,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
GÜVENLİK TEDBİRİ OLARAK HAK YOKSUNLUKLARI / 16-04-2013
 TÜRK CEZA KANUNU’NDA GÜVENLİK TEDBİRİ OLARAK HAK YOKSUNLUKLARI
BİRİNCİ BÖLÜM
GİRİŞ VE GENEL BİLGİLER
1. Giriş
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (Yeni Türk Ceza Kanunu, YTCK),
ceza hukuku sistemimize önemli değişiklikler getirmiştir. Bu bağlamda,
“güvenlik tedbirleri” bakımından da önemli değişiklikler söz konusudur.
Gerçekten, güvenlik tedbiri kavramı, ilk defa YTCK’da kullanılmış ve dahası
güvenlik tedbirleri, ilk defa YTCK’da sistemli bir şekilde düzenlenmiştir.
Ceza hukukunun en temel iki kavramından biri “suç”, diğeri ise
“yaptırım”dır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde, ceza hukukunun yaptırımları,
cezalar ve güvenlik tedbirleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Doktrinde de kimi
yazarlar, güvenlik tedbirleri hukukunu, ceza hukukundan ayırarak, özerk bir
hukuk dalı olarak kabul etmektedirler.
Bu derecede önemli olan “güvenlik tedbirleri” konusunda, hak edilen
ölçüde bilimsel çalışmanın yapılmamış olması, bizi bu konuda tez yazmaya
sevk eden en önemli nedenlerden biridir.
Tezimizin konusunu oluşturan “güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunlukları”, suç işleyen kişinin bazı önemli haklarında sınırlamalar
öngördüğü için; hak yoksunluklarının, amacının, uygulanma şartlarının,
kapsamının, süresinin, ceza hukuku genel kuralları ile ilişkisinin, sınırlarının
ve sonuçlarının mevzuatta doğru olarak belirlenmesi ve uygulamaya da bu
yönde yansıtılması gerekmektedir.
Öte yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, YTCK’da
düzenlenen güvenlik tedbiri çeşitlerinden biri olduğu için, temel itibariyle
yaptırım teorisi çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Dolayısıyla tez konumuzla ilgili açıklamalara girmeden önce, yaptırım teorisi
hakkında da genel bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.
Tezimizin İlk bölümünde konuyla ilgili genel bilgiler verilecektir.
İkinci bölümde ise evvela, yaptırım teorisi hakkında genel açıklamalar
yapılacaktır. Bu kapsamda, öncelikle cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki
farklar ve benzerlikler incelendikten sonra, güvenlik tedbirlerinin, ceza ile
birlikte veya tek başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilip, “fer’i” ve
“mütemmim” cezalar ile güvenlik tedbirleri ayrımı incelenecektir. Bu bölümde
son olarak, ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve YTCK’nın
yaptırım sistemleri de ortaya konduktan sonra, YTCK’nın yaptırım sistemine
yöneltilen eleştiriler değerlendirilecektir.
Üçüncü bölümde, güvenlik tedbirleri, ayrıntılı olarak değerlendirilecek
ve bu bağlamda; öncelikle güvenlik tedbirlerinin tanımı ve kavram hakkında
açıklamalar yapıldıktan sonra, güvenlik tedbirlerinin hukuki niteliği ve Türk
Hukuku’ndaki tarihsel gelişimi incelenecektir. Bu bölümde, güvenlik
tedbirlerinin uygulanma şartları da değerlendirildikten sonra, güvenlik
tedbirlerinin, ceza hukuku genel kuralları ile ilişkisi incelenerek, bu bölüme
ilişkin değerlendirmelerimiz tamamlanacaktır.
Dördüncü bölümde ise güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, tüm
boyutları ile incelenmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda; güvenlik tedbiri olarak
hak yoksunluklarının amacı, uygulanma şartları ve süresi değerlendirildikten
sonra, YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbirlerinin her biri
ayrı ayrı incelenecektir. Bu bölümde, son olarak, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarına ilişkin özel durumlar da değerlendirilerek, bu bölümle ilgili
açıklamalarımız da tamamlanacaktır.
Beşinci ve son bölümde ise tez çalışmamızdan elde ettiğimiz
sonuçlar ve önerilerimiz ortaya konacaktır.
Genel olarak tezimizde; bir taraftan mukayeseli hukuktaki durum,
diğer taraftan ETCK ve YTCK’nın konumuzla ilgili karşılaştırılması ve
uygulamada ortaya çıkan meseleler; pozitif hukuk, doktrindeki görüşler ve
yargı içtihatları çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılacaktır.
2. Genel Bilgiler
Tarihin her döneminde topluma ya da bireylere zarar veren fiillere
karşı bir toplumsal tepki gösterilmiş ve tepki, suç nedeniyle uygulandığında,
ceza olarak adlandırılmıştır. Ceza, ilkel toplumlardaki içgüdüsel
görünümünden, gelişmiş toplumlardaki sistemli yapısına ulaşırken,
amacında da sürekli bir değişim yaşanmış ve bunun sonucunda, çağdaş
ceza hukukunun bir kurumu olan güvenlik tedbirleri ortaya çıkmıştır. Nitekim
toplumun, bizzat kendisini veya üyelerini korumak için asırlar boyu
başvurduğu “ceza”nın yetersiz kaldığı, suçluluğun artması ile sabit olmuş ve
bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da güvenlik tedbirleri ortaya çıkmıştır.
Burada “ceza”nın, toplumun, bizzat kendisini veya üyelerini
korumakta neden yetersiz kaldığının da irdelenmesi gerekmektedir.
Meselenin çözümü için her şeyden önce, suç teşkil eden her davranışın
cezalandırılıp cezalandırılamayacağının tespiti gerekmektedir. Şayet suç
teşkil eden her davranış ceza ile karşılanabilirse, bu durumda “ceza”dan
başka bir ceza hukuku yaptırımına ihtiyaç yoktur. Ancak hemen belirtmek
gerekir ki gerçekleştirdiği hukuka aykırılıktan dolayı kendisine kusur izafe
edilemeyen kişi cezalandırılamayacaktır ve dolayısıyla suç teşkil eden her
davranış ceza ile karşılanamayacaktır. Çünkü ceza hukukunun temel ve
evrensel prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza
olmaz” (nulla poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre,
kusurlu olmayan kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun
varlığı şartıyla ve kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır.
Dolayısıyla kişiye, işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe
edilebiliyorsa, o kişiye uygulanacak yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi
işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza
uygulanamayacaktır. İşte bu durumda dahi kişinin hukuka aykırı davranışı,
haksızlık ve dolayısıyla, suç teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu
halde, her ne kadar kişi hakkında cezaya hükmedilemeyecek ise de şayet bir
tehlikelilik hali söz konusu ise, o kişi hakkında “güvenlik tedbiri”
uygulanabilecektir. Öyleyse suç teşkil eden davranışlardan toplumun ve onu
oluşturan bireylerin korunması bakımından, cezanın yetersiz kalmasının
temel sebebi akıl hastası veya küçükler gibi kendilerine kusur izafe
edilemeyen bazı suçlular hakkında cezanın uygulanamaması veya yarı akıl
hastaları ya da itiyadi suçlular hakkında uygulanan cezanın, onları ıslah
etmekten çok, yeniden suç işlemeye sevketmesi örneğinde olduğu gibi,
yanlış uygulanmasıdır.
Görüldüğü üzere, önce ceza kavramını ve daha sonra da buna bağlı
olarak güvenlik tedbiri kavramını, yani genel olarak cezai yaptırım kavramını
ortaya çıkaran yegâne etken, toplumu oluşturan herhangi bir bireye ya da
genel olarak topluma zarar veren fiil, yani suçtur. Suç ise çoğu zaman
kusurlu addedilen failler tarafından işlendiği halde, kimi zaman da kendisine
kusur izafe edilemeyen failler tarafından da işlenebilir. Mesela hırsızlık fiilini,
her bakımdan sağlıklı, dolayısıyla hem algılama hem de irade kabiliyetine
sahip olan bir kişi işleyebileceği gibi, söz konusu fiili, algılama veya irade
kabiliyetinden yoksun bir kişi de işleyebilir. Kendisine kusur izafe edilebilen
faille, kusur izafe edilemeyen fail için öngörülen cezai yaptırımın ise aynı
türde ve aynı oranda olmasını beklemek, her şeyden önce adalet duygusu ile
bağdaşmaz.
Öte yandan, toplumu oluşturan bireyler, o toplumun bir arada
yaşamasını sağlayan ve bunun kurallarını düzenleyen hukukun öngördüğü
yükümlülüklere aykırı davranış sergilemeleri halinde, bu fiillerinden dolayı
sorumlu tutulurlar. Bireyin, toplumsal yükümlülüklere aykırı olan ve
dolayısıyla haksızlık teşkil eden bir davranışı gerçekleştirmesinden sonra,
artık bu aykırılığı ya da haksızlığı gerçekleşmemiş hale döndürmek mümkün
değildir. Bununla birlikte, söz konusu yükümlülüklere aykırılık dolayısıyla
gerçekleşen haksızlık karşısında, hukuk düzenin yeniden tesis edilebilmesi
ve sağlıklı bir yapıyla varlığını devam ettirebilmesi amacıyla, bazı yaptırımlar
uygulanır. İşte ceza hukuku kapsamında uygulanan bu yaptırımlar ya ceza
ya da güvenlik tedbiri biçiminde ortaya çıkar.
Önceleri suç karşılığı öngörülen yaptırımlar, sadece ceza olarak ve
özellikle de suç mağdurunun öcünü alması saikiyle uygulanırdı. Fakat daha
sonra, ceza hukukundaki gelişmenin etkisi ile birlikte, suç failine karşı ızdırap
verip, onu toplumdan adeta tecrit etme yaklaşımı, zamanla, yerini, failin,
içinde bulunduğu suçluluktan pişman olmasını sağlayıp, ıslah edilerek
yeniden topluma kazandırılması fikrine bırakmıştır. Tarihsel süreç içinde, sırf
hürriyeti bağlayıcı ceza yoluyla suçlulukla mücadele edilemeyeceği,
mükerrirlerin sayısının çokluğu nedeniyle anlaşılmış, verilen cezanın,
suçlunun suç işleme sebepleri ve kişiliğine uydurulması gereği idrak edilmiş
ve cezaların yanında veya cezaların yerine güvenlik tedbirleri ortaya
çıkmıştır.
Belirtmek gerekir ki cezalarla güvenlik tedbirleri, aralarındaki önemli
farklılıklara rağmen, esaslı benzerlikler de arz etmektedirler ki bunlardan en
belirgin olanı, her ikisinin de ceza hukuku yaptırımı olmasıdır.
Güvenlik tedbirleri, tarihin eski dönemlerinden beri ceza ile birlikte
veya onun yerine uygulanan, ceza hukuku yaptırımlarıdır. Önceleri sadece
cezai mesuliyeti olmayan suçlular hakkında uygulanan güvenlik tedbirleri,
tanım ve amaçları zamanla değişikliğe uğradığından, çağdaş ceza
hukukunda, cezai mesuliyeti tam olan suçlular hakkında da
uygulanmaktadır. Nitekim tez konumuzu oluşturan, güvenlik tedbiri olarak
hak yoksunlukları da bu kapsamda uygulanan güvenlik tedbirleridir.
İKİNCİ BÖLÜM
YAPTIRIM TEORİSİ HAKKINDA GENEL AÇIKLAMALAR
VE
ETCK’NIN, YTCK’YA İLİŞKİN HÜKÜMET TASARISI’NIN
VE YTCK’NIN YAPTIRIM SİSTEMİ
1. Genel Olarak
Kendisine kusur izafe edilebilen bir kişi, hukukun kendisine yüklediği
yükümlülüklere aykırı davranışta bulunması halinde, sorumlu tutulur. Bu
itibarla yaptırım, insanın yükümlülüklerine aykırı davranmasının gerekli kıldığı
hukuki sonuçtur. Keza hukuki değerlerin korunması ve garanti altına
alınması ve aynı zamanda toplum halinde yaşamanın temel değerlerinin ve
hukuk düzeninin öngördüğü toplumsal barışın sağlanması ceza hukukunun
temel ödevleridir. İşte ceza hukukunun belirtilen ödevleri yerine getirebilmesi
için ihtiyaç duyduğu araçlar yaptırımlardır. Amacı, toplumsal düzeni korumak
olan ceza kanunu, bu amaçla düzeni bozucu davranışları tespit eder ve bu
davranışları suç olarak düzenler. Bununla birlikte düzeni bozucu
davranışların suç olarak tespit edilmiş olması düzeni sağlamaya
yetmemektedir; zira bu suç olarak düzenlenen davranışların yapılmamasını
sağlamak için birtakım yaptırımlara ihtiyaç vardır. Yaptırım hakkındaki her
düşünce, normun ihlal edilebilirliği düşüncesine dayanmaktadır ve bu
nedenle yaptırım, genel olarak “ihlale bir tepki”, “ihlale bir cevap” olarak
tanımlanmaktadır.
Hukuki yükümlülüklerine aykırı davranan kişiye yaptırım
uygulanması, çeşitli amaçlarla izah edilmektedir.
Bu amaçlardan ilki, haksızlığa uğrayan kişinin mağduriyetini
gidermektir. Yaptırımın diğer bir amacı da suç teşkil eden bir haksızlığı
gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek dolayısıyla içinde bulunduğu
kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamaktır.
Kimi yazarlara göre ise yaptırımın amacı, devletin korunması,
devletin varlığını idame ettirmesine duyulan ihtiyaçtır.
Diğer bazı yazarlara göre ise hukuk toplumundaki sosyal düzenin
sağlanması, yaptırımın yegâne amacıdır.
Öğretide genel olarak kabul edildiği üzere, ceza hukukunun
yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleridir. Gerçekten, suç ve ceza siyaseti
açısından, sadece cezalarla toplumu korumak mümkün değildir; bu
bakımdan ilave araçlara da ihtiyaç vardır ki bunlar da güvenlik tedbirleridir.
Ancak belirtmek gerekir ki bir ceza hukuku yaptırımı olarak güvenlik
tedbirlerinin ortaya çıkmasında yegâne sebep, cezaların toplumu korumakta
yetersiz kalması değildir.
Bize göre güvenlik tedbirlerinin ortaya çıkmasındaki diğer
sebeplerden ilki “kusur” ilkesidir. Kusura ilişkin yapılan tetkik sonucunda,
kişinin işlediği haksızlık açısından hem algılama hem de irade kabiliyetinin
mevcut olduğu yargısına ulaşılabiliyorsa kural olarak, bu kişi cezalandırılır.
Çünkü ceza, işlemiş olduğu haksızlıktan dolayı bir insanın muaheze edilmesi
gerektiği hususundaki yargının somutlaşması, maddi bir muhteva
kazanmasıdır. Gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla kişide kusurun iki
unsurdan birinin veya her ikisinin birden mevcut olmaması halinde ise, kişinin
kusurundan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Ancak, bu durumda dahi
kişinin gerçekleştirdiği fiil, haksızlık özelliğini muhafaza etmektedir. Bu
itibarla, işlediği haksızlıktan dolayı kusurlu telakki edilmediği durumlarda
kişiye ceza verilemeyecektir. Çünkü ceza hukukunun temel prensiplerinden
bir tanesi olan ve “kusursuz ceza olmaz (nulla poena sine culpa)” şeklinde de
ifade edilen “Kusur ilkesi” gereği, gerçekleştirdiği haksızlık dolayısıyla, suç
teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu durumda, her ne kadar kişi
hakkında cezaya hükmedilemeyecek ise de, şayet bir tehlikelilik hali söz
konusuysa, koruma ve ıslah amaçlı olarak güvenlik tedbiri
uygulanabilecektir.
Güvenlik tedbirlerinin ortaya çıkmasının bir diğer nedeni ise ceza
hukuku yaptırımının amacıyla ilgilidir. Gerçekten cezanın asıl amacı – kural
olarak– müspet anlamda özel önlemedir; suç işleyen kişinin yeniden topluma
kazandırılmasıdır; toplum açısından zararsız ve güvenilir bir kişi haline
getirilmesidir. Oysa modern ceza hukuku anlayışında, cezaların
gerçekleşmesine hizmet ettiği bu amaçlar yeterli değildir; ceza hukuku
yaptırımlarının, bu amaçlardan başka amaçları da gerçekleştirmesi
gerekmektedir. Bu amaçlar ise kimi zaman suç işleyen kişinin fiili dolayısıyla
ortaya çıkan tehlikelilik halinden, toplumun korunması, kimi zaman da bizatihi
suç işleyen kişinin korunması, iyileştirilmesi ve eğitimidir ki bu amaçları da
güvenlik tedbirleri gerçekleştirir. Diğer bir ifadeyle, amacı fiil ve failin
kişiliğinden kaynaklanan tehlikelilik halinin önlenmesi de olan, failin eğitilmesi,
tedavi edilmesi veya koruma altına alınması suretiyle yapılan ve “güvenlik
tedbirleri” adı verilen müdahaleler ile cezanın tamamlanması gereklidir.
Öte yandan doktrinde, pozitivistlerin etkisinde kalınarak, işlenen suç
karşılığında cezadan veya güvenlik tedbirinden birinin tercih edilmesi
gerektiği; bunlardan birinin kabul edilmesi halinde diğerinin kabul edilemez
olduğu tartışmaları da yapılmıştır. Oysa ceza ve güvenlik tedbirlerinin birisinin
diğeri aleyhine tercih edilmesi değil, doktrinde “iki izlilik” olarak tarif edildiği
şekliyle, iki tedbirin de birlikte ve bir arada bulunması suretiyle, suçlulukla
mücadele etmesi düşünülmelidir; bu iki yaptırımın birbirleriyle çatışmalarıyla
değil, bir arada bulunmalarıyla yaptırım sistemi daha etkin hale gelecektir.
Nitekim YTCK’nın yaptırım sistemi de yaptırımları, temelde “cezalar”
ve “güvenlik tedbirleri” olarak, iki ana başlık altında öngörerek iki izlilik
sistemini benimsemektedir.
Oysa 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (Eski Türk Ceza Kanunu,
ETCK), yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen
yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,
suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere mahsus
cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş
şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” cezalar (TCK m. 31 vd.) olarak
düzenlenmişti.
Dolayısıyla YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku
anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa
edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak
belirlendiği sistemi terk etmiş bulunduğu; bu sistemin yerine, günümüz ceza
hukuku anlayışına uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen yaptırımları,
 “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak belirlemiş olduğu ifade edilebilir.
Aşağıda, öncelikle cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki farklar ve
benzerlikler incelendikten sonra, güvenlik tedbirlerinin, ceza ile birlikte veya
tek başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilecek, “fer’i” ve “mütemmim”
cezalar ile güvenlik tedbirleri ayrımı incelenecektir. Bu bölümde son olarak,
ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve YTCK’nın yaptırım
sistemleri de ortaya konduktan sonra, YTCK’nın yaptırım sistemine yöneltilen
eleştiriler değerlendirilecek ve bu bölüme ilişkin açıklamalarımız
tamamlanacaktır.
2. Cezalar Ve Güvenlik Tedbirleri Arasındaki Farklar
Hiç şüphesiz, cezalar ve güvenlik tedbirleri arasında bir takım
farklılıklar bulunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu farklılıkların
sistemleştirilmesi hususunda, öğretide görüş birliği yoktur.
Kanaatimizce cezalar ile güvenlik tedbirleri arasındaki farklar; amaç
bakımından, uygulanma rejimi bakımından ve nihayet sonuçları bakımından
olmak üzere, 3 ana başlık altında incelenmelidir.
2.1. Amaç Bakımından
Ceza ve güvenlik tedbirlerinin amaç bakımından farkının
belirlenebilmesi için, her şeyden önce suç failinin “kusurlu” olup olmadığının
ortaya konması gerekmektedir. Zira ceza hukukunun temel ve evrensel
prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza olmaz” (nulla
poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre, kusurlu olmayan
kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun varlığı şartıyla ve
kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır. Öyleyse kişiye, işlediği
hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe edilebiliyorsa, o kişiye uygulanacak
yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla
kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza uygulanamayacaktır. İşte bu durumda
dahi kişinin hukuka aykırı davranışı, haksızlık ve dolayısıyla, suç teşkil etme
özelliğini devam ettirdiği için; bu halde, her ne kadar kişi hakkında cezaya
hükmedilemeyecek ise de şayet bir tehlikelilik hali söz konusu ise, o kişi
hakkında “güvenlik tedbiri” uygulanabilecektir.
Hukuka aykırı ve dolayısıyla suç teşkil eden fiili gerçekleştiren fail,
aynı zamanda da kusurlu ise onun bu davranışının yaptırımı, ceza olacak;
ancak suç oluşturan davranışı gerçekleştiren kişiye kusur izafe edilemiyor ve
fakat o kişinin tehlikeliliğinden bahsedilebiliyorsa, onun bu davranışının
yaptırımı ise güvenlik tedbiri olacaktır.
Öyleyse, ceza yaptırımının temel amacı, suç teşkil eden bir haksızlığı
gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek dolayısıyla içinde bulunduğu
kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamak ve böylece suç işleyen
kişinin yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin toplum açısından
zararsız ve güvenilir bir kişi olmasını temin etmektir. Daha kısa bir ifadeyle,
cezanın asıl amacı -kural olarak- müspet anlamda özel önlemedir.
Oysa toplumu tehlikeli failin muhtemel hukuka aykırı fillerinden
korumak için cezanın yanı sıra başka araçlara da ihtiyaç vardır ki bu ihtiyaca
güvenlik tedbirleri cevap verir. Çünkü güvenlik tedbiri, failin kusurlu olup
olmadığına bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile
veya suçun işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya
da iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır.
