeyi, 765 sayılı mülga Kanun’da
belirtildigi sekilde anlamak gerekeceginden; 765 sayılı mülga Kanun zamanında ileri
sürülen görüslerden faydalanılması mümkün olacaktır.
Akıl hastalıgının ne oldugu, ne gibi hallerde isnat yetenegine etkisi bulunacagı
hususlarının tayini uzmanlıgı ilgilendiren bir meseledir. Ancak isnat yetenegine
etkileri konusunda tartısmalı olan bazı durumları incelemek gerekmektedir.
1. _htiras Halleri
_ntikam, kin, zengin olma gibi ihtiras halleri ne kadar siddetli olursa olsunlar, akıl
hastalıgının bir nevi sayılmak suretiyle, isnat yetenegini etkilemezler. Gerçekten
normal olan her kisi, ihtiraslarına karsı koymak zorundadır. Esasen bir çok suçun
saiki, kin, intikam, hırs ve tamah gibi ihtiraslardan ibarettir. Akıl hastalıgı, klinik
gözlemle tespit edilen fizik veya psisik bir hastalıgı belirttigi için, ihtirasların akıl
hastalıgı teorisine sokulmasına imkan yoktur.
Ancak bazen bir ihtiras sabit fikir halini alabilir ve kisiligin tümünü istila ederek
akıl hastalıgı sekline dönüsebilir. Örnegin, para hırsı yüzünden, “para, para” diyerek
deliren kimsenin durumunda oldugu gibi. Bu takdirde, sözü geçen hastalıgın, etkisine
göre isnat yetenegine olan etkisini kabul etmek gerekebilir. Fakat, her halde, isnat
yetenegini etkileyen sebebin ihtiras hali olmayıp, bu halin sebebiyet verdigi akıl
hastalıgı oldugunu gözden uzak tutmamak gerekir.
_htiras hallerinin ceza sorumluluguna etkisi, karsılastırmalı hukukta degisik
sekillerde halledilmektedir. Bazı kanunlar ve özellikle Fransız Ceza Kanunu, bir
kimsenin “karsı koyamayacagı bir kuvvetin etkisi altında” suç islemesini de akıl
hastalıgı seklinde düzenlemis ve bu ülkelerdeki uygulamada bir takım siddetli
ihtirasların mukavemet edilemeyecek kuvvet sayıldıgı haller görülmüstür.
Kanunumuz ise, akıl hastalıgından söz etmekle, anlama veya isteme yetenegine etkili
olan, hatta bunları tamamıyla kaldırsa bile ihtiras hallerini cezayı kaldıran veya
azaltan bir neden olarak kabul etmemistir. _talyan Ceza Kanunu, ihtiras hallerini isnat
yetenegini ortadan kaldırmayacagını veya azaltmayacagını açıkça düzenlemistir.
2. Sar’a (Epilepsi)
Epileptik nöbet(sar’a), beyindeki hücrelerin kontrol edilemeyen, ani, asırı ve
anormal desarjlarına baglı olarak ortaya çıkan bir durumdur. Beyin, insan vücudunun
ana kumanda merkezi gibidir. Beyin hücreleri arasındaki uyumlu çalısma, elektriksel
sinyallerle saglanır. Nöbetin nedeni, bir tür beklenmeyen elektriksel uyarı olarak
düsünülebilir. Kısaca; epileptik nöbet beynin kuvvetli ve ani elektriksel bosalımı
sonucu olusan kısa süreli ve geçici bir durumdur.
Sar’a, ya hastada olusmus epileptik karakter nedeniyle suça yatkınlık veya
dogrudan dogruya bir suç sebebi olarak karsımıza çıkan bir akıl hastalıgıdır. Hangi
türden olursa olsun, sar’a nöbeti bilinç kaybına sebebiyet vermektedir. Bu nöbetlerde
genellikle depresyon, korku ve kızgınlık halleri, affektif bozukluklar, zihin fonksiyon
bozuklukları, algı kusurları ve davranıs bozuklukları görülür.
Suçluluk bakımından epileptikler siddet gösteren ve tehlikeli olan bazı suçları
isleyebilmektedirler. Özellikle bilinç karardıgı sıralarda korku ve depresyon
devirlerinde de epileptiklerde cinsel suçları ve kundakçılık suçlarını islemek
hususunda bir egilime rastlanır.
Doktrinde kabul gören düsünce, sar’a nöbeti sırasındaki fiillerin sorun teskil
etmeyecegi, bu esnada kisinin isnat yeteneginin bulunmadıgı, dolayısıyla akıl
hastalıgına iliskin hükümlerin uygulanacagıdır. Ancak sar’alı kisinin nöbet dısında
islemis oldugu fiiller bakımından farklı görüsler mevcuttur. Bazı yazarlar, nöbet
dısında suç isleyen kimsenin de normal bir kisi sayılmayacagını ileri sürerek, bu gibi
hallerde akıl hastalıgının bulundugunu kabul ederler. Diger bazı yazarlara göre,
her olayı somut olarak incelemek ve nöbet dısında suç isleyen kimsenin isnat
yeteneginin akıl hastalıgı nedeniyle kalkıp kalkmadıgına bakmak gerekir. Bazı
olaylarda oldugu gibi, kisi kriz gelecek diye anormal davranıslar içerisinde ise, bu
durum dikkate alınmalıdır. Nitekim, Yargıtay bir kararında sar’a hastalıgı olan
kisinin durumunun Türk Ceza Kanunu’nun 46. veya 47. maddeye uyup uymadıgının
saglık kurulu raporu ile tespit edilmesi gerektigini belirtmistir. Yüksek Mahkeme
bir baska kararında, sanıgın suçu isledigi sırada tutulmus oldugu sar’a hastalıgının
etkisi altında olup olmadıgının tespiti gerekecegi, bu konuda raporlar arasındaki
aykırılıgın giderilmesi için Adli Tıp Genel Kurulu’ndan mütalaa alınması gerektigini
ifade etmistir.
3. Saplantı
Kisilerdeki öldürülmek korkusu, temizlik gibi bazı saplantıların anormal
dereceye ulasması, akıl hastalıgı kapsamına girer. Ancak, bu durumun isnat
yetenegini etkilemesi için, saplantılı kisinin, saplantısı ile ilgili bir suç islemesi
gerekir. Örnegin, fail düsmanlarca öldürülecegi kanaatindedir ve bu saplantıdan
kurtulmak amacıyla, çok kere, hayali düsmanını, daha önce davranarak kendisi
öldürmektedir. Böyle bir kisinin saplantısı ile ilgili bir suç islemesi halinde, fiili
isledigi zaman akıl hastalıgına müptela oldugundan 32. madde uygulanacaktır359.
Ancak, aynı kisinin saplantısı ile ilgisi bulunmayan bir suçu islemis olması halinde,
akıl hastalıgının isnat yetenegini kaldırıp kaldırmayacagı veya azaltıp azaltmayacagı
tartısmalıdır. Bir kısım yazarlar, akıl hastalıgı ile suç arasında bir nedensellik
bagının varlıgını arayarak, bu gibi durumlarda isnat yeteneginin bulundugunu kabul
ederler. Örnegin, öldürülme saplantısı nedeniyle yanında sürekli silah tasıyan kisinin,
banka soyması veya ırza geçmesi halinde, saplantı dısı bir suç islediginden
cezalandırılacaktır. Diger bir kısım yazarlar ise, bu görüsün tereddütlere yol
açacagını ve böyle bir nedensellik bagını aramaga gerek bulunmadıgını iddia
etmektedirler.
4. Zeka Geriligi
Zeka gerilikleri, dogustan ya da çocuklugun ilk yıllarından itibaren ortaya çıkar
ve bazen de irsi nitelik arz eder. Bunlar, zeka geriliginin derecesine göre debil,
embesil ve idyo seklinde sınıflandırılabilir.
Zeka geriligi, kisinin içinde bulundugu toplumun gereklerine uyum ve
ögrenmede yetersizlik hali, kendi kendine yeterli olamama ve kendi islerini tek
basına görüp çözümleyememe halidir. Çogunlukla kabul edilen görüs budur.
Zeka düzeyleri normal insanlara daha yakın olan debilerin anlama az ve yavastır.
Dikkatlerini toplamada çok zorlandıklarından, ögrenme güçlügü gösterirler.
Dısarıdan gelen etkinin kötü olması halinde suç isleyebilirler.
Algılama ve kavrama yetenekleri düsük olan ve belli bir konuda bir yargı
olusturacak biçimde düsünemeyen embesillerin, bazı seyleri ögrenmeleri mümkün
ise de, bunlar sınırlıdır. Embesiller, her türlü fenalık ve cinayetleri basit sebeplerle
isleyebilirler.
_leri derecede bir zeka geriligi veya yetmezligi söz konusu olan idyoların bir sey
ögrenebilmeleri ve egitilebilmeleri imkansızdır. _dyoların saldırgan grubunda
bulunanlar, suç islemeye yatkın kimselerdir.
5. Uyurgezerlik ve Hipnotizma
Patolojik bir durum olan uyurgezerlik, akıl hastalıgı kapsamına sokulmaktadır ve
isnat yetenegine etkisi bakımından diger akıl hastalıklarının tabi oldugu rejime
tabidir. Ancak uyurgezer oldugunu bildigi halde, yatmadan önce gerekli tedbirleri
almayarak suç isleyenlerin taksire dayanarak sorumlu olacakları kabul edilmektedir.
Yukarıdaki bu hali, normal bir sahsın uyuması sonucu suç islemesi (örnegin
otomobilini sürerken uyuyup bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına sebebiyet
veren soförün durumu) durumundan ayırmak gerekir. Bu son örnekte fail, uyku
durumuna taksir ya da kastın sebebiyet vermesine göre kastından veya taksirinden
sorumlu tutulur.
Hipnotizma, patolojik bir niteligi olmayan ve sun’i olarak meydana getirilen bir
uyurgezerlik halidir. Hipnotizmada, bir kisinin uyku veya uyusukluk haline
sokularak ona bir takım hareketlerin yaptırılması söz konusu olmaktadır. Fail,
hipnotize edilmesinde kusurlu degilse, bu durumda islemis oldugu fiiller bakımından
isnat yeteneginin bulunmadıgı kabul edilmektedir. Ancak bu durumda onu suç
isletmek için alet gibi kullanan, suçu isleten kisi sorumlu olur. Bu gibi durumlarda
“dolayısıyla faillik” söz konusu olur. Fail suç islemek maksadıyla hipnotizmanın
etkisi altına girerek bir suç islemesi halinde Actiones Liberae In Causa (Sebebinde
serbest suçlar) kuralı geregince sorumlu olur ve bilerek telkinde bulunanı da serik
sıfatıyla sorumlu tutmak gerekir. Tedbirsizlikle kendisini hipnotik etkilere maruz
kılan kisi, taksirle isledigi suçlardan sorumlu olur. Örnegin bir gösteride gönüllü
olarak hipnoz olan ve bunun etkisinden kurtulmadan aracı ile eve dönerken bir
yayaya çarpan kisi, fiilinden sorumlu olacaktır.
6. Alkolizm ve Uyusturucu Madde Bagımlılıgı
Alkol ve uyusturucu madde bagımlılıgı da bir nevi akıl hastalıgıdır ve akıl
hastalıgı hakkında kabul edilen rejime tabidir. Ancak bu durumun akıl hastalıgı
kapsamına sokulabilmesi için onun, iptila, yani kronik zehirlenme derecesine
varması gerekir.
Alkol bagımlılıgı, akıl hastalıgı ile sonuçlanabilecek beyin dokusundaki daimi
degisimlere sebep olabilir. Diger taraftan alkol bagımlılıgı, uzmanlar tarafından, akıl
hastalıgı belirtilerinin bir unsuru olarak ifade edilmistir. Örnegin gizli olan bir
hastalık alkol tüketimi ile dısarı çıkabilir veya alkol tüketimi sar’aya yakalanmaya
yol açabilir. Dahası içilen alkolün derecesi kan sekerini düsürücü ve epilekptik
aktivite üretimi olusturur. Üzerinde durulan bir örnekte, az miktarda bira alan bir
gencin çılgınlık içerisinde annesini bıçaklaması sonrasında gencin kan örnegi alınmıs
ve yapılan incelemede, gencin kan sekerine egilim yüzünden böyle bir davranıs
sergiledigi sonucuna varılmıstır.
_ngiltere’de 1879 ve 1898 tarihleri arasında alkol bagımlıları için izinli içki içme
yerleri ve ıslahevleri kurulmustur. Ancak sonradan bu yerler, bagımlı kisiler için,
zorunlu olarak alkolden mahrumiyetin bir çözüm olmadıgının anlasılması üzerine
kapatılmıslardır.
Birlesmis Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey’in uyusturucu maddeler
komisyonunca, “kullanılmasından kisi ve toplum için zarar hasılı olan, kaçınılmaz
bir arzu ve miktarını artırma egilimi ile birlikte tekrar kullanma alıskanlıgı doguran,
yoksunluk veya ihtiyaç hallerinde ruhi ve bedeni vücuda getiren devri veya süregelen
zehirlenme hali” olarak tanımlanan iptila hali, sürekli bir zehirlenme, bedensel ve
ruhsal açıdan çökme, toplum için zararlı bir unsur durumuna girme halidir. Bu
maddeler, müptela durumundaki kisilerde gün geçtikçe daha az siddete etkili olmakta
ve zamanla alınan miktarların artırılması zorunlulugu dogmaktadır.
Anormal derecede alkol almak sonucu meydana gelen patolojik
entoksikasyon’lar (alkol zehirlenmesi) sonunda kisi, genellikle yüksek derecede
saldırı ya da suç isleme tehlikesi gösterir. Uyusturucu maddelerin ya da diger
tutkunluk yapıcı ilaçların ileri derecede kullanılması sonucu kisi, bu maddeleri elde
etmek için her türlü suçları isleyebilecek bir duruma girer.
1930 tarihli _talyan Ceza Kanunu bu konuda açık bir hüküm getirmistir (m. 95):
“Alkol veya uyusturucu maddelerle kronik zehirlenme halinde islenen suçlar
hakkında da 88 ve 89. maddeler (akıl hastalıklarına ait hükümler) uygulanır”.
Hukukumuz açısından, alkol ve uyusturucu madde bagımlılıgının iptila
derecesine ulastıgının tespiti halinde, bu durum akıl hastalıgı olarak
degerlendirilecek ve Kanunumuzun 32. maddesi uygulanacaktır.
Alkol ve uyusturucu maddelerin kullanılmasından ileri gelen zehirlenmeleri,
itiyadi kullanmadan ayırt etmek gerekir. Gerçekten, kisinin itiyadi bagımlılıgı
durumunda, alkol ve uyusturucu madde kisi üzerinde geçici etki yapar ve bu etki
ortadan kalkınca, sahıs normal kisiligine döner. Kronik zehirlenme durumunda ise,
kisi alkol veya uyusturucu madde almadıgı zamanda da akli melekelerinde bozukluk
vardır ve krize girer. Bu sebepledir ki kronik zehirlenmeleri akıl hastalıkları arasında
saymak gereklidir. Diger bir ifadeyle, bu kisiler için alkol veya uyusturucu, hava ve
su kadar gerekli madde durumuna gelmistir. Bu nedenle, bu kisiler hakkında, tedbir
sorumlulugu öngörülmüstür.
Kanunumuzun 34’ncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, iradî olarak alınan
alkol veya uyusturucu maddelerin, isnat yetenegine etkisi olmayacagına iliskin
hükmü, kronik zehirlenme seklini almamıs sarhosluk ve uyusturucu madde etkisi
seklinde anlamak gerekir. Nitekim, Kanunumuzun 57’nci maddesinin 7’nci
fıkrasında (765 sayılı mülga TCK m. 404/4, m. 573); “Suç isleyen alkol ya da
uyusturucu veya uyarıcı madde bagımlısı kisilerin, güvenlik tedbiri olarak, alkol ya
da uyusturucu veya uyarıcı madde bagımlılarına özgü saglık kurulusunda tedavi
altına alınmasına karar verilir. Bu kisilerin tedavisi, alkol ya da uyusturucu veya
uyarıcı madde bagımlılıgından kurtulmalarına kadar devam eder. Bu kisiler,
yerlestirildigi kurumun saglık kurulunca bu yönde düzenlenecek rapor üzerine
mahkeme veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir” seklinde düzenleme yapılmıs ve
bu çesit zehirlenmeler, kanunkoyucu tarafından tedaviye gerekli kılan bir hal olarak
kabul edilmistir.
7. Kleptomani
“Hırsızlık hastalıgı” diye anılan kleptomanide kisi içten gelen ani ve karsı
konulmaz dürtülerle hırsızlık suçunu isler. Çalınan seylerin maddi açıdan büyük bir
deger tasıyıp tasımamaları önemli degildir. Kisi, daha kolay ve çok daha degerli
seyleri çalabilme olanagına sahip bulunsa dahi, o degerli seyleri degil, dürtülerinin
yöneldigi esyayı çalmayı tercih eder.
Yargıtay bir kararında, kleptomani hastası olan kisilerin akli durumlarının
usulüne uygun bir sekilde arastırılmasını ve neticeye göre TCK’nın 46 veya 47’nci
maddelerin uygulanmasına yer olup olmadıgının düsünülmesini istemektedir.
Ayrıca isaret etmek gerekir ki, kleptomani akıl hastası olan kisinin hafif
degerdeki seylere yönelik olarak isledigi hırsızlık suçu açısından isnat yeteneginin
olmadıgı söylenebilir. Ancak, bu kisinin kasten adam öldürme suçunu islemesi
halinde, malul oldugu akıl hastalıgı bu fiille ilgili olarak isnat yetenegini
etkilemez.
8. Psikopati
Psikopatinin tarifi, psikiyatride zamanla degismis olup halen de bu husus
kesinlikle belirmis degildir. Genel görüs, psikopatinin daimi ve asli bir karakter
anormalligi oldugu, ne psikozlar gibi giderek gelisen bir hastalık ve ne de akıl
zayıflıgı gibi zeka noksanı teskil ettigidir. Psikopati, bazılarınca esas itibariyle, irade
kuvvetine ve duygusal hayata etki yapan bir karakter bozuklugu sayılmaktadır.
Ancak psikopatinin varlıgından söz edebilmek için karakter anormalliginin esaslı
olması gerekir; yoksa önemsiz karakter bozuklukları veya anormallikleri dolayısıyla
bir kisinin psikopat sayılması mümkün degildir.
Psikopatların ceza sorumlulugunun nasıl oldugu hususu, doktrinde çok tartısılmıs
bir konudur. Gerek hukukçular ve gerekse tıp mensuplarının çogunlugu,
psikopatların ceza sorumlulugunun tam oldugu ve isnat yetenegini kaldıran bir sebep
olarak kabul edilemeyecegi düsüncesindedirler. Buna karsılık çagdas tıbbi bir
kategori olarak psikopatinin bir akıl hastalıgı sayılması gerektigini öne süren yazarlar
vardır.
TCK’nın 32’nci maddesinin ikinci fıkrasının (765 sayılı mülga TCK m.47)
uygulanabilmesi açısından ise, bir görüse göre, hastalıgın ileri derecelerinde ve
özellikle bir psikoz baslangıcında, bunun bir akıl hastalıgı olarak degerlendirilmesi
ve 47’nci maddede belirtilen derecede isnat yetenegini kaldırdıgı kabul edilerek
uygulama yapılmalıdır
Diger bir görüse göre bu anlayıs yanlıstır. Böyle bir tutumun, psikopatı yeni bir
suça hazırlayacagı, isledigi bir suç nedeniyle cezalandırılmadıgını veya daha az
cezalandırıldıgını gören bir psikopatın, çok daha rahat ve güvenli olarak yeni bir suça
tesebbüs edecegi belirtilerek, bu kisiler hakkında 765 sayılı mülga TCK’nın 47’nci
maddesinin uygulanmaması gerektigi belirtilmektedir.
Yargıtay’ın bir kararında, “..sanıgın psikopat olarak tanınan bir kimse oldugu
ifade edilmis bulunmasına göre suç tarihinde TCK’nın 46 ve 47’nci maddeleri
geregince ceza sorumlulugunu tamamen veya kısman kalkacak bir halinin bulunup
bulunmadıgının tıbben tespitinden sonra sonucuna nazaran bir karar verilmesi
gerektigi..” belirtilerek uzmanlarca yapılacak inceleme neticesinde sanık hakkında
uygulanacak hükmün belirlenmesi istenilmektedir.
Kanaatimizce de, bir kısım yazarlarca belirtildigi üzere, psikopatın hareketlerinin
ekseriya sizofrenden daha anormal olabilecegi durumların tespiti halinde TCK’nun
32’nci maddesinin ikinci fıkrası uygulanabilecektir. Zira bu durumun, isnat yetenegi
üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Ancak, önemli dereceye ulasmamıs bir psikopati
durumunda, psikopat kisinin ceza sorumlulugu tam olacaktır.
9. Degerlendirme
_snat yetenegine etkileri konusunda tartısmalı olan bazı akıl hastalıkları ve
durumlar incelenmeye çalısılmıstır. Degerlendirmeler neticesinde, bu hastalık ve
durumların uzmanlarca yapılacak tespitler sonrasında isnat yetenegine etkilerinin
olup olmadıgı ve varsa bu etkinin kisinin anlama veya isteme yetenegini hangi
ölçüde etkiledigi sonucuna varılması gerektigi kanaatine ulasılmıstır. Nitekim
Yargıtay’da pek çok kararında, isnat yetenegine etkisi bakımından çesitli durumların
tıp tarafından tespitinin yapılması ve sonrasında hakimin bir neticeye varması
gerektigini belirtmistir.
Ayrıca, akıl hastalıgı ile suç arasında dogrudan bir ilgi kurulabildigi hallerde,
tabii olarak, suç ile akli ve ruhi durum arasında bir iliskinin varlıgından söz
edilecektir. Fakat akıl hastalıklarının olusunda kültürel etkilerin rollerini unutmamak
gerekir. Mesela Freud’a göre nevrozlar asli birtakım arzuların içe itilmesinden dogar.
Fakat bu içe itilis mekanizmasında en çok etkili olan unsur ise sosyal kuvvetlerdir ve
bu husus kültürel etkenlere baglıdır. Diger yandan akıl hastası, çevresinde komik,
garip gözükür, etrafının alay ve istihzasına hedef olmak suretiyle bütün sosyal
itibarını kaybeder. Böylece sonuç olarak, sosyal etkilerin harekete geçirdigi kisilik
farklılıkları suça yöneltilmis olur.