Dolayısıyla, özel önleme, güvenlik tedbirlerinin temel amacı
değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de güvenlik tedbirlerini, "suç karşılığı
olarak ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir biçimde hükmedilen ve esas
itibariyle suça ve suçluya karşı toplum savunması amacına yönelmiş bulunan
yaptırımlar" olarak tanımlamak suretiyle, güvenlik tedbirlerinin asıl amacının,
özel önlemeden ziyade, toplumun savunulması olduğunu vurgulamıştır.
Güvenlik tedbirleri; suç işleyen kişi hakkında, koruma ve iyileştirme
amacıyla uygulanabileceği gibi (Çocuklar ve akıl hastaları hakkında
uygulanan güvenlik tedbirleri, YTCK m. 56-57), suç işleyen kişinin çevresine
ve hatta ailesine karşı korunması amacıyla da uygulanabilir ki çocuklar
hakkındaki güvenlik tedbirlerinin bir kısmı da bu amaca yöneliktir. Ayrıca suç
işleyen kişiden, toplumun korunması (Mesela belli hakları kullanmaktan
yoksun bırakılma güvenlik tedbirleri, YTCK m. 53), suç işleyen kişinin
iyileştirilmesi, ıslahı ve eğitilmesi (Mesela kısa süreli hapis cezası yerine kişi
hakkında “en az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak
amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna
devam etmeye” hükmedilmesi tedbiri, YTCK m. 50/1) de güvenlik tedbirlerinin
amaçlarındandır. Yani, güvenlik tedbirlerinin amaçları belirlenirken, her bir
tedbirin ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.
Bu açıklamalar ışığında denilebilir ki cezanın asıl amacı kural olarak
müspet anlamda özel önleme olduğu halde; güvenlik tedbirlerinin amacı, kimi
tedbirlerde suç işleyen kişinin korunması, iyileştirilmesi ve eğitimi, kimi
tedbirlerde ise suç işleyen kişiden, toplumun korunmasıdır.
2.2. Uygulanma Rejimi Bakımından
Cezalar ve güvenlik tedbirleri, uygulanma rejimleri bakımından da bir
takım önemli farlılıklara sahiptir. Bu bağlamda, cezalar ve güvenlik tedbirleri;
karar veren merci, hakkında uygulandığı kimse, süre ve orantılılık
bakımından, bir takım önemli farklılıklar içermektedir.
2.2.1. Karar Veren Merci Bakımından
Suç işleyen kişi hakkında ancak mahkeme kararıyla cezaya
hükmolunabileceği halde, güvenlik tedbiri uygulanabilmesi için her zaman
mahkeme tarafından verilmiş bir hükmün varlığı şart değildir. Gerçekten,
mesela 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 7. maddesine göre, “Suça
sürüklenen çocuklar hakkındaki güvenlik tedbiri olarak, koruyucu ve
destekleyici tedbir kararı”, çocuk hâkimi tarafından alınabilir. Hatta YTCK’nın,
tez konumuzu oluşturan ve “kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına
mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını
düzenleyen” 53. maddesinde olduğu gibi, mahkeme veya hâkim tarafından
verilmiş bir karar olmaksızın da güvenlik tedbiri uygulanabilir.
Öte yandan, güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim
kararının şart olduğu yönünde görüşler de öğretide savunulmaktadır.
Bize göre, “güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim
kararının şart olduğu yönündeki görüşler” temelde, ETCK’nın yaptırım
sisteminden kaynaklanmaktadır. ETCK’nın yaptırım sisteminde, esas
itibariyle, suç karşılığında öngörülen yaptırımların hepsi “ceza” olarak
öngörülmekte ve cezalar da açıkça ifade edilmese de veriliş şekillerine göre
“asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar (TCK m. 31 vd.) olarak
düzenlenmekteydi. Yani YTCK’da güvenlik tedbiri olarak düzenlenen
yaptırımlar, ETCK’da fer’i veya mütemmim ceza olarak ortaya çıkmaktaydı.
Hal böyle olunca, “mahkeme kararı olmaksızın cezanın uygulanamayacağı
ve söz konusu yaptırımlar da fer’i de olsa mütemmim de olsa birer ceza
olduğu” düşüncesiyle, güvenlik tedbirlerinin de ancak hakim veya mahkeme
kararıyla uygulanılabileceği düşünülüyordu. Oysa YTCK’nın yaptırım
sisteminde, suç dolayısıyla uygulanan yaptırımlar, cezalar ve güvenlik
tedbirleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla, özellikle yukarıda
belirtilen düzenlemelerde de olduğu gibi, güvenlik tedbirlerinin bir amacının
da toplumu suç failinin tehlikeliliğinden korumak olduğundan hareketle,
güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, her durumda mahkeme
kararı aranamayacağının doğru olduğu kanaatindeyiz.
2.2.2. Hakkında Güvenlik Tedbiri Uygulanılan Bakımından
Cezanın uygulanabilmesi için temel şartın, suç failinin kusurlu olması
gerçeği karşısında, cezalar ancak cezai sorumluluğu olan kişiler hakkında
uygulanabileceği halde; güvenlik tedbirleri, cezai sorumluluğu olsun olmasın,
tehlikelilik arz eden tüm suç failleri bakımından uygulanabilir.
Güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, temel hareket
noktası “suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik” olduğuna göre, cezadan
farklı olarak, tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilir.
Gerçekten, YTCK’nın 20/2. maddesinde de açıkça belirtildiği üzere, “Tüzel
kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Ancak suç dolayısıyla kanunda
öngörülen güvenlik tedbiri niteliğindeki yaptırımlar saklıdır”. Keza YTCK’nın
“Tüzel Kişiler Hakkında Güvenlik Tedbirleri” konusunu düzenleyen 60.
maddesinin gerekçesinde de ifade edildiği üzere, Anayasamızda da güvence
altına alınan ceza sorumluluğunun şahsiliği kuralının gereği olarak sadece
gerçek kişiler hakkında ceza yaptırımına hükmedilebilir. Ancak bu ilke,
işlenen suç dolayısıyla özel hukuk tüzel kişileri hakkında güvenlik tedbiri
niteliğinde yaptırımlara hükmedilmesine engel değildir”. Cezaların şahsiliği
kuralı, kişi topluluklarının ceza hukuku açısından sorumlu tutulamayacağı
anlayışını doğurmakla beraber, ceza hukukuna özgü yaptırımların tüzel
kişiler hakkında da uygulanabileceği savunulmaktadır. Tüzel kişilerin fiil
ehliyeti ve dolayısıyla kusur ehliyetine sahip olmaması, bunlar hakkında
ceza yaptırımına başvurulamamasının temel nedenidir. Oysa güvenlik
tedbirlerine başvurabilmek için, kusur ehliyeti şart olmadığına göre, tüzel
kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilecektir. Yani güvenlik
tedbirleri, suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikeli halden, özellikle toplumun
korunması amacıyla uygulandığından, tüzel kişiler fiil ehliyeti ve dolayısıyla
kusur ehliyetine sahip olmasa ve bunlar hakkında ceza yaptırımına
başvurulamasa bile, sırf tüzel kişilerin organları marifetiyle işledikleri suç
dolayısıyla ortaya çıkan tehlikeli halden toplumu korumak amacıyla, tüzel
kişiler hakkında da güvenlik tedbirleri uygulanabilecektir. Mesela organları
marifetiyle suç işlemiş bulunan bir ticari şirket hakkında ceza yaptırımına
başvurulamayacağı halde, bu suç dolayısıyla elde edilen maddi menfaatler
YTCK’nın 55. Maddesi kapsamında müsadere edilebilecektir. Keza YTCK’nın
60/1. Maddesi uyarınca, “Bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak
faaliyette bulunan özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcilerinin
iştirakiyle ve bu iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi
yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet hâlinde, iznin iptaline karar
verilir”.
2.2.3. Süre Bakımından
Cezaların süresi, alt ve üst sınırlar şeklinde de olsa, kanunda belirtilir
ve mahkeme hükmünde, suç failinin cezası açık ve net olarak belirlenirken,
güvenlik tedbirleri genellikle “müddetsiz hüküm”, diğer bir ifadeyle “süresi
önceden belli olmayan hüküm” şeklinde uygulanır. Bununla birlikte,
YTCK’nın, “kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete
bağlı kanuni sonuç olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını düzenleyen” .
maddesinde de olduğu gibi, bazı güvenlik tedbirleri de müddetsiz hüküm
biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır.
Cezanın süresi belirlenirken, işlenen suçun ağırlığı ve failin kusuru
veya sorumluluğu esas alınırken, güvenlik tedbirinin süresi, suç dolayısıyla
ortaya çıkan tehlikelilik göz önüne alınarak belirlenir.
Güvenlik tedbirleri de tıpkı cezalar gibi kanun tarafından konulmuş
olduğu halde; yaptırımın mahiyeti gereği, güvenlik tedbirlerinin süresinin
belirlenmesinde, hâkimin takdir yetkisi, daha geniştir. Mesela YTCK’nın
53/6. Maddesine göre, “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin
gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli
suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere,
bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin
geri alınmasına karar verilebilir”. Görüldüğü üzere, kanunda, söz konusu
güvenlik tedbirinin süresinin üst sınırı olan 3 yıl, alt sınır olan 3 aydan 12 kat
fazladır ve böylece bu geniş aralıkta, hâkimin takdir yetkisi çok geniştir.
2.2.4. Orantılılık Bakımından
Cezaya, suçun ağırlığıyla orantılı olarak hükmedildiği halde; güvenlik
tedbirlerine hükmedilirken, tehlikelilik hali göz önünde bulundurulur.
Gerçekten tehlikelilik hali, geleceğe ait mümkün ve muhtemel durumu ifade
ettiği halde, gerçekleşmiş olan suç, geçmişe veya en azından hale ait fiili
zarar veya tehlikeyi ifade eder. Dolayısıyla güvenlik tedbirleri, suçla değil, var
olma nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak
zorundadır. Cezalarla güvenlik tedbirlerinin, orantılılık bakımından önemli
farklılıklar arz ettiği yönündeki, öğretideki genel kabule rağmen, YTCK’nın 3.
maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza
ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” ibaresi, haklı olarak eleştirilmiştir. Bu
hükmün, cezalar bakımından doğru olduğu inkâr edilemezse de güvenlik
tedbirlerinin, işlenen fiilin ağırlığıyla değil, işlenen suçun ortaya çıkardığı
“tehlikelilikle” orantılı olması gerektiği gerçeğini göz ardı etmemesi daha
doğru olurdu. Dolayısıyla söz konusu düzenlemenin, değiştirilerek
düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
2.3. Sonuçları Bakımından
Cezalar ve güvenlik tedbirleri, amaç ve uygulanma rejimlerine bağlı
olarak, ortaya çıkardıkları sonuçlar itibariyle de farklılıklar arz etmektedir.
Güvenlik tedbirleri, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, suç
işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile veya suçun işlenmesinde
kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya da iyileştirme amacına
yönelik ceza hukuku yaptırımları olduğu halde, ceza yaptırımının temel
amacı, suç teşkil eden bir haksızlığı gerçekleştiren kişinin, bu suçu işlemek
dolayısıyla içinde bulunduğu kusurluluk durumundan ibra olmasını sağlamak
ve böylece suç işleyen kişinin yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin
toplum açısından zararsız ve güvenilir bir kişi olmasını temin etmektir. Ayrıca,
cezalar, suçun ağırlığıyla orantılı olmak zorunda olduğu halde, güvenlik
tedbirleri, işlenen suçun ortaya çıkardığı tehlikelilikle orantılı olmak
durumundadır. Keza güvenlik tedbirleri, tıpkı cezalar gibi, cebri himaye
vasıtası olmalarına rağmen, cezalardan farklı olarak, tehditle değil, yalnız
cebirle gerçekleşmektedirler. Dolayısıyla, cezalarla, güvenlik tedbirleri,
birbirlerinden farklı infaz rejimine tabi olmalıdır. Bu kapsamda, cezaların bir
amacı da kefaret olduğundan, uygulandığı faile acı ve ızdırap verirken,
güvenlik tedbirlerinde acı ve ızdırap düşüncelerinin yeri yoktur ve bu
bakımdan güvenlik tedbirlerinin infazında, kural olarak, failin normal hayat
şartlarından uzaklaştırılmamasına özen gösterilir. Bununla birlikte, mesela
akıl hastaları hakkında uygulanan güvenlik tedbirlerinde olduğu gibi, suç
failinin normal hayat şartlarından uzaklaştırılabilmesi de mümkündür.
Cezalarda birbirinden farklı birkaç değişik infaz şekli mevcut olduğu halde;
güvenlik tedbirleri, cezaların aksine, tehlikelilik haline, yani failin kişiliğine
dayandığından, güvenlik tedbirlerinin infazında cezalardan tamamen farklı
araçlar kullanılmalıdır, şayet aynı araçlar kullanılacaksa, bu defa infaz tarzı
ve yeri farklılaştırılmalıdır. Güvenlik tedbirleri, suç dolayısıyla ortaya çıkan
tehlikelilik durumuyla bağlantılı olduğundan ve bu tehlikelilik halinin ne kadar
devam edeceği bilinemeyeceğinden, tedbirin infazına, tehlikelilik durumu
ortadan kalkıncaya kadar devam edilir; aksi tutum, güvenlik tedbirlerinin
amacına aykırıdır.
Öyleyse, cezalar, failin işlediği suçun ağırlığıyla orantılı olarak, içinde
bulunduğu “kusurluluk” durumundan ibra olmasını ve böylelikle kişinin
yeniden topluma kazandırılmasını ve o kişinin toplum açısından zararsız ve
güvenilir bir kişi olmasını sonuçlar. Oysa güvenlik tedbirleri, kusurlu olup
olmadığına bakmaksızın, çoğu zaman suç failinin “tehlike”liliğinden toplumu
veya kimi zaman da bilakis toplumdan suç failini koruma sonucunu ortaya
çıkarır.
3. Cezalar Ve Güvenlik Tedbirleri Arasındaki Benzerlikler
Cezalar ve güvenlik tedbirleri arasında yukarıda açıklanan bir takım
farklılıkların yanı sıra birtakım benzerliklerin de bulunduğunda kuşku yoktur.
Bununla birlikte, tıpkı farklılıklarda olduğu gibi, söz konusu benzerliklerin de
sistemleştirilmesi hususunda, öğretide görüş birliği yoktur.
Kanaatimizce cezalar ile güvenlik tedbirleri arasındaki benzerlikler;
kanunilik ilkesi bakımından, yaptırıma yol açan fiilin hukuki niteliği
bakımından, yaptırımın yöneldiği haklar bakımından ve nihayet sonuç
bakımından olmak üzere, 4 ana başlık altında incelenmelidir.
3.1. Kanunilik İlkesi Bakımından
Anayasamızın 38. maddesinde de belirtildiği üzere, güvenlik
tedbirlerine de cezalarda olduğu gibi, “kanunilik ilkesi” hâkimdir. Gerçekten,
Anayasa’nın suç ve cezalara ilişkin esaslarını düzenleyen 38. maddesinin 3.
fıkrasında, “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur” denilmek suretiyle, söz konusu ilke vurgulanmaktadır. Kanunilik
ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını gerektirecek kanuni bir durum
olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi, kanunda yazılı olmayan bir
tedbirin uygulanmasına da karar veremez.
3.2. Yaptırıma Yol Açan Fiilin Hukuki Niteliği Bakımından
Gerek cezaya, gerekse güvenlik tedbirine hükmedilebilmesi için, failin
işlediği fiilin, suç vasfını haiz olması ya da en azından hukuka aykırılık arz
etmesi gerekmektedir. Yalnız burada önemli bir farkı da gözden
kaçırmamak gerekmektedir. Failin işlediği fiilin suç vasfını haiz olması için,
onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir ifadeyle, failin kusurlu veya
kusursuz olması, işlenen fiilin suç vasfını haiz olması üzerinde etki
doğurmayacaktır. Ancak işlenen fiil, suç vasfını haiz olmakla birlikte, failin
kusursuz bulunması halinde fail hakkında güvenlik tedbiri uygulanacak; buna
karşılık; fail şayet aynı zamanda kusurlu ise, işlediği suç nedeniyle cezaya
hükmedilecektir. Yoksa failin, fiilinden dolayı, kendisine kusur izafe edilip
edilememesi, söz konusu fiilin haksızlık ve dolayısıyla suç olma niteliğini
değiştirmeyecektir.
Sonuç olarak, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, işlenen
fiilin haksızlık ve dolayısıyla suç oluşturması, hem cezaya hem de güvenlik
tedbirine hükmedilmesinin ön ve en temel şartıdır.
3.3. Yaptırımın Yöneldiği Haklar Bakımından
Güvenlik tedbirleri de tıpkı cezalar gibi, suç failinin başta özgürlüğü
olmak üzere, malvarlığı ve diğer bazı önemli haklarına yöneliktir. Gerçekten
güvenlik tedbirleri, kişinin hayatına son vermek hariç, hukuki değerlerini
azaltma, onlardan mahrum kılma, hukuki menfaatlerini kısıtlama biçiminde
gerçekleşmektedirler ve bu itibarla, yöneldikleri haklar bakımından cezalara
benzemektedirler.
Ayrıca her iki yaptırım türü de yöneldikleri haklara uyguladıkları
şiddet bakımından da benzerlik arz etmektedir. Hapsedilen kişinin
özgürlükten mahrumiyetinin şiddeti ile bağımlılıktan kurtulmak için hastaneye
yatırılan kişinin özgürlükten mahrumiyetinin şiddeti birbirine benzemektedir;
bir farkla ki biri hapishanede, diğeri hastanedir.
-
3.4. Sonuç Bakımından
Cezalar ve güvenlik tedbirlerinin sonuç bakımından benzerliğinin
belki de en önemlisi, her iki yaptırımın da muhatabının hukuki statüsünün,
“hükümlü”lük olmasıdır. O halde, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi,
hükümlü bakımından şerefli, sevinilecek bir olay değildir; zira hakkında
hükmedilen güvenlik tedbirleri, onun için bazı sınırlamalar, kısıtlamalar ve
yoksunluklar getirecektir ve o bunlara katlanmak mecburiyetindedir.
4. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Veya Tek Başına
Uygulanabilirliği
4.1. Genel Olarak
Çağdaş ceza hukukunun yaptırımlarının, cezalar ve güvenlik
tedbirleri olduğu ve her iki yaptırım türünün birbirlerinden farklı ve birbirine
benzeyen özelliklerinin bulunduğu yukarıda ayrıntılarıyla açıklanmıştı.
Bu bölümde, güvenlik tedbirlerinin ve cezalarla birlikte veya tek
başına uygulanabilirliği meselesi değerlendirilecektir.
Bir fiilden dolayı hem cezaların hem de güvenlik tedbirlerinin
uygulanıp uygulanamayacağı hususunda ortaya konan iki ayrı sistem
mevcuttur:
Güvenlik tedbirleri ve cezalara birlikte hükmedilememesi anlamına
gelen “tek izlilik” sistemine göre, ceza kanununda sadece cezalar ya da
sadece güvenlik tedbirleri yer alır. Tek izlilik sistemini kabul edilmesi
durumunda; tamamen kefaret düşüncesine dayalı ceza hukukunda sadece
cezalar, tamamen özel önleme amacına yönelen ceza hukukunda ise sadece
güvenlik tedbirleri uygulanır.
Farklı yollardan aynı sonuca ulaşmaya çalışan iki yaptırımın varlığı
anlamına gelen “iki izlilik” sistemine göre ise, ceza kanununda hem cezalara
hem de güvenlik tedbirlerine yer verilmelidir. İki izlilik sistemi, toplanma ve
temsil sistemi olmak üzere, iki şekilde uygulanmaktadır. Bunlardan temsil
sisteminde, ceza işlevini görebildiği sürece, ceza yerine güvenlik tedbiri
uygulanır. Toplanma sisteminde ise, kural olarak, önce tedbirin infazı ve
sonra cezanın infazı şeklinde ceza ve güvenlik tedbiri birlikte uygulanır56.
4.2. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Veya Tek Başına
Uygulanabilirliği Meselesi Hakkında İleri Sürülen Görüşler
Yukarıda belirtilen “tek izlilik sistemi” ve “iki izlilik sistemi”
bağlamında, güvenlik tedbirlerinin tek başına ya da ceza ile birlikte
uygulanması hususunda, öğretide ileri sürülen görüşleri, iki ana başlık altında
toparlayabilmek mümkündür.
4.2.1. Güvenlik Tedbirlerinin Tek Başına Uygulanması Görüşü
Pozitivistler tarafından ileri sürülen birinci görüşe göre; suçlulukla ve
özellikle mükerrirlikle mücadelede irade serbestîsi ve manevi sorumluluğa
dayanan cezanın kaldırılarak, yerine tamamen bilimsel ve faydacı niteliğe
sahip toplumsal savunma vasıtalarının, yani güvenlik tedbirlerinin konması
gerekmektedir. Gerçekten, ceza eskimiş, devrini tamamlamış ve suça karşı
mücadelede aciz bir vasıta olduğu halde, güvenlik tedbirleri, bugün ve yarının
malıdır; geleceğin ceza hukuku sadece güvenlik tedbirlerinden oluşacaktır.
Güvenlik tedbirlerinin tek başına uygulanması görüşü, gerçekçi
olmaması ve hukuk devleti ilkesi ile çelişmesi bakımından eleştirilmiştir.
Keza, bu görüşün geçerli olması halinde, kusur ilkesinin eleyici
fonksiyonundan ödün verileceğinden ve vatandaşın bir obje olarak, devletin
etkisi altına girebileceğinden de endişe edilmiş ve ayrıca tehlikeli olmayan
failin, ne kadar ağır bir suç işlerse işlesin, hiçbir yaptırıma maruz
kalmayacağına yol açacağı da ileri sürülmüştür. İleri sürülen bir diğer
eleştiriye göre ise, sadece güvenlik tedbirlerinden, yani özel önleme
araçlarından oluşan bir yaptırımlar sistemi, ceza hukuku ve suç siyasetindeki
bütün temel kuralların inkârı anlamına gelecektir. Dahası, sırf güvenlik
tedbirlerinden oluşan bir sistemin, suçlarla mücadelede başarılı olamayacağı
belirtilmektedir.