E. Türk Ceza Kanunu’na Göre Akıl Hastalıgının Dereceleri
1. Genel Olarak
TCK, akıl hastalıgı bakımından üçlü bir ayrım yapmıstır. Buna göre, akıl
hastalıgı; kanunun 32’nci maddesinin 1’nci fıkrasında belirtildigi sekilde, ya anlama
yetenegini ortadan kaldırmakta veya isteme yetenegini önemli derecede
azaltmaktadır, yahut 32’nci maddenin 2’nci fıkrasında belirtildigi sekilde, önemli
derecede olmamakla birlikte isteme yetenegini azaltmaktadır, ya da isnat yetenegine
etkili olmamaktadır.
Bu kısımda, her ne kadar akıl hastalıgının derecelendirilmesi tartısmalı ise de,
TCK’da tam ve kısmi akıl hastalıgı olarak yapılan derecelendirme incelenecektir.
2. Tam Akıl Hastalıgı
a. Genel Olarak
TCK’nın 32’nci maddesinin birinci fıkrasında tam akıl hastası, “isledigi filin
anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yetenegi önemli derecede azalmıs olan kimse” seklinde tanımlanmıstır.
Buna karsılık 765 sayılı mülga TCK’nın 46’ncı maddesinde, tam akıl hastası,
“fiili isledigi zaman suurunun veya hareketinin serbestîsini tamamen kaldıracak
surette akıl hastalıgına duçar olan kimse” olarak tanımlanmaktadır.
Her iki hüküm de aynı seyi, yani akıl hastalıgının anlama ve isteme yetenegini
kaldırdıgını ifade etmektedir. Ancak hükümlerin ifadeleri farklıdır. Birincisi, fiilin
anlam ve sonuçlarını algılayamamaktan ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin
önemli derecede azalmıs olmasından söz etmekte; ikincisi fiili isledigi zaman
suurunun ve hareketinin serbestîsini tamamen kaldıracak surette akıl hastalıgından
söz etmektedir. Ayrıca, birinci hüküm, önemli derecede azalmıs olmak derken, bir
takdir hükmüne; ikinci hüküm, tamamen kaldıracak surette derken bir tespit
hükmüne yer vermektedir. _ki hükmün ifadesinden birisi dogru digeri yanlıstır. Tam
akıl hastalıgını dogru ifade eden hüküm, 765 sayılı mülga TCK’nun 46’ncı maddesi
hükmüdür. Zira, _talyan Ceza Kanunu’nun 88’nci maddesi hükmü, akıl hastalıgını
765 sayılı mülga TCK’nun hükmüne benzer sekilde ifade etmistir.
Bu durumda, Kanunumuzun 32’nci maddesinin birinci fıkrasındaki hükmün
ifadesi; “Akıl hastalıgı nedeniyle, isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını tam
algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yetenegini
tamamen kaybetmis olan kisiye ceza verilemez” seklinde olması gerekmektedir. Söz
konusu hüküm ancak bu sekilde ifade edildiginde, maddenin ikinci fıkrası hükmü ile
arasındaki fark ortaya konulmus olacaktır.
Bir kısım yazarlar da, aynı sekilde, söz konusu hükümdeki ifadeyi “bilinci ya da
irade özgürlügünü tamamen veya önemli derecede ortadan kaldıracak bir akıl
hastalıgının bulunması” seklinde anlamaktadırlar.
b. Kavram
Tam akıl hastalıgının düzenlendigi 765 sayılı mülga TCK’nun 46’ncı maddesi ilk
metni; “Cürümü isledigi zaman suur ve harekâtının serbestîsini kaybedecek surette
ruhi zaafa müptela olan kimseye ceza verilmez” seklindeydi. 1933 yılında yapılan
degisiklikle “ruhi zaaf” terimi yerine “akli maluliyet” terimi getirilmistir. Gerekçe
olarak da “ruhi zaaf” teriminin genis yoruma açık olması, “akli maluliyet” teriminin
ise daha dar bir anlam ifade etmesi gösterilmistir. Madde hükmü, 9.7.1953 tarih ve
6123 sayılı yasa ile “Suçu isledigi zaman suurunun veya harekâtının serbestîsini
tamamen kaldıracak surette akıl maluliyetine müptela olan kimseye ceza verilmez”
seklinde degistirilmis ve “akıl maluliyeti” terimi muhafaza edilmistir.
Maddeye son sekli 18.5.1955 tarih ve 6569 sayılı kanun ile verilmistir. Buna
göre; “Fiili isledigi zaman suurunun veya harekâtının serbestîsini tamamen
kaldıracak surette akıl hastalıgına duçar olan kimseye ceza verilemez”. Görüldügü
üzere, son degisiklikle, “akıl maluliyeti” terimi yerine daha dar anlam olan “akıl
hastalıgı” terimi kullanılmıstır. Tam akıl hastalıgına iliskin TCK’nun 32’nci
maddesinde “akıl hastalıgı” kavramı korunmustur. 765 sayılı mülga Kanunun 46’ncı
maddesinin tercümesinde önemli bir yanlıslık yapılmıstır. “…suurunu ve
hareketlerinin serbestisini kaldıracak surette…” denilmesi gerekirken “..suurunun”
denilmistir. Halbuki burada söz konusu “serbesti” dogrudan dogruya “irade”yi ifade
etmektedir.
Doktrinde bir kısım yazarlar, akıl hastalıgı teriminin kanunlarda çok genis
anlamda kullanıldıgını, yalnız zihni unsurları degil irade ile ilgili unsurları da
içerdiginin kabul edildigini, “akıl maluliyeti” teriminin “hastalık” kavramından daha
genis oldugunu, bu gibi hallerde, ortada görev dengesini bozan patolojik bir durumun
olması gerektigini ileri sürerek “akıl maluliyeti” kavramının kullanılması gerektigini
savunmaktadırlar.
Diger bazı yazarlar da, psikiyatri bilimince anlama ve isteme yeteneklerine etkisi
kabul edilip de, patolojik yani marazi bir hal gösteren akli melekelerdeki her nevi
bozuklugun akıl hastalıgı sayılacagını, kanunlarda kullanılan “akıl” deyimini genis
sekilde anlamak ve gerek zekâ gerekse iradeyi ilgilendiren bütün patolojik halleri
kapsamına alacak sekilde yorumlamak gerekecegini ileri sürmektedirler.
Kanaatimizce, daha dar bir anlam ifade etmesi nedeniyle, Kanunumuzdaki “akıl
hastalıgı” teriminin kullanılması gerekmektedir ve “akıl” ve “hastalık” kavramlarının
kapsamına girecek durumlarının tespiti, tıp uzmanlarının görevindedir.
c. Tam Akıl Hastalıgının Kanuni Sartları
i. Kiside Bir Akıl Hastalıgının Bulunması
Akıl hastalıgının ne oldugunu kanun tarif etmemektedir. Ancak, akıl hastalıgına
iliskin Kanunumuz hükümlerinin uygulanabilmesi için; kisinin isledigi fiilin hukuki
anlam ve sonuçlarını tam algılayamamasına veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yetenegini tamamen kaybetmesine neden olan bir akıl hastalıgının
bulunması gerekmektedir. Çünkü, Ceza Kanunumuz, akıl hastalıgının isnat
yetenegine etkisi bakımından karma sistemi kabul etmekte, dolayısıyla bilinç ya da
irade özgürlügünün bir akıl hastalıgı nedeniyle tamamen ortadan kalkmıs olmasını
aramaktadır.
Kisinin algılamasını ortadan kaldıran veya davranıslarını yönlendirme
yeteneginin tamamen kaybetmesine neden olan bir akıl hastalıgının tespiti tıbbi bir
konu olmakla beraber akıl hastalıgı dısında bir arızi sebeple kisinin algılama ve irade
yeteneginin ortadan kalkmıs olması halinde TCK’nun 32’nci maddesinin birinci
fıkrası hükmü uygulanmaz. Örnegin, öfke, korku, sürpriz, cinsel zevk, utanç, tutku,
kıskançlık, fanatizm, ihtiras gibi iradeyi kontrol altına alabilen dürtüler isnat
yetenegine etki etmedikleri için bu hallerin baskısıyla suç isleyen kisiler akıl hastası
sayılmazlar. Kanunkoyucu, iradenin bu gibi dürtüleri kontrol altına almasını
istemektedir.
Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir kararında “TCK’nun 46’ncı maddesinin
uygulanabilmesi için suurun bulunmaması halinin akli maluliyetten ileri gelmesi
sartının varlıgını” aramıstır.
ii. Akıl Hastalıgının “Failin Algılamasını Kaldıracak veya
Davranıslarını Yönlendirme Yetenegini Tamamen Kaybettirecek
Derecede” Olması
_ster kusurlu sorumluluk isterse kusur karinesine dayalı sorumluluk söz konusu
olsun, failin fiilinden sorumlu tutulabilmesi için, basta gelen kosulun failin fiilinin
suurlu ve iradi olması sebebiyle, akıl hastalıgının failin algılamasını ve iradesini
tamamen kaybettirecek derecede bulunması sartı aranmaktadır.
TCK’nın 32’nci maddesinin birinci fıkrasında; “Akıl hastalıgı nedeniyle, isledigi
fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak
davranıslarını yönlendirme yetenegi önemli derecede azalmıs olan kisiye ceza
verilmez” hükmü yer almıstır.
Her ne kadar madde hükmünde, akıl hastalıgının kisinin davranıslarını
yönlendirme yetenegini önemli derecede azaltmıs olması gerektigi belirtilmis ise de;
daha önce açıkladıgımız üzere, Kanunumuzun tam akıl hastalıgına iliskin bu hükmü
dogru bir sekilde ifade edilmemistir. Söz konusu hüküm, “Akıl hastalıgı nedeniyle,
isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını tam algılayamayan veya bu fiille ilgili
olarak davranıslarını yönlendirme yetenegini tamamen kaybetmis olan kisiye ceza
verilemez” seklinde olması gerekmektedir. Çünkü, söz konusu hüküm ancak bu
sekilde ifade edildiginde, maddenin ikinci fıkrası hükmü ile arasındaki fark ortaya
konulmus olacaktır. Bu nedenle, açıklamalarımızda, “davranıslarını yönlendirme
yetenegi önemli derecede azalmıs olan kimse” ifadesi yerine “davranıslarını
yönlendirme yetenegini tamamen kaybetmis olan kimse” ifadesi kullanılacaktır.
Görülmektedir ki; Kanunumuz, kisinin sorumsuzlugu için akıl hastalıgının belirli
bir vahamet derecesine ulasmıs olmasını aramaktadır. Çünkü, tüm akıl hastalıkları,
kisinin isledigi her fiil açısından algılama ve irade yetenegi üzerinde etkili
olmayabilir.
Yargıtay; “Sanıgın fiili isledigi tarihte suurunu ve hareketinin serbestîsini
tamamen veya kısmen kaldıracak surette akıl hastalıgına duçar olup olmadıgının Adli
Tıp Kurumu ilgili _htisas Kurulu’ndan alınacak raporla tespiti gerektigi” seklinde
verdigi bir kararda da; akıl hastalıgının, kisinin algılamasını veya davranıslarını
yönlendirme yetenegini tamamen kaldıracak derecede olması gerektigini ifade
etmistir.
Yüksek Mahkeme, aynı yönde verdigi bir kararında da, “Sanıgın tüm evlere içki
bulmak için girdigi anlasılmasına göre alkol bagımlısı olup olmadıgı, suur ve irade
özgürlügünü etkileyecek bir akıl hastalıgı bulunup bulunmadıgının arastırılması
gerektigi”ni ifade etmistir.
Tam akıl hastalıgına iliskin 765 sayılı mülga TCK’nun 46’ncı maddesindeki
“suur veya harekâtının serbestîsi” ifadeleri ile 5237 sayılı TCK’nun 32’nci maddenin
birinci fıkrasındaki “algılama veya davranıslarını yönlendirme yetenegi” seklindeki
ifadeler, aynı anlama gelmektedirler.
Bilinç(suur), anlama, ne yaptıgının farkında olma, çevresini ve kendini algılama
yetenegidir. Genellikle akıl hastaları da yaptıkları hareketleri bilirler. Ancak, onlar,
yaptıkları hareketleri degerlendirme, suç olma yetenegini bilme yeteneginden, yani
ahlaki bilinçten yoksundurlar. Bilinçli olma ise bunları gerektirir. Bu nedenle, akıl
hastalıgının bu madde anlamında bilinci ortadan kaldırıp kaldırmadıgı ancak uzman
bilirkisilerce incelenerek takdir edilebilir.
Songar’a göre algılamanın(suur) üç safhası mevcuttur:
I. Algılama için ilk sart “uyanıklık” halidir. Bir kisinin suurlu olabilmesi için
uyanık ve dikkatli olması gerekir.
II. Çevreden gelen haberleri, izlenim ve mesajları almakla ilgili bulunan sinir
sisteminin ve duyu organlarının saglam olarak çalısması lazımdır.
III. Uyanık ve dikkatli bir insanın idrak ettigi izlenimlerin kalitelerinin ayırt
edilmesi, tanınması, bilinmesi ve bu sonuçtan bütünüyle haberdar olmak
gereklidir. Algılama, bu noktada yüksek ruhi kapasiteleri, zeka ve hafızayı,
muhakemeyi de içene almaktadır.
Psikiyatri bakımından bu sekilde tanımlanan algılama(suur) kavramı, hukukta
üçüncü safhaya daha önem verilmesi ile biraz daha genislik kazanmaktadır.
Dolayısıyla, algılama, “ne yaptıgının” yanında “yaptıgının da ne oldugunu”
bilmektir. Eger, algılama, yalnızca failin ne yaptıgını bilmek olarak kabul
edilseydi, bir iki istisna dısında, akıl hastalıklarının ceza sorumlulugunu
kaldırmadıgını kabul etmek gerekecekti. Çünkü, bir çok akıl hastası (örnegin
sizofrenler), suç islerken ne yaptıklarını bilirler ve daha sonra çok kolayca hatırlarlar.
Fakat bunlar yapmıs oldukları fiilin suç olma vasfını, niteligini degerlendiremezler
ve bilemezler.
Kanaatimizce, Kanunumuzun 32’nci maddesinin birinci fıkrasındaki “Failin
isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamaması”ndan maksat, “failin
isledigi fiilin ne oldugunu bilmemesi ve fiilin suç olma vasfını
degerlendirememesi”dir.
Doktrinde Erem-Danısman-Artuk, algılamanın(suurun) tamamıyla ortadan
kalkmasının mümkün olmadıgını belirtmektedirler. Anılan yazarlara göre,
algılamanın mutlak olarak ortadan kalkmasını sart kosmak maddeyi uygulanmaz hale
getirmek olacaktır. Kanunumuzda bu konuda bir açıklama bulunmamaktadır.
Ancak Ünver’e göre; tam akıl hastasında dahi, kendisine göre bir suurun bulunup
bulunmaması tıbbi bir uzmanlık konusudur. Ceza hukuku açısından, suurun, failin ne
yaptıgının yanında, fiilinin ne anlama geldigini kavrama ve davranıslarını
degerlendirebilme fonksiyonunun da kalkmıs olmasının, madde hükmünün
uygulanması için yeterlidir.
Davranıslarını yönlendirme yetenegi yani irade özgürlügüne gelince, bunun
kalkması kisinin baska sekilde hareket edebilme imkânının ortadan kalkmıs olması
ve iradesinin özgür olmaması demektir. Hareket serbestîsi (irade özgürlügü),
dıs(harici) bir serbestidir.
_rade(davranıslarını yönlendirme yetenegi), kisinin kendi davranıs ve düsünceleri
arasında bir tercih yapabilme, seçme yetenegidir. Genellikle denmektedir ki, ceza
sorumlulugu açısından hukukun aradıgı fiilin iradi olmasıdır. Fiilin iradiliginden söz
edebilmek için, fiilin sadece suurlu bir dürtüden kaynaklanmıs olması yeterlidir;
baska bir seye de gerek yoktur.
Bazı akıl hastalıklarında kisi kendi iradesi ile davranıs ve düsünceleri arasında bu
seçimi yapamaz; hezeyanlı fikirlerin, paralojik mantıgın ve idrak yanılmalarının
veya baska bir kisinin etkisi ve baskısı altındadır. Örnegin zekâ bozuklukları kisinin
hüküm verme yetenegini sakatlar ve ortadan kaldırır. Diger yandan, uyusturucu
madde nedeniyle kronik zehirlenme durumundaki kisilerin bu maddeleri almadıkları
zamanda akıl hastalıgı altında oldukları kabul edilmektedir.
iii. Akıl Hastalıgının “Fiilin _slendigi Zaman” Bulunması
Tam akıl hastalıgına iliskin Kanunumuzun 32’nci maddesinin birinci fıkrası
hükmünün uygulanabilmesi için gerekli sartlardan birisi de, failin fiili isledigi anda
akıl hastası olmasıdır. Akıl hastalıgının fiilin islenmesinden sonra ortaya çıkması
halinde, derecesi ne olursa olsun, artık suçtan dogan ceza iliskisini degil, usul
iliskisini ilgilendirir ve sadece davanın açılıp açılmayacagı, devam edip etmeyecegi,
hükmolunan cezanın infazına baslanıp baslanamayacagı veyahut infaza devam edilip
edilmeyecegi hususlarını ilgilendirir. Örnegin, suç islenmesinden sonra
yakalanılan akıl hastalıgı, savunmanın esaslı sekilde yapılmasına engel teskil
ediyorsa, bu durum yargılama engeledir ve yargılama yapılamaz.
Yargıtay’ın degisik karalarında da, akıl hastalıgının fiilin islendigi zaman
bulunması sartına deginilmistir. Örnegin Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin 1992 tarihinde
verdigi bir kararda; “Sanıgın fiili isledigi tarihte suurunu veya hareketinin
serbestisini tamamen…kaldıracak surette akıl hastalıgına duçar olup olmadıgının
Adli Tıp Kurumu ilgili _htisas Kurulu’ndan alınacak raporla tespiti gerektigi”ni ifade
etmistir.
Akıl hastalıgının fiilin islendigi zaman bulunması sartı, dönemsel akıl hastalıkları
bakımından önem göstermektedir. Özellikle dönemsel olarak etkili hale gelen sar’a
gibi akıl hastalıklarında, fiilin islendigi anda failin hastalıgın etkisi altında bulunup
bulunmadıgını belirleme önemlidir.
Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesi bir kararında; “Suçu isledikten sonra yargılama
sürecinde akıl hastalıgına yakalanan sanık hakkında, muhakemenin durmasına karar
verilerek, akıl hastalıkları hastanesinde koruma, gözlem ve tedaviye tabi tutulacagı;
hakkında hükmedilecek ceza yaptırımının nedenini ve sonuçlarını anlama
derecesinde iyilestigi bildirildiginde yargılamaya devam olunacagı” ifade
edilmistir.
Doktrinde Erem-Danısman-Artuk, akıl hastalıgının filin islendigi zaman
bulundugunu belirlemenin uygulamada birçok güçlüklere neden oldugunu, bunu
matematiksel bir kurula dayandırmanın hatalı oldugunu ve akıl hastalıgı etkisi altında
islenen suçlarda suçlunun fiili isledigi zaman akıl hastalıgı halinde bulundugunu
kabul etmek gerektigini ifade etmektedirler.
Akıl hastalıgının fiilin islendigi zaman bulunması kosulunu, niteligi geregi bazı
suçlar bakımından ayrı ele almak gerekecektir.
aa.Kesintisiz Suçlar Bakımından Akıl Hastalıgının “Fiilin _slendigi Zaman”
Bulunması Kuralı
Suç tipinde belirtilen neticenin gerçeklesmis ve tamamlanmıs olmasına karsılık,
henüz bitmeyen ve belirli bir süre devam eden suçlar olarak tanımlanan kesintisiz
suçlarda, akıl hastalıgının sorumlulugu ortadan kaldırması için devamlılıgın sona
erdigi anda bu akıl hastalıgının varlıgı lazımdır. Eger kesintisiz suç basladıgı anda
mevcut bulunan akıl hastalıgı devamlılık sona ermeden kalkmıssa fail suçtan
sorumlu olacaktır. Dolayısıyla, bu suçlarda, akıl hastalıgının belirlenmesi
açısından kesintinin gerçeklestigi an esas alınır.
bb.Zincirleme Suçlar Bakımından Akıl Hastalıgının “Fiilin _slendigi
Zaman” Bulunması Kuralı
Kanunumuzun 43’üncü maddesinde, “Bir suç isleme kararının icrası kapsamında,
degisik zamanlarda bir kisiye karsı aynı suçun birden fazla islenmesi durumu”
seklinde tanımlanan zincirleme suçlarda, akıl hastalıgının ceza sorumlulugunu
kaldırabilmesi için, suçun tamamlanma yani islenme anı olan, zincirleme hareketin
son buldugu an akıl hastalıgının bulunması gerekir.
cc._tiyadi Suçlar Bakımından Akıl Hastalıgının “Fiilin _slendigi Zaman”
Bulunması Kuralı
Bazı suçların islenmesi için tek bir icra veya ihmal hareketinin yapılması
yetmez, ayrıca alıskanlık kazandıracak yeterli sayıda bir icra veya ihmal hareketinin
yapılması gerekir. Bu suçlara, itiyadî suçlar adı verilmektedir. _tiyadi suçlarda,
akıl hastalıgının mevcut oldugu anlarda islenen fiiller, itiyadi teskil edecek fiillerin
hesaplanmasında göz önünde tutulmayacaktır. Ancak, akıl hastalıgının
iyilesmesinden sonra yapılan hareketler, itiyadi olusturmaya yetecek sayıda
oldukları takdirde _tiyadi suçtan bahsedilecektir.
d. Tam Akıl Hastalarına _liskin Güvenlik Tedbirleri
i. Genel Olarak
Kanunumuzun 32’nci maddesinin birinci fıkrası hükmüne göre, suçu isledigi
sırada tam akıl hastası olan kisilere ceza verilmez. Ancak, bu kisiler hakkında, akıl
hastalıgı yetkili saglık kurullarınca tespit edildikten sonra, TCK’nun 57’nci
maddesinin 1-5’inci fıkralarında belirtilen hem tedavi hem de koruma amaçlı
güvenlik tedbirleri uygulanır.
Kunter-Yenisey’e göre, güvenlik ve tedavi tedbiri, akıl hastası olan bir kisinin
suç islemesinin bir sonucu oldugundan, suç isleyen kisiye uygulanan bir
müeyyidedir. Ancak Hafızogulları’na göre, birçok yönden ceza ile benzerlik
gösterse bile, güvenlik tedbirleri, bir ceza müeyyidesi veya bir tür bir ceza
müeyyidesi olmayıp, salt önleme tedbiridirler.