Cezayı tamamen reddeden ve güvenlik tedbirlerinin tek başına
uygulanmasını öne süren bu görüş, bugüne kadar mevzuata da pek etkili
olamamıştır. Gerçekten ceza kavramına yer vermeyen, sosyal savunma
yaptırımları ibaresini kullanan Ferri’nin hazırladığı, 1921 İtalyan Ceza Kanunu
ön tasarısı, kanunlaşamamıştır. Bugünkü pozitif hukukta, cezaları reddedip
tamamen güvenlik tedbirlerine yer veren tek kanun, 1954 Grönland Ceza
Kanunu’dur.
4.2.2. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza İle Birlikte Uygulanması
Görüşü
Manevi sorumluluk esasına bağlı kalan Klasik Okul, Pozitivist görüşe
karşılık, temel yaptırım olarak kabul ettiği cezaların yanında, güvenlik
tedbirlerine de yer vermektedir. Klasik Okul taraftarlarına göre, manevi
sorumluluk ve ondan doğan ceza fikri, toplum için kuvvet, disiplin ve düzen
unsurlarını teşkil eder ve bu sebeple cezanın tamamen ortadan kaldırılması
mümkün değildir. Öte yandan, normal suçlulara, geleneksel vasıfları ile
cezanın, tam anormal suçlulara güvenlik tedbirlerinin, kısmi anormallere de
ceza veya güvenlik tedbirlerinin uygulanması gerekmektedir.
1926 Brüksel Ceza Hukuku Milletlerarası I. Kongresi’nde, cezaların,
akıl hastalığı veya itiyadları nedeniyle tehlikeli olan yetişkinlere ve küçüklere
karşı toplumun savunulmasına yetmediği belirtilmiş ve cezaların yanında,
güvenlik tedbirleri de kabul edilmiştir. Keza Milletlerarası Ceza Hukuku
Birliği de suçla mücadelede yegâne vasıta olarak kabul etmediği cezanın,
güvenlik tedbirleri ile tamamlanması görüşündedir.
4.3. Değerlendirme Ve Türk Hukuku’nda Durum
Öğretide, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanmasına karşı
da bir takım eleştiriler getirilmekle beraber68, hemen bütün yeni ceza
kanunları, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanabileceğini
düzenlemektedirler.
Kanaatimizce, cezalar, işlediği suç dolayısıyla kusurlu kabul edilen ve
dolayısıyla kusurla orantılı olarak hükmedilen ceza hukuku yaptırımlarıdır.
Oysa güvenlik tedbirleri, özellikle kendisine kusur izafe edilemeyen suç
failinin tehlikeliliğinden çoğu zaman toplumu korumak, kimi zaman da bizatihi
suçluyu söz konusu tehlikelilikten korumak ve iyileştirilmesini sağlamak
amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır. Öyleyse, bazı suç faillerinin
kusurlu, bazılarınınsa kusursuz olabileceği gerçeği karşısında ve ayrıca ceza
hukukunun temel amacının sadece, özel önleme olmayıp, aynı zamanda suç
teşkil eden fiilin tehlikeliliğinden özellikle toplumun korunması olduğuna göre,
her iki yaptırımın bir arada bulunması kaçınılmazdır. Ayrıca bizim de
katıldığımız görüşe göre, ceza ve güvenlik tedbirlerinin niteliğinin farklı olması
dolayısıyla, işlediği bir suç nedeniyle, fail hakkında her iki yaptırıma birden
hükmedilmesi, non bis in idem kuralına da aykırılık teşkil etmemektedir.
Türk Hukuku’nda YTCK’nın öngördüğü yaptırım sisteminde güvenlik
tedbirlerinin ceza ile birlikte uygulanabileceği öngörülmektedir. Örneğin, tez
konumuzu oluşturan YTCK’nın 53. maddesine göre de kişi, kasten işlemiş
olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak,
belirli haklarından yoksun bırakılmasına yol açan güvenlik tedbirlerine tabi
tutulabilmektedir. Keza YTCK’nın 54. Ve 55. Maddelerinde düzenlenen
müsadere ve 59. Maddede düzenlenen sınır dışı edilme tedbirleri ceza ile
birlikte uygulanabilmektedir.
5. Fer’i Ve Mütemmim Ceza İle Güvenlik Tedbiri Ayrımı
Güvenlik tedbirleri ile fer”i ve mütemmim cezalar arasındaki ilişki ve
birbirlerinden farkları, Türk Hukuku’nda ETCK yürürlükte olduğu dönem
boyunca tartışıla gelmiştir. Meselenin ortaya konması ve açıklığa
kavuşturulması, yaptırım teorisi bakımından son derece önemli olduğu kadar,
güvenlik tedbirlerinin hukuki niteliği bakımından da önem arz etmektedir.
ETCK’da fer’i ve mütemmim ceza ayrımını açıklayan herhangi bir
hüküm olmadığı gibi, bu konuda öğretide de görüş birliği yoktur.
Bir kısım yazarlara göre; mütemmim cezalar, asli cezalar gibi hâkim
tarafından hükmolunurlar, bir farkla ki mütemmim cezalara hükmedip
hükmetmeme hususunda hâkimin takdir yetkisi vardır; fer’i cezalar ise
kanunda belirtilen hükümler dolayısıyla, kendiliğinden asli cezaya eklenirler.
Aksi görüşü savunan yazarlara göre ise; mütemmim cezalar, tek
başlarına değil, ancak bir asli cezaya ek olarak hükmolunabilir ve mütemmim
cezalar asli cezanın etkinliğini arttırmak için uygulanır. Mütemmim cezaların
infazı ise asli cezanınkinden farklı olup, kendiliğinden başlar ve infazda
devletin aktif bir hareketi yoktur.

Bazı yazarlara göre ise fer’i cezalar, asıl cezanın yerine geçen ceza
olarak verildikleri takdirde tek başlarına verilebilirler; mütemmim cezalar da
asıl cezaya ilave olunurlar ancak asıl cezaya bağlı değildirler. Bazen
mütemmim cezalar, fer’i cezaların yerini alabilir veya bunlarla yer
değiştirebilirler. Bunlara rağmen, mütemmim ceza ile fer’i ceza, her ikisine de
asıl cezaya bağlı olarak hükmedildiği için, birbirine çok yakındır. Bunların
arasındaki en önemli fark; fer’i ceza hükümde yer almasa bile infaz edilirken,
mütemmim ceza hükümde yer almazsa infaz edilmez.
ETCK’ya göre; feri cezalar, kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31),
meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35) ve kanuni kısıtlılıktı (m. 33/1).
Mütemmim ceza olarak ise, babalık ve kocalık haklarından yoksunluk (m.
33/2) öngörülmüştü. Öte yandan ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak
gösterilen kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus
cezalar arasında gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli
ceza olarak hem de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu
hizmetlerinden yasaklılık cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir
feri ceza olarak (m. 31) uygulanabilmekteydi. Yargıtay’ın E. 1993/1, K.
1995/1, T. 30.6.1995 İçtihadı Birleştirme Kararı’na göre ise, “Geçici veya
sürekli kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası, mütemmim ceza veya ceza
hükümlülüğünün sonucu olarak fer’i cezadır”  . Keza kabahatlere mahsus
olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m. 282/2’de
olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya çıkabilmekteydi.
Kanaatimizce yukarıda ortaya konan karmaşık yapı, temelde, ceza
hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların,
sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli
ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği yaptırım sisteminden kaynaklanmaktadır.

Oysa YTCK, bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına
uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik
tedbirleri” olarak belirlemiş ve daha önce hatalı biçimde fer’i ve/veya
mütemmim ceza olarak kabul edilmiş olan yaptırımları da güvenlik tedbirleri
kapsamında değerlendirmiştir.
Belirtmek gerekir ceza hukukunun her iki yaptırımı olan cezayı ve
güvenlik tedbirini ortaya çıkaran etken toplumu oluşturan herhangi bir bireye
ya da genel olarak topluma zarar veren fiil, yani suçtur. Dolayısıyla, suç teşkil
eden her davranışın cezalandırılıp cezalandırılamayacağının tespiti
gerekmektedir. Şayet suç teşkil eden her davranış ceza ile karşılanabilirse,
bu durumda “ceza”dan başka bir cezai yaptırıma ihtiyaç yoktur. Ancak hemen
belirtmek gerekir ki gerçekleştirdiği hukuka aykırılıktan dolayı kendisine kusur
izafe edilemeyen kişi cezalandırılamayacaktır ve dolayısıyla suç teşkil eden
her davranış ceza ile karşılanamayacaktır. Çünkü ceza hukukunun temel ve
evrensel prensiplerinden birisi olan ve “Kusur İlkesi” veya “kusursuz ceza
olmaz” (nulla poena sine culpa) ilkesi olarak da ifade edilen ilkeye göre,
kusurlu olmayan kişiye ceza verilemez. Diğer bir ifadeyle, ceza, kusurun
varlığı şartıyla ve kusurun ağırlığıyla orantılı bir şekilde uygulanır. Öyleyse
kişiye, işlediği hukuka aykırı fiil dolayısıyla kusur izafe edilebiliyorsa, o kişiye
uygulanacak yaptırım, ceza olacaktır. Ancak kişi işlediği hukuka aykırı fiil
dolayısıyla kusurlu addedilemiyorsa, o kişiye ceza uygulanamayacaktır. İşte
bu durumda dahi kişinin hukuka aykırı davranışı, haksızlık ve dolayısıyla, suç
teşkil etme özelliğini devam ettirdiği için; bu halde, her ne kadar kişi hakkında
cezaya hükmedilemeyecek ise de şayet bir tehlikelilik hali söz konusu ise, o
kişi hakkında “güvenlik tedbiri” uygulanabilecektir.
ETCK’nın fer’i ve/veya mütemmim ceza olarak yani sonuçta ceza
olarak kabul ettiği ceza hukuku yaptırımlarını, YTCK’nın güvenlik tedbiri
olarak kabul etmesi bazı önemli farklılıkları da ortaya koymaktadır. Buna
göre, söz konusu yaptırımlar ceza olarak kabul edildiğinde; amacı “özel
önleme”, varlık sebebi “kusur” ve keza şiddetinin ve süresinin belirleyicisi yine
“kusur” olduğu halde, söz konusu yaptırımlar güvenlik tedbiri olarak kabul
edildiğinde ise; “amacı koruma, iyileştirme, eğitim ve ıslah”, varlık sebebi “suç
dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali” ve keza şiddetinin ve süresinin
belirleyicisi de yine “suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali”dir.
ETCK’da fer’i de olsa mütemmim de olsa “ceza” olarak kabul edilen;
kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35),
kanuni kısıtlılık (m. 33/1), babalık ve kocalık haklarından yoksunluk (m. 33/2)
ve müsadere (m. 36) yaptırımları, esasen özellikle toplumu suç failinin fiili
dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik halinden korumayı amaçlayan ve varlık
sebebi de bu olan, keza şiddetinin ve süresinin belirleyicisi de yine “suç
dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik hali olan yaptırımlardır ve böylece sonuç
olarak birer fer’i ve/veya mütemmim ceza değil, güvenlik tedbiridirler.
6. ETCK’nın Yaptırım Sistemi
19. yüzyıl ceza hukuku düşüncesinde, suçlar ağırlıklarına göre
“cürüm”, “cünha” ve “kabahat” olarak derecelendirmeye tabi tutulmuştu ve
buna paralel olarak, hürriyeti bağlayıcı cezalar da “ağır hapis”, “hapis” ve
“hafif hapis” cezası olmak üzere üçe ayrılmaktaydı. ETCK ise mehaz 1889
İtalyan Ceza Kanunu’nda olduğu gibi, suçları ağırlıklarına göre “cürüm”, ve
“kabahat” olarak derecelendirmesine rağmen, hürriyeti bağlayıcı cezaları
 “ağır hapis”, “hapis” ve “hafif hapis” cezası olmak üzere üçlü ayrıma yer
vermekteydi.
ETCK’nın yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen
yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,
suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar ve “kabahatlere mahsus
cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş
şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar8(TCK m.
31 vd.) olarak düzenlenmişti.
ETCK’da “fer’i” ve “mütemmim” cezaların tanımı veya konuya ilişkin
açıklayıcı bir hüküm yer almadığı için, ceza hukukumuzda “fer’i” ve
“mütemmim” cezalar konusunda görüş birliği yoktu84.
Cürümlere mahsus olan asli cezalar; ağır hapis, hapis, ağır para
cezası ve kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası olarak düzenlenirken;
kabahatlere mahsus olan asli cezalar; hafif hapis, hafif para cezası ve meslek
ve sanatın tatili cezası şeklinde düzenlenmişti.
Feri cezalar ise, kamu hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve
sanatın tatili icrası (m. 35) ve kanuni kısıtlılıktı (m. 33/1).
Mütemmim ceza olarak ise, babalık ve kocalık haklarından yoksunluk
(m. 33/2) öngörülmüştü.
Öte yandan ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu
hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında
gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem
de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık
cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31)
uygulanabilmekteydi ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli
olarak kamu hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere
mahsus olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m.
282/2’de olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya
çıkabilmekteydi.
ETCK’da güvenlik tedbirleri konusunda, açıkça ve sistemli bir
düzenleme bulunmasa ve hatta adına güvenlik tedbirleri denilmese de
güvenlik tedbirleri ile ilgili düzenlemelere de rastlanmaktaydı. Örneğin
küçüklere ilişkin (m. 53), akıl hastalarına ilişkin (m. 46), uyuşturucu madde ve
alkol kullananlara ilişkin (m. 404, 573) güvenlik tedbirleri öngörülmekteydi.
Gerek suçluyu iyileştirmek, gerek toplumu korumak bakımından,
çağdaş ceza hukukunun önemle ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine,
ETCK’da sistematik olarak yer verilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak
kabul edilmelidir.
Dolayısıyla ETCK’nın yaptırım sistemi, çağdaş ceza anlayışına
uygun olmadığı gibi, sistematik bir düzenlemeye de sahip değildi ve
uygulamada yanlışlıklara ve karışıklıklara sebebiyet vermesi itibariyle
eleştirilmişti.
7. YTCK’ya İlişkin Hükümet Tasarısı’nın Yaptırım Sistemi
14.4.2003 tarihli TCK Tasarısı’nın (Hükümet Tasarısı’nın) ön gördüğü
yaptırım sisteminde, hem “cezalar” hem de “güvenlik tedbirleri”ne yer
verilmişti.
Bununla birlikte, tıpkı ETCK’da olduğu gibi, Hükümet Tasarısı’nda da
cezalar, suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere
mahsus cezalar” olarak belirlenmiş ve ETCK’dan farklı olarak, bu defa açıkça
veriliş şekillerine göre “asli” ve “fer’i” (tamamlayıcı) cezalar olarak
düzenlenmişti. Buna göre;
Cürümlere özgü asli cezalar, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası,
müebbet hapis cezası, hapis cezası ve ağır para cezası; kabahatlere özgü
asli cezalar ise hafif hapis ve hafif para cezası olarak düzenlenmişti (m. 57).
Cürüm ve kabahatlere özgü fer’i cezalar ise, kamu hizmetlerinden
yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının durdurulması,
işyerinin kapatılması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç
nedeniyle mülkiyetin devlete geçmesi olarak düzenlenmişti (m. 58).
Hükümet tasarısında cezaların yanı sıra güvenlik tedbirleri de kabul
edilmekteydi ve güvenlik tedbirleri; hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri,
haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ve önleyici kefalet olmak
üzere üçlü bir ana tasnife tabi tutulmuştu (m. 94).
Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri; bir eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde iyileştirme, denetimli serbestlik, belli yerlerde bulunma veya
ikametin yasaklanması, içki içilen veya benzeri yerlere gitmekten
yasaklanma, akıl maluliyeti veya diğer bir ruhsal düşkünlük veya sakatlık
nedeniyle cezaları indirilmiş olan hükümlülerin bu husus için kurulmuş bir
sağlık kurumunda tedavi altına alınmaları, sarhoşluğu veya uyuşturucu
kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olan hükümlülerin tedavi altına
alınmaları, tehlikeli mükerrirlerin müesseseye yerleştirilmeleri ve yabancılar
hakkında sınır dışı edilme olarak düzenlenmişti.
Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ise; altsoyuna
veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç işleyen hükümlünün,
velayet, vesayet veya kayyımlık sıfatının kaldırılmasına karar verilmesi ve
hakkında hapis cezasına hükmolunan failin cezanın infazı süresince
kısıtlanmasına karar verilebilmesi olarak düzenlenmişti.
Hükümet tasarısının yaptırım sistemine ilişkin olarak yapılabilecek ilk
tespit, karmaşık bir sistematiğe sahip olduğudur.
İkinci olarak, hükümet tasarısı, aslında ceza olmayıp birer güvenlik
tedbiri olan yaptırımları, fer’i ceza olarak kabul etmekteydi. Gerçekten, kamu
hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç nedeniyle
mülkiyetin devlete geçmesi, esasen birer güvenlik tedbiri olduğu halde,
hükümet tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti. Nitekim söz konusu
yaptırımlar, YTCK’da da güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiştir. İşyerinin
kapatılması ise bize göre, esasen ne bir ceza ne de bir güvenlik tedbiri
olmayıp, idare hukuku bağlamında bir tedbir olduğu halde, hükümet
tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti.
Bundan başka, tasarıda, 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının ve
dolayısıyla ETCK’nın tercihi olan “ağır para cezası” – “hafif para cezası”
ayrımından da vazgeçilememiştir.
Ayrıca tasarının “cezaların infazı” başlıklı 65. Maddesinde, “kısa
süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların özel infaz şekilleri” başlıklı 66.
Maddesinde, “koşullu salıverilme” başlıklı 67. Maddesinde ve “para
cezalarının infazı” başlıklı 71. Maddesinde, cezaların infazına ilişkin bazı
hükümlere yer verilerek, kodifikasyon hatası yapılmıştır. Bize göre, söz
konusu düzenlemeler, ancak bir infaz kanununda yer almalıdır.
Yine tasarının para cezası sistemi de hatalıdır. Mesela “nıspi para
cezası, tazmin niteliğinde para cezası” başlıklı 70. Maddede yer alan
hükümler, esasen teknik anlamda ceza hukuku yaptırımı olan “ceza”yı değil,
idare hukuku bağlamında bir tedbir olan “idari para cezası”nı karşılamaktadır.
Ceza hukuku yaptırımının uygulanmasında, temel siyaset ilkesi
olarak, hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir toplum
üyesi haline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, her ne kadar, bir fer’i
ceza olarak düzenlense de kamu hizmetlerinden müebbet yasaklama
hükümet tasarısında da kabul edilmemişti.
ETCK döneminde birçok tartışmaya yol açan fer’i cezaların
uygulanması konusu, tasarıda müstakil bir maddede (m 76) düzenlenmişti.
Maddede kamu hizmetlerinden yasaklanma ve bir meslek, sanat veya
ticaretin icrasının durdurulması cezalarının, asli cezanın infazından sonra
uygulanacakları ve asli ceza erteleme veya özel af gibi bir nedenle infaz
yeteneğini kaybettiğinde hükmün kesinleştiği tarihten itibaren etkilerini
gösterecekleri belirtilmişti. Ancak, asli cezanın infaz süresi içinde de söz
konusu fer’i cezalara mahkûm olan kimselerin bu cezaların gerektirdiği
yoksunluk halinde bulunacaklarını belirtmek için, bu iki fer’i cezanın asIi
cezanın infazı süresince de etkilerini gösterecekleri, bu suretle asli cezasını
çekmekte olan bir hükümlünün seçilme ehliyetine sahip bulunmayacağını
açıklamak maksadıyla maddeye açıklık getirilmişti. Maddenin ikinci fıkrasında
erteleme ve özel af gibi nedenlerle asli ceza infaz olunmadığında fer’i
cezaların etkisinin ne olacağı gösterilmişti: Bu takdirde mahkumiyet
hükmünde veya özel af işleminde fer’i cezanın infaz olunacağı ayrıca
belirtilmemiş ise, fer’i ceza da infaz edilmeyecektir. Böylece, asli cezanın
ertelendiği hallerde söz gelimi, mahkumiyet seçilememeyi de kapsıyorsa ve
erteleme kararında bu fer’i cezanın infaz edileceği ayrıca açıklanmamışsa,
seçilmeyi veya seçimle gelinmiş makamda kalmayı etkilemeyecektir.
Maddenin son fıkrasında ise, ceza ertelendiği hallerde, işyerinin kapatılması
cezasının da uygulanmayacağı belirtilmişti.
Yine tasarıda fer’i cezalara hükmedilmesi usulü 77. maddede ele
alınmış olup, kanunun ayrıca açıkladığı haller dışında, kamu hizmetlerinden
yasaklanma ve meslek, sanat veya ticaretin icrasının durdurulması
cezalarının ne gibi hallerde ve koşullarla hâkimin takdirine göre
hükmedilebileceği gösterilmişti.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, tasarı, ceza hukuku yaptırımları
olarak cezadan başka, güvenlik tedbirlerini de öngörmekteydi.
Güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve tedbirlerin uygulanması
hususundaki esaslar, tasarının 95. Maddesinde düzenlenmişti. Tasarı,
güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını bazı hallerde mecburi kılmış, bazı
hallerde ise hâkimin takdirine bırakmıştı. Ancak, her halde bu tedbirlerin
hükmolunabilmesi ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlı idi. Oysa
ETCK’ya göre güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her durumda hâkim
veya mahkeme kararı şart değildir. Mesela tez konumuzu oluşturan ve 53.
Maddede düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için, bunun hükümde açıkça belirtilmesi şart değildir.
Güvenlik tedbirleri ancak, bir suçtan dolayı asli bir cezaya mahkumiyet
halinde hükmedilebilecekti. Kişinin soyut tehlike hali, tasarının kabul ettiği
sistemde, güvenlik tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermemekteydi. Bir
suçlu hakkında, işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür
halinde de bir veya birden fazla tedbire hükmolunacaktı.
Tasarıya göre, hükmü veren hâkimin gerekli gördüğünde
uygulanmakta olan güvenlik tedbirini değiştirebilme imkânı vardı. Böylece
güvenlik tedbirinden failin, gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında,
hâkim bunun yerine başka bir tedbire hükmedebilecekti. Ancak bu halde esas
hükümde belirtilen tedbir süresi aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen
hükme göre tedbirin geri kalan kısmı yeni tedbirin koşullarına göre
uygulanacaktı. Herhangi bir güvenlik tedbirinin uygulanmasında, artık fail
veya toplum bakımından bir yarar kalmadığının saptandığı hallerde, tasarının
97’nci maddesinde belirtilen tedbire ait alt sınırların çekilmiş olması kaydıyla,
hükmü veren hakim tedbirin tümüyle kaldırılmasına karar verebilecekti.
Hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne zaman
başlanacağı da maddede gösterilmişti: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri
cezanın infazından sonra başlayacaktı. Koşullu salıverilme halinde ise tedbir,
salıverilme tarihinden itibaren uygulanacaktı. Haklardan yoksunluğu
gerektiren güvenlik tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden
sonra uygulanacaktı.
Hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanuni nedenler, güvenlik
tedbirini de düşürmekte idi. Maddenin son fıkrasında, güvenlik tedbirlerinin
infazından kaçan hükümlü hakkında cezaya hükmedileceği açıklanmıştı.
Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilecek diğer haller tasarının .
maddesinde sayılmıştı. Maddenin birinci fıkrasında, tasarının belirli
bölümlerinde yer alan kasten veya taksir ile kamu bakımından tehlike
yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı hâkimin bir güvenlik tedbirine
hükmedebilmesi öngörülmüştü. Bu halde, güvenlik tedbirinin uygulanması
için hakimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede teker teker
açıklanmıştı. Maddenin ikinci fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti
bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne
alınarak cezasının aynı süreyle 94. maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2)
numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik tedbirine çevrilmesine mahkemece
karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer almakta idi. Bu halde güvenlik
tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak,
aksi halde ise güvenlik tedbiri altında çekilen sürenin mahsubundan sonra
hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan sonraki kalan kısmı aynen
çektirilecekti. Böylece ceza yaptırımının bireyselleştirilmesini sağlayacak çok
etkin bir aracın hâkimin eline verildiği ve cezanın güvenlik tedbirine
çevrilebilmesi olanağı sağlandığı düşünülmekte idi. Maddenin son fıkrasında
ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı haller gösterilmişti. Kanun gereği bir
güvenlik tedbirine hükmedilmesi zorunlu olduğu hallerde ikinci fıkra
uygulanmayacaktı. Yine bu maddenin birinci fıkrasında yazılı hallerde olduğu
gibi, hakimin bir güvenlik tedbirine hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği
hallerde de bu fıkra hükmü uygulanmayacaktı.
“Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri”, tasarının 97. maddesinde
düzenlenmekte, tedbirlerin alt ve üst sınırları bu maddede belirtilmekteydi.
Tedbirlerin uygulanmasında esas amaç hükümlüyü yeniden suça teşvik
edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber
ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktı.
Bu nedenle denetimli serbestliğin bir eğitim tedbiri niteliğini taşıması gerekli
olduğu düşünülmüştü. Maddede belirtildiği gibi suçluya hem sosyal ve hem
de maddi yardım sağlanacaktı. Bütün bu hizmetler de bir denetim görevlisi
marifetiyle verilecekti. Suçlunun toplum ile bütünleştirilmesini sağlamak üzere
bu görevli gereken her şeyi yapacaktı. Maddenin son bendinde sınır dışı
etme kararının ne zaman verilebileceği açıklanmıştı. Hâkim yabancı
hakkında sınır dışı edilme kararını her zaman, hatta hükmün
kesinleşmesinden sonra da verebilecekti. Ayrıca sınır dışı edilmiş
yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına
alınmıştı.
Tasarının 98. maddesinin ilk fıkrasında, velayet, vesayet ve kayyımlık
sıfatlarıyla ilgili öngörülen güvenlik tedbirinin hâkimin takdirine göre süreli
olarak veya müebbeten hükmedilebileceği öngörülmüştü. Böylece bu
maddeye göre haklardan yoksunluğu gerektiren tedbirler, süresiz de
uygulanabilecekti. Oysa YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir hak
yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin
kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar devam edecektir.
Maddenin sonraki fıkrasında, kanunen hükmedilmesi gereken veya
hakimin takdirine göre uygulanabilecek olan güvenlik tedbirlerinin, hakimin
takdirine göre “önleyici kefalet”e değiştirilebileceği kabul edilmişti. Böylece
yaptırımın bireyselleştirilmesini sağlayan bir aracın hâkime verildiği kabul
edilmişti.
Sonuç olarak, hükümet tasarısında, bir taraftan “fer’i ceza”lara, diğer
taraftan da “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmiştir. Ancak, öngörülen “fer’i
ceza”larla “güvenlik tedbirleri” arasında kabul edilebilir, tutarlı ve somut bir
ölçüt belirlenememiştir ve bu yönüyle tasarının 19. Yüzyıl ceza hukuku
anlayışından, modern ceza hukuku anlayışına geçiş gayreti içerisinde olduğu
ifade edilebilir.
8. YTCK’nın Yaptırım Sistemi
YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir
ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun
sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk
etmiş; bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak,
suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak
belirlemiştir.
YTCK’da, ETCK’dakinden farklı olarak “cürüm” ve “kabahat” ayrımı
terk edilerek, sadece suç kavramına yer verildiği için, suçun karşılığında da
ceza yaptırımı olarak sadece “hapis cezası” öngörülmüştür.
İşlenen suçun karşılığında uygulanan yaptırım olarak düzenlenen
cezalardan hapis cezası; sadece “infaz süresi” ve “infaz koşulları”
bakımından, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve
süreli hapis cezası olarak belirlenmiştir (m. 46-49). Ancak belirtmek gerekir
ki hapis cezaları arasında, cezanın amacı veya hak yoksunluğu bakımından,
herhangi bir ayrım öngörülmemiştir.
YTCK’da, somut olayda hükmolunan hapis cezasının süresi
bakımından, uzun ve kısa süreli hapis cezası ayrımına yer verilerek; bir yıl ve
daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezası olarak belirlenmiştir (m.
49, f.2).
Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar konusunda ise, kamu
yararlı bir işte çalıştırma, kamunun uğradığı zararın giderilmesi, bir meslek ve
sanat edinmeyi sağlamak amacıyla barınma imkanı da bulunan bir eğitim
kurumuna devam etme gibi yeni seçenek yaptırımlara yer verilmiştir. Ayrıca
kısa süreli hapis cezasına hükmedilen seçenek yaptırımların etkin bir şekilde
uygulanmasına yönelik ilave düzenlemeler yapılmıştır. Diğer taraftan
seçenek yaptırımlardan ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınması ile belli bir
meslek veya sanatı yapmaktan yasaklanma yaptırımlarının uygulanabilmesi,
yerinde olarak bunların sağladığı hak ve menfaatlerin kötüye kullanılması
veya gereken dikkat ve özenin gösterilmemesi şartına bağlanmış, böylece
herhangi bir suç nedeniyle bu seçenek yaptırımlarına başvurulması
engellenmiştir.
YTCK’ya göre, “süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen
hallerde, bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz” (m. 49, f. 1). Ancak
belirtmek gerekir ki bu hükümdeki üst sınır, sadece ilgili suçtan dolayı temel
cezanın üst sınırının belirtilmediği hallerde, üst sınır olarak anlaşılmalı, sonuç
cezanın üst sınırı olarak anlaşılmamalıdır.
Para cezası bakımından ise ETCK’da mevcut olan klasik para cezası
siteminden vazgeçilerek gün para cezası sisteminin getirilmesi, hem cezadan
beklenen amaçlarının gerçekleştirilmesi hem de uygulanmasındaki kolaylık
açısından çok yerinde bir düzenleme olmuştur. Para cezasının adli para
cezası olarak ifade edilmesi de idari para cezalardan farklılığının gösterilmesi
açısından olumlu bir adım olmuştur.
YTCK’da güvenlik tedbirleri başlığı altında düzenlenmiş olan, belli
hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, eşya müsaderesi ve kazanç
müsaderesi, müsaderenin niteliği tartışmalı olmakla birlikte ETCK’da bir fer’i
ceza olarak düzenlenmişti. Bu durum, ETCK ile YTCK arasındaki yaptırımlar
konusundaki farklı yaklaşımı ortaya koyması açısından önemlidir.
YTCK’da modern bir ceza hukuku müessesesi olarak kabul edilen
güvenlik tedbirleri; genel nitelikli ve özgü güvenlik tedbirleri olmak üzere ikiye
ayrılarak incelenebilir. “Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (m. 53)”,
“eşya müsaderesi (m. 54)”, “kazanç müsaderesi (m. 55)” genel nitelikli
güvenlik tedbirleri iken, “akıl hastalarına (m. 57)”, “tüzelkişilere (m. 60)”,
“çocuklara (m. 56)” ve “yabancılara (m. 59)” özgü güvenlik tedbirleri de ancak
belli niteliklere sahip kişilere uygulanabilen özgü güvenlik tedbirleridir.
Güvenlik tedbirlerinden belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
başlığı altında, bu güvenlik tedbirine hükmedilme şartları, hangi hakların
kullanılmasından yoksun bırakılacağı ve uygulanma zamanı gösterilmektedir.
Bu şekildeki bir düzenleme, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları,
kapsamı ve uygulanma süresinin bir arada tespit edilmesiyle, ETCK’nın
sisteminden farklı olarak, yaptırımların sistematiği içerisinde de kolay,
anlaşılır bir yapı oluşturmuştur. Bu düzenlemeyle, yaptırım teorisinin
verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir suçtan
mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin
önüne geçilmesi amaçlanmıştır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir
hak yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin
kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Bu nedenle, yasaklanmış
hakların geri verilmesi kurumu kaldırılmıştır. Ancak YTCK’da, ETCK’dan farklı
olarak, hak yoksunluklarının uygulanma zamanında değişiklik yapılmıştır.
Nitekim ETCK’da bu hak yoksunları mahkûm olunan hapis cezası boyunca
etkisini göstermekle birlikte, infaz tamamlandıktan sonra, süresiz veya
hükümde gösterilen süre kadar daha devam etmesi kabul edilmekteydi.
YTCK’da ise, bu hak yoksunlarının, sadece, mahkum olduğu hapis cezasının
infazının tamamlanmasına kadar sürmesi kabul edilmektedir. YTCK’nın bu
şekildeki düzenlemesi, günümüzdeki cezadan beklenen amacının
gerçekleştirilmesi bakımından uygun olmuştur. Çünkü cezadan beklenen
amaç, kişinin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma kazandırılması
olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının da mahkûm olunan hapis
cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam etmesi doğru bir yaklaşım
olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis cezasının infazından sonra
da devam ettirmek istersek; kişinin topluma kazandırılmasından ziyade
uzaklaştırılmasının sağlanması söz konusu olur ki, bu şekilde de cezadan
beklenen amaca uygun davranmamış oluruz. Ancak YTCK, sahip olunan
belli hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlardan
dolayı mahkum olunan hapis cezasından ayrı olarak, cezanın infazından
sonra da işlemek üzere, hakimin takdirine göre belirlenen süre zarfında bu
hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını kabul etmiştir. Bu düzenleme ile,
yukarıdaki açıklamalarla çelişkiye düşmekten ziyade, suçun işlenmesinde
kullanılan hak ve yetkilerin, -yine kişinin tekrar topluma kazandırılması
amacına uygun olarak- ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının
infazından sonra da kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların
kötüye kullanılmasından korunması olarak kabul edilmelidir. Belli hakları
kullanılmaktan yoksun bırakılmanın düzenlendiği 53. maddenin uygulanmaya
başlanması ile ETCK’nın 31, 33, 34, 35, 41. maddelerinde genel ve aynı
kanunun değişik maddelerinde (Ör: 219/son, 230/2, 233, 235/, 236, 238, 240,
243-249, 278/2, maddelerde kamu hizmetlerinden geçici veya sürekli
mahrumiyet, 359. maddede meslek ve sanatın tatili vs.) ayrıca özel ceza
kanunlarında (Ör: 2918 sayılı KTK. 119. maddede, sürücü belgesinin geri
alınması) ve dağınık vaziyette olan belli suçların işlenmesine bağlı hak
mahrumiyetlerinin şartları değiştirilmiş, fer’i cezalar müessesesi tamamen
kaldırılmıştır.
Yine bu anlayışa uygun olarak, belli meslek veya sanatın ya da trafik
düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla
taksirli bir suç işlenmesi durumunda, bu taksirli suçtan mahkûmiyet halinde,
cezanın infazından başlamak üzere belli süre için meslek ve sanatın tatili
icrasına ve sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebileceği
öngörülmüştür.
YTCK’nın düzenlemesiyle müsadere yaptırımı bir güvenlik tedbiri
olarak kabul edilmiştir. Böylece, ETCK’daki (m. 36) müsadereye ilişkin
düzenlemedeki, müsaderenin, bir tedbir mi yoksa bir ceza mı olduğu
şeklindeki tartışmalara son verilmiştir. Müsaderenin bir güvenlik tedbiri
olarak kabul edilmesinin sonucunda, müsadereye hükmedilebilmesi için bir
suçun işlenmiş olması zorunlu bulunmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir
kimsenin artık cezaya mahkum edilmiş olması aranmayacaktır. Müsadere
bakımından, YTCK’da, ETCK’dakinden daha kapsamlı ve ayrıntılı düzenleme
getirmiştir. Örneğin müsaderede orantılılık ilkesi kabul edilmiş, kısmı
müsadere ve müşterek ve iştirak halindeki eşyanın müsaderesi açıkça
düzenlenmiştir. Ayrıca eşya müsaderesinden ayrı olarak kazanç
müsaderesinin de düzenlenmesiyle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek
dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi de olanaklı hale
getirilmiş; böylece suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne
geçilmek istenmiştir. Dolayısıyla suçlulukla mücadele açısından etkin bir
yaptırım kabul edilmiştir.
YTCK’da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine de yaptırım
sistemi içinde yer verilmiştir. ETCK’da olduğu gibi akıl hastalığı, cezai
sorumluluğu kaldıran veya azaltan bir neden olarak ilgili kısımda
düzenlenmiş; buna karşılık yaptırımı, ETCK’dan farklı olarak yaptırımlar
kısmında düzenlenmek suretiyle, sistematik açıdan hatalı olan mevcut durum
düzeltilmiştir. Akıl hastaları ile ilgili güvenlik tedbirlerinde bir süre
öngörülmemiş, akıl hastasının toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan
kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar sürmesi kabul edilmiştir.
YTCK’da, akıl hastalarına uygulanacak yaptırım açısından, akıl hastalığının
işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak
davranışlarını yönlendirme yeteneği esas alınmıştır. Söz konusu yeteneğinin
önemli ölçüde azalmış olduğunu tespit edilen kişilere ceza verilmeyeceği, bu
kişiler hakkında güvenlik tedbirlerinin uygulanacağı belirtilmiş; bu yeteneği
önemli ölçüde olmamakla birlikte, işlediği fiil bakımından davranışlarını
yönlendirme yeteneği azalmış bulunanlar hakkında ise, işledikleri suçun
karşılığı cezaların indirilerek verileceği belirtilmiş, bunun yanında ETCK’dan
farklı olarak, mahkûm olunan cezanın güvenlik tedbiri olarak da
uygulanabileceği düzenlenmiştir.
Akıl hastalığında olduğu gibi, suç işleyen alkol ve uyuşturucu madde
bağımlıları hakkında da güvenlik tedbiri uygulanması kabul edilmiş ve
güvenlik tedbirinin söz konusu bağımlılıktan kurtulmasına kadar devam
edeceği benimsenmiştir.
YTCK, ETCK’dan farklı olarak mükerrirler hakkında cezanın
artırılması sisteminden vazgeçmiş; bunlar hakkında mükerrirlere özgü infaz
rejimine göre cezanın çektirileceğini ve ayrıca bu cezanın infazından sonra
da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Aynı sistemin
itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu hakkında da
uygulanması kabul edilmiştir. Nitekim bu kişilerde, mükerrirler gibi suç
işlemede kararlılık gösteren ve dolayısıyla toplum açısından tehlikelilik ifade
eden kişilerdir.
YTCK, tüzel kişiler hakkında cezanın değil, güvenlik tedbirlerinin
uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece tartışmalı olan tüzel kişiler hakkında
uygulanacak yaptırım konusuna açıklık getirmiştir. Gerçekten, cezaların
şahsiliği ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak tüzel kişiler hakkında ceza
yaptırımına hükmedilemeyeceği YTCK’nın 20/2. maddesinde açıkça
düzenlenmiştir. Bunun yerine kanunda açıkça öngörülen hallerde izin iptali ve
müsadere güvenlik tedbirlerinin tüzel kişiler hakkında uygulanabileceği 60.
maddede hükme bağlanmıştır. Bu hüküm Anayasa’nın 38. maddesindeki
güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceği ve cezaların şahsiliği
ilkelerine de uygundur.
YTCK yabancı kişilerin işledikleri suç nedeniyle iki yıl ve daha fazla
süreli hapis cezasına mahkum edilmesi durumunda, cezanın infazından
sonra derhal uygulanmak üzere sınır dışı edilme güvenlik tedbirinin de
uygulanacağı kabul edilmiştir.
Sonuç olarak, yaptırım sistemi ile YTCK, ETCK’nın benimsediği 19.
yüzyıl anlayışını terk etmiş, çağdaş ceza hukuku anlayışına uygun hükümler
getirmiştir. Ayrıca, anlaşılması ve uygulaması kolay bir sistem oluşturmuştur.
Nitekim suç işlenmesiyle bozulan toplumsal düzende adalet ve güvenliğin
tekrar sağlanabilmesi, çağdaş anlayışın kanuna yansıması ve basit, anlaşılır
ve kolay uygulanabilir bir yapının oluşturulması ile mümkün olacaktır.
9. YTCK’nın Yaptırım Sistemine Yöneltilen Eleştiriler Ve
Değerlendirilmesi
YTCK’nın, ortaya koymuş olduğu yaptırım sistemi ile ceza
hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir ürünü olan ve yaptırımların,
sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun sonucunda cezaların asli
ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk etmiş ve bu sistemin yerine,
günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak, suçun karşılığında öngörülen
yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak belirlemiş olduğunu
yukarıda ayrıntılarıyla açıklamıştık.
Öte yandan, YTCK’nın getirmiş olduğu bu sistem, çeşitli boyutlarıyla,
doktrince eleştirilmekten de kurtulamamıştır. Bu bölümde, YTCK’nın getirmiş
olduğu yaptırım sistemine yöneltilen eleştiriler incelenerek, genel bir
değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.
İlk olarak, “YTCK’nın, ETCK’nınkinden tamamen farklı bir yaptırım
sistemi getirmesi; suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımını kaldırması ve
zorunlu olarak tek bir ceza sistemine yer vermesi” dolayısıyla eleştirilmiştir.
19. yüzyıl ceza hukuku düşüncesinde, suçlar ağırlıklarına göre
“cürüm”, “cünha” ve “kabahat” olarak derecelendirmeye tabi tutulmuştu ve
buna paralel olarak, hürriyeti bağlayıcı cezalar da “ağır hapis”, “hapis” ve
“hafif hapis” cezası olmak üzere üçe ayrılmaktaydı. ETCK ise mehaz 1889
İtalyan Ceza Kanunu’nda olduğu gibi, suçları ağırlıklarına göre “cürüm”, ve
“kabahat” olarak derecelendirmesine rağmen, hürriyeti bağlayıcı cezaları
“ağır hapis”, “hapis” ve “hafif hapis” cezası olmak üzere üçlü ayrıma yer
vermekteydi. YTCK’da, ETCK’dakinden farklı olarak “cürüm” ve “kabahat”
ayrımı terk edilerek, sadece suç kavramına yer verildiği için, suçun
karşılığında da ceza yaptırımı olarak sadece “hapis cezası” öngörülmüştür.
İşlenen suçun karşılığında uygulanan yaptırım olarak düzenlenen cezalardan
hapis cezası; sadece “infaz süresi” ve “infaz koşulları” bakımından,
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, müebbet hapis cezası ve süreli hapis
cezası olarak belirlenmiştir (m. 46-49). Ancak belirtmek gerekir ki hapis
cezaları arasında, cezanın amacı veya hak yoksunluğu bakımından,
herhangi bir ayrım öngörülmemiştir. Sonuç olarak, YTCK’nın yaptırım
sisteminde cürüm ve kabahat ayrımının kaldırılması ve sadece suç
kavramına yer verilmesi, suçun karşılığında da ceza yaptırımı olarak sadece
“hapis cezası”nın öngörülmüş olması, 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının terk
edilerek, modern ceza hukukunun eğilimlerine uygun olma tercihi olarak
kabul edilmelidir.