Güvenlik tedbirleri, bazı ortak yönlerinin olmasına ragmen, cezalardan tamamen
farklı tedbirlerdir. Bunlar, sadece önleme tedbirleridirler. Önleme, bunların, özgül
niteligidir. Bunlarla, bir kez suç isleyerek tehlikeliligini ortaya koymus kisinin,
iyilestirilmesi, egitilmesi, tehlikeli kisiliginden arındırılması, bulundugu krimınojen
ortamdan kurtarılması amaçlanmaktadır.
ii. Mukayeseli Hukukta Durum
_snat yetenegi bulunmadıgı anlasılan akıl hastası kisiler hakkında bir tedbirin
uygulanması geregi hemen hemen tüm mukayeseli hukuk sistemlerinde kabul
edilmistir.
Genel olarak suç isleyen akıl hastası kisilere tedavi ve koruma amaçlı tedbir
uygulanması konusundaki düzenlemelerin önceleri ceza kanunlarında yapılmasına
karsın bu konuda son zamanlarda sosyal koruma kanunları aracılıgı ile
düzenlemelere gidildigi görülmektedir. Bu konudaki ilk yasa Hollanda’da 25.4.1925
tarihinde yürürlüge giren “Psikopatlar Hakkında Yasa”dır. Avrupa’da en gelismis
sosyal koruma kanununun 9.4.1930 tarihli Belçika Sosyal Koruma Kanunu oldugu
söylenebilir. _sviçre ve Danimarka Ceza Kanunları’nda ise akıl hastalarına
uygulanacak hükümler, güvenlik ve tedaviler ayrıca düzenlenmistir.
Tedavi ve koruma amaçlı tedbirler açısından mukayeseli hukukta üç sistem kabul
edilmistir: _dari Sistem adı verilen sistemde; akıl hastaları hakkında tedbire
hükmetmek ve bu kisilerin salıverilmesine karar vermek yetkisi idari makamlara
aittir. Adli Sistem’de, akıl hastaları hakkında tedbirlere ancak adli makamlar karar
vermektedir. Karma Sistem adıyla anılan sistemde ise, akıl hastaları hakkında tedbire
hükmetmek yetkisi adli makamlara, serbest bırakma yetkisi ise idari makamlara
aittir. TCK’nun 57’nci maddesine göre akıl hastalarına iliskin tedavi ve güvenlik
amaçlı tedbirlere hükmetmek ve bu kisilerin serbest bırakılmasına karar vermek
yetkisi hakim veya mahkemeye verildigi görüldügünden, Ceza Hukukumuz
açısından Adli Sistem’in benimsendigi söylenebilir.
_talyan Ceza Kanunu’nun 222’nci maddesine göre, tam akıl hastası suçlu prensip
olarak iki yıl süreyle bir adli yurda konulur. Ölüm veya müebbet agır hapis
gerektiren durumlarda bu süre on yıldır. Alman ve _sviçre Ceza Kanunları’nda süre
için alt sınır konulmamıstır ve suçlu iyilestigi zaman salıverilir.
iii. Güvenlik Tedbirlerine _liskin Ceza Kanunumuzun Sistemi
Suç isleyen tam akıl hastası kisiler hakkında uygulanacak koruma ve tedavi
amaçlı güvenlik tedbirlere iliskin usuller, Kanunumuzun 57’nci maddesinin 1-5’inci
fıkraları arasında düzenlenmistir. Buna göre:
(1) Fiili isledigi sırada akıl hastası olan kisi hakkında, koruma ve tedavi amaçlı
olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl
hastaları, yüksek güvenlikli saglık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınırlar.
(2) Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmis olan akıl hastası, yerlestirildigi
kurumun saglık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliginin
ortadan kalktıgının veya önemli ölçüde azaldıgının belirtilmesi üzerine mahkeme
veya hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.
(3) Saglık kurulu raporunda, akıl hastalıgının ve islenen fiilin niteligine göre,
güvenlik bakımından kisinin tıbbî kontrol ve takibinin gerekip gerekmedigi,
gerekiyor ise, bunun süre ve aralıkları belirtilir.
(4) Tıbbî kontrol ve takip, raporda gösterilen süre ve aralıklarla, Cumhuriyet
savcılıgınca bu kisilerin teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan saglık kurulusuna
gönderilmeleri ile saglanır.
(5) Tıbbî kontrol ve takipte, kisinin akıl hastalıgı itibarıyla toplum açısından
tehlikeliliginin arttıgı anlasıldıgında, hazırlanan rapora dayanılarak, yeniden koruma
ve tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilir. Bu durumda, bir ve devamı
fıkralarda belirlenen islemler tekrarlanır.
Maddede belirtilen söz konusu bu tedbirler, mahiyetleri bakımından, kanunun
ifadesi ile “koruma ve tedavi amaçlı” tedbirlerdirler. Bundan ötürü, onlar, suçlunun
saglık durumuna göre, hakim tarafından geri alınabilen, degistirilebilen güvenlik
tedbirlerdirler.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göre, koruma ve tedavi altına alma kararının
verilebilmesi için suçunu akıl hastası sanık tarafından fail veya yardım eden olarak
islendiginin kanıtlanmasına gerek yoktur. Suç isnadı yeterlidir. Buna karsılık,
doktrinde Kunter-Yenisey, mahkemenin tedbire karar vermesi için sanıgın suç
islemis olmasının sart oldugunu, sanıgın suçu isledigi sabit olmadıgı takdirde beraat
kararı verebilecegini, bu durumda koruma ve tedavi tedbirinin söz konusu
olamayacagını, çünkü Kanunumuzun suç islemeyen kimselerin zorla koruma ve
tedavisi hakkında bir hüküm ihtiva etmedigini ileri sürmektedirler.
Hafızogulları ise, bu tedbirlerin; suçun, açıkçası ihlalin, isnadî veya nedensel bir
sonucu olan veya böyle kabul edilen himaye tedbirleri olmadıgını; uygulanabilmeleri
için suçun sadece bir fırsat veya bir vesile teskil ettigini, suçtan sonraki himaye
tedbirleri olduklarını belirtmektedir.
Kanaatimizce, suçun bir sonucu olmayan güvenlik tedbirleri, sartları olusmussa,
yalnızca suç isnadı durumunda da uygulanabilecektir. Çünkü bu tedbirlerden maksat,
failin cezalandırılması degil, tehlikelilik halinin engellenmesidir.
Koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirlerine karar verecek makam konusunda,
765 sayılı mülga TCK’nın 46’ncı maddesinin ikinci fıkrasında, hazırlık tahkikatında
sulh hakimi, ilk tahkikatta sorgu hakimi ve son tahkikatta vazifeli mahkeme
tarafından karar verilecegi hükmü getirilmisti. 5237 sayılı TCK’nın hakkında
güvenlik tedbirine karar verilen kisinin serbest bırakılmasına iliskin 57’nci
maddesinin ikinci fıkrası hükmünde yalnızca “mahkeme veya hakim”den söz
edilmektedir. Burada, mahkeme veya hakimden maksat, herhalde, akıl hastası kisiyi,
fiilinden ötürü yargılayan ve hakkında koruma ve tedavi altına alınmasına karar
veren mahkeme veya hakimdir.
Kanun’un 57’nci maddesinin uygulanabilmesi, tam akıl hastasının suurunun
yetkili saglık kurullarınca tetkik ettirilmesine baglıdır. Bu tetkik için sanıgın resmi
bir saglık kurumunda gözlem altına alınmasına, uzman hekimin önerisi üzerine,
Cumhuriyet savcısı ve müdafii dinlendikten sonra, sorusturma evresinde sulh ceza
hakimi, kovusturma evresinde mahkeme tarafından karar verilebilir(CMK m.74/1).
Tam akıl hastasının durumunun tespitinden sonra yargılamayı yapan mahkemece
güvenlik tedbirleriyle ilgili birtakım islemler yapılır.
Yargıtay bir kararında “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Bilim Dalı biriminin
3.8.1982 ve Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Klinigi’nin 8.11.1982 tarihli
raporlarıyla, suurunun tetkiki için, müsahede altına alınmasının gerekli oldugu
bildirilen sanıgın, özellikle TCK’un 46. ve 47. maddesinden faydalanacak derecede
bir akıl hastalıgına duçar olup olmadıgının, doktor raporuyla tespit ettirilmesinden
sonra, sonucuna göre hüküm kurulması gerektigi”ne hükmetmistir.
Haklarında güvenlik tedbiri uygulanacak akıl hastaları, herhangi bir saglık
kurumunda degil, “Yüksek güvenlikli saglık kurumlarında” koruma ve tedavi altına
alınacak ve tedavileri yapılacaktır; ayaktan tedavi mümkün degildir. Kanun, yüksek
güvenlikli saglık kurumunu tanımlamıs degildir. CGT_HK’nın 16. maddesinde
TCK’nın 57’nci maddesine göndermede bulunmakta, dolayısıyla bir tanım
vermemektedir. Bu durum karsısında, “yüksek güvenlikli saglık kurumu”, haklarında
güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastası kisilerin, esirgendigi, kaçmamalarının ve
iyilestirilmesi olanaklarının saglandıgı ve saglık kuruluslarıdır.
765 sayılı mülga TCK’nun 46’ncı maddesinin üçüncü fıkrasında, “Muhafaza ve
tedavi altında bulundurma müddeti sifaya kadar devam eder. Yalnız maznuna isnat
olunan suç, agır hapis cezasını müstelzim ise bu müddet bir seneden az olamaz”
seklinde güvenlik tedbirinin süresi belirtilmis iken, 5237 sayılı TCK, akıl hastası
kisinin, koruma ve tedavi altına alınmasını, dogal olarak, belli bir süre ile sınırlı
tutmamıstır.
Kanunumuzun 57’nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü geregince, hakkında
güvenlik tedbirine hükmedilmis olan akıl hastası, yerlestirildigi kurumun saglık
kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliginin ortadan kalktıgının
veya önemli ölçüde azaldıgının belirtilmesi üzerine, mahkeme veya hakim kararı ile
serbest bırakılabilmektedir. Ancak saglık kurulu raporunda, akıl hastalıgının ve
islenen fiilin niteligine göre, güvenlik bakımından akıl hastası kisinin tıbbî kontrol ve
takibinin gerekli oldugu gösterilmisse, bunun süresi ve aralıkları gösterilmelidir ( m.
57/3). Bilindigi gibi, akıl hastası suçluların kapatıldıgı saglık kurumlarının
yetersizligi ve yer sorunu nedeniyle vaktinden önce serbest bırakmalar nedeniyle
ciddi olayların yasandıgı Türkiye’de, yeni düzenleme sorunların daha da artmasına
neden olacaktır.
Sonraki tıbbi kontroller, savcılık tarafından kararda gösterilen süre ve aralıklarla
bu kisilerin, teknik donanımı ve yetkili uzmanı olan saglık kurulusuna gönderilmeleri
ile yapılır(m.57/4). Kontrol ve takipte, akıl hastası kisinin, hastalıgının seyri
bakımından toplum için tehlikeliliginin arttıgı anlasıldıgında, hazırlanan rapor esas
alınarak, yeniden tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilmesini amir
bulunmaktadır(m.57/5). Bu halde, Kanun, akıl hastası kisi hakkında, 57’nci
maddenin, 1, 2, 3, ve 4’üncü fıkraları hükmünün yeniden uygulanmasını emretmistir.
Kararda belirtilen tıbbi kontrol ve muayene süresinin sona ermesinden sonra fail
artık tekrar muayene olmaya zorlanamaz.
3. Kısmi Akıl Hastalıgı
a. Genel Olarak
Tam akıl hastaları ile normal kisiler arasında, kısmi akıl hastalarının olusturdugu
bir grubun bulundugu fikri, psikiyatri biliminin XIX. yüzyılın ortalarında eristigi bir
sonuçtur.
Ancak psikiyatri biliminin ulastıgı bu sonuca ragmen, akıl hastalıgının kisinin
isnat yetenegini kısmen azaltmıs olup olamayacagı, irade özgürlügünün
derecelendirilmesinin mümkün olup olamayacagı, bunun kabulü halinde failin Ceza
Hukuku bakımından sorumlulugunun ne sekilde olacagı hususları halen
tartısılmaktadır.
b. Sınırlı Sorumluluk Prensibi
Sınırlı sorumluluk prensibi, ceza sorumlulugunun esasına iliskin klasik okulun
görüslerine dayanmaktadır. Klasik okul taraftarlarına göre, sorumluluk için özgür
iradenin sart olması kisilerde agır bir psisik anormalligin bulunması ya da akli
melekelerinin yeterince gelismemesi durumunda, bu özgürlüge sahip
olamayacaklarından cezalandırılmamalarını gerektirir. Yine bu yazarlara göre, söz
konusu özgürlük tamamen kalkmamakla beraber, dikkate deger sekilde sınırlanmıssa
(kısmi akıl hastalarında), ceza, adalet düsünceleriyle azaltılmalıdır. Görülmektedir ki,
klasik okul, kısmi akıl hastalıgı sebebiyle irade özgürlügünün azalması oranında ceza
sorumlulugunun da azalacagını kabul etmektedir.
Bu prensibin ortaya atılmasından sonra, birçok ceza kanunları bundan
etkilendiler ve degisik sekillerde de olsa, kısmi akıl hastalıgını düzenleme yoluna
gittiler. Karsılastırmalı hukukta kısmi akıl hastalıgı konusunda dört sistemin
bulundugu görülmektedir. Birinci grup ceza kanunlarında; kısmi akıl hastaları diger
kisiler gibi cezalandırılmakta, ikinci grup ceza kanunlarında; tam ve kısmı akıl
hastalıgı ayrımı kaldırılmak suretiyle faile ceza verilmemekte, üçüncü grup ceza
kanunlarında; faile indirilmis ceza verilmekte ve/veya güvenlik tedbiri
uygulanmakta, dördüncü grup ceza kanunlarında ise faile yalnızca indirimli ceza
uygulanmaktadır. _talyan ve _sviçre Ceza Kanunları, kısmi yani hafifletilmis
sorumluluk esasını kabul etmistir. _sviçre Ceza Kanunu’nun 11’inci maddesinde
hakimin kısmi akıl hastalarının cezalarını serbestçe indirebilecegi, 14’üncü
maddesinde, bunlar kamu güvenligi ve düzeni için tehlikeli oldukları takdirde bir
hastane veya bakımevine konulmasını emredecegi belirtilmistir.
Kanunumuzun 32’nci maddesinin ikinci fıkrasında; kısmi akıl hastası kisilere
indirilmis ceza veya kısmen ya da tam akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinin
uygulanacagı belirtilmek suretiyle üçüncü grup ceza kanunu sistemi kabul edilmistir.
Erem-Danısman-Artuk, psikiyatrinin kısmi akıl hastalıgını “klinik sekil” olarak
kabul ettigini, sorunun kısmi akıl hastalıgının baslangıç sınırını çizmek oldugunu
ifade etmislerdir.
Doktrinde sınırlı sorumluluk prensibini kabul eden ve buna karsı olan yazarlar
bulunmaktadır.
Sınırlı sorumluluk prensibini kabul eden yazarların görüsleri su sekildedir:
_ster geçici ister sürekli olsun gerçekten patolojik esaslara dayanmak ve tam
olmamak sartıyla her türlü akıl hastalıgı “kısmi akıl hastalıgı” seklinde
düsünülebilir.
Kısmi akıl hastalıgının varlıgı klinik hekimlerce de onaylanmaktadır. Çesitli akıl
hastalıklarında bilincin ve hareket özgürlügünün aynı oranda bozulmaması, bazı akıl
hastalıklarının aylar süren baslangıç dönemlerinde akli melekelerin bozulma
siddetinin aynı olmaması, kısmi akıl hastalıgından sözedilebilecegini
göstermektedir.
Normal insanlar ile tam akıl hastaları arasında, akli durumları kısmen karısıklıga
ugramıs, tam olmayan kisiler vardır. Günümüz psikiyatri bilimi de, akli durumu
tamamen ortadan kaldırmamakla beraber, kısmen zaafa ugratan ve zayıflatan akıl
hastalıklarının varlıgını kabul etmektedir. Ceza sorumlulugu, kisideki isnat
yetenegine göre tespit edildiginden, bu yetenegin kısmen ortadan kalkması
durumunda, faile sınırlı ve hafifletilmis bir cezanın verilmesi gerekir.
Akıl ve ruh hastalıkları konusunda tıp bilimindeki gelismeler cezai sorumluluk
alanını bir hayli genisletmistir. Suuru tam yerinde olanlar ile tamamen hasta olanlar
arasında akli durumları bakımından tamamen normal sayılamayacak kisilerin önemli
bir yıgın teskil olusturdugu tıbben ortaya konulmustur.
Doktrinde bir kısım yazarlarca benimsenen sınırlı sorumluluk prensibi, bazı ceza
kanunlarında da kabul edilmistir. Bu kanunlar, kısmi akıl hastalıgının isnat
yetenegini zayıflattıgını ve bu durumda bulunan kisilerin cezalarından indirim
yapılacagını belirtmislerdir. Kısmi akıl hastalıgı grubunu kabul eden kanunlardan
Alman Ceza Kanunu’nda “Failin, fiilin hukuka aykırılıgını fark etme veya buna göre
hareket etme kabiliyeti, ilgili maddede tanımlanmıs sebeplerden biri dolayısıyla,
fiilin islendigi sırada önemli derecede zayıflamıs bulunuyorsa, ceza hafifletilebilir”
denilmistir. _talyan Ceza Kanunu ise, bu gruba girenler hakkında önce tedbir ve
tedavi ve ondan sonra hafifletilmis ceza uygulanmasını öngörmüstür. Aynı yönde
düzenlemelere Danimarka ve _spanyol Ceza Kanunlarında da yer verilmistir.
Sınırlı sorumluluk prensibine karsı olan yazarların görüsleri ise su sekildedir:
Akıl hastalıklarının “tam” veya “kısmi akıl hastalıgı” olarak ayırıma tabi
tutulması dogru degildir. Bir insan ya akıl hastasıdır veya degildir. Hukuken önemli
olan, kisideki hastalıgın algılama ve irade yetenegi üzerinde etkili olup
olmamasıdır.
Kısmi akıl hastalıgı grubunu tespit etmek zordur ve ölçü biraz genis tutulacak
olursa, bu grubun dısında kalabilecek kisi bulmak pek de mümkün degildir. Kısmi
akıl hastaları, isnat yeteneklerindeki bu zaaf dolayısıyla ihtiraslara en az karsı
koyabilen ve sonuç olarak toplum bakımından en büyük tehlike halini gösteren
kimselerdir. Bu gibi kisilerin, isnat yeteneklerinin zayıfladıgından bahisle, cezalarını
indirmek ve özgür hayata normal insanlara oranla daha erken kavusturmak, toplum
savunmasını ihmal etmek demektir.
Akli melekeler ölçüye gelmeyen, bölünmesi imkânsız bir ünite teskil ederler.
Diger taraftan, algılama ve iradenin ehemmiyetli surette azalmıs olması hali ile
anılan unsurların tamamıyla kaybolması hallerinin klinik bakımdan ayrılmasındaki
zorluk, tam ve kısmi akıl hastalıgı ayrımına taraftar olanlarca da kabul edilmistir454.
Pozitivist Okul taraftarları; klasik okul yaklasımının sınırlı sorumluluk esasının
uygulanması sonucuna götürdügünü, bunun ise toplum hayatı bakımından büyük
sakıncalarının bulundugunu, irade serbestliginin basit bir hayal oldugunu, asıl olanın
toplumsal sorumluluk oldugunu, yapısındaki bir anormallik nedeniyle, topluma zarar
verici fiiller isleme ihtimali olan bireyin toplumsal tehlikelilik tasıdıgını, suçlu tipleri
kategorisinde degerlendirilen akıl hastalarına da tedbir uygulanacagını ileri
sürmüslerdir.
Doktrinde Demirbas, akıl hastalıgının tam veya kısmi olarak ayırt edilmesinin
güçlügü nedeniyle 765 sayılı mülga TCK’nun sisteminin elestirildigini, 1997 tarihli
TCK Tasarısı’nın 35’inci maddesinde bu ayırım kaldırılmısken, 5237 sayılı
TCK’nun 32’nci maddesi ile mevcut sisteme dönülmesinin dogru olmadıgını ifade
etmistir.
Bu elestiriler karsısında, akıl hastalıgı konusunun ceza kanunu çerçevesinden
çıkarılarak, Belçika’nın 1930 yılından itibaren yaptıgı gibi anormal suçlulara mahsus
bir sosyal koruma kanunu içinde düzenlenmesi gerektigi belirtilmistir.
c. Türk Ceza Kanunu’na Göre Kısmi Akıl Hastalıgı
i. Genel Olarak
Kanun, kısmi akıl hastalıgını, 32’nci maddenin ikinci fıkrasında, “Birinci fıkrada
yazılı derecede olmamakla birlikte isledigi fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yetenegi azalmıs olan kisiye” daha az ceza verilir seklinde ifade
etmistir. Buna karsılık, 765 sayılı mülga Kanun, aynı seyi, “Fiili isledigi zaman
suurunun veya harekâtının serbestîsini ehemmiyetli derecede azaltacak surette akli
maluliyete müptela olan kimseye” daha az ceza verilir biçiminde ifade etmistir.
Bunlar ifadeleri birbirinden çok farklı hükümlerdir. Kuskusuz, aynı hükmün iki farklı
ifadesi aynı anda dogru olamayacagına göre, bu ifadelerden biri dogruysa, diger ifade
yanlıstır. Burada dogru olan ifade, 765 sayılı mülga TCK’nın ifadesidir. Çünkü
Kanun, kısmi akıl hastalıgında, fiilin islenmesi esnasında, anlama ve isteme
yeteneginin tamamen ortadan kalkmasının karsıtı olarak, sadece isteme yeteneginin
önemli derecede azalmasını degil, tersine anlama ve isteme yeteneginin önemli
derecede azalmasını ölçü almıstır.
Kanunumuz, her nedense, kısmi akıl hastalıgını tam akıl hastalıgından ayırt
etmek isterken, dogru ifadeden uzaklasmıs, yalnızca “davranıslarını yönlendirme
yeteneginin” yani isteme yeteneginin azalmasını ölçü olarak almıs, ancak anlama
yetenegine itibar etmemistir.
Diger taraftan, Kanun, tam akıl hastalıgında, “davranıslarını yönlendirme
yeteneginin” önemli derecede azalması ararken, kısmi akıl hastalıgında isteme
yeteneginin yalnızca azalmasını yeterli görmüstür. Görüldügü üzere, iki tür akıl
hastalıgı arasındaki fark, isteme yeteneginin azlıgına çokluguna indirgenmis
bulunmaktadır.
Kanun hükmündeki sorun yalnızca ifadesinin degil kendisinin de dogruluk
degerinin tartısılır olmasıdır. _talyan Ceza Kanunu’nun “Fiili isledigi sırada, akıl
hastalıgından ötürü, anlama ve isteme yetenegi, ortadan kalkmamıs ama önemli bir
biçimde azalmıs olan kimse, isledigi suçtan sorumludur; ceza indirilir” hükmü
karsısında, Kanun hükmünün yalnızca ifadesinin degil hükmün kendisinin de yanlıs
oldugu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, 32’nci maddenin ikinci fıkrası hükmünün,
ifadesi dısında, dogru anlamına ulasılmak isteniyorsa, söz konusu hüküm 765 sayılı
mülga TCK’nın 47’nci maddesi hükmünün günümüze kadar anlasıla geldigi biçimde
anlasılması gereklidir.
ii. Cezanın _ndirilmesi
Failin fiili isledigi sırada akıl hastası oldugu kuskusu bulundugunda bilirkisiye
basvurulabilecegi gibi; hakimin bunu bizzat tespit etmesinin de mümkün oldugu
kabul edilmekteyse de, uygulamada bilirkisiye basvurulmaktadır.
Kanun’un 57’nci maddesinin uygulanabilmesi, tam akıl hastasının suurunun
yetkili saglık kurullarınca tetkik ettirilmesine baglıdır. Bu tetkik için sanıgın resmi
bir saglık kurumunda gözlem altına alınmasına, uzman hekimin önerisi üzerine,
Cumhuriyet savcısı ve müdafii dinlendikten sonra, sorusturma evresinde sulh ceza
hakimi, kovusturma evresinde mahkeme tarafından karar verilebilir(CMK m.74/1).
Yargıtay’ın bir kararına göre; TCK’nun 47. maddesinin uygulanması bakımından
CMK’nun 74’ncü maddesi uyarınca sanıgın suurunun tetkik ettirilmesi gerekmekte
iken, nöroloji mütehassısının raporu ile yetinilemeyecektir.
Yargıtay, diger bir kararında; “Sanıgın debilite düzeyindeki akıl zayıflıgının,
geçen süre itibariyle gelisip gelismedigi, akıl hastalıgı seviyesine ulasıp ulasmadıgı,
ulasmamıssa akıl zayıflıgı düzeyinin olay tarihi ve halen hangi seviyede
görüldügünün müsahedeye dayalı olarak Adli Tıp Gözlem _htisas ve Dördüncü
_htisas Kurulu’ndan tespiti ile sonucuna göre uygulama yapılması gerektigini, ayrıca,
TCK’nun 47’nci maddesi uygulanırken "akıl zayıflıgı düzeyi ve olaydaki etkinlik
seviyesi" yerine sanıgın kisiligi, sahsi ve sosyal durumu, suçun islenis biçimi, yer ve
zamanı, kullanılan araç ve sonucu gibi verilerin ölçü alınarak yarı indirimle
yetinilmesinin kanuna aykırı oldugunu” ifade etmistir.
Kanuna göre, suçu isledigi sırada failin kısmi akıl hastası ceza verilmesini
engellememekte, ancak verilen ceza indirilmektedir. Fiili isledigi sırada isnat
yetenegi bulunan ancak önemli ölçüde azalmıs olan kisi asagıdaki sekilde
cezalandırılmaktadır:
1-Agırlastırılmıs müebbet hapis cezası yerine yirmibes yıl hapis cezası verilir.
2-Müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir.
3-Süreli cezalar, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir.
Kanun, kısmi akıl hastalarının cezalarını belirli bir oranda indirilebilmesini, akıl
hastalıgının “fiilin islendigi zaman” bulunması ve isnat yetenegini önemli ölçüde
azaltması kosullarına baglı tutmustur. Kisinin isnat yetenegini belli bir vahamet
derecesinde etkilememis olan “kısmi akıl hastalıgı” dolayısıyla hafifletilmis
sorumluluk yönüne gidilemez. Bu tür akıl hastalıklarını, isnat yetenegini hiç veya
önemli derecede etkilemeyen akıl hastalıkları grubunda degerlendirmek gerekir.
Yargıtay’ın bir kararına göre, TCK’nun 47’nci maddesi geregince yapılan
indirimde akıl zayıflıgının düzeyi ve olaydaki etkinlik seviyesi ölçü alınmalıdır.
Yüksek Mahkeme’nin diger bir kararında ise, “Akli haleti Tıbbıadli Meclisi’nden
tetkik ettirilerek 47’nci maddeden ne dereceye kadar istifade edeceginin
ettirilmemesinin yolsuz oldugu” ifade edilmistir.
iii. Güvenlik Tedbirlerine _liskin Ceza Kanunumuzun Sistemi
Kanunumuz, 765 sayılı mülga Kanun’dan farklı olarak, kısmi akıl hastasının
mahkûm oldugu cezanın, süresi aynı olmak kosuluyla, kısmen veya tamamen, akıl
hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilecegini düzenlemistir.
Görüldügü gibi, kısmi akıl hastaları hakkında hem emniyet tedbirine hem de cezaya
yer veren Kanun, bunlardan hangisinin kisi hakkında uygulanacagı konusunu
hakimin takdir yetkisine bırakmıstır. Mukayeseli hukukta _sveç, Danimarka Ceza
Kanunları’nda da aynı yönde düzenleme mevcuttur. 765 sayılı mülga Kanun
döneminde kısmi akıl hastaları hakkında yalnızca indirilmis ceza uygulanmasının
sakıncaları konusunda yapılan elestiriler, Kanunumuzun indirilmis ceza yanında
emniyet tedbirlerine de yer vermesi nedeniyle ortadan kalkmıstır.
Kısmi akıl hastaları hakkında güvenlik tedbiri uygulanabilecegine iliskin hükmün
göndermede bulundugu hüküm Kanunumuzun 57’nci maddesinin 6’ncı fıkrasıdır.
Buna göre; “_sledigi fiille ilgili olarak hastalıgı yüzünden davranıslarını yönlendirme
yetenegi azalmıs olan kisi hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre
yerlestirildigi yüksek güvenlikli saglık kurulusunda düzenlenen kurul raporu üzerine,
mahkûm oldugu hapis cezası, süresi aynı kalmak kosuluyla, kısmen veya tamamen,
mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.”
Kanunda güvenlik tedbiri uygulanmasında izlenecek yol konusunda bir açıklık
bulunmamaktadır. Herhalde hükümlünün yerlestirildigi yüksek güvenlikli saglık
kurulusu, kendiliginden veya talep üzerine, “kurul raporu” düzenleyecek; sonra kendi
raporuna dayanarak, ceza mahkûmiyetine kararı veren mahkemeden, hükümlünün
cezasının güvenlik tedbirine çevrilmesini isteyecektir. Mahkeme, yüksek güvenlikli
saglık kurulusunun istegi üzerine, daha önce vermis oldugu ceza mahkûmiyeti
hükmünü, bu kez, tamamen veya kısmen güvenlik tedbiri hükmüne tahvil edecektir.
Bu, hükmü açıklamak degildir, kesin hükmü geri almaktır. Hakimin, elini çektigi
hükmü, kesin hükmü, geri alması, temel yanlıstır.
Hafızogulları’na göre; doktrindeki yaygın kanaat kesin hükmün geri
alınamayacagı yönündedir. CMK, doktrine uygun olarak, kesin hükmün ihlal
edilemeyecegini, yani geri alınamayacagını kabul etmis bulunmaktadır (CMK m. 311
vd). Kanun bu hükmü ile kesin hüküm kuralını ihlal etmistir. Burada, mümkün olan
düzenleme, hakimin, hüküm esnasında, cezayı suçlunun sahsına uydururken, cezayı
veya güvenlik tedbirini seçmesine imkan verilmesidir.
IV. Sagır ve Dilsizlik
A. Genel Olarak
Sagır-dilsizlik, insanın psisik varlıgının, olması gereken zamanda, normal bir
biçimde olusmasını engelleyen bir nedendir. Daha çok bünyevi patolojik nedenlerden
dogan ve bütün organizmayı kaplayan sagır-dilsizlik ferdin normal ruhi gelisimine
engel olur ve bu bakımdan özel bir egitim rejimine gerek gösterir.
Sagır-dilsiz, normal hayata daha geç ve daha güç uyabilir. Scott Stevenson
sagırlıgı “bir kabuklu yemisin içinde bulunma hali” olarak tarif etmistir. Bir
çalısmaya göre uyanık oldugumuz saatlerin % 75’ini dinleyerek ya da konusarak
yani sözcüklerle geçirdigimiz dikkate alındıgında bu tarifin dogrulugu
yadsınamaz.
Dogustan veya hayatın erken dönemlerinde sagır olan bir çocuk ailesi ve
arkadaslarıyla anlasmanın en kolay ve kısa yolu olan konusabilme kabiliyetinden
yoksun oldugu için yogun bir iletisimsizlik yasar. Çocugun en büyük ihtiyacı olan
güvenlik duygusu sagırlarda tam anlamıyla saglanamaz. Sagırlıgın tek basına zekâ
geriligine yol açmadıgı biliniyorsa da dolaylı olarak zekâ gelisimini etkiledigi
bilimsel bir gerçektir. Bir psikoz eslik etmese dahi sırf sagır dilsiz olmaları nedeniyle
idrak kusuru gösterebilir, olayları yanlıs anlayabilirler. Görsel hafızaları gelismis
olmasına ragmen konusma ile ilgili motor hafızaları eksiktir..
Bazı insanlar sagır dogdukları için dilsiz olurlar: çünkü duymayan bir kimse
birçok kavramı ögrenemeyecegi gibi, ayrıca bunları sorarak da ögrenmesi mümkün
degildir. Ancak sagır-dilsizligin ender olmakla beraber sonradan meydana gelmesi de
mümkündür. _steri, frengi gibi nedenlerle küçüklük halinden sonra da bir kimsenin
sagır-dilsiz olabilecegi kabul edilmektedir. Mesela menenjit veya sok geçirmis bir
kisi konusma kabiliyetini kaybedebilir. Aynı sekilde sagırlık da bir hastalıgın sonucu
da olabilir.
Duyan ve konusan dünya ile olan haberlesme güçlükleri nedeniyle içinde
bulundukları sessiz dünyanın yalnızlıgını tasırlar. Bu güçlükler sunucunda sagırdilsizin
psikolojik ve fikri gelismesi, aynı yasta bulunan normal kimselere göre
geridir. Günümüzde sagır-dilsizlerin yetistirilmeleri hususunda teknikler bir hayli
gelismis olsa da, sagır-dilsizin organik eksikligi nedeniyle, melekeleri tam gelismis
bir kimse olarak algılanması mümkün bulunmayacaktır.
Yargıtay bir kararında; “Kayseri Devlet Hastanesi’nin 17.5.1999 tarih ve 2275
sayılı raporunda ‘sanıgın tamamen sagır ve dilsiz olmayıp sag kulakta orta derecede,
sol kulakta ileri derecede isitme kaybı mevcut oldugu, yüksek ton sesle konusuldugu
zaman konusmaları anlayabildigi’ belirtilmesine göre, sanıgın durumunun TCK’nun
58’inci maddesi kapsamına girip girmediginin açıklıga kavusturulması için Adli Tıp
Kurumu’ndan rapor alınması gerektigi”ni ifade etmistir.
1. Mukayeseli Hukukta Sagır-Dilsizligin _snat Yetenegine Etkisi
Sagır-dilsizligin isnat yetenegine etkisi bakımından tüm dünyada iki farklı sistem
bulunmaktadır:
Birincisi; ceza kanununda sagır-dilsizlik halinden söz etmege lüzum görmeyen ve
sagır-dilsizlerin hukuktaki genel prensipler çerçevesinde degerlendirilmesini,
dolayısıyla özel hükümlere gerek olmadıgını kabul eden sistemdir. 1810 tarihli
Fransız Ceza Kanunu’nun sistemi budur. Bu sistemde, her olayda sagır-dilsizligin
isnat yetenegine fiilen yapabilecegi etki arastırılır. Sagır-dilsizligin somut olayda
isnat yetenegini ortadan kaldırması halinde ceza sorumlulugu yoktur. Buna karsılık,
söz konusu halin isnat yetenegini zayıflatması durumunda failin cezasından indirim
yapılacaktır. Nihayet sagır-dilsizligin isnat yetenegine hiç etki yapmaması
durumunda ise faile tam ceza verilecektir. Doktrinde Erem-Danısman-Artuk’a
göre, sagır-dilsizligin her zaman “akıl hastalıgı” niteligi kazanamayacagı düsünülse
dahi, sagır-dilsizlik diye ayrı bir olayın varlıgı düsünülecek oldugu takdirde bu
sistemin bütün olaylarda dogru sonuç vermeyecegi açıktır.
Sagır-dilsizligi baslı basına isnat yetenegini etkileyen bagımsız bir sebep olarak
kabul eden diger bir sistemde, kanunda özel hükümlere yer verilmektedir. 1889
tarihli Mehaz Kanun ve 1930 tarihli _talyan Ceza Kanunu’nun sistemi budur.
Bu sistemi kabul eden kanunlar arasında da bazı farklar bulunmaktadır. Bazı
kanunlar, sagır-dilsizler ile küçükler arasında bir benzerlik meydana getirerek, sagırdilsizlere,
yas küçüklügüne iliskin kuralları bir takım degisiklikler yapmak suretiyle
uygulamıslardır. Bu sistemin dayandıgı temel, sagır-dilsizligin isnat yetenegini
olusturan anlama ve isteme yeteneklerinin gelismesini geciktirici bir etki yapmasıdır.
TCK, sagır-dilsizleri küçüklere ait rejime tabi tutmak suretiyle bu ilk grup sistemi
benimsemistir. Diger bazı kanunlar ise, sagır-dilsizligi isnat yetenegine etkisi olan bir
hal kabul ederek, sagır-dilsizleri küçüklere degil de akıl hastalarına ait rejime tabi
tutmaktadır. _kinci grup bu sistemde, her olayda sagır-dilsizin akli melekelerinin
arastırılmasını gerektirmesi bakımından birinci sisteme benzerse de, kanunda sagırdilsizlik
halinin düzenlenmis olması bakımından ondan ayrılmaktadır.
Doktrinde Demirbas, sagır-dilsizligin isnat yetenegini etkileyen bir hal olarak
ayrıca düzenlenmesinin yerinde olmadıgını düsünmektedir. Yazar; Fransız, Alman,
Avusturya ve _sviçre Ceza Kanunlarının sagır-dilsizligi özel olarak düzenlemedigini,
sagır-dilsiz tarafından bir suç islenmesi halinde, genel kurallar göre sorunun
halledilecegini ifade etmistir. Ayrıca, sagır-dilsizligin Alman Ceza Kanunu’nun
20’nci maddesinde belirtilen “diger agır ruhi anormallik” kavramı içerisine
sokulabilecegini, akıl hastalıgına iliskin hükmün biyolojik niteligi genisletilerek
benzer yolun izlenmesinin yerinde olacagını, gerçekten de sagır-dilsiz olmasına
ragmen, suurunun ve hareketinin serbestîsi yerinde olan failin bu durumunun isnat
yetenegini mutlak olarak kabul etmenin dogru olmayacagını ileri sürmektedir.
Diger bazı yazarlar ise; söz konusu tıbbi gerekçeler nedeniyle zihinsel ve
duygusal gelisimi yanında entelektüel gelisimi de aksamıs olan sagır-dilsizin geri
kalmıs bir küçüklük hali olarak degerlendirilmis olmasının isabetli oldugunu ifade
etmislerdir.
Kanaatimizce, Kanunumuzun sistematigi içerisinde, belli bir yasa ulasıncaya
kadar, sagır-dilsizler hakkında yas küçüklügüne iliskin hükümlerin bazı degisiklikler
yapılmak suretiyle uygulanması, sagır-dilsizlerin egitilmeleri mümkün olmakla
birlikte, bu tür bir egitimin ülkemizde ancak sınırlı bir kesime ulasabilecegi göz
önüne alındıgında yerinde bir düzenleme olmustur.
2. Sagır-Dilsizlige _liskin Ceza Kanunumuzun Sistemi
Kanun koyucu, sagır-dilsizleri, bu tür bir özrü olmayanlara nispetle gelisimlerini
daha geç sagladıklarını düsünmüs, yas sınırını yükselterek, yası küçüklügüne iliskin
düzene tabi kılmıs ve geri kalmıslıgın olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya
çalısmıstır.
TCK’nun 33’üncü maddesinde; “Bu Kanunun, fiili isledigi sırada oniki yasını
doldurmamıs olan çocuklara iliskin hükümleri, onbes yasını doldurmamıs olan sagır
ve dilsizler hakkında; oniki yasını doldurmus olup da onbes yasını doldurmamıs
olanlara iliskin hükümleri, onbes yasını doldurmus olup da onsekiz yasını
doldurmamıs olan sagır ve dilsizler hakkında; onbes yasını doldurmus olup da
onsekiz yasını doldurmamıs olanlara iliskin hükümleri, onsekiz yasını doldurmus
olup da yirmibir yasını doldurmamıs olan sagır ve dilsizler hakkında da uygulanır”
seklinde, sagır-dilsizligi üç yas grubuna ayırarak düzenleme yapılmıstır.
Maddenin gerekçesinde; sagır-dilsizligin, çagımızda eski niteligini ve sagırdilsizin
yetenekleri bakımından ölümüne kadar noksan sayılmasını gerektiren
özelligini kaybettigine; bunların da, diger normal kisiler gibi egitilmeleri ve ehliyetli
vatandaslar haline getirilmelerinin mümkün olduguna isaret edilmis ve bu nedenle,
sagır-dilsizlik bakımından ceza indiriminin ölünceye kadar degil, yalnızca 21 yasına
kadar kabul edildigi belirtilmistir.
TCK, 765 sayılı mülga TCK’nın sisteminden ayrılarak, sagır-dilsizler hakkında,
üç asama kabul etmistir. Birinci asama “ehliyetsizlik”, ikinci asama “tam olmayan
ehliyet” ve üçüncüsü ise “tam ehliyet” asamasıdır. Oysa, 765 sayılı mülga TCK’da
sagır-dilsizlik, yası ne kadar olursa olsun cezanın azalmasını gerektirir bir neden
olarak dikkate alınmamıs ve “ehliyetsizlik” ve “tam olmayan ehliyet” olmak üzere
iki asama kabul edilmisti.
a. Birinci Dönem-Onbes Yasını Doldurmamıs Sagır-Dilsizler
Kanun, 33’üncü maddede, ceza sorumlulugunu, isnat yetenegi olmak kaydıyla
onbes yasını doldurmus olmakla baslatmıstır. Onbes yasını doldurmamıs olan sagırdilsizin
mutlak surette isnat yetenegi bulunmamaktadır. 765 sayılı mülga TCK’nda
da, sagır-dilsizin sorumsuzluk yası 15 olarak düzenlenmisti.
Kanunda, fiili isledigi sırada onbes yasını doldurmamıs olan sagır ve dilsizler
hakkında, oniki yasını doldurmamıs olan çocuklara iliskin hükümlerin uygulanacagı
ifade edilmistir. Dolayısıyla, bu dönemdeki sagır-dilsizler hakkında, Kanun’un
31’inci maddesinin birinci fıkrası hükmü geregince, ceza kovusturması yapılamaz,
ancak çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir (TCK m.56; ÇKK m. 5, 11,
36).
Doktrinde bazı yazarlara göre; maddede öngörülen “ceza kovusturması
yapılamaz” hükmünü, hazırlık sorusturmasının yapılacagı, delillerin toplanacagı,
failin belirlenecegi ve failin oniki yasından küçük oldugunun saptanması halinde
hakkında dava açılmayacagı seklinde anlamak gerekir.
ÇKK’nın 5’inci maddesinde, bu yas grubundaki çocuklara uygulanacak koruyucu
ve destekleyici tedbirlerin neler oldugu gösterilmistir. Bu tedbirler, “Oniki Yasını
Doldurmamıs Olan Çocuklar”a iliskin kısımda anlatıldıgından, aynı konuya burada
tekrar deginilmeyecektir.
b. _kinci Dönem-Onbes Yasını Doldurmus Ancak Onsekiz Yasını
Doldurmamıs Sagır-Dilsizler
Kanun, onbes yasını doldurmus ancak onsekiz yasını doldurmamıs sagır-dilsizler
hakkında, oniki yasını doldurmus olup da onbes yasını doldurmamıs olan çocuklara
iliskin hükümlerin uygulanacagını ifade etmistir. Bu dönemdeki sagır-dilsizin, isnat
yetenegi kural olarak yok sayılmakta, ancak aksi ispat edilebilmektedir. Bu nedenle,
hakim, her somut olayda sagır-dilsizin isnat yeteneginin olup olmadıgını re’sen
arastırmak zorundadır.
Yapılacak arastırma sonucunda, bu dönemdeki sagır-dilsizin isnat yeteneginin
bulunmadıgı anlasılırsa, kendisine ceza verilmez, sadece çocuklara özgü güvenlik
tedbirlerine hükmolunur (TCK m.33, 56; ÇKK m. 5; CMK m. 223/3).
Ancak, yapılacak arastırma sonucunda, fiili isledigi sırada isnat yeteneginin
bulundugu saptanan sagır-dilsizin ceza sorumlulugunun bulundugu kabul
edilmektedir. Bu durumda, sagır-dilsizin cezası, oniki yasını doldurmus ancak, onbes
yasını doldurmamıs çocukların cezaları gibi indirilerek uygulanır. Buna göre, sagırdilsiz
kisiye, agırlastırılmıs müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onbes yıla;
müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbir yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur. Süreli cezaların yarısı indirilir. Süreli cezalar açısından öngörülmüs bir
sınır vardır. Bu sınır, verilecek hapis cezasının her fiil için yedi yıldan fazla
olamayacagı seklindedir.
Yargıtay bir kararında; “Onsekiz yasından küçük sagır ve dilsiz oldugu anlasılan
sanıgın farik ve mümeyyiz olup olmadıgına dair rapor alınarak sonucuna göre
TCK’nun 58’inci maddesinin uygulanması gerektigi”ni ifade etmistir.
c. Üçüncü Dönem- Onsekiz Yasını Doldurmus Ancak Yirmibir Yasını
Doldurmamıs Sagır-Dilsizler
Kanun, onsekiz yasını doldurmus ancak yirmibir yasını doldurmamıs sagırdilsizler
hakkında, onbes yasını doldurmus olup da onsekiz yasını doldurmamıs olan
çocuklara iliskin hükümlerin uygulanacagını ifade etmistir.