YTCK’nın yaptırım sistemi, ikinci olarak, “ceza mahkûmiyetinin
sonucu olarak hukuku bağlayıcı cezalara yer vermediği, daha doğrusu
bunları ceza saymadığı, güvenlik tedbiri olarak kabul ettiği ve bu kalıp
içerisinde düzenlemeye çalıştığı” iddiası ile de eleştirilmiştir. Söz konusu
eleştirinin sahibi yazara göre “Tarihi kanun koyucunun, yaptırımdan neyi
anladığı belirsizdir. Kanun koyucu, madde gerekçelerinde, bir kimse
hakkında güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için suçun işlenmesi zorunlu
olmakla birlikte, bu suçtan dolayı cezaya mahkûm edilmesi gerekmemektedir
diyerek; bu tedbirlerin, cezadan farklı olarak, ihlale tepki olmadıklarını,
sadece ihlal vesilesi ile verildiklerini birçok yerde açıkça belirtirken; mahiyeti
bakımından ihlale tepkiden başka bir şey olmayan, dolayısıyla fer’i ceza
olarak adlandırılan hükümlü kişinin belli hakları kullanmaktan mahrum
bırakılmasının ceza müeyyidesi değil de güvenlik tedbiri sayılması bir
çelişkidir. Bir şey, kanunun ifadesi ile suçtan dolayı hapis cezasına
mahkumiyetin kanuni sonucu ise; artık o şey, tehlikelilikle bağıntılı olarak
ortaya çıkan güvenlik tedbiri değildir, ama ihlale, yani suça tepki olarak ortaya
çıkan ceza yanında, cezaya mahkumiyetin kanuni neticesi olarak ortaya
çıkan fer’i cezadır.”
ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu
hizmetlerinden yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında
gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem
de fer’i ceza olarak verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık
cezası, hem bir asli ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31)
uygulanabilmekteydi ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli
olarak kamu hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere
mahsus olarak gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m.
282/2’de olduğu gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya
çıkabilmekteydi. YTCK ise yazarın, “ceza mahkûmiyetinin sonucu olarak
hukuku bağlayıcı ceza120” olarak ifade ettiği söz konusu yaptırımı, bir
güvenlik tedbiri olarak kabul etmekle, hem yukarıda ifade edilen karışıklığı
gidermiş hem de söz konusu yaptırımı, asıl kimliğine kavuşturmuştur.
Gerçekten, ceza mahkûmiyetine bağlı hak yoksunlukları, ceza olmayıp,
güvenlik tedbiridir. Zira en başta cezanın amacı -kural olarak- müspet
anlamda özel önleme olduğu halde, güvenlik tedbirleri farklı farklı amaçlara
hizmet ederler. Mesela konumuzda olduğu gibi, ceza mahkûmiyetine bağlı
hak yoksunlukları, suç işleyen kişiden, toplumun korunması amacıyla
uygulanır. Keza hak yoksunlukları, cezadan farklı olarak failin kusuru
gözetilerek değil, failin suç teşkil eden fiilinin ortaya çıkardığı tehlikelilik
durumu gözetilerek uygulanır. Şayet hak yoksunlukları, ceza olarak kabul
edilebilir olsaydı, mesela YTCK’nın 53/4. Maddesindeki “fiili işlediği sırada 18
yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında birinci fıkradaki hak
yoksunluklarının uygulanmayacağı” yönündeki hükmü izah edebilmek
mümkün değildi. Yani fiili işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış olan kişinin
suç teşkil eden fiili dolayısıyla tehlikeli telakki edilemeyeceği kabulüyle,
hakkında birinci fıkradaki hak yoksunluklarına hükmedilemediği halde, aynı
kişiye, indirim yapılarak da olsa ceza uygulanabilmektedir. Sonuç olarak, hak
yoksunlukları, yazarın ifade ettiğinin aksine, “ceza mahkûmiyetinin sonucu
olarak hukuku bağlayıcı ceza” değil, güvenlik tedbiridir.
YTCK’nın yaptırım sistemi, üçüncü olarak, “adli para cezasına ilişkin
52. Maddede yer alan alt ve üst sınırlar arasındaki farkın çok açık olması ve
bunun adam kayırmaya yarayacağı ve nihayet günün üst sınırı olan 730 gün
yerine düz hesap (!) 700 gün olarak belirlenmemiş olmasının anlaşılamazlığı
iddiasıyla eleştirilmiştir.
Oysa söz konusu madde gerekçesinde de ifade edildiği üzere, “Gün
para cezası sisteminin temel amacı, para cezasının kişinin ödeme gücüne
göre belirlenmesi yoluyla, suç işleyen zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği
gidermektir”. Bir dönem kamuoyunda çokça tartışılan ve karşılaştırılan
“baklava çalan çocuk” ile “banka hortumcusu” örneklerinde olduğu gibi, suç
faillerinin ekonomik durumlarına göre para cezasının belirlenmesi
hususunda, YTCK’nın para cezası sisteminin, ceza adaleti ilkesine daha
uygun olduğu kanaatindeyiz.
YTCK’nın yaptırım sistemi, dördüncü olarak, “müsadereye ilişkin 54.
Maddenin gerekçesinde yer aldığı iddia edilen (müsadereye hükmedilmesi
için bir suçun işlenmesi zorunlu “olmamakla” birlikte) düşüncesinin, suçun
olmadığı yerde güvenlik tedbirinin de olmayacağı ve bu durumun polis tedbiri
ile güvenlik tedbirini karıştırmanın ötesinde, demokratik bir toplum düzeninde
kabulü mümkün olmayan sonuçlar doğuracağı” isnadıyla eleştirilmiştir.
Oysa müsadereye ilişkin 54. Maddenin gerekçesinde “müsadereye
hükmedilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu “olmamakla” birlikte” ifadesi
yer almamakta, tam tersine “müsadereye hükmedilmesi için bir suçun
işlenmesi zorunlu “olmakla” birlikte” ifadesi yer almaktadır. Dolayısıyla söz
konusu eleştirinin mesnetsiz olduğunu belirtmekle yetineceğiz.
YTCK’nın yaptırım sistemi, beşinci olarak, “YTCK’nın 59. Maddesinin
yürürlüğe girmesinin hemen sonrasında değiştirilerek, sınır dışı edilmenin
güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılıp, kolluğa mal edildiği” düşüncesiyle
eleştirilmiştir.
Gerçekten YTCK’nın 59. Maddesi, 5328 Sayılı Kanun ile
değiştirilmeden önce “İşlediği suç nedeniyle iki yıl veya daha fazla süreyle
hapis cezasına mahkûm edilen yabancının, cezasının infazından sonra
derhal sınır dışı edilmesine de hükmolunur” şeklindeyken; 5328 Sayılı Kanun
ile değiştirildikten sonra “İşlediği suç nedeniyle hapis cezasına mahkum
edilen yabancı, koşullu salıverilmeden yararlandıktan ve her halde cezasının
infazı tamamlandıktan sonra, durumu, sınır dışı işlemleriyle ilgili olarak
değerlendirilmek üzere derhal İçişleri Bakanlığına bildirilir.” Hükmünü
getirmiştir. Bize göre sınır dışı edilme hususunda, bir idare organına, takdir
yetkisi tanınmış olması, söz konusu tedbiri, güvenlik tedbiri olmaktan çıkarıp,
idari tedbir niteliğine kavuşturmaz. Zira bir tedbirin güvenlik tedbiri mi idari
tedbir mi olduğu hususunda temel belirleyici, ilgili tedbirin, suç işlendikten
sonra mı yoksa henüz bir suç işlenmeden mi uygulandığıdır. Buna göre, idari
tedbirlere henüz bir suç işlenmeden başvurulduğu halde, güvenlik tedbirlerine
ancak bir suç nedeniyle hükmolunabilir. YTCK’nın 59. Maddesi’nin gerek ilk
halinde, gerekse değişiklikten sonraki halinde ise “İşlediği suç nedeniyle”
ifadesine yer verilerek, söz konusu tedbirin, güvenlik tedbiri olduğu ortaya
konulmaktadır. Nitekim söz konusu maddenin gerekçesinde de sınır dışı
etmenin bir güvenlik tedbiri olduğu vurgulanmıştır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
GÜVENLİK TEDBİRLERİ
1. Güvenlik Tedbiri Kavramı
Güvenlik tedbiri kavramı hakkında, öğreti ve mevzuatta kavram birliği
yoktur.
YTCK yürürlüğe girmeden önce, öğretide yazarların önemli bir
çoğunluğu “emniyet tedbiri” kavramını tercih etmekteyken, YTCK’nın
yürürlüğe girmesiyle beraber, “güvenlik tedbiri” kavramı kullanılmaya
başlanmıştır.
Türk pozitif hukukunda da kavram hakkında yeknesaklık mevcut
değildir. Gerçekten; 1961 Anayasası’nın 33. maddesinde “ceza tedbirleri”
kavramının, 1982 Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza yerine geçen
güvenlik tedbirleri” kavramının, 647 Sayılı CİK’in 4. maddesinde “kısa süreli
hürriyeti bağlayıcı cezalar yerine uygulanabilecek tedbirler” kavramının tercih
edildiği; bununla birlikte YTCK’nın 1. maddesinde “güvenlik tedbirleri”
kavramının ve yine 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı
Hakkında Kanun’un adında ve maddelerinde de “güvenlik tedbirleri”
kavramının tercih edildiği görülmektedir.
Öte yandan, kavram olarak “emniyet tedbirleri”nin ya da “güvenlik
tedbirlerinin” kullanılması da pratikte bir farklılık doğurmamaktadır. Zira hem
öğretide hem de pozitif hukukta tercih edilen kavramlar, sonuç itibariyle aynı
ceza hukuku müessesesini, yani bir ceza hukuku yaptırımı olan “güvenlik
(emniyet) tedbirlerini ifade etmektedir.
Ayrıca, YTCK’da ve Yeni İnfaz Kanunu’nda da “güvenlik tedbiri”
kavramının kabul edilmesi, kanun koyucunun da kavram hakkındaki tercihinin
netliğini vurgulamaktadır.
Dolayısıyla biz de gerek kanun koyucunun doğru bulduğumuz
eğilimine uygun olmak adına ve gerekse tez konumuzda belirtilen başlığa
sadık olmak bakımından “güvenlik tedbirleri” kavramını tercih etmekteyiz.
2. Güvenlik Tedbiri Tanımı
Tıpkı kavram hakkında olduğu gibi, güvenlik tedbirlerinin tanımı
hususunda da öğretide ve uygulamada görüş birliği yoktur.
Türk Hukuku’nda;
HAFIZOĞULLARI’na göre, güvenlik tedbirleri, ceza hukukunda,
cezanın uygulanmadığı, uygulansa bile yeni suçları önlemede yetersiz
sayıldığı hallerde, geleneksel ceza sistemini tamamlayan hukuki himaye
vasıtalarıdır.
ARTUK’a göre, güvenlik tedbirleri, suçun işlenmesine müteakip, yeni
suçların işlenmemesi için kişinin arzusu hilafına uygulanan ve bu nedenle
kişiye acı ve ızdırap veren, tehlikeli halde bulunduğunu suç teşkil eden fiiliyle
ortaya koyan şahsın yeni suçlar işlememesi için uygulanan, temel amacı
suçta tekerrürün önlenmesi ve gelecekteki bir suçun işlenmesi tehlikesine
karşı toplumun savunulması olan, sorumlu veya sorumsuz şahıslar ya da
mallar hakkında uygulanabilen, önleme ve tedavi vasıtalarıdır.
NUHOĞLU’na göre, güvenlik tedbirleri, tehlikeli failler hakkında ceza
yerine veya ceza ile birlikte hükmolunan, tehlikelilikle orantılı olan, genellikle
failin iyileştirilmesi amacına yönelik bulunan, kanunla belirlenen ve hâkim
tarafından hükmedilen yaptırımlardır.
ERDEM’e göre, güvenlik tedbirleri, suçla mücadele ederken cezanın
önleyemediği fiiller ve hukukun cezalandırmada yetersiz kaldığı şahısların
işlediği suçlar ve tehlike haline karşı toplumun korunması ile ilgili alınan
tedbirlerdir.
ÖZGENÇ’e göre, güvenlik tedbirleri, işlediği suçtan dolayı kusurlu
olup olmadığına bakılmaksızın, suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu
ile veya suçun işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma
veya iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımıdır.
TOROSLU’ya göre, güvenlik tedbirleri, duruma göre eğitmek veya
tedavi etmek suretiyle suçlunun sosyal hayata, yeniden uyum sağlamasını
amaçlayan tedbirlerdir.
SOYASLAN’a göre, güvenlik tedbirleri, suç işlenmesini veya yeniden
işlenmesini önlemeye yönelik, kişiyi suça iten bünyesel nedenlerle, sosyal ve
çevresel nedenleri ortadan kaldırmaya yarayan yaptırımlardır.
DÖNMEZER/ERMAN’a göre, güvenlik tedbirleri, suçludaki tehlike
haliyle orantılı olarak hükmedilen ve esas itibariyle sosyal savunma amacına
yönelmiş bulunan müeyyidelerdir.
TANER’e göre, güvenlik tedbirleri, cezai mesuliyeti olmadığı için
cezalandırılamayanlar ile cezalandırıldıkları halde tekrar suç işleyenlerin veya
suç işlemeleri muhtemel olanların terbiye ve tedavi edilmesi ya da bu
mümkün olmuyorsa, topluma zarar veremeyecek hale getirilmesi için
uygulanan tedbirlerdir.
ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM’e göre, güvenlik tedbirleri, isnat kabiliyeti
hiç bulunmayan veya azalmış bulunan kimselerin, suç genel teorisi esasları
çerçevesinde suç olarak nitelenemeyen fiillerinin karşılığı olarak ancak
kanunla konulabilen; bu gibi fiilleri işlediği sabit olan kimseleri ıslah veya
tedavi etmek, bunların toplum içinde yeniden kendi başına yaşayabilmelerini
mümkün kılmak ve toplumu da tehlikeden korumak amacıyla ancak yargısal
bir kararla hükmedilebilen; infaz edilmeleriyle ister istemez beraberlerinde
hükümlü bakımından bazı yoksunluklar ve/veya sınırlamalar veya temel hak
ve hürriyet kısıtlamaları getiren yaptırımlardır.
ÇOLAK/ALTUN’a göre, güvenlik tedbirleri, suçludaki tehlikelilik
durumuyla orantılı olarak hükmedilen ve asıl olarak sosyal savunma amacına
yönelmiş bulunan müeyyidelerdir.
Anayasa Mahkemesi’ne göre, güvenlik tedbirleri, suç karşılığı olarak
ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir biçimde hükmedilen ve esas itibariyle
suça ve suçluya karşı toplum savunması amacına yönelmiş bulunan
yaptırımlardır.
Karşılaştırmalı hukukta ise;
BIRKMEYER’e göre, güvenlik tedbirleri, tehlikeli kişilere karşı özel
biçimde davranmak suretiyle hukuka aykırılıkları önlemeye çalışan ve devlet
tarafından uygulanan tedbirlerdir.
EXNER’e göre, güvenlik tedbirleri, suç işleme tehlikesinde bulunan
kişilerin bu tehlikeli halini ortadan kaldırmak amacıyla, devlet tarafından
uygulanan cebri tedbirlerdir.
HEDAYATI’ye göre, güvenlik tedbirleri, kanunda öngörülen toplumsal
savunma vasıtaları olup, toplum için tehlike oluşturan suçun işlenmesinden
sonra hakim tarafından hükmedilirler.
SCHMIEDHAUSER’e göre, güvenlik tedbirleri, toplumu, tehlikeli failin
hukuka aykırı fiillerinden failin tedavisi yoluyla geleceğe yönelik olarak
korumayı amaçlayan müeyyidelerdir.
JESCHECK’e göre, güvenlik tedbirleri, gerçekleştirilen hukuka aykırı
bir fiil vesilesiyle uygulanan ve tekerrür ihtimalinden failin kendisini ve
toplumu koruyan müeyyidelerdir.
VICTOR’a göre, güvenlik tedbirleri, hükümlünün zararsızlaştırılması
veya tedavi suretiyle rehabilitasyonu hususuna dikkat etmek suretiyle,
toplumun, hükümlünün gelecekte işlemesi muhtemel suçlardan korunmasını
göz önünde bulunduran ve özellikleri olan ceza hukuku yaptırımlarıdır.
Görüldüğü üzere; gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı
hukukta, güvenlik tedbirlerinin tanımı yapılırken, esasen birbirine yakın ve
fakat birbirine nazaran, daha kapsamlı ya da daha dar tanımlamalar ortaya
konmuş ve dolayısıyla hemen hemene tüm tanımlarda, güvenlik tedbiri
kavramının bir veya daha fazla unsuru ihmal edilmiştir.
Kanaatimizce, güvenlik tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra,
kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili
hakkında ya da suçun konusu yahut işlenmesinde kullanılan araçla ilgili
olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen
suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile orantılı olan ve esas itibariyle
koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır.
3. Güvenlik Tedbirlerinin Hukuki Niteliği
Gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı hukukta, güvenlik
tedbirlerinin hukuki niteliği tartışmalıdır. Gerçekten, güvenlik tedbirlerinin,
hukuki niteliği bakımından, öğretide ileri sürülen görüşleri; “ceza hukuku
yaptırımı görüşü”, “idari tedbir görüşü”, “bağımsız tedbir görüşü” ve nihayet
“karma görüş” olmak üzere, 4 ana başlık altında toplamak mümkündür.
3.1. Ceza Hukuku Yaptırımı Görüşü
Türk öğretisinin büyük bir çoğunluğu ve Anayasa Mahkemesi ile
Alman öğretisinin büyük bir çoğunluğu, güvenlik tedbirlerinin, hukuki nitelik
bakımından ceza hukuku yaptırımları olduğu sonucunda birleşmektedirler.
ÖZGENÇ’e göre güvenlik tedbirleri, koruma ve iyileştirme amacına yönelik
ceza hukuku yaptırımlarıdır. ARTUK’a göre de bir toplum en az ceza kadar
güvenlik tedbirlerine de muhtaçtır ve yaptırım sisteminde her iki müesseseye
de ayrı ayrı yer verilmelidir ve dolayısıyla güvenlik tedbirleri de ceza
hukuku yaptırımlarıdır. EREM’e göre de güvenlik tedbirleri ile cezalar
arasında müşterek bazı vasıflar mevcuttur ki bu durum ikisinin de ceza
hukukuna dâhil müesseseler oluşundan ileri gelir. DÖNMEZER/ERMAN’a
göre de güvenlik tedbirlerine ancak suç işlendiğinin tespitinden sonra
hükmedilebileceğinden, güvenlik tedbirleri yargısal nitelik taşırlar.
NUHOĞLU’na göre de suç işleyen bireylere karşı hem ceza hukuku hem de
idare hukuku alanında tedbirler mevcuttur; ancak ceza kanununda belirlenen
bir fiile uygun davranış nedeniyle uygulanan tedbirler yaptırımdır ve cezai
tedbirlerdir. ERDEM’e göre de güvenlik tedbirleri, cezanın ortadan
kaldıramadığı suç sebeplerini ortadan kaldırabilmek ve ayrıca sorumlu
olmayan kimselerin işledikleri suçlar karşısında çaresiz kalmamak için,
cezalardan ayrı bir yaptırım çeşididir. Anayasa Mahkemesi’ne göre de
güvenlik tedbirleri, suç karşılığı olarak ve suçludaki tehlike haliyle orantılı bir
biçimde hükmedilen ve esas itibariyle suça ve suçluya karşı toplum
savunması amacına yönelmiş bulunan ceza hukuku yaptırımlarıdır. Son
olarak belirtmek gerekir ki YTCK’da da güvenlik tedbirleri, bir ceza hukuku
yaptırımı olarak ve yaptırımın, cezadan başka, ikinci türü olmak üzere
düzenlenmiştir.
3.2. İdari Tedbir Görüşü
Türk öğretisinde kimi yazarlar ile İtalyan öğretisinin önemli bir
kısmı, güvenlik tedbirlerinin, “idari tedbirler” olduğu görüşünü
savunmaktadır. ÖNDER’e göre güvenlik tedbirleri, ceza kanunu içerisinde yer
alsalar da idari niteliktedirler. İtalyan öğretisinden, ANTOLISEI,
BATTAGLINI ve ROCCO’ya göre de güvenlik tedbirleri, kanunda
öngörülseler ve hâkim tarafından hükmedilseler bile daima idari
niteliktedirler.
Burada yeri gelmişken, güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki
farkların da açıklanması gerekmektedir.
Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki ilk fark “kanunilik
ilkesi” bakımındandır. Kanunilik ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını
gerektirecek kanuni bir durum olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi,
kanunda yazılı olmayan bir tedbirin uygulanmasına da karar veremez. Nasıl
ki suça göre ceza yaratma yetkisi hâkime tanınmamışsa, suçluya göre
güvenlik tedbiri yaratmak yetkisi de hâkime tanınmamıştır. Dolayısıyla
güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve bunların hangi hallerde
uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı gösterilmelidir. Yalnız burada önemle
belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerine ilişkin düzenlemelerin, illa ki ceza
kanununda yer alması şart olmayıp, ceza hukuku yaptırımı içeren her
kanunda, güvenlik tedbirleri ve bunların uygulama esasları düzenlenebilir.
Keza burada kanun kavramı ile kastedilen, geniş anlamda norm değil, bir
yasama tasarrufu olarak kanundur. Yani güvenlik tedbirlerine, ancak bunların
kanunla düzenlenmesi halinde başvurulabilir; yoksa idarenin düzenleyici
işlemleri ile güvenlik tedbiri ihdas edilemez. Oysa idari tedbirler bakımından,
“kanunilik ilkesi” geçerli olmayıp, idari tedbirler, idarenin düzenleyici işlemleri
ile yani tüzük, yönetmelik, talimatname, iç emir, sirküler gibi tasarruflarla
düzenlenebilir.
Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki ikinci fark, söz konusu
tedbirlere karar veren merciler bakımındandır. Güvenlik tedbirlerine ancak
mahkemeler hükmedebileceği halde, idari tedbirlere, adı üzerinde, idare
tarafından karar verilir.