Bu dönemdeki sagır-dilsizlerin, kural olarak, isnat yetenegi tamdır; ancak yeterli
erginlige ulasmadıkları düsünüldügünden bu kisilere daha az ceza verilmektedir.
Doktrinde Demirbas’a göre, onsekiz yasını tamamlamıs ancak yirmibir yasını
tamamlamamıs olan bir sagır-dilsizin temyiz kudretinin bulunmaması durumunda, 65
sayılı TCK’nun 58’inci maddesinde oldugu gibi bir açıklık olmamasına ragmen, akıl
hastalıgına iliskin hükümlerin uygulanması gerekmektedir.
Bu durumda sagır-dilsizin cezası; agırlastırılmıs müebbet hapis cezası yerine
onsekiz yıldan yirmidört yıla; müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onbes yıla
kadar hapis cezasına hükmolunur. Süreli cezaların üçte biri indirilir. Süreli cezalar
açısından öngörülmüs bir sınır vardır. Bu sınır, verilecek hapis cezasının her fiil için
oniki yıldan fazla olamayacagıdır.
d. Dördüncü Dönem- Yirmibir Yasını Doldurmus Olan Sagır-Dilsizler
Fiili isledigi sırada yirmibir yasını tamamlamıs olan sagır- dilsizlere, isnat
yetenegini kaldıran baska nedenlerin bulunmaması halinde, tam ceza verilir. Çünkü,
bunların artık cezanın tamına katlanabilecek kadar ergin oldukları
düsünülmektedir.
765 sayılı mülga TCK’na göre, sagır-dilsizler isnat yetenegine hiçbir zaman tam
olarak sahip degildirler. Kanunun 57 ve 58’inci maddelerinde, sagır-dilsizlik, sagırdilsizin
yası ne kadar ilerlemis olursa olsun(isnat yetenegine sahip bulunsa dahi)
cezanın azalmasını gerektirir bir neden olarak dikkate alınmıstı. Böylece, sagırdilsizler
ölünceye kadar hafifletilmis bir sorumluluk rejimine tabi tutulmuslardı.
Doktrinde Demirbas’a göre, sagır-dilsizligin isnat yetenegine etkisi bakımından
belirli bir yas sınırının getirilmesi, bu durumdaki kisilerin egitilmeleri tıbbın ve
teknolojinin günümüzde ulastıgı asama bakımından mümkün oldugundan yerinde bir
düzenlemedir ve yirmibir yasını tamamlayan bir sagır dilsizin bu durumunun isnat
yetenegini etkilemesi halinde, akıl hastalıgına iliskin hükümlerin uygulanacaktır.
Madde gerekçesinde de yirmibir yasını doldurmus sagır-dilsizlerin isledikleri fiil
açısından isnat yeteneginin olup olmadıgı yönünden ortaya çıkabilecek sorunla ilgili
olarak, akıl hastalarına iliskin sorumluluk rejiminin gönünde bulundurulması
gerekmektedir.
Kanaatimizce, yirmibir yasını bitirmis sagır-dilsizlerin isnat yetenegini etkileyen
bir durumun varlıgı halinde, akıl hastalarına iliskin rejimin uygulanmasına dair
Kanunda bir hüküm bulunmamaktadır. Böyle bir durumun varlıgı halinde, sagırdilsizin
isnat yetenegini etkileyen neden hangisiyse, o nedene iliskin hükümlerin
uygulanması gerekir.
Ayrıca, isnat yetenegi bulunan bir kisinin sonradan meydana gelen bir durum
nedeniyle, sagır-dilsiz olması halinde Kanunun sagır-dilsizler hakkındaki hükümlerin
uygulanıp uygulanamayacagı tartısmalıdır. Bir kısım yazar, 765 sayılı mülga
Kanun’un 57 ve 58’inci maddelerindeki sagır-dilsizligin dogustan veya çok küçük
yasta geçirilmis agır bir isitme kaybını kapsadıgını ifade etmistir. Diger bir kısım
yazar ise, bu konunun mehaz kanunun tetkiki sırasında Nocito tarafından dile
getirildigini, dogustan ve küçüklükten olan sagır-dilsizlerle küçüklükten sonra olusan
sagır-dilsizligin ayrılarak bu sonuncunun kanun hükümlerine dahil sayılmamasını
önerdigini, ancak bu önerinin kabul edilmedigini ifade etmektedir.
V. Geçici Nedenler
A. Genel Olarak
Akıl hastalıgının isnat yetenegine etkili olabilmesi için bunun kisinin anlama ve
isteme yetenegini kaldırmıs veya önemli derecede etkilemis olması gerektigini ifade
etmistik. Ancak, öyle haller olabilir ki, kisi akıl hastası olmadıgı halde, geçici
nitelikte herhangi bir patolojik sebep anlama ve isteme yetenegini tamamen
kaldırmıs veya önemli derecede azaltmıs olabilir.
Geçici nedenin ne oldugunu, bu kavrama hangi hallerin girebilecegini önceden
belirlemek mümkün degildir.
Doktrinde Öztürk-Erdem’e göre; akıl hastalıgı dısında kalan, hareketin
gerçeklestirildigi sırada failin etkisi altında bulundugu, ortaya çıkmasında failin
herhangi bir kusuru bulunmayan ve failin isledigi fiilin hukuksal anlam ve
sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yetenegini
önemli derecede azaltan herhangi bir neden “geçici neden” sayılır. Demirbas’a
göre; geçici nedenler, isnat yetenegini kaldıran veya azaltan, fakat tıbbi anlamda akıl
hastalıgı olarak kabul edilmeyen durumlardır. Yazar, atesli bir hastalık veya uyku
hali gibi tıbbi anlamda akıl hastalıgı olarak kabul edilemeyen durumlar ile siddetli
heyecan hallerinde, somut olay göz önünde bulundurularak isnat yeteneginin
tamamen veya kısmen kalkması sonucu doguran geçici nedenlerden söz edilecegini
ifade etmistir. Hafızogulları’na göre, geçi nedenler, kisinin bilgisi dısında cereyan
eden, kisinin anlama ve isteme yetenegi üzerine etkili olan ancak alkol ve uyusturucu
madde dısındaki nedenlerdir.
Geçici nedenlere örnek olarak; uyku hali, kriz geçirme, cinnet getirme, atesli bir
hastalık, yeni dogum yapmıs olan bir kadının psikolojik durumu, ipnotik telkinler,
zehirlenme, kitle halinde hareketler gösterilebilir.
Geçici nedenlerin özelliklerini su sekilde sıralamak mümkündür:
1-Bu haller belirli somut olayda isnat yetenegini kaldırır veya önemli derecede
azaltırlar.
2-Arızi neden kapsamına nelerin girebilecegi önceden belirlenemez.
3-Arızi nedenin isnat yetenegini kaldıran ya da azaltan bir durum olarak kabul
edilmesi için, bu nedenin meydana gelmesinde, gerek kast gerekse taksir seklinde
olsun, failin kusurunun bulunmaması gerekir.
Geçici nedenin failin iradesinden meydana gelmemis olması gerektigini ifade
ettik. Örnegin kisi iradesi dısında bir baskası tarafından hipnoz edilerek hipnotik
telkin altına girmis olabilir. Bu kisinin sorumlulugu bulunmamaktadır. Ancak,
uykusu gelen soförün yola devam edip, otobüsün devrilmesine sebep olmasında,
uyku hali geçici neden olarak kabul edilemeyeceginden, fail sorumlu olacaktır.
Geçici neden durumunda kisinin devamlı bir tehlikelilik halinin varlıgı
düsünülemez; sebep ortadan kalkınca kisi artık normaldir. Geçici bir nedenle suç
islenmesi halinde, kisinin içinde bulundugu durumun geçici neden teskil edip
edilmediginin yetkili saglık kurumuna sorulması gerekmektedir.
Nitekim Yargıtay bir kararında; “Adli Tıp Gözlem _htisas raporunda açıklanan
tahfif(hafifletme) geregine iliskin sar’alılarda görülen öfkeli mizaç ve suç
yatkınlıgının artırıcı amotif yapının TCK’nun 48’inci maddesinde mahiyeti açıklanan
“geçici neden” niteligini tasıyıp tasımadıgının, bu konuda en yetkili ve son mercii
olan Adli Tıp Meclisi’nden sorularak, tahfif hususu açıklıga kavusturulduktan sonra
sonucuna göre uygulama yapılması gerektigi”ni ifade etmistir.
Doktrinde Demirbas’a göre, geçici nedenlerin isnat yetenegini etkilemesine
ragmen, bu durumun ayrı bir hüküm seklinde düzenlenmesi gerekmemektedir.
Yazar, Federal Almanya, _sviçre ve Avusturya Ceza Kanunları’nda geçici nedene
iliskin özel bir hüküm bulunmadıgını, bu durumun akıl hastalıgına iliskin hükümler
çerçevesinde çözümlendigini ifade etmistir.
B. Geçici Nedenler ve Sebebinde Serbest Olan Hareketler
Geçici nedenler ile sebebinde serbest olan hareketleri birbirinden ayırmak
gerekir. Arızi nedenin isnat yetenegini kaldıran ya da azaltan bir durum olarak kabul
edilmesi için, bu nedenin meydana gelmesinde failin kusurunun bulunmaması
gerektigini belirtmistik. Sebebinde serbest olan hareketlerin, failin suur ve iradesine
sahip bulunmadıgı bir anda islenmelerine ragmen, bunların sebeplerini teskil eden fiil
ve hareketlerin, failin isnat yetenegini haiz bulundugu bir devrede islenmis olmaları
yüzünden fail isnat yetenegine sahip olmaktadır. Bu kural, isnat yeteneginin
bulunmadıgı sırada icrai veya ihmali bir hareketle kasıtlı ya da taksirli olarak hukuka
aykırı bir fiile sebebiyet verilmesi durumunda uygulanır.
Kisinin geçici nedeni kasten, yani bir suç islemek veya kendisine bir özür
hazırlamak amacı ile meydana getirmesi ve bu halde iken suç islemesi halinde
sorumlulugu bulunacaktır. Örnegin, çocugunu gece öldürmek için koynuna alan bir
anne, çocugun üzerine yatarak öldürmesi halinde kasten adam öldürmeden
cezalandırılır. Çünkü, anne çocukla yattıgı zaman geceleyin uykuda çocugun üzerine
yatarak onu öldürebilecegini tahmin etmekte ve ölümü istemektedir. Bu örnekte,
anne çocugun ölümüne iliskin geçici nedeni kendisi hazırlamıs ve çocugu isteyerek
öldürmüstür. Bu durumda serbest irade ile yapılmıs bir hareket söz konusudur. Aynı
sekilde, aldıgı bir ilaçla kriz haline girdikten sonra düsmanını öldürecegini düsünen
ve gerçekten aldıgı ilacın yarattıgı krizle düsmanını öldüren kisi de kendi kendini suç
aleti haline getirmistir. Dolayısıyla isledigi fiilden sorumludur.
Kisinin kasten degil de ihmali nedeniyle taksirle bir sekilde bir suç islemesi
halinde de geçici nedenden söz edilemez. Örnegin, çocugunu öldürmeyi düsünmeyen
ve istemeyen bir anne, onu koynuna alarak uykuya dalar ve bu halde iken çocugu
nefessiz bırakarak öldürürse taksirle adam öldürmeden sorumlu olacaktır. Annenin
geceleyin uyku halinde iken çocugunun üzerine yatabilecegini tahmin etmeyisi,
geçici nedenle adam öldürme fiili için kusurlu davranıstır. Bu örnekte annenin
serbest iradesi ile yaptıgı bir hareket söz konusudur. Anne isledigi fiilden dolayı
sorumludur.
C. Geçici Nedenlere _liskin Türk Ceza Kanunu’nun Sistemi
Kanun, 34’üncü maddesinin birinci fıkrasında; geçici bir nedenle, isledigi fiilin
hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını
yönlendirme yetenegi “önemli derecede azalmıs olan” kisiye ceza verilmeyecegini
düzenlemistir.
Kanun bu düzenleme ile, geçici nedenlerle anlama ve isteme yeteneginin hem
kalkmasını hem de azalmasını bir tutmus, her iki halde de, kisiye ceza verilmemesini
öngörmüstür. Buna karsılık, gerek 765 sayılı mülga Kanun’un 48’inci maddesinde;
gerekse _talyan Ceza Kanunu’nun 91’inci maddesinde, geçici nedenlerin anlama ve
isteme yetenegi üzerine etkisi, tıpkı akıl hastalıklarında oldugu gibi
derecelendirilmistir. Doktrinde Hafızogulları, Kanunun düzenlemesinin yerinde
olmadıgını, çünkü akıl hastalıgının anlama ve isteme yetenegi üzerine etkisini
derecelendiren bir kanunun, benzer nitelikler arz eden geçici nedenlerin etkisini,
gerekçe göstermeksizin bir derecelendirmeye tabi tutmamasının keyfilik teskil
edecegini ifade etmistir.
Kanun maddesinden ve gerekçesinden geçici nedenin ne oldugunu, bu kavrama
hangi hallerin girebilecegini belirlemek mümkün degildir. Kanun’un geçici nedene
iliskin hükmünü, 765 sayılı mülga Kanun’daki düzenleme, bu kanun döneminde
olusmus doktrindeki görüsler ve uygulama çerçevesinde degerlendirmek mümkün
olmayacaktır. Çünkü, geçici nedenin ne oldugu 765 sayılı mülga Kanun döneminde
olusmus doktrinde ve uygulamada bellidir. _talyan Ceza Kanunu’nun 91’inci
maddesinde de, “mücbir sebep ve beklenmeyen hal yüzünden meydana gelen
sarhosluktan” söz edilmektedir. Örnegin 765 sayılı mülga Kanun döneminde
doktrinde Alacakaptan tarafından; “Bir sarap mahzenine giren bir sahsın,
fermantasyon halinde bulunan sarabın çıkardıgı buharı teneffüs ederek sarhos
olması” örnegi verilmistir. Ancak, Kanunumuzun hükmü çerçevesinde; geçici
nedeni, kisinin anlama ve isteme yetenegi üzerine etkili alkol ve uyusturucu
dısındaki nedenler olarak anlamak gerektiginden, yukarıdaki örnek, zehirlenme degil
sarhos olma olarak degerlendirilecek ve geçici neden sayılamayacaktır. Aynı sekilde,
madde gerekçesinde geçici nedene örnek olarak verilen “kimyasal madde üretiminin
yapıldıgı bir tesiste çalısan kisilerin, kimyasal maddelerden yayılan kokunun
etkisinde kalarak, geçici bir süre algılama ve irade yetenegini tümüyle yitirmis
olmaları” halini de zehirlenme degil de sarhos olma olarak degerlendirmek
gerekecektir. Zira, irada dısı alkol almakla bunun farkı yoktur, ikisi de aynı seydir.
Ayrıca, gerekçede verilen “Yatagında bebegini emzirdigi sırada uykuya dalan
anneni, uykudayken bebegini havasızlıktan dolayı ölümüne neden olması” örnegi de
geçici bir neden degil, daha önceden belirttigimiz gibi, sebebinde serbest olan bir
harekettir.
Bu nedenle, Hafızogulları’nın da ifade ettigi sekilde, geçici nedenler, gerekçede
belirtilen “sistemik hastalıklar” olmaktadır. Bunlar, diyabet, gebelik sonrası ortaya
çıkan psikozlar ve üremi gibi hastalıklardır. Geçici nedenlerin ne oldugunu önceden
belirlemek mümkün olmasa da bu nedenlerin akıl hastalıgı dısında bir hal oldugu
konusunda doktrinde görüs birligi bulunmaktadır. Bu nedenle, gerekçede geçici
neden olarak belirtilen bu durumlar akıl hastalıgı olarak degerlendirilebilecek midir?
Kanun, geçici nedenlerin kisinin anlama ve isteme yetenegini ortadan
kaldırmasını aramamıstır. Anlama ve isteme yeteneginin “önemli derecede azalmıs
olmasını” yeterli görmüstür. 765 sayılı mülga Kanun, geçici nedenin kisinin anlama
ve isteme yetenegini kaldırmıs veya önemli derecede azaltmıs olmasını aramaktaydı.
Hafızogulları’na göre, “cezasızlık nedeni” olarak isnat yeteneginin azalmasını yeterli
gören kanun koyucu, herhalde kalkmasını öncelikle yeterli görmüs olmaktadır.
Öte yandan, doktrinde ÖZBEK’e göre, Kanun, 765 sayılı mülga TCK’ndan farklı
olarak geçici neden etkisi altında suç isleyen kisiye ceza verilemeyecegini
düzenlemistir. Yazar, buna karsın 765 sayılı mülga TCK’nda geçici nedenin varlıgı
halinde akıl hastalıgına iliskin hükümlere atıf yapıldıgını, geçici nedenin etkisi
altında hareket eden kisi hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmesinin mümkün
oldugunu, Kanun’da eskisinden farklı olarak güvenlik tedbirine hükmedilmesinin
kabul edilmedigini, bu nedenle geçici nedenin etkisi altında suç islemis kisinin bir
güvenlik tedbirine basvurulabilmesi olanagının dahi getirilmeyerek yaptırımsız
bırakılmasının dogru olmadıgını ifade etmistir506.
D. Kitle Halinde _slenen Suçlar
1. Genel Olarak
Sighele’ye göre kitle, her yastan, cinsiyetten, sosyal statüden insanların önceden
herhangi bir vesile olmaksızın, bir sözle veya tesadüfen bir araya gelmeleridir.
Ferri, kitlelerin sosyoloji kanunlarına tabi olmadıgı gibi, bireysel psikoloji
kanunlarına da tabi olmadıklarını ve bu durumun “kolektif psikoloji” olarak
adlandırılacagını ifade etmistir. Yazar Pugliese ise, kitlelerin harekete geçmesinin
psikolojik bir zorunluluk oldugunu, kitlenin kör bir enerjiyi temsil ettigini, bu
enerjinin su veya bu yolda harekete dönüsmesinin tesadüflere baglı oldugunu
belirtmistir.
Kitle halinde hareketlerde kitle psikolojisinin etkisiyle isnat yetenegi genelde
zayıflar. Gerçekten insanlar psikolojik olarak gizli bir dayanısma içindedirler,
birbirlerinin yanında sahsiyetlerini kaybederler ve kolaylıkla tahriklere kapılırlar.
Kitle içinde zıt duygular birbirini izler. Önceden övülen bir kisinin sonradan
hakaret görmesi mümkündür, çünkü hareketler düsünceden çok içgüdüye dayanır.
Kitlede insan, anonimdir; eger kisi, suçlu tepkide bulunursa, o zaman kontrol
yetenegine sahip olan birey olarak degil, kitlenin bir kısmı olarak ortaya çıkar. Kitle
suçlarında bu durum linç adaleti modelinde, devrimlerde, futbol sahalarındaki
kavgalarda gözlemlenebilir. Örnegin, 1964 yılında Lima’da futbol sahasında 500
kisinin ölümüne yol açan olaya, topun yanlıs atısla seyircilere gönderilmesi ve topun
bıçakla kesilerek oynanamayacak halde sahaya geri atılması sebep olmustu.
2. Kitle Halinde _slenen Suçlarında Sorumluluk
Kitlenin kendiliginden tepkileri, eger kitle lideri tarafından kullanılmazsa, kitle
çabuk dagılır. Eger lider, karizmatik özelliklere sahipse, o zaman kitle, kolay bir
sekilde onun ideolojik amaçlarına uygun olarak yönlendirilebilir; artık kitle liderin
ellerindeki suç aletidir.
Eskiden bir kitle suç isledigi takdirde, ceza kitleye verilirdi. Bu nedenle kitleyi
olusturanlar bir araya toplanır ve aynı sekilde cezalandırılırdı. Kolektif
sorumluluktan sonra “sayma usulü” denilen diger bir usulde, kitleyi olusturanlar
sıraya dizilerek, örnegin onar onar sayılarak yalnızca onuncular cezalandırılıyordu.
Roma hukukunda; kitleyi sürükleyenler cezalandırıldıgı halde, kitleye karısıp da
bunun etkisi altında kalanlar daha hafif bir cezayla cezalandırılmakta idiler.
Pozitivistler ise, bir kitleye karısan kisinin, kitle duygusunun ve kitle
“fermantasyonunun” etkisi altında, hareketlerinin kontrolünü kaybettigini ve bazı
suçlara sürüklendigini saptayarak, kitleleri yönetenlerin tam isnat yetenegine sahip
bulunduklarını, etkilere kapılanların ise, irade güçlerindeki zayıflık dolayısıyla
hafifletilmis bir sorumluluga tabi tutulmalarını önermislerdir. Diger bazı yazarlar ise;
bu konuda kesin bir ayırım yapmanın yersiz olacagını, kitleye karısan kimsenin
kisiliginin incelenmesini istemektedirler.
Bazı kanunlar, kitlenin psikolojik yapısını göz önünde tutarak, kitle halinde
islenen suçlarda isnat yeteneginin kimler bakımından ve hangi ölçüde azalmıs
sayılacagını belirtmislerdir. Örnegin _talyan Ceza Kanunu, 62’nci maddesinin
üçüncü fıkrasında, Pozitivistlerce ileri sürülen düsüncelerin etkisiyle de; kanunen
veya yetkili merciiler tarafından yasaklanmıs bir topluluk söz konusu olmadıkça ve
suçlu da itiyadi veya mesleki ya da egilimli suçlu olmadıkça galeyan halinde suç
islenmesi halinde bu durumu hafifletici bir neden olarak saymıstır.
3. Kitle Halinde _slenen Suçlara _liskin Türk Ceza
Kanunu’nun Sistemi
Kitlelerin etkisi altında suç islemis olanlar hakkında Kanunumuzun 34’üncü
maddesinin birinci fıkrası hükmünün uygulanıp uygulanamayacagı ve bu durumun
geçici bir neden olup olamayacagı tartısmalıdır. Basta ifade etmek gerekir ki; kitle
halindeki hareketlerin suça etkisi konusunda Kanun’da bir hüküm
bulunmamaktadır.