Güvenlik tedbirleri ile idari tedbirler arasındaki üçüncü ve en temel
fark ise, söz konusu tedbirlerin, hakkında uygulandıkları kişilerin fiillerinin
hukuki niteliği bakımındandır. İdare hukuku bağlamındaki tedbirlere
başvurulabilmesi için, teknik anlamdaki güvenlik tedbirlerinden farklı olarak
bir suçun işlenmesi şart değildir. Oysa güvenlik tedbirleri, failin kusurlu olup
olmadığına bakılmaksızın, hatta çoğu zaman da kusurlu olmayan ama illa ki
işlediği fiil “suç” niteliğinde olan ve bu suç dolayısıyla tehlikelilik arz eden
failler hakkında uygulanır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine, ancak suç
işlendikten sonra hükmedilebileceğinden, güvenlik tedbirleri yargısal nitelik
taşıdığı halde, idari tedbirlere başvurulabilmesi için işlenmiş bir suç şart
olmadığından, idari tedbirler, idari nitelik taşırlar.
Öte yandan, hem güvenlik tedbirlerinin hem de idari tedbirlerin
hedefinin aynı olduğu, yani her iki tedbirin de toplum düzeninin korunması ve
toplumsal güvenliğin sağlanması olduğu; ayrıca sürücü belgesinin geri
alınması tedbirinde olduğu gibi, bazı tedbirlerin ise aynı zamanda hem
güvenlik tedbiri hem de idari tedbir olduğu da ileri sürülmektedir.
3.3. Bağımsız Tedbir Görüşü
Türk öğretisinden kimi yazarlara göre ise güvenlik tedbirleri,
bağımsız, yani ne cezai ne de idari olmayan tedbirlerdir. Gerçekten
ÖZTÜRK/ÖZBEK/ERDEM, hukuk devleti ilkesinden hareket ederek, güvenlik
tedbirlerini ya da daha doğrusu güvenlik tedbirleri hukukunu, ceza
hukukundan ayırarak, özerk bir hukuk dalı olarak kabul etmektedir.
3.4. Karma Görüş
Türk öğretisinden kimi yazarlara göre de güvenlik tedbirleri, karma
nitelikli tedbirlerdir. Gerçekten, HAFIZOĞULLARI, güvenlik tedbirlerinin
maddi bakımdan idari tedbirler olmalarına rağmen, şekli bakımdan devletin
kazai faaliyeti alanına giren tedbirler olduğu sonucuna varmaktadır.
Bununla birlikte HAFIZOĞULLARI, güvenlik tedbirlerinin, tıpkı ceza gibi
özünde bir kötülük teşkil etmesine, kişinin veya şeyin zorlanması suretiyle
gerçekleşmesine, bir toplumsal savunma vasıtası olmalarına rağmen, bir tür
ceza müeyyidesi olmadığını; bunların, bir bastırma değil, sadece ceza
hukukuna özgü bir önleme tedbiri olduğunu da ileri sürmektedir. AYDIN’a
göre de güvenlik tedbirleri, şekli açıdan yargısal olmakla birlikte, maddi
bakımdan idari tedbirlerdir.
3.5. Görüşümüz
Bize göre, suç failinin fiili “ceza hukuku yaptırımları” ile karşılanır ve
ceza hukuku yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleri kavramlarını
kapsayan bir üst başlıktır. Cezalar ve güvenlik tedbirleri ise; amaç,
uygulanma rejimi ve sonuç bakımından birbirlerinden ayrılsalar da kanunilik
ilkesi, yaptırıma yol açan fiilin hukuki niteliği, yöneldikleri haklar ve yine
sonuçları bakımından da birbirlerine benzerler. İşte özellikle, güvenlik
tedbirlerinin, cezalarla benzeştiği bu yönler, onları, hukuki nitelik bakımından
“ceza hukuku yaptırımı” olmakla sonuçlar. Gerçekten güvenlik tedbirleri; bir
suçun işlenmesinden sonra, kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak
mahkeme kararıyla, suç faili hakkında ya da suçun konusu yahut
işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte
uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen suçun tehlikeliliği ile orantılı olan ve esas
itibariyle koruma ve iyileştirme amacına yönelik “ceza hukuku yaptırımları”dır.
Öte yandan, suç failleri hakkında hem ceza hukuku bağlamında hem
de idare hukuku bağlamında bir takım tedbirler öngörüldüğü de gerçektir.
Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki suç faili hakkında öngörülen idare
hukuku bağlamındaki tedbirler, teknik anlamda “güvenlik tedbiri” olmayıp,
kamu yararına yönelik toplumsal savunma vasıtalarıdır. Keza idare hukuku
bağlamındaki tedbirlere başvurulabilmesi için, teknik anlamdaki güvenlik
tedbirlerinden farklı olarak bir suçun işlenmesi de şart değildir. Oysa güvenlik
tedbirleri, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, hatta çoğu zaman da
kusurlu olmayan ama illa ki işlediği fiil “suç” niteliğinde olan ve bu suç
dolayısıyla tehlikelilik arz eden failler hakkında uygulanır. Nitekim YTCK’nın
güvenlik tedbirlerini düzenleyen 53 vd. maddelerinde de tüm güvenlik
tedbirleri bakımından, işlenen fiilin “suç” niteliğinde olması sıkı biçimde şart
koşulmuştur.
4. Güvenlik Tedbirlerinin Türk Hukuku’ndaki Tarihsel Gelişimi
Türk Hukuku’nda ETCK’da güvenlik tedbiri veya benzeri bir kavrama
yer verilmemiş, tüm yaptırımlar ceza olarak öngörülmüştür. Keza 1961
Anayasası’nın 33. maddesinde “ceza tedbirleri” kavramına, 1982
Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri”
kavramına, 647 Sayılı CİK’in 4. maddesinde “kısa süreli hürriyeti bağlayıcı
cezalar yerine uygulanabilecek tedbirler” kavramına yer verilmiştir.
Türk Hukuku’nda güvenlik tedbiri kavramına ilk defa yer veren ve

daha önemlisi güvenlik tedbirlerini, ilk defa sistemli bir şekilde düzenleyen
kanun, YTCK’dır. Gerçekten, YTCK’nın kabul ettiği yaptırım sistemi, temelde
cezalar ve güvenlik tedbirlerinden oluşmaktadır. Güvenlik tedbirleri, YTCK’nın
birinci kitabının, yaptırımlar başlıklı üçüncü kısmının, ikinci bölümünde,
ayrıntılı ve sistemli bir biçimde düzenlenmiştir. Yine YTCK’dan sonra
çıkarılan 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında
Kanun’un adında ve maddelerinde de “güvenlik tedbirleri” kavramına yer
verilerek, eski sistemden farklı olarak, sadece cezaların infazı değil, yaptırım
sisteminin ikinci ayağını oluşturan güvenlik tedbirlerinin de infazı sistemli bir
şekilde düzenlenmiştir.
Aşağıda sırasıyla, ETCK’nın, YTCK’ya ilişkin hükümet tasarısının ve
YTCK’nın yaptırım sistemi kapsamında güvenlik tedbirleri incelenecektir.
4.1. ETCK’nın Yaptırım Sistemi Kapsamında Güvenlik Tedbirleri
ETCK’nın yaptırım sistemi, esas itibariyle, suç karşılığında öngörülen
yaptırımların hepsini “ceza” olarak öngörmekteydi. ETCK’ya göre, cezalar,
suçların niteliğine göre, “cürümlere mahsus cezalar” ve “kabahatlere mahsus
cezalar” (ETCK m. 11) olarak belirlenmiş ve açıkça ifade edilmese de veriliş
şekillerine göre “asli”, “fer’i” ve “mütemmim” (tamamlayıcı) cezalar (TCK m.
31 vd.) olarak düzenlenmişti.
ETCK’da güvenlik tedbirleri konusunda, açıkça ve sistemli bir
düzenleme bulunmasa da güvenlik tedbirleri ile ilgili düzenlemelere de
rastlanmaktaydı. Örneğin küçüklere ilişkin (m. 53), akıl hastalarına ilişkin (m.
46), uyuşturucu madde ve alkol kullananlara ilişkin (m. 404, 573) güvenlik
tedbirleri öngörülmekteydi. Esasen birer güvenlik tedbiri olan, kamu
hizmetlerinden yasaklılık (m. 31), meslek ve sanatın tatili icrası (m. 35) ve
kanuni kısıtlılık (m. 33/1) feri ceza olarak; babalık ve kocalık haklarından
yoksunluk (m. 33/2) ise mütemmim ceza olarak öngörülmüştü. Öte yandan
ETCK’da cürümlere mahsus ceza olarak gösterilen kamu hizmetlerinden
yasaklılık cezası ile kabahatlere mahsus cezalar arasında gösterilen meslek
ve sanatın tatili icrası cezaları, hem asli ceza olarak hem de fer’i ceza olarak
verilebilmekteydi. Örneğin kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası, hem bir asli
ceza olarak (m. 20), hem de bir feri ceza olarak (m. 31) uygulanabilmekteydi
ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya süreli olarak kamu
hizmetlerinden yasaklı bırakılabilmekteydi. Keza kabahatlere mahsus olarak
gösterilen meslek ve sanatın tatili icrası cezası, mesela m. 282/2’de olduğu
gibi, bazı cürümlerde fer’i ceza olarak da ortaya çıkabilmekteydi.
Gerek suçluyu iyileştirmek, gerek toplumu suçludan veya bizatihi
suçluyu toplumdan korumak bakımından, çağdaş ceza hukukunun önemle
ortaya koyduğu güvenlik tedbirlerine, ETCK’da sistematik olarak yer
verilmemiş olması, önemli bir eksiklik olarak kabul edilmelidir.
Dolayısıyla ETCK’nın yaptırım sistemi, çağdaş ceza anlayışına
uygun olmadığı gibi, sistematik bir düzenlemeye de sahip değildi ve
uygulamada yanlışlıklara ve karışıklıklara sebebiyet vermesi itibariyle
eleştirilmiştir.
4.2. YTCK’ya İlişkin Hükümet Tasarısı’nın Yaptırım Sistemi
Kapsamında Güvenlik Tedbirleri
Hükümet Tasarısı’nın ön gördüğü yaptırım sisteminde, hem “cezalar”
hem de “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmişti ve güvenlik tedbirleri; hürriyeti
bağlayıcı güvenlik tedbirleri, haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik
tedbirleri ve önleyici kefalet olmak üzere üçlü bir ana tasnife tabi tutulmuştu
(m. 94).
Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri; bir eğitim-iş evinde veya tarım
işletmesinde iyileştirme, denetimli serbestlik, belli yerlerde bulunma veya
ikametin yasaklanması, içki içilen veya benzeri yerlere gitmekten
yasaklanma, akıl maluliyeti veya diğer bir ruhsal düşkünlük veya sakatlık
nedeniyle cezaları indirilmiş olan hükümlülerin bu husus için kurulmuş bir
sağlık kurumunda tedavi altına alınmaları, sarhoşluğu veya uyuşturucu
kullanmayı alışkanlık haline getirmiş olan hükümlülerin tedavi altına
alınmaları, tehlikeli mükerrirlerin müesseseye yerleştirilmeleri ve yabancılar
hakkında sınır dışı edilme olarak düzenlenmişti.
Haklardan yoksunluğu gerektiren güvenlik tedbirleri ise; altsoyuna
veya eşine karşı hapis cezasını gerektiren bir suç işleyen hükümlünün,
velayet, vesayet veya kayyımlık sıfatının kaldırılmasına karar verilmesi ve
hakkında hapis cezasına hükmolunan failin cezanın infazı süresince
kısıtlanmasına karar verilebilmesi olarak düzenlenmişti.
Hükümet tasarısı, aslında ceza olmayıp birer güvenlik tedbiri olan
yaptırımları, fer’i ceza olarak kabul etmekteydi. Gerçekten, kamu
hizmetlerinden yasaklanma, bir meslek veya sanat veya ticaretin icrasının
durdurulması, sürücü belgesinin geri alınması, müsadere ve suç nedeniyle
mülkiyetin devlete geçmesi, esasen birer güvenlik tedbiri olduğu halde,
hükümet tasarısında fer’i ceza olarak düzenlenmişti.
Ceza hukuku yaptırımının uygulanmasında, temel siyaset ilkesi
olarak, hükümlünün, topluma yeniden kazandırılması ve üretken bir toplum
üyesi haline getirilmesi kabul edilmiş bulunduğundan, her ne kadar, bir fer’i
ceza olarak düzenlense de kamu hizmetlerinden müebbet yasaklama
hükümet tasarısında da kabul edilmemişti.
Güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi ve tedbirlerin uygulanması
hususundaki esaslar, tasarının 95. Maddesinde düzenlenmişti. Tasarı,
güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını bazı hallerde mecburi kılmış, bazı
hallerde ise hâkimin takdirine bırakmıştı. Ancak, her halde bu tedbirlerin
hükmolunabilmesi ve uygulanabilmesi hâkimin kararına bağlı idi. Oysa
ETCK’ya göre güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her durumda hâkim
veya mahkeme kararı şart değildir. Mesela tez konumuzu oluşturan ve 53.
Maddede düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için, bunun hükümde açıkça belirtilmesi şart değildir.
Güvenlik tedbirleri ancak, bir suçtan dolayı asli bir cezaya mahkumiyet
halinde hükmedilebilecekti. Kişinin soyut tehlike hali, tasarının kabul ettiği
sistemde, güvenlik tedbirlerinin hükmedilmesine olanak vermemekteydi. Bir
suçlu hakkında, işlediği suçların sayısı ne olursa olsun, içtima veya tekerrür
halinde de bir veya birden fazla tedbire hükmolunacaktı.
Tasarıya göre, hükmü veren hâkimin gerekli gördüğünde
uygulanmakta olan güvenlik tedbirini değiştirebilme imkânı vardı. Böylece
güvenlik tedbirinden failin, gerektiği ölçüde yararlanmadığı anlaşıldığında,
hâkim bunun yerine başka bir tedbire hükmedebilecekti. Ancak bu halde esas
hükümde belirtilen tedbir süresi aşılmayacak ve hükümlü hakkında verilen
hükme göre tedbirin geri kalan kısmı yeni tedbirin koşullarına göre
uygulanacaktı. Herhangi bir güvenlik tedbirinin uygulanmasında, artık fail
veya toplum bakımından bir yarar kalmadığının saptandığı hallerde, tasarının
97’nci maddesinde belirtilen tedbire ait alt sınırların çekilmiş olması kaydıyla,
hükmü veren hakim tedbirin tümüyle kaldırılmasına karar verebilecekti.
Hükümden sonra güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ne zaman
başlanacağı da maddede gösterilmişti: Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri
cezanın infazından sonra başlayacaktı. Koşullu salıverilme halinde ise tedbir,
salıverilme tarihinden itibaren uygulanacaktı. Haklardan yoksunluğu
gerektiren güvenlik tedbirleri ise, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden
sonra uygulanacaktı.
Hükmedilen cezanın düşmesini gerektiren kanuni nedenler, güvenlik
tedbirini de düşürmekte idi. Maddenin son fıkrasında, güvenlik tedbirlerinin
infazından kaçan hükümlü hakkında cezaya hükmedileceği açıklanmıştı.
Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilecek diğer haller tasarının 96.
maddesinde sayılmıştı. Maddenin birinci fıkrasında, tasarının belirli
bölümlerinde yer alan kasten veya taksir ile kamu bakımından tehlike
yaratma karakterini taşıyan suçlardan dolayı hâkimin bir güvenlik tedbirine
hükmedebilmesi öngörülmüştü. Bu halde, güvenlik tedbirinin uygulanması
için hakimin ne gibi hususları göz önüne alacağı maddede teker teker
açıklanmıştı. Maddenin ikinci fıkrasında ise, iki yılı aşmayan bir hürriyeti
bağlayıcı cezaya mahkûm edilmiş hükümlünün, kişilik özellikleri göz önüne
alınarak cezasının aynı süreyle 94. maddenin (A) fıkrasının (1) ve (2)
numaralı bentlerinde yazılı bir güvenlik tedbirine çevrilmesine mahkemece
karar verilebilmesini ifade eden bir hüküm yer almakta idi. Bu halde güvenlik
tedbirlerinin süresi olaysız olarak sona erdiğinde ceza çekilmiş sayılacak,
aksi halde ise güvenlik tedbiri altında çekilen sürenin mahsubundan sonra
hükmedilen cezanın olayın çıktığı andan sonraki kalan kısmı aynen
çektirilecekti. Böylece ceza yaptırımının bireyselleştirilmesini sağlayacak çok
etkin bir aracın hâkimin eline verildiği ve cezanın güvenlik tedbirine
çevrilebilmesi olanağı sağlandığı düşünülmekte idi. Maddenin son fıkrasında
ise, ikinci fıkranın uygulanamayacağı haller gösterilmişti. Kanun gereği bir
güvenlik tedbirine hükmedilmesi zorunlu olduğu hallerde ikinci fıkra
uygulanmayacaktı. Yine bu maddenin birinci fıkrasında yazılı hallerde olduğu
gibi, hakimin bir güvenlik tedbirine hükmedebileceğinin kanunda belirtildiği
hallerde de bu fıkra hükmü uygulanmayacaktı.
 “Hürriyeti bağlayıcı güvenlik tedbirleri”, tasarının 97. maddesinde
düzenlenmekte, tedbirlerin alt ve üst sınırları bu maddede belirtilmekteydi.
Tedbirlerin uygulanmasında esas amaç hükümlüyü yeniden suça teşvik
edecek, suça doğru yönlendirecek etki ve ilişkilerden uzaklaştırmakla beraber
ayrıca onun suç işlemeden yaşamasını kolaylaştırıcı yardımlarda bulunmaktı.
Bu nedenle denetimli serbestliğin bir eğitim tedbiri niteliğini taşıması gerekli
olduğu düşünülmüştü. Maddede belirtildiği gibi suçluya hem sosyal ve hem
de maddi yardım sağlanacaktı. Bütün bu hizmetler de bir denetim görevlisi
marifetiyle verilecekti. Suçlunun toplum ile bütünleştirilmesini sağlamak üzere
bu görevli gereken her şeyi yapacaktı. Maddenin son bendinde sınır dışı
etme kararının ne zaman verilebileceği açıklanmıştı. Hâkim yabancı
hakkında sınır dışı edilme kararını her zaman, hatta hükmün
kesinleşmesinden sonra da verebilecekti. Ayrıca sınır dışı edilmiş
yabancıların beş yıl geçmedikçe yurda sokulmayacağı hüküm altına
alınmıştı.
Tasarının 98. maddesinin ilk fıkrasında, velayet, vesayet ve kayyımlık
sıfatlarıyla ilgili öngörülen güvenlik tedbirinin hakimin takdirine göre süreli
olarak veya müebbeden hükmedilebileceği öngörülmüştü. Böylece bu
maddeye göre haklardan yoksunluğu gerektiren tedbirler, süresiz de
uygulanabilecekti. Oysa YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir hak
yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin
kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar devam edecektir.
Maddenin sonraki fıkrasında, kanunen hükmedilmesi gereken veya
hakimin takdirine göre uygulanabilecek olan güvenlik tedbirlerinin, hakimin
takdirine göre “önleyici kefalet”e değiştirilebileceği kabul edilmişti. Böylece
yaptırımın bireyselleştirilmesini sağlayan bir aracın hâkime verildiği kabul
edilmişti.
Sonuç olarak, hükümet tasarısında, bir taraftan “fer’i ceza”lara, diğer
taraftan da “güvenlik tedbirleri”ne yer verilmiştir. Ancak, öngörülen “fer’i
ceza”larla “güvenlik tedbirleri” arasında kabul edilebilir, tutarlı ve somut bir
ölçüt belirlenememiştir ve bu yönüyle tasarının 19. Yüzyıl ceza hukuku
anlayışından, modern ceza hukuku anlayışına geçiş gayreti içerisinde olduğu
ifade edilebilir.
4.3. YTCK’nın Yaptırım Sistemi Kapsamında Güvenlik Tedbirleri
YTCK’nın, ceza hukukunda 19. yüzyıl ceza hukuku anlayışının bir
ürünü olan ve yaptırımların, sadece “ceza” olarak mütalaa edildiği ve bunun
sonucunda cezaların asli ceza ve fer’i ceza olarak belirlendiği sistemi terk
etmiş; bu sistemin yerine, günümüz ceza hukuku anlayışına uygun olarak,
suçun karşılığında öngörülen yaptırımları, “ceza ve güvenlik tedbirleri” olarak
belirlemiştir.
YTCK’da güvenlik tedbirleri başlığı altında düzenlenmiş olan, belli
hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, eşya müsaderesi ve kazanç
müsaderesi, müsaderenin niteliği tartışmalı olmakla birlikte ETCK’da bir fer’i
ceza olarak düzenlenmişti. Bu durum, ETCK ile YTCK arasındaki yaptırımlar
konusundaki farklı yaklaşımı ortaya koyması açısından önemlidir.
YTCK’da modern bir ceza hukuku müessesesi olarak kabul edilen
güvenlik tedbirleri; genel nitelikli ve özgü güvenlik tedbirleri olmak üzere ikiye
ayrılarak incelenebilir. “Belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma (m. 53)”,
“eşya müsaderesi (m. 54)”, “kazanç müsaderesi (m. 55)” genel nitelikli
güvenlik tedbirleri iken, “akıl hastalarına (m. 57)”, “tüzelkişilere (m. 60)”,
“çocuklara (m. 56)” ve “yabancılara (m. 59)” özgü güvenlik tedbirleri de ancak
belli niteliklere sahip kişilere uygulanabilen özgü güvenlik tedbirleridir.