765 sayılı mülga TCK’nun mehaz kanunu olan 1889 tarihli _talyan Ceza
Kanunu’nun uygulanmasında, _talyan Mahkemeleri, kitle telkinlerinin akli
melekelerde bozukluk meydana getirebilecegini göz önünde tutarak, bu telkinleri bir
nevi akıl hastalıgı saymakta ve duruma göre tam veya kısmi akıl hastalıgına iliskin
hükümleri uygulamakta idiler. Bir kısım yazar, kitle psikolojisinin etkisini göz
önünde tutarak, bu durumun geçici bir neden kabulünün mümkün oldugunu, kanunun
ilgili maddesinin yollaması dolayısıyla hiç degilse kısmi akıl hastalıgına iliskin
hükümlerin uygulanabilecegini ifade etmislerdir.
Ancak, geçici nedenlere iliskin Kanunumuzun düzenlemesi, 765 sayılı mülga
TCK’nın düzenlemesine benzemedigi için, bu kanun döneminde olusmus doktrin ve
uygulamadan yararlanmak imkânı da bulunmamaktadır.
Doktrinde Demirbas, iyi niyetle, yani belirli bir suçu islemek amacı olmaksızın
kitle içinde bulunanların, anlam ve isteme yeteneklerinin kitle psikolojisi nedeniyle
önemli ölçüde azaldıgı kabul edilerek, Kanunumuzun geçici nedenlere iliskin hükmü
geregince cezalandırılmamaları gerektigini ifade etmistir.
Kanaatimizce, kitle etkisi altında bir kisinin suç islemesi halinde, bu etkinin
kisinin anlama ve isteme yetenegini kaldırmıs veya önemli derecede azaltmıs olması
halinde, söz konusu durumun bir geçici neden sayılması ve kisinin
cezalandırılmaması gerekecektir. Ancak kitle halinde islenen suçlar, her somut olay
için ayrı olarak degerlendirilmelidir.
VI. Alkol ve Uyusturucu Madde Etkisinde Olma
A. Genel Olarak
Alkol ve uyusturucu maddeler, insanlıgı çesitli yönlerden etkilemektedir. Bu
maddeler, kisinin bilinç ve davranısları üzerindeki etkilidir. Söz konusu etkilerin
sebep oldugu sosyolojik problemler konumuzun dısında olup asıl olarak dogurdugu
hukuki neticeleri inceleyecegiz.
Alkol, sarhosluk etkisi yaratarak kisinin anlama ve isteme yetenegini tamamen
veya kısmen ortadan kaldıran içeceklerdir. Kisiligi deorganize hale sokan alkol,
hafızayı zayıflatır, duyguları yogunlastırır ve reaksiyonları geciktirir.
Kriminolojide alkol, en yaygın sekilde kullanılan suç ve saldırganlıkla dogrudan
iliski içinde bulunan bir madde olarak ele alınmaktadır.
Suç islenmesi üzerinde alkolün dogurdugu dogrudan dogruya tesirler ve
dolayısıyla tesirler seklinde degerlendirilmektedir. Alkolün suça dogrudan dogruya
etkisinden bahsedilince, bundan anlasılması gereken sey, suç teskil eden fiil ve
hareketin failin alkol tesiri altında iken islenmis bulunmasıdır. Asrı derecede alkol
almak suretiyle sosyal itibarını kaybeden bir kimsenin bu yoldan suç yoluna itilmesi,
alkolün dolaylı etkisine örnek olarak gösterilebilir.
Aslı Yunanca Narké (uyku) sözcügünden gelen uyusturucu maddeler ise, islenmis
veya islenmemis, bitkisel veya kimyasal maddeler olup, kisinin anlama ve isteme
yetenegini tamamen veya kısmen yok etmektedir. Bu maddelerin belirli dozda
vücutta kalması psikolojik veya fiziki yönden zorunlu hale gelmekte, bu hal ise kisi
ve toplum bakımından çok zarar verici sonuçları ortaya çıkarmaktadır.
Mevzuatımızda uyusturucu maddenin genel bir tanımı verilmis degildir. Ancak,
uyusturucu maddeden nelerin kastedildigi uluslararası sözlesme ve protokollerle
öngörülmüs, bizim de katıldıklarımızdaki esaslara göre sayma yoluyla belirlenmistir.
Yine, 2313 sayılı Uyusturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun ve 3298
sayılı Uyusturucu Maddelerle _lgili Kanun’da da, bazı uyusturucu maddeler
sayılmakla beraber, bu konuda bir genelleme yapmak mümkün degildir. Esrar,
kokain, afyon gibi pek çok uyusturucu madde bulunmaktadır.
Sarhosluk ise; alkol veya uyusturucu madde alınmasından dogan ve sinirlerde
depresyon veya kısmi felçler yaratan bir durumdur. Hukuki anlamı ile tıbbi anlamı
birbiriyle örtüsen sarhosluk, tıpta oldugu gibi ceza hukukunda da akıl hastalıgı
dısında degerlendirilmektedir. Ancak, kronik alkoliklik veya tutku halini alan
uyusturucu madde kullanma, bir akıl hastalıgı olarak sayılmaktadır. Sarhosluk
kavramın içine, az veya çok miktarda birbiri ardına alınan sarhos edici maddelerin
sebep oldugu sarhoslugun yanısıra söz konusu maddelerin alınmasının bir itiyad veya
hastalık doguracak derecede tekrarlanmasından ortaya çıkan zehirlenmeler de
dahildir.
Alkol ve uyusturucu madde etkisinde olma denilince, söz konusu zehirlenme
derece ve yogunluguna varmamıs bulunan alkol veya uyusturucu madde alınmasını
anlamak gerekir.
Alkol ve sair uyusturucu maddelerin insanın anlama yetenegi üzerinde meydana
getirdigi etkide (sarhosluk) nitelik farkı bulunmamaktadır.
B. Mukayeseli Hukuka Göre Alkol ve Uyusturucu Madde
Etkisinde Olma
Sarhos olan veya uyusturucu madde etkisi altında bulunan bir kimsenin bu
durumda iken bir suç islemesi halinde isnat yeteneginin bulunup bulunmadıgı veya
bu yetenegin azalmıs sayılıp sayılmayacagı konusu tartısılmıstır.
XIV. yüzyılda hukukçular, hafif sarhoslugun isnat yetenegini etkilemeyecegini,
orta derecede sarhosluk halinde cezada indirim yapılacagını, tam sarhosluk halinde
ise suçun ortadan kalkacagını kabul etmekteydiler. Bu görüs, XVIII. yüzyılın sonuna
kadar özellikle Almanya’da etkili olmus, _ngiltere ve Fransa’da sarhoslugun isnat
yetenegini kaldırmayacagı kabul edilmistir. XIX. yüzyılda ise sarhosluga bilimsel bir
esas verilmeye çalısılmıstır.
Sarhosluk konusunda çesitli kanunlar tarafından kabul edilen sistemler arasında
bir birlik bulunmamaktadır. Söz konusu sistemleri iki grupta toplamak
mümkündür:
Birinci gruba giren kanunlar, sarhosluga iliskin bir hüküm içermezler ve bunun
isnat yetenegini etkileyip etkilemedigi hususunu genel hükümlere bırakırlar. Fransız,
Bulgar, Belçika kanunları bu grup içinde sayılırlar.
_kinci gruba giren kanunlarda ise sarhosluk hakkında hüküm bulunmaktadır,
ancak bu hükümler arasında pek çok farklılıklar bulunmaktadır. Örnegin eski
Avusturya Ceza Kanunu’nda istemeyerek veya isteyerek tam sarhosluk halinde isnat
yeteneginin kalkacagı belirtilmistir. _spanyol Ceza Kanunu’nda itiyadi olmayan
sarhosluk kanuni bir hafifletici neden sayılmaktadır. Eski ve yeni _talyan Ceza
Kanunları’na (1889 ve 1930 tarihli kanunlar) göre istemeyerek tam sarhoslukta isnat
yetenegi kalkar; istemeyerek kısmi sarhoslukta ise isnat yetenegi zayıflar, bu
durumda faile indirilmis ceza verilir.
_ngiltere’de alkol bagımlılıgının, genellikle suç egilimini artırıcı bir unsur
olmadıgı ve cezayı azaltma islevi yerine getirecegi kabul edilmektedir. Örnegin,
alkol bagımlısı bir kisi tarafından yapılan hırsızlıgın normal insan tarafından
gerçeklestirilen hırsızlıkla aynı görünümde olmadıgı belirtilmistir.
C. Türk Ceza Kanunu’na Göre Alkol ve Uyusturucu Madde
Etkisinde Olma
Kanun’un 48’inci maddesinin birinci fıkrasında; irade dısı alınan alkol veya
uyusturucu madde etkisiyle, isledigi fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını
algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yetenegi önemli
derecede azalmıs olan kisiye ceza verilmeyecegi, ikinci fıkrasında ise; iradî olarak
alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde suç isleyen kisi hakkında birinci fıkra
hükmünün uygulanmayacagı düzenlenmistir.
Kanun hükmünde, alkol veya uyusturucu maddenin iradi ya da irade dısı
alınmasına göre ayırım yapılmıstır.
1. _rade Dısı Alınan Alkol veya Uyusturucu Madde Etkisinde
Olma
Kanunun isnat yetenegine etkisini kabul ettigi durum alkol veya uyusturucu
madde etkisinin istemeden gerçeklesmesidir. Birinci hali teskil eden istemeyerek
alkol veya uyusturucu madde alınması, kisinin kendi fiilinden olabilecegi gibi
baskasının fiilinden veya mücbir sebepten ya da tesadüf sonucu ortaya çıkabilir.
Mücbir sebep, kiside belirli bir tarzda hareket etmek veya etmemek imkanını
tamamen ortadan kaldıracak kadar siddetli olan fiziki veya manevi bir kuvvettir.
Tesadüf ise, tahmini ve kaçınılması mümkün olmayan bir olaydır.
Kisi, alkol veya uyusturucu madde almak kastıyla hareket etmemesine ragmen,
yanılarak bu maddeleri almıs olabilir. Örnegin kisinin ilaç içtigi düsüncesiyle alkol
alması durumunda oldugu gibi. Arkadasları tarafından saka amacıyla veya
kandırılmak suretiyle kisiye alkol içirilebilir veya uyusturucu madde kullandırılabilir.
_stemeyerek sarhosluk, dis agrısını gidermek için pamugun rakı ile ıslatılıp dis etine
bastırılması veya baska türlü giderilemeyecek susuzluktan kurtulmak amacıyla alkol
alınması örneklerinde mücbir sebepten ileri gelmistir. Bir kisi direnemeyecek hale
getirildikten sonra bir sise içkinin zorla içirilmesi örneginde ise kisi zorla sarhos
yapılmıstır. Öte yandan, bir sarap mahzenine giren bir sahsın, fermantasyon halinde
bulunan sarabın çıkardıgı buharı teneffüs ederek sarhos olması veya kimyasal madde
üretiminin yapıldıgı bir tesiste çalısan kisilerin, kimyasal maddelerden yayılan
kokunun etkisinde kalarak, geçici bir süre algılama ve irade yetenegini tümüyle
yitirmis olmaları örneklerinde tesadüfen sarhos olma hali mevcuttur. Ancak bu
örneklerdeki sorun, alkol ya da uyusturucu maddenin irade dısı alındıgının
ispatlanabilmesidir. Bu, her somut olayın özelliklerine göre belirlenir.
Bu durumların isnat yetenegine etkisi olabilmesi için, madde gerekçesinde de
belirtildigi sekilde, kisinin “taksirinin” dahi bulunmaması gerekir. Sarhos olmak
istemeyen bir kisi, fazla miktarda alkol alsa ve bunun sonucunda sarhos olsa,
sarhosluk isteyerek degilse de, onun sebebi olan alkol almak, isteyerek olmustur ve
bu sebeple ortada taksirli sarhosluk vardır ve istemeyerek sarhosluk hükümlerinin
uygulanması mümkün degildir.
Aynı sekilde, alkol veya uyusturucu madde hatır için içilmis ve içen üzerinde
herhangi bir zorlama gerçeklestirilmemisse kisi isteyerek içmistir. Yalnızca kendisi
islemis oldugu fiillerden sorumludur.
Sarhosluk, siddeti çesitli faktörlere baglı olarak degisen, artan, azalan bir haldir.
_snat yetenegi konusunda bir sonuca varılabilmesi için önemli olan suçun islendigi an
oldugu göz önüne alındıgında, sarhoslugun suç anında ulastıgı derecenin bilinmesi
gerekmektedir. Diger bir ifadeyle, asıl olan sarhoslugun suçun islendigi andaki
derecesidir. Öte yandan, kanun suçun islendigi andaki sarhosluktan sözettiginden
birden fazla suç islenmesi halinde, suçların her biri hakkında ayrı ayrı kanunun
aradıgı sartların mevcut olup olmadıgının belirlenmesi zorunludur.
Doktrinde Erem-Danısman-Artuk, “istememeyi” sarhoslugu meydana getiren
fiile sınırlamanın dogru olmadıgını, içme fiili iradi oldugu halde, sarhoslugun irade
dısı olabilecegini, bu nedenle zorla bir kimseye alkol içirilmis olmasından ileri gelen
sarhosluk ile içkinin alkollü bir içki oldugunu bilmeksizin kendiliginden içen kimse
arasında fark olamayacagını ifade etmektedirler.
Alkol veya uyusturucu madde etkisinde suç islenmesi halinde, bu suçun cürüm
veya kabahat olması arasında bir fark bulunmamaktadır. _stemeyerek sarhosluk
halinde bulunan kisi böyle bir halde iken islemis oldugu suçtan dolayı
cezalandırılamayacagı gibi, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu geregince bir kabahat
fiili olusturan ve ayrı suç olan sarhosluktan dolayı da cezalandırılamaz.
Kanunumuzun 34’üncü maddesinin birinci fıkrası hükmü geregince, geçici
nedenler isnat yetenegini ne surette etkilemekte iseler, istemeyerek alkol veya
uyusturucu madde etkisinde olmak ta aynı sonucu doguracaktır.
765 sayılı mülga TCK’nun 48’inci maddesinin birinci fıkrası hükmünde,
istemeyerek sarhosluk durumunda kanunun akıl hastalıgına iliskin 46 ve 47’nci
maddelerinin uygulanacagı belirtilmistir. Diger bir ifadeyle, kanunda sarhoslugun
derecesine göre bir ayırım yapılarak, sarhoslugun kisinin isnat yetenegini tamamen
kaldırması halinde tam akıl hastalıgı hükümleri uygulanarak kisiye ceza
verilmeyecek, buna karsılık isnat yetenegini önemli derecede azaltması durumunda
ise kısmi akıl hastalıgına iliskin hükümler uygulanarak indirilmis ceza verilecektir.
5237 sayılı TCK’nun 34’üncü maddesinin birinci fıkrasında ise, irade dısı alkol veya
uyusturucu madde etkisinin kisinin anlama ve isteme yeteneginin önemli derecede
azaltmıs olması durumunda ceza verilmeyecegi ifade edilmistir. Daha önce
belirtildigi üzere, “cezasızlık nedeni” olarak isnat yeteneginin azalmasını yeterli
gören kanun koyucu, herhalde kalkmasını öncelikle yeterli görmüs olmaktadır.
Dolayısıyla, irade dısı alkol veya uyusturucu madde etkisinde olma halinin kisinin
isnat yetenegini kaldırması veya önemli derecede azaltmıs olması halinde kisiye ceza
verilmeyecegi açıktır. Sonuç olarak, 765 sayılı mülga Kanun’daki sarhoslugun
derecesine göre, ceza verilmemesi ve indirimli ceza uygulaması, 5237 sayılı
Kanun’da yapılmamıs, tam ve tam olmayan istemeyerek sarhosluk durumunda ceza
verilmeyecegi hüküm altına alınmıstır.
Kanunumuza göre, irade dısı alınan alkol veya uyusturucu maddenin kisinin isnat
yetenegini tamamen ortadan kaldırması veya önemli derecede azaltmıs olması
mümkündür. Bu nedenle, sarhoslugun etkisi göz önüne alınarak istemeyerek tam
sarhosluk ve istemeyerek tam olmayan sarhosluk ayırımı yapılabilir.
Ancak tam sarhosluk ile tam olmayan sarhoslugu ayırt etme zordur. Doktrinde
Erem’e göre, sarhosluk olaylarında alınan alkol miktarı kadar bünyeden kaynaklanan
sebeplerin etkisi oldugundan ve bu hadiselerde somut ve bireysel olaylara dayanarak
karar vermek gerektiginden, bu tür kararların esasen gerçek bir denetime tabi
tutulmaya uygun olmadıkları açıktır.
Doktrinde Savas-Mollamahmutoglu ise, sarhos edici maddelerin tesirlerinin,
gerek kisinin yapısı gerekse dısarıdan gelen sebeplere ya da kullanılan maddenin cins
ve miktarıyla ilgili sebeplere baglı olarak degisecegini ileri sürmektedirler. Yazarlara
göre, suçun islenmesi sonrasında failin derhal yakalanamadıgı durumlarda, alkol
veya uyusturucu maddelerin tesirleri büyük bir ihtimalle kaybolmus olacagından
mahkemece ilmi usullere basvurma imkanı olamayacaktır.
Alacakaptan ise, tam sarhosluk ile tam olmayan sarhosluk ayırımının
yapılamayacagını, bu nedenle sarhoslugun her iki seklinin de aynı hukuki kurallara
baglanması gerektigini ifade etmektedir.
_stemeyerek tam sarhosluk, eski kanundaki ifadesiyle, arızi tam sarhosluk halinde
kisinin, isledigi fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak
davranıslarını yönlendirme yetenegi ortadan kalkmaktadır. _stemeyerek tam
sarhoslukta, kanunun aradıgı sartlar bulunmakta ise kisiye ceza verilmeyecektir.
_stemeyerek tam olmayan sarhosluk halinde ise, kisinin anlama ve isteme
yetenegi tamamen kalkmamakta ancak önemli derecede azalmaktadır. Bu durumda
suç isleyen kisiye, ceza verilmemektedir. Oysa, 765 sayılı mülga TCK döneminde,
istemeyerek tam olmayan sarhosluk durumunda kisiye indirilmis ceza uygulanmakta
idi.
2. _radi Alınan Alkol veya Uyusturucu Madde Etkisinde Olma
Kanunun 34’üncü maddesinin ikinci fıkrasında; iradî olarak alınan alkol veya
uyusturucu madde etkisinde suç isleyen kisi hakkında birinci fıkra hükmünün
uygulanmayacagı belirtilmistir. Bu hükümden, kanunun iradi sarhosluk halini isnat
yetenegine etkili bir neden olarak kabul etmedigi anlasılmaktadır.
Sarhosluk hiçbir sekilde mazeret nedeni degildir. _radi olarak alınan alkol veya
uyusturucu madde etkisi altında islenen fiil bakımından failin sorumluluktan
kurtulması mümkün degildir. _rade dısı alkol veya uyusturucu madde etkisinde
olmanın tam ve tam olmayan ayırımının hukuki bir sonucu olabilir. Ancak iradi
olarak alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde olmanın derecesi ne olursa
olsun fail sorumlu olacaktır.
Kanunumuzun iradi alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde olma
hakkındaki hükmünün esası tartısmalıdır. Birinci görüsü benimseyenler tarafından,
alkol veya uyusturucu maddelerin, insanın suurunu tam olarak etkilemesinin, kisinin
isnat yetenegini ortadan kaldıracagı ve dolayısıyla sarhos olan kisinin bu durumda
iken isledigi suçun kendisine isnat edilemeyecegi ve isnat edilememenin sonucu ise -
manevi sorumluluk prensibi benimsenmek istendigi takdirde- kusursuzluk ve
cezasızlık olacagı ileri sürülmüstür. Doktrinde Alacakaptan’a göre, bu düsünce, iradi
sarhosluk halinde islenen suçlarla ilgili olarak ortaya atılan tekliflerden bir tanesi
olmasına ragmen belki de en az benimsenen olmustur. Bunun sebebi, bu düsünce
kabul edildigi takdirde, cezasız kalacak olan büyük bir suçlu kitlesinin toplum için
olusturacagı tehlikedir.
Diger bir düsünceyi kabul eden yazarlara göre; iradi sarhosluk halinde kisinin
isnat yeteneginin objektif sorumluluk kurallarına göre bulunacaktır. Ayrıca,
sebebinde serbest olan hareketler(actiones liberae in cause) teorisinin uygulanması
gerektigini ileri sürenlere göre ise; iradi sarhosluk halinde kisi kendisini serbest
olarak bu duruma soktugu için, bu halde isledigi suçlarda isnat yetenegi
bulunmaktadır.
Pozitivistler ise, bu konuda sarhos olanın da tıpkı sarhos olmayan kisi gibi isnat
yetenegini irade serbestisinden degil de kanundan aldıgını ileri sürerek, bu durumda
isnat yeteneginin esasını kanuni sorumlulukta aramak gerektigini ifade etmektedirler.
Doktrinde Erem-Danısman-Artuk, kanunun iradi sarhoslukta ceza sorumlulugunu
tanımak suretiyle, “manevi sorumluluk” yerine “kanuni sorumluluk” kuralını
koydugunu, sarhosluk halinde bulunan bir kimsenin durumunun kanunun “kasdi suç”
saydıgı bir fiili islerken normal bir kimsenin içinde bulundugu psikolojik durum ile
aynı olmadıgını, kanunun iradi sarhosluk halinde bulunanların, ayrıca bir hüküm
mevcut olmasa idi genel kurallara göre, sorumsuz tutulması gerekecegini ve toplum
açısından dogacak sakıncaları da göz önüne alarak iradi sarhosluga özgü olmak üzere
kanuni bir sorumluluk esası kabul ettigini ifade etmislerdir.
Bu görüsler elestirilmis ve denilmistir ki; kanun failleri isnat yetenegine sahip
olanlar ve olmayanlar seklinde ikiye ayırması karsısında bu konuda bir varsayım
kurulmasına imkan vermemistir. Ayrıca, objektif sorumluluk prensibinin de
uygulanamayacagını, çünkü bu prensibin isnat yetenegine sahip bir kimsenin ne gibi
hallerde kusuru bulunmasa da cezalandırılacagını çözümlemege yaradıkları ileri
sürülmüstür. Sebebinde serbest olan hareketler teorisinin uygulanması gerektigini
ileri sürenlerin düsünceleri ise, kasıtlı veya taksirli sarhoslukta, failin bir suç islemek
amacıyla sarhos olmadıgı ifade edilerek elestirilmistir. Ayrıca, bu teorinin olsa olsa
tasarlanmıs sarhosluk halinde islenen suçlarda kisinin isnat yetenegini açıklamak için
yeterli oldugu ileri sürülmüstür.