Güvenlik tedbirlerinden belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
başlığı altında, bu güvenlik tedbirine hükmedilme şartları, hangi hakların
kullanılmasından yoksun bırakılacağı ve uygulanma zamanı gösterilmektedir.
Bu şekildeki bir düzenleme, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları,
kapsamı ve uygulanma süresinin bir arada tespit edilmesiyle, ETCK’nın
sisteminden farklı olarak, yaptırımların sistematiği içerisinde de kolay,
anlaşılır bir yapı oluşturmuştur. Bu düzenlemeyle, yaptırım teorisinin
verilerine aykırı olarak çeşitli kanunlarda yer verilen belli bir suçtan
mahkûmiyete bağlı hak yoksunluklarını gerektiren kazüistik hükümlerin
önüne geçilmesi amaçlanmıştır. YTCK’nın kabul ettiği sistemde süresiz bir
hak yoksunluğu söz konusu olmayıp, hak yoksunlukları mahkûmiyetin
kesinleşmesi ile başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar devam edecektir. Bu nedenle, yasaklanmış
hakların geri verilmesi kurumu kaldırılmıştır. Ancak YTCK’da, ETCK’dan farklı
olarak, hak yoksunluklarının uygulanma zamanında değişiklik yapılmıştır.
Nitekim ETCK’da bu hak yoksunları mahkûm olunan hapis cezası boyunca
etkisini göstermekle birlikte, infaz tamamlandıktan sonra, süresiz veya
hükümde gösterilen süre kadar daha devam etmesi kabul edilmekteydi.
YTCK’da ise, bu hak yoksunlarının, sadece, mahkum olduğu hapis cezasının
infazının tamamlanmasına kadar sürmesi kabul edilmektedir. YTCK’nın bu
şekildeki düzenlemesi, günümüzdeki cezadan beklenen amacının
gerçekleştirilmesi bakımından uygun olmuştur. Çünkü cezadan beklenen
amaç, kişinin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma kazandırılması
olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının da mahkûm olunan hapis
cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam etmesi doğru bir yaklaşım
olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis cezasının infazından sonra
da devam ettirmek istersek; kişinin topluma kazandırılmasından ziyade
uzaklaştırılmasının sağlanması söz konusu olur ki, bu şekilde de cezadan
beklenen amaca uygun davranmamış oluruz. Ancak YTCK, sahip olunan
belli hak ve yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen kasıtlı suçlardan
dolayı mahkum olunan hapis cezasından ayrı olarak, cezanın infazından
sonra da işlemek üzere, hakimin takdirine göre belirlenen süre zarfında bu
hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını kabul etmiştir. Bu düzenleme ile,
yukarıdaki açıklamalarla çelişkiye düşmekten ziyade, suçun işlenmesinde
kullanılan hak ve yetkilerin, -yine kişinin tekrar topluma kazandırılması
amacına uygun olarak- ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının
infazından sonra da kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların
kötüye kullanılmasından korunması olarak kabul edilmelidir. Belli hakları
kullanılmaktan yoksun bırakılmanın düzenlendiği 53. maddenin uygulanmaya
başlanması ile ETCK’nın 31, 33, 34, 35, 41. maddelerinde genel ve aynı
kanunun değişik maddelerinde (Ör: 219/son, 230/2, 233, 235/, 236, 238, 240,
243-249, 278/2, maddelerde kamu hizmetlerinden geçici veya sürekli
mahrumiyet, 359. maddede meslek ve sanatın tatili vs.) ayrıca özel ceza
kanunlarında (Ör: 2918 sayılı KTK. 119. maddede, sürücü belgesinin geri
alınması) ve dağınık vaziyette olan belli suçların işlenmesine bağlı hak
mahrumiyetlerinin şartları değiştirilmiş, fer’i cezalar müessesesi tamamen
kaldırılmıştır.
Yine bu anlayışa uygun olarak, belli meslek veya sanatın ya da trafik
düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla
taksirli bir suç işlenmesi durumunda, bu taksirli suçtan mahkûmiyet halinde,
cezanın infazından başlamak üzere belli süre için meslek ve sanatın tatili
icrasına ve sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebileceği
öngörülmüştür.
YTCK’nın düzenlemesiyle müsadere yaptırımı bir güvenlik tedbiri
olarak kabul edilmiştir. Böylece, ETCK’daki (m. 36) müsadereye ilişkin
düzenlemedeki, müsaderenin, bir tedbir mi yoksa bir ceza mı olduğu
şeklindeki tartışmalara son verilmiştir. Müsaderenin bir güvenlik tedbiri
olarak kabul edilmesinin sonucunda, müsadereye hükmedilebilmesi için bir
suçun işlenmiş olması zorunlu bulunmakla birlikte, bu suçtan dolayı bir
kimsenin artık cezaya mahkum edilmiş olması aranmayacaktır. Müsadere
bakımından, YTCK’da, ETCK’dakinden daha kapsamlı ve ayrıntılı düzenleme
getirmiştir. Örneğin müsaderede orantılılık ilkesi kabul edilmiş, kısmı
müsadere ve müşterek ve iştirak halindeki eşyanın müsaderesi açıkça
düzenlenmiştir. Ayrıca eşya müsaderesinden ayrı olarak kazanç
müsaderesinin de düzenlenmesiyle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek
dolayısıyla elde edilen ekonomik kazançların müsaderesi de olanaklı hale
getirilmiş; böylece suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesinin önüne
geçilmek istenmiştir. Dolayısıyla suçlulukla mücadele açısından etkin bir
yaptırım kabul edilmiştir.
YTCK’da akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerine de yaptırım
sistemi içinde yer verilmiştir. ETCK’da olduğu gibi akıl hastalığı, cezai
sorumluluğu kaldıran veya azaltan bir neden olarak ilgili kısımda
düzenlenmiş; buna karşılık yaptırımı, ETCK’dan farklı olarak yaptırımlar
kısmında düzenlenmek suretiyle, sistematik açıdan hatalı olan mevcut durum
düzeltilmiştir. Akıl hastaları ile ilgili güvenlik tedbirlerinde bir süre
öngörülmemiş, akıl hastasının toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan
kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına kadar sürmesi kabul edilmiştir.
YTCK’da, akıl hastalarına uygulanacak yaptırım açısından, akıl hastalığının
işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak
davranışlarını yönlendirme yeteneği esas alınmıştır. Söz konusu yeteneğinin
önemli ölçüde azalmış olduğunu tespit edilen kişilere ceza verilmeyeceği, bu
kişiler hakkında güvenlik tedbirlerinin uygulanacağı belirtilmiş; bu yeteneği
önemli ölçüde olmamakla birlikte, işlediği fiil bakımından davranışlarını
yönlendirme yeteneği azalmış bulunanlar hakkında ise, işledikleri suçun
karşılığı cezaların indirilerek verileceği belirtilmiş, bunun yanında ETCK’dan
farklı olarak, mahkûm olunan cezanın güvenlik tedbiri olarak da
uygulanabileceği düzenlenmiştir.
Akıl hastalığında olduğu gibi, suç işleyen alkol ve uyuşturucu madde
bağımlıları hakkında da güvenlik tedbiri uygulanması kabul edilmiş ve
güvenlik tedbirinin söz konusu bağımlılıktan kurtulmasına kadar devam
edeceği benimsenmiştir.
YTCK, ETCK’dan farklı olarak mükerrirler hakkında cezanın
artırılması sisteminden vazgeçmiş; bunlar hakkında mükerrirlere özgü infaz
rejimine göre cezanın çektirileceğini ve ayrıca bu cezanın infazından sonra
da denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Aynı sistemin
itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi ve örgüt mensubu suçlu hakkında da
uygulanması kabul edilmiştir. Nitekim bu kişilerde, mükerrirler gibi suç
işlemede kararlılık gösteren ve dolayısıyla toplum açısından tehlikelilik ifade
eden kişilerdir.
YTCK, tüzel kişiler hakkında cezanın değil, güvenlik tedbirlerinin
uygulanacağını kabul etmiştir. Böylece tartışmalı olan tüzel kişiler hakkında
uygulanacak yaptırım konusuna açıklık getirmiştir. Gerçekten, cezaların
şahsiliği ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak tüzel kişiler hakkında ceza
yaptırımına hükmedilemeyeceği YTCK’nın 20/2. maddesinde açıkça
düzenlenmiştir. Bunun yerine kanunda açıkça öngörülen hallerde izin iptali ve
müsadere güvenlik tedbirlerinin tüzel kişiler hakkında uygulanabileceği 60.
maddede hükme bağlanmıştır. Bu hüküm Anayasa’nın 38. maddesindeki
güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceği ve cezaların şahsiliği
ilkelerine de uygundur.
YTCK yabancı kişilerin işledikleri suç nedeniyle iki yıl ve daha fazla
süreli hapis cezasına mahkum edilmesi durumunda, cezanın infazından
sonra derhal uygulanmak üzere sınır dışı edilme güvenlik tedbirinin de
uygulanacağı kabul edilmiştir.
Sonuç olarak, yaptırım sistemi ile YTCK, ETCK’nın benimsediği, 19.
yüzyıl anlayışını terk etmiş, çağdaş ceza hukuku anlayışına uygun hükümler
getirmiştir. Ayrıca, anlaşılması ve uygulaması kolay bir sistem oluşturmuştur.
Nitekim suç işlenmesiyle bozulan toplumsal düzende adalet ve güvenliğin
tekrar sağlanabilmesi, çağdaş anlayışın kanuna yansıması ve basit, anlaşılır
ve kolay uygulanabilir bir yapının oluşturulması ile mümkün olacaktır185.
5. Güvenlik Tedbirlerinin Uygulanma Şartları
Öğretide, güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları incelenirken,
genellikle, yapılan tanımdan yola çıkılarak söz konusu şartların
sistemleştirilmesi tercih edilmektedir. Biz de güvenlik tedbirlerinin uygulanma
şartlarını ortaya koymak adına, ileri sürdüğümüz tanımdan yola çıkıp söz
konusu şartları sistemleştirmeye çalışacağız.
Bize göre, güvenlik tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra,
kanunilik ilkesi çerçevesinde ve kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili
hakkında ya da suçun konusu yahut işlenmesinde kullanılan araçla ilgili
olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen
suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile orantılı olan ve esas itibariyle
koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza hukuku yaptırımlarıdır.
Dolayısıyla söz konusu tanımdan, aşağıda ayrıntılarıyla incelenecek
şartlar ortaya çıkmaktadır.
5.1. Suç Teşkil Eden Bir Fiilin Varlığı
Güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için her şeyden önce, failin
fiilinin suç teşkil etmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, güvenlik tedbirlerine
ancak bir suç işlendikten sonra hükmedilebilir. Dolayısıyla adli makamlara,
suç işlenmeden önce, güvenlik tedbirlerine hükmetmek yetkisi
tanınmamalıdır. Zira henüz suç işlememiş kişilerin tehlikeli halde bulunup
bulunmadıkları kesin olarak saptanamadığı sürece -ki halen henüz suç
işlememiş olan bir şahsın ileride suç işleyip işlemeyeceği tahmine
dayanmaktadır- bunlar hakkında niteliği itibariyle müddetsiz olan güvenlik
tedbirlerine hükmetmek, kişi dokunulmazlığını ve hürriyetini tehlikeye
düşürür.
Öğretide yaygın olarak kabul gören bu görüş, ülkelerin
mevzuatlarının büyük bir çoğunluğu tarafından da kabul edilmiştir189.
Nitekim YTCK’nın güvenlik tedbirlerine ilişkin 53 vd. maddelerinde de
güvenlik tedbirlerine hükmolunabilmesi için, failin fiilinin, suç teşkil etmesi
gerektiğini ortaya konmuştur.
Önemle belirtmek gerekir ki failin işlediği fiilin suç vasfını haiz olması
için, onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir ifadeyle, kendisine
kusur izafe edilemeyen failin fiili, haksızlık teşkil ediyorsa, söz konusu fiil sırf
bu “haksızlık” niteliği itibariyle, suç olarak kabul edilir ve bu suçun faili
hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunabilir.
Belirtmek gerekir ki, sadece hazırlık hareketleri, güvenlik tedbirlerinin
uygulanması için yeterli olmayıp, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için
tamamlanmış bir suçun varlığı şarttır.
Keza cezalandırılabilir bir fiili gerçekleştirmeyen kişi hakkında
güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların
kanuniliği ilkesine aykırı olduğundan, teşebbüs aşamasında kalmış bir fiil
dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmolunamaz.
Nihayet, güvenlik tedbirine hükmolunabilmesi için, suç failinin, suçun
kanuni tanımında yer alan fiili bizatihi gerçekleştiren fail olması şart olmayıp,
suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi ya da başkasını
suç işlemeye azmettiren kişi yahut suçun işlenmesine yardım eden kişi
hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunabilir. Yeter ki failin fiili suç teşkil
etsin ve söz konusu suç, tehlikelilik arz etsin. Diğer bir ifadeyle, güvenlik
tedbirlerinin temel amacı koruma ve iyileştirme olduğuna göre, şayet suç
dolayısıyla, tehlikelilik hali ortaya çıkıyorsa, suç teşkil eden fiili gerçekleştiren
failin, failliğinin çeşidinin önemi yoktur.
5.2. Suç Dolayısıyla Tehlikelik Durumunun Ortaya Çıkması
Güvenlik tedbirlerine hükmedebilmenin ikinci şartı, işlenen suç
dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya çıkmış olmasıdır. Zira güvenlik
tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla orantılı olarak değil, tehlikelilik hali göz
önünde bulundurularak uygulanan bir ceza hukuku yaptırımıdır.
“Tehlikeli Hal” kavramının özelliği, böyle bir durumda bulunan şahsın,
yeni suçlar işleme ihtimalinin bulunmasıdır.
Tehlikelilik, kavram olarak, gelecekte zararlı bir olayın
gerçekleşeceğine dair bir ihtimali ifade eder. Diğer bir ifadeyle, tehlikeli hal,
gerçek ve fiili değil, mümkün ve muhtemel tehlikeliliktir ve dolayısıyla, hale ve
geçmişe ait değil, geleceğe ait bir kavramdır. Bununla beraber, zararlı bir
davranışın gerçekleşeceğine dair her ihtimal, ceza hukuku anlamında
tehlikelilik olmayıp; ceza hukuku bağlamında tehlikelilik, ceza hukuku
normlarının tekrar ihlal edileceğine ilişkin bir ihtimali belirtir.
Öte yandan, suç işlemiş olan herkes tehlikeli addedilemez. İşte bu
nedenle pozitivistlerden bu yana, “sosyal tehlikelilik”-“cürmi tehlikelilik” ayrımı
yapılmaktadır. “Sosyal tehlikelilik”, paranoyak veya uyuşturucu bağımlısı
bir kişinin durumunda olduğu gibi, önceden suç işlememiş ancak toplum için
tehlikeli olabilecek kişiler açısından söz konusu iken “cürmi tehlikelilik” ise
önceden suç işlemiş ve tekerrür ihtimali olan sosyal tehlikeli insanın
durumudur. Bu ayrım bağlamında, güvenlik tedbirleri için şart olan
tehlikelilik, “cürmi tehlikelilik”tir. Dolayısıyla, henüz bir suç işlemediği halde,
davranışları itibariyle toplum için tehlike oluşturan kişiler, yani sosyal
tehlikelilik durumu içinde bulunan kişiler hakkında güvenlik tedbirlerine
hükmedilmesi mümkün değildir. Kanaatimizce, bu kişiler için ancak “idari” ya
da “sosyal” tedbirlere başvurulabilir ki bu tür tedbirler de ceza hukuku
anlamında güvenlik tedbiri değildir.
Tehlikeliliğin tespiti ise oldukça zordur. Bununla birlikte, tehlikeli
addedilen kişi hakkında, güvenlik tedbirlerine hükmedileceğinden ve söz
konusu hüküm, kişi hürriyetini sınırlayabileceğinden, tehlikeli halin, hatasız
olarak saptanması gerekmektedir. Dolayısıyla kanun koyucu, kişinin
tehlikeli olarak sayılabilesi için gerekli şartları tam olarak belirlemelidir.
Tehlikeli halin ve dolayısıyla tehlikeli failin tespiti hususunda yetkili
merciin neresi olduğu da önemli bir tartışma konusudur.
Bu konuda, 1910 Brüksel Kongresi tehlikeli halin tayinini, kanuna
bırakmıştır.
Keza İngiliz Hukuku’nda da 1967 tarihli Criminal Justice Act’e göre,
bir kişinin tehlikeli sayılabilmesi için;
a) Cezaevinden tahliye edilen kişinin çıkışından sonraki üç yıl içinde
işlediği altı adet suçtan dolayı iki yıl veya daha fazla özgürlüğü bağlayıcı ceza
ile mahkum edilmesi
b) 21 yaşını doldurmasından itibaren en az üç kez iki yıl veya daha
fazla özgürlüğü bağlayıcı cezayı gerektiren bir fiilden dolayı mahkum edilmesi
ve bu suçlardan dolayı asgari iki kez özgürlüğü bağlayıcı ceza ile
cezalandırılması
c) Hükmedilen özgürlüğü bağlayıcı cezaların toplam süresinin asgari
beş yıl olması
d) Mahkemenin, kişinin tekrar suç işleyeceğine ve dolayısıyla
toplumun o kişiden koruması gerektiğine kanaat getirmesi
şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Görüldüğü üzere,
1967 tarihli Criminal Justice Act, bir kişinin tehlikeli sayılmasının şartlarını
açıkça düzenleyerek, tehlikeli halin tespitinde, hâkim yerine, kanunu öne
çıkarmaktadır.
Bununla birlikte, genellikle, güvenlik tedbirlerine hükmedecek olan
hâkime tehlikeli halin varlığını tespit yetkisi tanınmaktadır. Nitekim İsviçre ve
genelde 1930 İtalyan Ceza Kanunları da bu yolu izlemişlerdir.
Öğretide ise, tehlikeli halin tespiti hususunda, dört metot ileri
sürülmüştür.
Bunlardan “Sezgisel Metot”a göre; hâkim, kişisel tecrübelerinden
yararlanarak, failin tehlikeli olup olmadığı hususunda hükmünü verir.
Tehlikelilik hükmünü verenin sübjektif yargıları rol oynadığından, bu metodun
hiçbir bilimsel geçerliliği olmadığı, bizce de haklı olarak, ileri sürülmüştür.
İkinci metot olan, “İstatistik Metodu”na göre; yapılan istatistikler
sonucu, failler, kişilik özellikleri ve sosyal yaşam tarzlarına göre
gruplandırılarak, failin dâhil olduğu gruba göre, tehlikeli olup olmadığına karar
verilir. Bu metot da somut bireyler hakkında bir sonuca varamayacağı
gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Üçüncü metot olan, “Klinik Metot” ise failin kişiliğinin kriminolojik ve
psikolojik araçlarla araştırılmasını esas alır ve buna göre tehlikeli failin
tespitini ortaya koyar.
Dördüncü ve son metot olan, “Mahkeme Uygulaması Metodu”na
göre; mahkeme, önceden vermiş olduğu kararlara kıyasen, tehlikelilik
hakkındaki hükmünü verir. Söz konusu metot, sezgisel metottan çok farklı
olmaması, yani sübjektif yargıları ön plana çıkarması itibariyle
eleştirilmiştir.
İnsanın gelecekteki sosyal davranışları hakkında % 100 doğrulukta
bir tahminde bulunulamayacağından, tehlikeliliğin tespiti konusunda yukarıda
belirtilen metotlardan hiçbirinin doğru bir sonuç veremeyeceği de ileri
sürülmektedir.
Bizce de yukarıda belirtilen metotlar, her durumda doğru sonuçlar
veremez. Zira bu durum genel olarak sosyal bilimler ve özelde de ceza
hukukunun yapısına aykırıdır. Bununla birlikte, tehlikeliliğin tespitinde klinik
metodu temel alıp, aynı zamanda da istatistik metodun ortaya koyduğu
verileri de değerlendirerek, deyim yerindeyse “Klinik-İstatistik Metot”
kullanılması daha doğru olacaktır.
Burada son olarak ve önemle belirtmek gerekir ki “tehlikelilik”, sadece
güvenlik tedbirlerinin bir şartı değil, aynı zamanda bu tedbirlerin uygulanma
sınırını da belirlemektedir. Zira güvenlik tedbirleri, suçla değil, var olma
nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak
zorundadır. Başka bir anlatımla, güvenlik tedbirleri, işlenen suçun
ağırlığıyla değil, tehlikelilik durumu göz önünde bulundurularak uygulanan bir
ceza hukuku yaptırımıdır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmederken,
ilgili tedbirin, tehlikelilikle orantılı olmasına titizlikle dikkat edilmelidir. Bu
bağlamda, YTCK’nın 3. maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin
ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” ibaresi, haklı
olarak eleştirilmiştir. Bu hükmün, cezalar bakımından doğru olduğu inkâr
edilemezse de güvenlik tedbirlerinin, işlenen fiilin ağırlığıyla değil, işlenen
suçun ortaya çıkardığı “tehlikelilikle” orantılı olması gerektiği gerçeğini göz
ardı etmemesi daha doğru olurdu. Dolayısıyla söz konusu düzenlemenin,
değiştirilerek düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
5.3. Kanun Tarafından Öngörülmesi (Kanunilik İlkesi)
Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının üçüncü şart ise kanunilik ilkesi
olarak da ifade edilen, söz konusu tedbirlerin kanun tarafından
öngörülmesidir. Kanunilik ilkesi gereği; hâkim, tedbir uygulanmasını
gerektirecek kanuni bir durum olmadıkça, tedbire hükmedemeyeceği gibi,
kanunda yazılı olmayan bir tedbirin uygulanmasına da karar veremez.