Doktrinde Dönmezer-Erman, kanuni sorumluluk esasının kabulü için diger
hususlarda da kanunun aynı sorumluluk esasını benimsemis olması gerektigini, bu
durumun da söz konusu olmadıgını, kanunun anlama ve isteme yetenegi seklinde
tanımlanabilecek hukuki bir esası kabul ettigini, iradi sarhosluga iliskin hükmü, irade
serbestligi esasına ve ahlaki-manevi sorumluluk prensibine getirilen bir istisna olarak
degil, isnat yetenegi hakkındaki kanunun görüsünün bir uygulama sekli olarak
anlamının dogru olacagını, sarhosun kendini kontrol olanagını korudugunun ileri
sürüldügünü ve iradi tam sarhosluk halinde esasen anlama ve isteme yetenegi olarak
tanımlanan isnat yeteneginin ortadan kalkmadıgını ifade etmektedirler.
Yargıtay bir kararında551; “TCK’nın 48/2’nci maddesine göre isteyerek kullanılan
uyusturucu madde tesiriyle islenen fiillerde fail yönünden 46’ncı ve 47’nci
maddelerin uygulanmasının sözkonusu olamayacagı, aynı maddenin ikinci fıkrası ile
hükme baglandıgından, tiner kullanan sanıkların cezai ehliyetlerini tam kabul eden
mahkemenin uygulanmasında isabetsizlik görülmedigi”ni ifade etmistir.
Kanunumuz 34’üncü maddesinin ikinci fıkrasında, iradi olarak alınan alkol veya
uyusturucu maddenin alınıs sekli ve failin bunu alırken içinde bulundugu durumdan
söz etmedigine göre, “iradi olarak alma”nın ne anlama geldiginin açıklıga
kavusturulması gerekmektedir. _radi olarak alınan alkol veya uyusturucu madde
etkisinde olma hali çesitli sekillerde ortaya çıkabilmektedir:
a. Kasten Sarhos Olma veya Uyusturucu Madde Kullanma
Kasten sarhosluk veya basit ihtiyari sarhosluk, kisinin kasıtlı olarak alkol veya
uyusturucu madde alması ve sarhos olmak istemesidir. Diger bir ifadeyle burada,
aldıgı alkolün veya uyusturucu maddenin sarhosluk sonucunu doguracagını bilen
veya bilmesi gereken kisinin alkol ve uyusturucu madde alması sonunda sürüklendigi
sarhosluk hali söz konusudur. Bu tariflere göre, kasten sarhosluk için sarhos edici
maddenin, iradi olarak kullanılmıs olması yeterli degildir. Aynı zamanda, söz konusu
maddelerin kullanılmasının, gerek miktar ve özellikleri, gerek kullanan sahsın vücut
yapısındaki özellikler dolayısıyla sarhosluk sonucunu doguracagının bilinmesi veya
tahmin edilebilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, yalnız sarhos edici maddeleri almak
istemis ancak sarhosluk neticesini arzu etmemis olan bir kisinin, örnegin,
arkadaslarının ısrarı ile giderek sürüklendigi sarhosluk kasti sayılmaz.
Kasten sarhosluk sırasında kisinin suç islemesi halinde hangi sıfatla sorumlu
olacagı, diger bir ifadeyle, sorumluluk seklinin nasıl olacagı hususu doktrinde
tartısılmıs ve üç görüs ortaya atılmıstır:
Bir görüse göre, soruna 765 sayılı mülga TCK’nun 45’inci maddesi açısından
bakmak gerekmektedir. Söz konusu maddenin ilk cümlesinde, bir cürmün
cezalandırılması için onun kasten islenmis olması kosuluna baglamaktadır. Oysa
iradi sarhos olup iradesini yitiren fail, eylemi isledigi sırada kasıtlı davranmak
imkanından yoksun bulundugundan, gerçeklestirdigi kasıtlı suçtan dolayı sorumlu
tutulamaz. Ancak sarhos oldugu takdirde ileride suç isleyebilecegini düsünmesi
gerekin bir kisi, bu yönde hareket etmeyerek sarhos olup tedbirsiz davrandıgından,
taksirinden sorumludur. Netice olarak, kasten sarhosluk sebebiyle kendisini tamamen
kaybeden fail, bu haldeyken birisini öldürür veya yaralarsa, taksirle adam öldürme ya
da taksirle müessir fiil suçlarından sorumlu olur. Buna karsılık, örnegin evrakta
sahtecilik (TCK m.204/2), mala zarar verme (TCK m.151) gibi yalnız kasten
islendiginde cezalandırılan suçlardan birini isleyene, ceza verilmemesi gerekir.
Diger bir görüse göre, kanun iradi sarhoslukta ceza sorumlulugunu tanımak
suretiyle, “manevi sorumluluk” yerine “kanuni sorumluluk” kuralını koymustur.
Sarhosluk halinde bulunan bir kimsenin durumunun kanunun “kasdi suç” saydıgı bir
fiili islerken normal bir kimsenin içinde bulundugu psikolojik durum ile aynı
degildir. Kanunun iradi sarhosluk halinde bulunanların, ayrıca bir hüküm mevcut
olmasa idi genel kurallara göre, sorumsuz tutulması gerekecegini ve toplum
açısından dogacak sakıncaları da göz önüne alarak iradi sarhosluga özgü olmak üzere
kanuni bir sorumluluk esasını kabul etmistir.
Üçüncü bir görüse göre ise, iradi olarak alınan alkol veya uyusturucu madde
etkisinde olmaya iliskin hükümde kanun, isnat yetenegi problemini çözümlemekle
yetinmis, kusurluluk konusunda bir hüküm getirmemistir. Sarhos iken failin kasten
veya taksirle cezalandırılması için, sarhoslugun kasten veya taksirle gerçeklestirilmis
olup olmadıgı arastırılmayacaktır. Arastırılacak husus, sarhos iken islenen fiilin
kasıtlı veya taksirli olup olmadıgıdır. Gerçekten bu durumda her olayın gerçeklesme
sekline bakılması gerekir. Bu nedenle, failin sarhoslugu gerçeklestirme sekli ile bu
durumda iken islenen suçların kusurluluk sekli birbirinden bagımsızdır. Çünkü, fail
kasten sarhosluk halinde taksirli bir suç isleyebilecegi gibi, taksirli bir sarhosluk
durumunda kasti bir suç da isleyebilir.
Nitekim, Yargıtay da, isteyerek sarhos olanın, kasten veya taksirle mi yoksa
kastın asılması hali ile mi hareket ettigine bakmak ve ona göre sorumlulugunu
belirlemek gerekecegi görüsündedir. Çünkü, sarhos olmayan kisinin kusurlulugu
arastırılıp sorumlulugu kastına veya taksirine (veya kastın asılmasına)
dayandırıldıgına göre, kanunda isnat yeteneginde bir degisme olmadıgı açıklanan
iradi olarak alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde olma halinde aynı
arastırmanın yapılmaması ve failin daima kasıtlı ya da taksirle hareket etmis
sayılması mantıksız olacaktır. Kısacası, iradi sarhosluk söz konusu oldugunda,
sarhoslugun yogunlugu önemli degildir ve isnat yetenegi tam olarak vardır. Örnegin,
sarhos olan bir kimse kavgaya tutusup da hasmını öldürmek istediginde kasten adam
öldürme suçundan kastı, yaralama düsüncesiyle hareket edip ölüme yol açtıgında
kastın asılması ve tedbirsizlikle kullandıgı arabayla yayaya çarpması halinde ise,
taksiri sebebiyle sorumlu tutulur ve ona göre cezalandırılır.
Bu görüs, _talyan Ceza Kanunu’nun 92’nci maddesinden ilham almıs olup gerek
_talyan yazarların çogunlugu, gerekse _talyan Mahkemeleri tarafından sarhosluk
halinde islenen suçların sebep oldugu kusurlulugun sekli problemini çözmeye
elverisli tek düsünce olarak kabul edilmektedir. Söz konusu maddenin birinci
fıkrasına göre, “Tesadüfen veya mücbir bir sebebin dogurmadıgı sarhosluk (yani
kasten veya taksirli sarhosluk) isnat yetenegini ne kaldırır ne de azaltır”. Kanunun bu
hükmünden _talyan doktrini su neticelere varmaktadır: kanunun suç saydıgı bir
fiilden dolayı bir kimsenin cezalandırılabilmesi için öncelikle o kisinin anlama ve
isteme yetenegine yani isnat yetenegine sahip olması gerekir. Ancak bu yeterli
degildir. Neticeyi, isnat yetenegine sahip faile baglayan ruhi bir bagın bulunması da
aranır. Bu bagdan amaç, failin suçu islerken suur ve iradeyle hareket ekmis
olmasıdır. Ancak kanunun hükmü ile sarhos olan failin sorumlulugu problemi de
sonuçlandırılmıs olmamaktadır. Çünkü isnat yetenegi ile manevi unsur birbirinden
farklı konulardır. _snat yetenegi, faile ait bir vasıf oldugu halde, manevi unsur, suçun
bünyesine girerek onunu gerçek bir unsurunu olusturur. O halde, hakim, isnat
yetenegi bulundugu kanunen ifade edilmis olan sarhos suçlunun somut bir olayda
kasten mi yoksa taksirle mi hareket ettigini arastırmak zorundadır. Baska bir
ifadeyle, failin sarhosluk halinde tasıdıgı suur ve iradenin degerlendirilmesi
gerekir.
Diger taraftan, yapılan arastırmalar akıl hastalarının dahi, kasıtlı veya kasıtsız,
taksirli veya taksirsiz, irade ve suurla veya bunlara sahip olmaksızın hareket
edebileceklerini göstermistir. Gardiyanı atlattıktan sonra arkadasının üzerine atlayıp
onu bogan akıl hastasının bulundugu durum örnek olarak verilebilir.
Bu düsünceyi kabul edenler, suçun islendigi sırada olaya, manevi unsuru ortadan
kaldıran sebeplerin etkisinin mümkün oldugunu belirtmislerdir. Bunlar;
1) Sarhosluk, faili, onun suur ve iradesini tamamen yok edecek kadar
etkilemistir. Suur ve irade kiside anormal sekilleri ile dahi bulunmamaktadır.
2) Suç anında anormal de olsa irade ve suur vardır; fakat suçun kurucu
unsurlarından birinde sarhosluk nedeniyle hata edilmistir.
3) Fail bu anormal hali dolayısıyla, kendi lehine mazeret sebebinin bulundugu
düsüncesiyle hareket etmistir.
4) Olayda herhangi bir geçici neden etki etmistir.
Bu görüs taraftarları, yukarıdaki ihtimallerde daima aynı neticeye
varmamaktadırlar. Hakim kanaate göre, söz konusu hallerin her birinde fiilin olusuna
müdahale eden sebepler kastı ortadan kaldıracagından fail beraat ettirilmelidir. Bazı
yazarlara göre, kastın yoklugu, daima suçun meydana gelmemesi sonucuna
götürmez. Kast tespit edilememisse, failin fiille yüzlesmesindeki psikolojik davranısı
ne olursa olsun, sarhos olmak suretiyle, taksirli davranmıs olması onun taksirli suçun
cezası ile cezalandırılmasını haklı kılar. Yeter ki fiilin taksirli sekli de
cezalandırılmıs olsun. Suçun kurucu unsurlarında hata edilmis olması ve sarhosun
kendi lehine bir cezasızlık sebebinin bulundugu düsüncesiyle hareket etmesi halinde
de aynı sonuca varmak gerekir.
Kanaatimizce, iradi olarak alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde bir suç
islenmesi halinde, kisinin isnat yeteneginin bulundugu hususu kanunda açıkça ifade
edilmistir. _steyerek sarhos olan kisinin suçu islerken kasten mi taksirle mi hareket
ettiginin arastırılması gerekir. Hafızogulları’nın belirttigi gibi561, kast ve taksir, var
olmaları için, failin mutlaka isnat edilebilir olmasını zorunlu kılmamaktadırlar.
Bundan ötürü, isnat edilebilir olma veya isnat yetenegi kusurlulugun bir unsurunu
veya bir ön sartını olusturmamakta, ama kisinin bir niteligini, bir durumunu ifade
etmektedir. Böyle olunca, isnat yetenegi, suçla bagıntılı olarak degil, faille bagıntılı
olarak incelenmelidir. Diger taraftan, isnat yetenegini kaldıran ve azaltan nedenler,
kusurlulugu ne kaldıran, ne de azaltan nedenlerdir. _snat yetenegi olmayan kisiler,
elbette suç isleyebilirler; suçun faili olabilirler. Ancak, bunlara bir ceza verilemez,
hakkında sadece güvenlik tedbirleri uygulanabilir.
Üçüncü görüsü kabul edenlerin suçun islendigi sırada olaya, manevi unsuru
ortadan kaldıran sebeplerin etkisine iliskin fikirlerine gelince; bir kere failin fiili
suurlu ve iradi degilse, o fiil faile ait degildir, dolayısıyla böyle bir fiilin kasıtlı veya
taksirli olması da mümkün degildir. Öyleyse, kast veya taksirden söz edilebilmesi
için, öncelikle fiilin suur ve irade ile islenmis olması gerekir. Dolayısıyla, iradi
sekilde bir kisinin sarhos olması ve sarhoslugun failin suur ve iradesini tamamen
kaldıracak sekilde etkilemesi halinde, bu kisinin kasıtlı veya taksirli suç islemesi
mümkün olmadıgından ceza verilemeyecektir. Ancak, bu kisiler hakkında güvenlik
tedbiri uygulanabilir.
Nitekim Yargıtay bir kararında; “Olay günü gecesi saat 23:00 sıralarında asırı
alkollü oldugu halde müsteki H.Ü.’nün dükkanına gelerek sanık M.A.’nın
müstekiden bir paket sigara satın aldıgı ve ondan sigarasını yakmasını istedigi,
müstekinin de kendi çakmagı ile sanıgın sigarasını yaktıktan sonra sanıgın (bu
çakmagı bana sat) diyerek müsteki el anlasıp ondan (1.000 lira) bedelle bir çakmak
satın aldıgı, bu arada sanıgın dükkandan ayrılmayıp orada asırı sarhoslugu etkisi
altında ileri geri konustugu, eline bir kül tablası alarak müstekiye (bunu çalıstır, sana
130.000 lira verdim.) diye sözler söyledigi ve ne is yaptıgı sorusuna (Trafik
Kanunlarına göre ben Cerrahpasa Tıp Fakültesi’nden doktor oldum.) gibi sözler
sarfettigi, orada tamir için masa üzerinde duran çakmakları da karıstırdıgı, dısarı
çıkarılmak istendiginde direnmesi üzerine Mustafa tarafından iteklendiginde oradaki
kola kasalarının üzerine düsüp hafif sekilde yaralandıgı, dükkan sahibi müstekinin
haberi üzerine olay yerine gelen emniyet gece bekçilerinin sanıgı karakola
götürdükleri, burada üstü arandıgında satın aldıgı çakmak dısında ayrıca 7.000 lira
kıymetinde bir çakmak daha çıktıgı ve bu çakmagı tanık ve müstekinin farkına
varmadıgı bir sırada sanıgın cebine atmıs olabilecegi, esasen bu çakmagın da
dükkana tamir için bırakılanlardan oldugu, sanıgın savunmalarında olay gecesini hiç
hatırlamadıgı, sabaha karsı karakolda kendine geldigi, doktor raporuna göre asırı
derecede alkollü olup suur ve hareketlerinin yerinde olmadıgının bildirildigi
görülmüstür.
Özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyusmazlık iki konuda olusmaktadır:
1) Suçun manevi unsurunu olusturan kusurluluk, isteyerek sarhosluk halinde
islenen suçlarda da aranıp aranmayacagı, aranacaksa suçun olusup
olusmadıgı,
2) Sanıgın suç teskil ettigi kabul edilen eyleminin tamamlanıp tamamlanmadıgı.
_kinci sorun birinci soruna baglı olmakla önce birinci sorun üzerinde
duruldugunda;
Ceza hukukunda ilke iradiliktir. Bu itibarla iradi olmayan bir fiil hukuka aykırı
olsa da suç teskil etmez. Suçun bu niteligine ögretide manevi unsur denilmektedir.
Suçta manevi unsurun aranması ve bu unsur bulunmadıkça bir fiilin suç
olamayacagının kabul edilmesi, insan uygarlıgında büyük bir asamayı
olusturmaktadır. Bugünkü anlamda bir kimsenin cezalandırılması için tipe uygun ve
hukuka aykırı hareket yetmemekte, aynı zamanda bu hareketin yapana sahsen isnat
edilmesi, onun hareketi hakkında bir deger hükmü verilebilmesi de aranmaktadır.
Ancak, suçta manevi unsurun varlıgından sözedebilmek için, failin kusurlu
sekilde hareket etmege ehil olması, hareketin ona isnat edilebilmesi için gerekli
kisisel niteliklerin bulunması gerekir. Kusurlu sekilde hareket etmeye ehil olmayan
bir kisi, kusurlu hareket edemez. Bu itibarla, manevi unsur ikiye ayrılmakta,
bunlardan birincisi failin kusurlu bir sekilde hareket etmeye ehil olması, ikincisi ise
somut olayda kusurlu hareket etmis bulunmasıdır. Bunlardan birincisine isnat
yetenegi, ikincisine kusurluluk denilmektedir.
_steyerek sarhosluk söz konusu oldugunda, sarhoslugun yogunlugu önemli
degildir ve herhalde isnat yetenegi tam olarak vardır. Ancak kusurluluk derecesi
degisebilir. Örnegin sarhos olan bir kimse, kavgaya tutusup da hasmını öldürmek
istediginde kasten adam öldürme suçundan kastı, yaralama düsüncesiyle hareket edip
ölüme yol açtıgında kastın asılması ve tedbirsizlikle kullandıgı arabayla yayaya
çarpması halinde ise, taksiri sebebiyle sorumlu tutulur ve ona göre cezalandırılır.
Tüm bu açıklamalar göz önünde tutulup fazla miktarda alkol almıs bir halde
müstekinin dükkanına giren sanıgın, müstekiden sigara alıp bunu müstekiye
yaktırdıgında çakmagı begenip pazarlık yaparak 1.000 liraya satın aldıgı, ancak
sarhoslugun etkisiyle dükkanı terk etmeyip orada bulunanlarla kavga etmesi üzerine,
olay yerinden geçen bekçilerin sanıgı alıp karakola götürdükleri, üzerinin
aranmasında suça konu çakmagın çıktıgı anlasılmasına ve olayın bastan itibaren
cereyan eden durumuna göre kaç çakmak satın aldıgını farkedemeyecek derecede
sarhos olan sanıgın, meydana gelen kargasa ya da bekçilerin olay yerine gelisinde,
satın aldıgı çakmagı cebine koymus oldugunu unutarak ve yanılarak ikinci çakmagı
alması mümkün bulunduguna, magdurun baslangıçta bu suçtan herhangi bir sikayeti
olmadıgına, çakmagı çalma durumu mevcut olsaydı aramanın yapıldıgı karakola
kadar aradan geçen zaman zarfında onu atması mümkün bulunduguna, müstekinin
durusmada sanıgın hırsızlık suçunu islemis olacagına ihtimal veremeyecegi
hususundaki açıklamasına, sabıkasız olup is güç sahibi olan sanıgın satın aldıgı bir
çakmak mevcut iken, ikincisini çalmasını gerektirir bir sebep ya da amaç
olamayacagına göre, sanıkta hırsızlık suçunun kastı olusmamıstır.
Varılan bu sonuçta suç olmadıgı kabul olunduguna göre, eylemin tamamlanıp
tamamlanmadıgını tartısmakta hukuki bir yarar bulunmadıgı”nı ifade etmistir.
b. Taksirle Sarhos Olma veya Uyusturucu Madde Kullanma
Fail bu durumda, alkol veya uyusturucu madde almayı istemekte, ancak
bünyesinin dayanabilecegini düsünerek, bu maddelerin etkisi sonucunda sarhos
olmayı veya uyusturucu madde etkisi altında kalmayı istememektedir. Yani sebebin
istendigi ancak neticenin istenmedigi bir durum söz konusudur.
Taksirli sarhosluk adını alan bu sarhosluk çesidinin istemeyerek mi yoksa iradi
mi oldugu konusu doktrinde tartısmalıdır. Sorunun önemi, taksirle sarhos olan
kimsenin ceza sorumlulugunun belirlenmesinde görülür. Yani, taksirli sarhosluk,
irade dısı sarhosluk sayılırsa Kanunumuzun 34’üncü maddesinin birinci fıkrası
geregi fail cezalandırılmayacak, buna karsılık iradi sarhosluk sayılırsa söz konusu
hükümden faydalanamayacak ve isnat yeteneginin bulundugu kabul edilecektir.
Bir görüse göre, kanunun “ihtiyari (iradi) sarhosluk” deyimini kullanması
nedeniyle, istenmemis olan sonuçların “iradi” sayılmasına imkan bulunmamaktadır.
Öte yandan, taksire dayanan sorumluluk ancak kanunda bu hususa iliskin açıklık
varsa kabul edilebilecektir. Bu nedenle taksirli sarhoslugun irade dısı (istemeyerek)
sarhosluk sayılması dogru olacaktır.
Bu görüse karsı olan yazarlar, asagıda belirtilen iddiaları ileri sürmektedirler;
Bir görüse göre; mantık ve tecrübe göstermektedir ki, taksirli sarhosluk,
istemeyerek sarhoslugun dogurdugu neticeyi, yani ceza verilmemesini
gerektirmeyecektir. Bunun pek çok sebebi bulunmaktadır. Bir kere, kullandıgı sarhos
edici maddenin normal neticesinin sarhosluk oldugunu binle kimsenin iradi dısı
olarak geçici bir neden neticesinde sarhosluga yakalandıgı söylenemeyecektir.
Çünkü, sebep iradidir. Diger taraftan, iradi sarhoslugun söz konusu olabilmesi için,
içki kullanan kisinin sarhosluk neticesini de arzu etmesi sartı aranırsa, olayların
büyük bir kısmında failin layık oldugu muameleyi görmememi tehlikesi vardır.
Çünkü, içki içenlerin hemen tamamı (tasarlanmıs sarhosluk durumu hariç) sadece
içmis olmak, baska bir deyisle, sıkıntı dert ve yorgunluklarını unutmak için
içmektedirler. Ayrıca, bir kimse kendi arzusu ile alkol almıs ve hele alkolü biraz
fazla kaçırmıs ise, onun isteyerek sarhos olmadıgını ileri sürümek gülünç
olacaktır.
Diger bir görüse göre ise, iradi (istemeyerek) sarhoslugun söz konusu olabilmesi
için, failin sarhos olmasında veya uyusturucu maddelerin etkisi altında bulunmasında
taksir derecesinde olsa dahi, kusurunun bulunmaması gerekir. Sarhos olmak
istemeyen bir kimse, fazla miktarda alkol alsa ve bunun sonucunda sarhos olsa,
sarhosluk isteyerek degil ise de, onun sebebi olan alkol almak isteyerek olmustur ve
bu sebeple ortada taksirli sarhosluk bulunmaktadır ve istemeyerek sarhosluga ait
hükümlerin uygulanması mümkün degildir. Doktrinde Alacakaptan, taksirli
sarhoslugun istemeyerek sarhosluk sayılamayacagını, bu sarhoslukta geçiciligin
unsurlarının bulunmadıgını ve failin her ne kadar sarhosluk neticesini arzu etmemis
olmasına ragmen, fazla miktarda içmek suretiyle kusurlu davrandıgını ifade
etmistir.
Madde gerekçesinde de, istemeyerek alkol veya uyusturucu madde etkisinde
olmanın kabul edilebilmesi için, failin taksirinin dahi bulunmaması gerektigi
belirtilmistir. Taksirli sarhosluga iliskin doktrindeki ikinci görüsten ve madde
gerekçesinden anlasılmaktadır ki; bu çesit sarhosluk, iradi sarhosluk sayılmakta ve
taksirle sarhos olan kisinin isnat yeteneginin bulundugu kabul edilmektedir.
Kanunumuzun 34’üncü maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen iradi sarhosluk
hali içinde degerlendirecegimiz taksirli sarhoslugun sonuçları da, diger bir ifadeyle
bu durumda bulunan bir kisinin ceza sorumlulugun ne sekilde olacagı hususu, kasten
sarhosluga iliskin sonuçlarla aynıdır. Bu nedenle, sarhos iken failin kasten veya
taksirle cezalandırılması için, sarhoslugun kasten veya taksirle gerçeklestirilmis olup
olmadıgı arastırılmayacaktır. Arastırılacak husus, sarhos iken islenen fiilin kasıtlı
veya taksirli olup olmadıgıdır. Çünkü, fail kasten sarhosluk halinde taksirli bir suç
isleyebilecegi gibi, taksirli bir sarhosluk durumunda kasti bir suç da isleyebilir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35’inci
maddesinde; “Sarhos olarak baskalarının huzur ve sükununu bozacak sekilde
davranıslarda bulunan kisiye, kolluk görevlileri tarafından elli Türk Lirası idari para
cezası verilir. Kisi, ayrıca sarhoslugun etkisi geçinceye kadar kontrol altında tutulur”
hükmü getirilmis aynı kanunun 5’inci maddesinde kabahatlerin, kanunda açıkça
hüküm bulunmayan hallerde, hem kasten hem de taksirle islenebilecegi belirtilmistir.
Demek ki, “sarhos olarak baskalarının huzurunu bozmak” fiili kanunen ayrı bir suç
sayılmıstır. Ancak belirtmek gerekir ki, bu suçun islenebilmesi için kisinin kasten
veya taksirli olarak sarhos olması önemli degildir.
c. Tasarlayarak Sarhos Olma veya Uyusturucu Madde Kullanma
Kanunumuzun 34’üncü maddesinin ikinci fıkrasında iradi olarak alınan alkol
veya uyusturucu madde etkisiyle islenen suçlar”ın cezasız kalmayacagı hükmüne yer
vermis, fakat suç islemek veya cesaret saglamak ya da mazeret hazırlamak amacı ile
kendini sarhos eden ve suç isleyen kisinin halinden yani tasarlanmıs sarhosluktan söz
edilmemistir. Yeni _talyan Ceza Kanunu, tasarlanmıs sarhoslugu siddet sebebi
saymıstır.
Tasarlanmıs sarhosluk, gerek alkol veya uyusturucu madde alma fiili, gerekse
sarhosluk neticesinin istenmis olması haliyle kasten sarhosluga yaklasmaktadır.
Ancak, sarhosluk neticesi ile birlikte belirli bir suçun islenmesinin de istenmis olması
onu kasten sarhosluktan uzaklastırmaktadır. Ayrıca, failin suçu isledikten sonra, suç
anında sarhos oldugu izlenimini yaratarak cezasızlık nedeni saglamak amacı ile
sarhos edici maddeler kullanması halinde tasarlanmıs sarhosluktan bahsedilemez.
Tasarlanmıs sarhosluk halinde su isleyen fail kasten veya taksirli sarhosluk
halinde iken suç isleyenlerin tabi bulundukları rejime tabi olacaktır. Çünkü,
tasarlanmıs sarhoslugu, failin iradi bir hareketi ile yaratmıs oldugu için geçici bir
neden veya istemeyerek sarhosluk saymak mümkün degildir ve kanun iradi
sarhoslugun isnat yetenegini kaldırmayacagı hükmünü koymustur.
Tasarlanmıs sarhosluk halinde sebebinde serbest olan hareketler teorisinin
(actiones liberae in cause) uygulanacagı konusunda yazarlar arasında birilik
bulunmaktadır. Sebebinde serbest hareketlerin özelligi; failin isnat yeteneginin
oldugu bir esnada, bir suç islemek için kendisini isnat yeteneginden mahrum etmesi,
böylece suçu islemeye baslamıs olması, isnat yeteneginin yoklugunda, suçu islemeyi
sürdürmüs olmasıdır. Bir düzenleme ister olsun ister olmasın, bu nitelikteki bir fiili,
herhalde kanunun cezasız bırakmaması düsünülemez.
Son olarak belirtmek gerekir ki; kronik alkoliklik, uyusturucu tutsaklıgı, ne geçici
nedendir, ne de irade dısı alkol veya uyusturucu madde kullanmak olarak
degerlendirilebilir. Bunlar, daha önce ayrıntılı bir sekilde belirttigimiz üzere, tıbben
akıl hastalıgı sayılmaktadır.
SONUÇ
Yüksek lisans tez çalısmamızı burada sonuçlandırmıs bulunmaktayız.
Çalısmamızın çesitli kısımlarında açıkladıgımız hususları kısaca özetleyebiliriz:
Failin, fiilini isledigi esnada “isledigi fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak
davranıslarını yönlendirme yeteneginin bulunması halinde” isnat yetenegi vardır.
Anlama ve isteme yeteneginin failde birlikte bulunması gerekmektedir. Bunlardan
birinin yoklugu halinde isnat yeteneginin varlıgından sözedilemeyecektir. _snat
yetenegine etkisi bulunan yas küçüklügü, akıl hastalıgı, sagır-dilsizlik, geçici
nedenler ve alkol veya uyusturucu madde etkisinde bulunma gibi nedenler, bu
yetenegi ya tamamen ortadan kaldırmakta ya da önemli ölçüde azaltmaktadır.
_snat yetenegi ve bu yetenegi kaldıran veya azaltan nedenlere iliskin temel
sorunlardan ilki, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun, 765 sayılı mülga TCK’da
konuya iliskin terminolojiyi, eski uygulamaları, doktrinde ileri sürülen görüsleri
anlamsızlastırıp anlamsızlastırmadıgı hususudur. Söz konusu Yasalar
karsılastırıldıgında; 765 sayılı mülga Kanun dönemindeki kavramlar, doktrinde ileri
süreler görüsler ve uygulamadan yararlanılabilecegi sonucuna ulasılmaktadır.
5237 sayılı TCK, doktrinde ve uygulamada uzun bir süreden bu yana kullanılan
“isnat yetenegi” terimini, “kusur yetenegi” terimiyle degistirmis ve kusur yetenegini,
fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranıslarını yönlendirme yetenegi
olarak tanımlamıstır.
Kimlerin isnat yetenegine sahip bulundukları hususu, nispidir ve belirli bir
toplumun, belirli bir dönemi göz önüne alınarak degerlendirilmelidir.
Cumhuriyetin ilanından önce, Tanzimat döneminde sırasıyla 1256(1840) tarihli
Kanun-ı Ceza, 1267(1851) tarihli Kanun ve 9 Agustos 1858 (28 Zilhicce 1274)
tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu adıyla üç ceza kanunu bulunmakta idi.
Özellikle, 1274(1858) tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu’nda, isnat yetenegini
kaldıran veya azaltan nedenlerden yas küçüklügü, akıl hastalıgı ve geçici nedenlere
iliskin hükümler getirilmis idi.
_snat yeteneginin esasının ne oldugu meselesi, ceza hukukçuları arasında da hep
tartısma konusu olmustur. Ceza hukuku okullarından Klasik Okul, isnat yeteneginin
esasını irade serbestisinde bulmakta, Pozitivist Okul ise, sosyal sorumluluk kavramı
ile açıklamaktadır. 5237 sayılı TCK, açıkça güvenlik tedbirlerine yer vermis olmakla
birlikte, ceza sorumlulugunun sahsiligi, “kusursuz suç olmaz” ilkesini, ihlale tepki
olarak yegane yaptırımın ceza müeyyidesi oldugunu kabul etmis olmakla, 765 sayılı
mülga TCK’dan farksız olarak, isnat yeteneginin esasının irade serbestisi oldugunu
kabul etmis olmaktadır.
_snat yetenegi ve bu yetenegi kaldıran veya azaltan nedenlere iliskin temel
sorunlardan ikincisi ise, isnat yeteneginin suç kavramı ile iliskisi hususudur.
Doktrinde ileri sürülen ilk düsünce, isnat yetenegini faille iliskilendirmekte ve isnat
yeteneginin failin bir durumu oldugunu kabul etmektedir. Diger görüs ise, isnat
yetenegini suçun kurucu unsurlarıyla iliskili oldugunu, bu nedenle suçun ön sartı
veya unsuru oldugunu belirmektedirler.
Kanaatimizce, bir kere, isnat yetenegi kalkan veya azalan bir kisi kasıtlı veya
taksirle bir suç isleyebilir. Bu durumda, suçun islendigi anda böyle bir kisinin
kusurunun olmadıgı söylenemez. Kusuru bulunan bu kisi, örnegin küçük veya akıl
hastası, kisisel bazı durumlar nedeniyle, isledigi fiilin faili olmasına ragmen, ceza
kanunu tarafından sorumlulugunun bulunmadıgı kabul edilerek cezalandırılmamakta
veya indirilmis cezaya muhatap olmaktadır. Ayrıca, suçu isleyen kisi bu suçun
unsuru olamayacagından, isnat yetenegini kusurlulugun unsuru veya ön sartı saymak,
faili fiilinin unsuru olarak kabul etmek demektir. Açıklanan nedenlerle, biz isnat
yetenegini faille iliskilendiren ve failin bir durumu oldugunu kabul eden yazarlara
katılmaktayız.
Kanunun suç saydıgı bir fiilden dolayı bir kisinin cezalandırılabilmesi için onun
“sorumlu olması” gerekmektedir. _snat yetenegi bulunmayan veya azalan kisinin
ceza sorumlulugu bulunmamaktadır. Bunun nedeni, kusurlulugun yoklugu degil, suur
ve iradesinin ortadan kalkması veya bozulmasıdır.
_snat yeteneginin fiilini isledigi esnada failde bulunması zorunludur. Ancak,
burada, bir suçu islemeden önce kendisini isnat yeteneginden yoksun kılan, bu
durumda bulunurken suç isleyen fail, fiilinden sorumlu olacak mıdır meselesi ortaya
çıkmaktadır. Ceza hukukunda geçerli olan sebebinde serbest olan hareketler
(Actiones liberae in causa) teorisine göre; bir kimse, ileride fiil isledigi sırada isnat
yeteneginin bulunmadıgını iddia ederek sorumluluktan kurtulmak için kendisini isnat
yeteneginden tamamen yoksun bir duruma sokar ve bu haldeyken suç isleyecek
olursa, suç sayılan neticeyi, isnadiyetsizligi yaratan iradi fiile baglamak ve faili bu
durumdayken isledigi suçtan sorumlu tutmak mümkün olacaktır.
Söz konusu teorinin uygulandıgı durumlarda, fail kusurlulugun sekline göre, nasıl
bir suç islemisse, kusur yeteneginden yoksun hale getiren sekle bakılmaksızın,
hareketteki kusuruna göre sorumlu olacaktır. Bu sebeple, kendisini taksirli olarak
isnat yeteneginden yoksun hale getiren, bu durumda kasti bir suç isleyebilecegi gibi,
kasten isnat yetenegini kaldıran, bu durumda taksirli bir suç isleyebilir.
765 sayılı mülga TCK ve 5237 sayılı TCK’da bu konuda bir hüküm
bulunmamaktadır. Sebebinde serbest olan hareketler teorisinin hukukumuzda
uygulanabilecegine belirten yazarlara biz de katılmaktayız.
Kanunumuzda, isnat yetenegini kaldıran veya azaltan nedenler; yas küçüklügü,
akıl hastalıgı, sagır-dilsizlik, geçici nedenler ve alkol veya uyusturucu madde
etkisinde bulunma olarak belirtilmistir.
Çocuk kavramı, 15.07.2005 tarih ve 25876 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan
ve ÇMK’yı yürürlükten kaldıran 03.07.2005 tarih ve 5395 sayılı Çocuk Koruma
Kanunu’nun 3’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde “daha erken yasta
ergin olsa bile, onsekiz yasını doldurmamıs kisi” seklinde, yine 5237 sayılı TCK’nın
6’ncı maddesinde “henüz onsekiz yasını doldurmamıs kisi” olarak tanımlandıgından,
mülga TCK döneminde çocuk kavramına iliskin belirsizlik ortadan kalkmıstır.
5237 sayılı TCK, sorumsuzluk yasını onbirden onikiye çıkarmıstır. Bu, yerinde
bir düzenleme olmustur. Zira, iklim açısından bakılacak olursa, asagı yukarı aynı
sartlara sahip bulundugumuz Fransa’da onüç, _talya’da ondört, Yugoslavya’da
ondört oldugu, hatta sosyal gelisim açısından çocugun gelismesi de bu ülkelerde
daha hızlı olacagı göz önüne alındıgında, ülkemizde eski kanundaki sekliyle onbir
yasını dolduran bir çocugun cezai sorumlulugunun oldugunu kabul etmenin güç
olacagı açıktır.
Kanunun yas küçüklügüne iliskin 31’inci maddesinin ikinci fıkrasında, isnat
yetenegini birbirini çelen iki farklı ifade ile tanımlamıstır. Birinci tanım, seçenekli
olumsuz bir önermedir. Gerçekten, Kanun, “isledigi fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılayamaması veya davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince
gelismemis olması halinde“ isnat yetenegi yoktur demektedir. Olumsuz seçenekli
önerme olumlu seçenekli önerme yapıldıgında, “isledigi fiilin hukuki anlam ve
sonuçlarını algılaması veya davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince
gelismis olması halinde” isnat yetenegi vardır olmaktadır. Böyle olunca, isnat
yetenegi, birlikte “anlama ve isteme yetenegi”nden olusmamakta, tersine isnat
yetenegini varlıgı için, tek basına anlama yeteneginin veya tek basına isteme
yeteneginin bulunması yeterli sayılmaktadır. Bu mümkün olmayan bir sonuçtur.
_fadenin dogrusunun, failin “isledigi fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabilir
olmaması ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin yeterince gelismis olmaması
halinde” isnat yetenegi yoktur biçiminde olması gerekir.
ÇKK’nın amacının, çocuk suçlulugunu önlemek ve suçlu çocukların suçun
islenmesinden sonraki durumlarının izlenmesi suretiyle, ıslaha yönelik tedbirlerin
alınmasını saglamak ve onları topluma kazandırmak oldugu göz önüne alındıgında,
oniki yasını doldurmamıs çocuklarda oldugu gibi, oniki yasını doldurmus, henüz
onbes yasını doldurmamıs çocuklardan ceza sorumluluguna sahip olanlar hakkında
da benzer sekilde ceza yerine güvenlik tedbirine hükmedilebilecegi kanaatindeyiz.
_snat yetenegine etkisi bulunan akıl hastalıkları ve durumların uzmanlarca
yapılacak tespitler sonrasında isnat yetenegine etkilerinin olup olmadıgı ve varsa, bu
etkinin kisinin anlama veya isteme yetenegini hangi ölçüde etkiledigi sonucuna
varılması gerekmektedir.
5237 sayılı TCK’da tam akıl hastası, “isledigi filin anlam ve sonuçlarını
algılayamayan veya bu fille ilgili olarak davranıslarını yönlendirme yetenegi önemli
derecede azalmıs olan kimse” seklinde tanımlanmıs, buna karsılık 765 sayılı mülga
TCK’da ise, “fiili isledigi zaman suurunun veya hareketinin serbestîsini tamamen
kaldıracak surette akıl hastalıgına duçar olan kimse” olarak ifade edilmistir.
Her iki hüküm de aynı seyi, yani akıl hastalıgının anlama ve isteme yetenegini
kaldırdıgını ifade etmektedir. Ancak hükümlerin ifadeleri farklıdır. Birincisi, fiilin
anlam ve sonuçlarını algılayamamaktan ve davranıslarını yönlendirme yeteneginin
önemli derecede azalmıs olmasından söz etmekte; ikincisi fiili isledigi zaman
suurunun ve hareketinin serbestîsini tamamen kaldıracak surette akıl hastalıgından
söz etmektedir. Ayrıca, birinci hüküm, önemli derecede azalmıs olmak derken, bir
takdir hükmüne; ikinci hüküm, tamamen kaldıracak surette derken bir tespit
hükmüne yer vermektedir. _ki hükmün ifadesinden birisi dogru digeri yanlıstır. Tam
akıl hastalıgını dogru ifade eden hüküm, 765 sayılı mülga TCK hükmüdür.
Akıl hastaları için uygulanan güvenlik tedbiri açısından, 765 sayılı mülga
TCK’da, “Muhafaza ve tedavi altında bulundurma müddeti sifaya kadar devam eder.
Yalnız maznuna isnat olunan suç, agır hapis cezasını müstelzim ise bu müddet bir
seneden az olamaz” seklinde güvenlik tedbirinin süresi belirtilmis iken, 5237 sayılı
TCK, akıl hastası kisinin, koruma ve tedavi altına alınmasını, dogal olarak, belli bir
süre ile sınırlı tutmamıstır. Kanunun ilgili hükmü geregince, hakkında güvenlik
tedbirine hükmedilmis olan akıl hastası, yerlestirildigi kurumun saglık kurulunca
düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliginin ortadan kalktıgının veya önemli
ölçüde azaldıgının belirtilmesi üzerine, mahkeme veya hakim kararı ile serbest
bırakılabilmektedir.
Kanunumuz, kısmi akıl hastalıgını tam akıl hastalıgından ayırt etmek için
yalnızca “davranıslarını yönlendirme yeteneginin” yani isteme yeteneginin
azalmasını ölçü olarak almıs, ancak anlama yetenegine itibar etmemistir. 765 sayılı
mülga TCK, aynı hususu, “Fiili isledigi zaman suurunun veya harekâtının
serbestîsini ehemmiyetli derecede azaltacak surette akli maluliyete müptela olan
kimseye daha az ceza verilir” biçiminde ifade etmistir. Bu nedenle, 5237 sayılı
TCK’daki kısmi akıl hastalıgı hükmünün dogru anlamına ulasılmak için, söz konusu
hüküm 765 sayılı mülga TCK’nın ilgili hükmünün günümüze kadar anlasıla geldigi
biçimde anlasılması gereklidir.
Sagır-dilsizlik, bazı tıbbi gerekçeler nedeniyle zihinsel ve duygusal gelisim
yanında entelektüel gelisimi de aksattıgından, TCK sisteminde küçüklük hali olarak
degerlendirilmis olmasının isabetli oldugunu belirten yazarlara katılıyoruz.
TCK, 765 sayılı mülga TCK’nın sisteminden ayrılarak, sagır-dilsizler hakkında,
üç asama kabul etmistir. Birinci asama “ehliyetsizlik”, ikinci asama “tam olmayan
ehliyet” ve üçüncüsü ise “tam ehliyet” asamasıdır. Oysa, 765 sayılı mülga TCK’da
sagır-dilsizlik, yası ne kadar olursa olsun cezanın azalmasını gerektirir bir neden
olarak dikkate alınmamıs ve “ehliyetsizlik” ve “tam olmayan ehliyet” olmak üzere
iki asama kabul edilmisti.
5237 sayılı TCK, geçici nedenlerle anlama ve isteme yeteneginin hem kalkmasını
hem de azalmasını bir tutmus, her iki halde de, kisiye ceza verilmemesini
öngörmüstür. Buna karsılık, gerek 765 sayılı mülga Kanun, gerekse _talyan Ceza
Kanunu, geçici nedenlerin anlama ve isteme yetenegi üzerine etkisi, tıpkı akıl
hastalıklarında oldugu gibi derecelendirilmistir. Dolayısıyla TCK’da, akıl hastalıgı
ile benzer nitelikler arz eden geçici nedenlerin etkisi, derecelendirmeye tabi tutulması
gerekmektedir.
Öte yandan, kitlelerin etkisi altında suç islemis olanlar hakkında Kanunumuzun
geçici nedenlere iliskin hükmünün uygulanıp uygulanamayacagı ve bu durumun
geçici bir neden olup olamayacagı doktrinde tartısılan bir husustur. Kanaatimizce,
kitle etkisi altında bir kisinin suç islemesi halinde, bu etkinin kisinin anlama ve
isteme yetenegini kaldırmıs veya önemli derecede azaltmıs olması halinde, söz
konusu durumun bir geçici neden sayılması ve kisinin cezalandırılmaması
gerekecektir. Ancak kitle halinde islenen suçlar, her somut olay için ayrı olarak
degerlendirilmelidir.
_snat yetenegine etkisi bulunan bir neden ise, alkol veya uyusturucu madde
etkisinde olma halidir. Bu neden, TCK sisteminde iradi ve irade dısı olarak alınan
alkol veya uyusturucu madde etkisi olarak iki durumda degerlendirilmistir. _radi
olarak alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde olma hali de çesitli sekillerde
ortaya çıkabilmektedir.
Kanaatimizce, iradi olarak alınan alkol veya uyusturucu madde etkisinde bir suç
islenmesi halinde, kisinin isnat yeteneginin bulundugu hususu kanunda açıkça ifade
edilmistir. _steyerek sarhos olan kisinin suçu islerken kasten mi taksirle mi hareket
ettiginin arastırılması gerekir.
 
 
Bugün Tekil: 83 Bugün Çoğul: 186 Dün Tekil: 547 Toplam Tekil: 1640722 Toplam Çoğul: 4058711
        Dataişlem