Nasıl ki suça göre ceza yaratma yetkisi hâkime tanınmamışsa, suçluya göre
güvenlik tedbiri yaratmak yetkisi de hâkime tanınmamıştır. Dolayısıyla
güvenlik tedbirlerinin neler olduğu ve bunların hangi hallerde
uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı gösterilmelidir. Yalnız burada önemle
belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerine ilişkin düzenlemelerin, illa ki ceza
kanununda yer alması şart olmayıp, ceza hukuku yaptırımı içeren her
kanunda, güvenlik tedbirleri ve bunların uygulama esasları düzenlenebilir.
Keza burada kanun kavramı ile kastedilen, geniş anlamda norm değil, bir
yasama tasarrufu olarak kanundur. Yani güvenlik tedbirlerine, ancak bunların
kanunla düzenlenmesi halinde başvurulabilir; yoksa idarenin düzenleyici
işlemleri ile güvenlik tedbiri ihdas edilemez. Öte yandan, YTCK’nın, suçta ve
cezada kanunilik ilkesini düzenleyen 2. maddesinin 1. fıkrasında “Kanunda
yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik
tedbirine hükmolunamaz” düzenlemesine yer verildikten sonra, aynı
maddenin 2. fıkrasında “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza
konulamaz” hükmüyle, karışıklığa meydan verilmiştir. Kanaatimizce söz
konusu düzenleme, “İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ile ceza ve güvenlik
tedbiri konulamaz” şeklinde olmalıydı. YTCK’nın ruhu da esasen bunu
doğrulamaktadır.
Kanunilik ilkesi, bazı anayasa ve ceza kanunlarında açıkça
düzenlenmekle birlikte, genellikle söz konusu ilke, ülkelerin mevzuatlarında
sarih olarak yer almamaktadır. Nitekim Anayasamızın 38. maddesinde de
açıkça belirtildiği üzere, güvenlik tedbirlerine de cezalarda olduğu gibi,
“kanunilik ilkesi” hâkimdir. Gerçekten, Anayasa’nın suç ve cezalara ilişkin
esaslarını düzenleyen 38. maddesinin 3. fıkrasında, “Ceza ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” denilmek suretiyle, söz
konusu ilke vurgulanmaktadır.
Son olarak, söz konusu ilke, bir yandan tedbirlerin nelerden ibaret
olduğunun kanunla gösterilmesini (Mesela Alman Ceza Kanunu, 5, 6 B.61,
İtalyan Ceza Kanunu m. 215) zorunlu kılarken, öte yandan “ceza
yargılaması” yanında bir de “güvenlik tedbiri yargılaması”nı zorunlu kılmakta
ve nihayet söz konusu ilkenin tam olarak var sayılabilmesi için, “ceza infazı”
yanında bir de “güvenlik tedbiri infazı”nın da kanunla düzenlenmesi
gerekmektedir. Türk Hukuku’nda son döneme kadar, böyle sistemli bir
düzenleme yer almadığı halde, 1 Haziran 2005 tarihi itibariyle yürürlüğe
giren, 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile
birlikte, umulan sistemli düzenleme, önemli ölçüde sağlanmıştır.
5.4. Kural Olarak Mahkeme Kararının Varlığı
Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan son şart, kural
olarak, mahkeme kararının varlığıdır. Burada, “kural olarak” ifadesini
kullanmamızın temel nedeni, güvenlik tedbirlerine kimi zaman hâkim kararı
ile de hükmedilebilmesi; hatta kimi zaman da mahkeme ya da hâkim kararına
gerek olmaksızın da güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesidir. Diğer bir
ifadeyle, güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmesi için, kural olarak mahkeme
kararı aranmakla birlikte, her zaman mahkeme ya da hâkim tarafından
verilmiş bir hükmün varlığı da şart değildir. Gerçekten, mesela 5395 Sayılı
Çocuk Koruma Kanunu’nun 7. maddesine göre, “Çocuklar hakkındaki
koruyucu ve destekleyici tedbir kararı”, çocuk hâkimi tarafından alınabilir.
Keza 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 1. maddesine göre de
“Türk Kanunu Medenisinde öngörülen tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden
birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden
birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet
Başsavcılığının bildirmesi halinde, Aile Mahkemesi Hâkimi resen meselenin
mahiyetini göz önünde bulundurarak aşağıda sayılan tedbirlerden, bir ya da
bir kaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başkaca tedbirlere de
hükmedebilir. Hatta YTCK’nın, tez konumuzu oluşturan ve “kasten işlenen bir
suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç olarak
güvenlik tedbiri uygulanmasını düzenleyen” 53. maddesinde olduğu gibi,
mahkeme veya hâkim tarafından verilmiş bir karar olmaksızın da güvenlik
tedbiri uygulanabilir.
Öte yandan, güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hâkim
kararının şart olduğu yönünde görüşler de öğretide savunulmaktadır.
Ancak biz, özellikle yukarıda belirtilen düzenlemelerde de olduğu
gibi, güvenlik tedbirlerinin bir amacının da toplumu suç failinin tehlikeliliğinden
korumak olduğundan hareketle, güvenlik tedbirlerinin uygulanması
bakımından, her durumda mahkeme ya da hâkim kararı aranamayacağının
doğru olduğu kanaatindeyiz.
Yalnız burada önemle belirtmek gerekir ki güvenlik tedbirlerinin
uygulanması bakımından, her durumda mahkeme veya hâkim kararı
aranamayacağı yönündeki görüşümüzden, söz konusu tedbirlere idari
mercilerin karar verebileceği anlamı çıkarılmamalıdır. Zira bize göre, güvenlik
tedbirleri birer ceza hukuku yaptırımı olup, bunlara idari mercilerce
başvurulabilmesi mümkün değildir. Güvenlik tedbirlerinin uygulanması
bakımından, her durumda mahkeme veya hâkim kararı aranamayacağı
yönündeki görüşümüzün temel dayanağı, güvenlik tedbirlerinin
uygulanabilmesi için öngördüğümüz üçüncü şart olan “kanunilik ilkesi”nden
kaynaklanmaktadır. Gerçekten, güvenlik tedbirleri hususunda, yetkili merci
meselesinden önce ve bundan daha önemli olan, güvenlik tedbirlerinin,
kanun tarafından öngörülmüş olmasıdır. Eğer kanun koyucu, güvenlik
tedbirlerinin, mahkeme ya da hâkim kararı olmaksızın da uygulanabileceğini
düzenlemişse, artık bu durumda güvenlik tedbirleri, doğrudan doğruya
uygulanabilecektir. Bu konuda mesela, tez konumuzu oluşturan, güvenlik
tedbirleri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, mahkeme ya da
hâkim kararı şart değildir. Gerçekten, YTCK’nın 53. maddesindeki “kasten
işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyete bağlı kanuni sonuç
olarak” ibaresi, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Yani mahkeme,
sanığı, kasten işlediği bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm etmişse,
hükümde, md. 53’teki güvenlik tedbirlerinin de uygulanacağı, açıkça
belirtilmese de sanık, ilgili maddedeki haklarından, yine ilgili madde
çerçevesinde yoksun kalacaktır.
Burada, son olarak, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi hususunda
hâkimin takdir hakkını da değerlendirmek gerekmektedir.
Bu konuda, genellikle eski tarihli kanunlar (örneğin, Fransa, Norveç
ve Finlandiya), kanuni şartların mevcudiyeti halinde, tedbirlere
hükmedilmesini zorunlu tutmakta ve böylece hâkime takdir hakkı
tanımamaktadırlar. Keza mahkemeye, tehlikeli halin tespitinde takdir yetkisi
tanıyan diğer bazı ülkeler (İtalya, Brezilya, Portekiz gibi), mahkemenin,
tehlikeli hali tespit etmesi durumunda, tedbirlere hükmedilmesi zorunluluğunu
getirmekte ve böylece bunlar da hâkime takdir hakkı tanımamaktadırlar.
İngiltere, İsviçre, İsveç, Danimarka ve Romanya’da olduğu gibi, yeni
kanunlar ise, tedbire hükmedip hükmetmeme ve hükmedilecek tedbirin
çeşidini belirleme hususunda, hâkime takdir yetkisi tanımaktadırlar.
YTCK da güvenlik tedbirlerine hükmedip hükmetmeme ve
hükmedilecek tedbirin çeşidini belirleme hususunda hâkime takdir hakkı
tanımaktadır.
Gerçekten, mesela 53. maddede, hangi hallerde güvenlik tedbiri
olarak hak yoksunluklarının uygulanacağı düzenlendikten sonra, maddenin 3.
fıkrasında “Mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir
kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine
tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı
veya tacir olarak icra etmekten, yoksun bırakılmayabileceği” de hüküm altına
alınarak, bu konuda hâkime takdir hakkı tanınmaktadır. Yine 53. maddenin
son fıkrasındaki “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin
gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli
suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere,
bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin
geri alınmasına karar verilebilir.” düzenlemesiyle de işlenen suçun taksirli
olması halinde, mezkûr tedbire hükmedip hükmetmeme hususunda hâkime
takdir yetkisi tanınmaktadır.
Bundan başka, YTCK’nın eşya müsaderesine ilişkin 54. maddesinin
3. fıkrasındaki “Suçta kullanılan eşyanın müsadere edilmesinin işlenen suça
nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı ve bu nedenle hakkaniyete aykırı
olacağı anlaşıldığında, müsaderesine hükmedilmeyebilir.” düzenlemesi
hâkimin takdir hakkına yönelik, bir diğer düzenlemedir.
Keza YTCK’nın, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerini
düzenleyen 57. maddesinin 2. fıkrasındaki “Hakkında güvenlik tedbirine
hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca
düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya
önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla
serbest bırakılabilir.” düzenlemesi ile 6. fıkrasındaki “İşlediği fiille ilgili olarak
hastalığı yüzünden davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi
hakkında birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre yerleştirildiği yüksek
güvenlikli sağlık kuruluşunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkûm
olduğu hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen,
mahkeme kararıyla akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da
uygulanabilir.” düzenlemesi ve nihayet 7. fıkrasındaki “Suç işleyen alkol ya da
uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerin, güvenlik tedbiri olarak,
alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılarına özgü sağlık
kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar verilir. Bu kişilerin tedavisi, alkol
ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından kurtulmalarına kadar
devam eder. Bu kişiler, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca bu yönde
düzenlenecek rapor üzerine mahkeme veya hâkim kararıyla serbest
bırakılabilir.” düzenlemesi de hâkime önemli ölçüde takdir yetkisi
tanımaktadır.
Nihayet, YTCK’nın tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirlerini
düzenleyen 60. maddesinin 3. fıkrasındaki “Yukarıdaki fıkralar hükümlerinin
uygulanmasının işlenen fiile nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği
durumlarda, hâkim bu tedbirlere hükmetmeyebilir.” düzenlemesi de hâkime,
güvenlik tedbirleri hususunda takdir yetkisi tanımaktadır.
6. Güvenlik Tedbirlerinin Ceza Hukuku Genel Kuralları İle
İlişkisi
Zaman bakımından uygulanma, af, erteleme ve zamanaşımı gibi
ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından da uygulanıp
uygulanamayacağı hususu öğretide tartışılan bir konudur. Keza, söz konusu
ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından uygulanması
hususunda, eski ve yeni Türk Ceza Kanunu, birbirinden farklı düzenlemeler
içermektedir. Bu bölümde, güvenlik tedbirlerinin, ceza hukuku genel kuralları
ile ilişkisi, bir taraftan karşılaştırmalı hukuk bağlamında, diğer taraftan da eski
ve yeni Türk Ceza Kanunu karşılaştırılarak incelenecektir.
6.1. Zaman Bakımından Uygulanma
Zaman bakımından uygulanma bağlamında, ceza hukukunun kişi
hak ve hürriyetleri açısından güvence oluşturması amacıyla kabul edilen ve
“Geriye Yürüme Yasağı” olarak da ifade edilen bu kurala göre, fail hakkında,
suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun uygulanır. Ancak bu kuralın tek
istisnası olarak, sonradan yürürlüğe giren kanun, failin lehine sonuç
doğuruyorsa, yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenmiş olan fiiller açısından da
(geçmişe yönelik olarak) uygulama kabiliyetine sahip olur. Zaman
bakımından uygulamaya ilişkin bu ilkeler, sonradan yürürlüğe giren kanunla
bir suçun unsurlarında, sair cezalandırılabilme şartlarında, cezasında ve
hatta bu suçtan dolayı mahkûmiyetin kanuni neticelerinde bir değişiklik
yapılması durumunda, dikkate alınacaktır.
Buna karşılık, zaman bakımından uygulamaya ilişkin bu ilkelerin
güvenlik tedbirleri açısından dikkate alınıp alınmayacağı tartışma konusu
olmuştur.
Bir görüşe göre, güvenlik tedbirleri açısından derhal uygulama kuralı
geçerlidir. Yani, fail hakkında işlediği suçtan dolayı bir güvenlik tedbirine
hükmedilmesinin söz konusu olduğu bir durumda, fiil ne zaman işlenmiş
olursa olsun, hüküm zamanında yürürlükte olan kanun dikkate alınacak ve bu
kanuna göre uygulama yapılacaktır. Alman öğretisinde de hâkim olan bu
görüşe göre, hukuk devleti ilkesi gereğince ve kişinin korunması amacıyla,
geçmişe uygulama yasağı, güvenlik tedbirlerinde de uygulanmalıdır.
Buna karşılık, diğer bir görüşe göre ise; zaman bakımından
uygulamaya ilişkin söz konusu ilkeler, hürriyeti kısıtlayıcı güvenlik tedbirleri
açısından dikkate alınmalı; diğer tedbirler bakımından -örneğin, failin
korunması ve ona yardım edilmesi amacını güden tedbirler- yeni kanun
derhal uygulanmalıdır.
İtalyan Hukuku’nda, Yunanistan Hukuku’nda ve Brezilya Hukuku’nda;
güvenlik tedbirlerinin uygulanması bakımından, hüküm anında yürürlükte
bulunan kanunun uygulanacağı kabul edilerek, derhal uygulanma ilkesi
benimsenmiş; Alman Hukuku’nda ise söz konusu ilke, kural olarak
benimsenmiş ve fakat kanunda açıkça belirtilen hallerde ayrıksı
düzenlemelere yer verilmiştir.
Türk Hukuku’nda; failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olacağı
ilkesi, ETCK’nın 2. maddesine göre, sadece cezalar bakımından öngörülmüş,
güvenlik tedbirleri bakımından, bu ilke kabul edilmemiş olmakla birlikte;
YTCK’nın 7. maddesine göre, failin lehine olan kanunun geçmişe etkili
olacağı ilkesi hem cezalar bakımından, hem de güvenlik tedbirleri
bakımından açıkça düzenlenmiştir. Gerçekten YTCK’nın 7. maddesine göre;
“(1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan
bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.
İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden
dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz.
Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî
neticeleri kendiliğinden kalkar.
 (2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan
yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun
uygulanır ve infaz olunur.
(3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili
olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde
işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.”
Görüldüğü üzere, YTCK ile birlikte, zaman bakımından uygulanma
ilkeleri hususunda, cezalar ve güvenlik tedbirleri arasındaki ayrım ortadan
kaldırılarak, esasen bir ceza hukuku yaptırımı olan güvenlik tedbirleri
bakımından da cezalarla aynı yönde düzenlemeler ortaya konmuştur.
6.2. Af
“Af” müessesinin, güvenlik tedbirlerine etkisini, genel af-özel af ayrımı
bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.
6.2.1. Genel Af
Genel af, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil eder.
Çünkü genel af, işlenen fiilin suç olma vasfını ve mahkûmiyetin bütün cezai
sonuçlarını ortadan kaldırır. Oysa güvenlik tedbirlerinin uygulanması için, her
şeyden önce hukuki niteliği itibariyle bir suç işlenmesi gerekmektedir.
Gerçekten, genel af ile işlenen fiilin artık hukuk düzenini sarsmadığı, fiilin suç
olma vasfını yitirdiği kabul edildiğinden, bu durumda artık güvenlik
tedbirlerinin de infaz edilmemesi gerekmektedir.
Ancak bu konuda, öğretide, “kefaret ihtiyacını ortadan kaldıran
sebeplerle, önleme ihtiyacını ortadan kaldıran sebeplerin hiçbir zaman aynı
olamayacağı ve genel affın sadece kefaret ihtiyacını ortadan kaldırdığı”
gerekçesiyle, genel affın, güvenlik tedbirlerini ortadan kaldırmayacağı da
savunulmaktadır. Keza güvenlik tedbirlerinin, kişinin tehlikeli hali
dolayısıyla uygulandığı ve dolayısıyla genel af durumunda bile akıl hastaları
ve küçükler hakkındaki güvenlik tedbirlerinin uygulanmaya devam edilmesi
gerektiği de ileri sürülmüştür.
Karşılaştırmalı hukukta; İtalyan Hukuku’na göre, genel af, güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasına engel oluşturur; Romanya Hukuku’nda ise genel
affın, güvenlik tedbirlerine herhangi bir etkisi olmayacağı açıkça
düzenlenmiştir; Alman Hukuku’nda ise genellikle af kanunları, güvenlik
tedbirlerini kapsam dışında bırakmakla birlikte, bir cezaya bağlı olarak
hükmedilen tedbirin, af kanununa girdiği kabul edilmektedir.
Türk Hukuku’nda ise gerek ETCK’da (m. 97), gerekse YTCK’da, (m.
65/1) genel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını önleyici, açık bir
düzenleme bulunmamaktadır. Bilakis ETCK’nın 100. maddesinde, genel
affın, müsadere uygulanmasını önlemeyeceği açıkça belirtilmiştir. Öte
yandan, ülkemizde çıkarılan 1974 tarihli Af Kanunu, bazı güvenlik
tedbirlerinin uygulanamayacağı yönünde düzenlemeler içermektedir. Oysa
esasen Af Kanunu niteliğinde olan, 21.12.2000 tarih ve 4616 Sayılı Şartla
Salıverme Yasası ise, güvenlik tedbirlerinin uygulanmayacağı ile ilgili
herhangi bir hükme yer vermemektedir.
6.2.2. Özel Af
Özel af ise, genel affın aksine, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına
engel teşkil etmez. Zira özel af söz konusu olduğunda, işlenen fiilin suç
olma vasfı ortadan kalkmamakta, sadece kesinleşmiş ceza ortadan
kalkmakta veya değişmekte yahut azalmaktadır. Cezanın infaz edilememesi
veya infazının değişmesi ise işlenen fiilin tehlikelilik niteliğini
değiştirmemektedir. Gerçekten güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum
bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin
neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde
bulundurulması gerekmektedir. Ayrıca affın söz konusu olduğu yerde,
kefaret ve kusur söz konusu olması gerektiği halde, güvenlik tedbirlerinde
ise, kusur ve kefaret değil, geleceğe yönelik bir tehlike mevcuttur.
Karşılaştırmalı hukukta; Romanya Hukuku’na göre, özel affın,
güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına herhangi bir engeli yoktur; İtalyan
Hukuku’nda ise, özel af, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına kısmen de olsa
engel teşkil etmektedir; İsviçre Hukuku’nda ise özel af, güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.
Türk Hukuku’nda ise ETCK’nın 100. maddesinde, özel affın,
müsaderenin uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği açıkça düzenlenmiştir.
YTCK’da ise, af müessesesini düzenleyen 65. maddenin 3. fıkrasında,
“Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa
rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer verilmektedir.
6.3. Erteleme
Güvenlik tedbirlerinin, ertelenip ertelenemeyeceği meselesi, öğretide
yoğun tartışmalara yol açmıştır.
Bir kısım yazarlar, güvenlik tedbirlerinin, temel amacının, toplumu
failin tehlikeliliğinden korumak olduğundan hareketle, “failin tehlikeli
olmaması halinde zaten tedbire hükmedilemeyeceği, yok eğer fail tehlikeli ise
tedbirden vazgeçilemeyeceği” gerekçesiyle, tedbirlerin ertelenemeyeceğini
savunmaktadırlar.
Diğer bir kısım yazarlar ise güvenlik tedbirlerinin ertelenebilmesi
gerektiğini ileri sürmektedirler. Bunlardan EXNER’e göre, içki müptelalarının
bir kuruma konulması, çalışma kurumlarına yollama, ülkeden çıkarma
tedbirleri ertelenebilmelidir. Zira ceza niteliği olan bu tedbirlerin infazının
tehdidi, tedbirin infazı ile aynı etkiyi meydana getirebilir. ARTUK da
güvenlik tedbirlerinin uygulanması hususunda hakimin takdir yetkisi olmasını
savunarak, hakime tedbirleri erteleme imkanı verilmesi gerektiğini
savunmaktadır. NUHOĞLU ise, aradan belirli bir zamanın geçmesiyle failin
kendiliğinden iyileşmesi ihtimali çok düşük olduğundan, failin iyileştirilmesine
yönelik tedbirlerin ertelenemeyeceğini ve fakat fail üzerinde iyileştirici etkisi
olmayan tedbirlerin ertelenebilmesini savunmaktadır.
Karşılaştırmalı hukukta; 1948 Romanya Ceza Kanunu’na göre,
güvenlik tedbirleri ertelenemez; 1936 Küba Sosyal Müdafaa Kanunu’na göre
ise güvenlik tedbirlerinin ertelenmesinde, hâkime takdir hakkı
tanınmaktadır; Alman Ceza Kanunu’na göre ise, akıl hastanesine yatırma
ve kötü alışkanlıklardan kurtarma amaçlı bir kuruma yatırma tedbirinin infazı
ertelenebili.
Türk Hukuku’nda ise ETCK döneminde, güvenlik tedbirlerinin
ertelenebilmesi mümkün değildi. Gerçekten, ertelemeyi düzenleyen, Ceza
İnfaz Kanunu’nun 6. maddesine göre, sadece özgürlüğü bağlayıcı cezalar ile
ağır ve hafif para cezasının ertelenebileceği düzenlenerek, güvenlik
tedbirlerinin ertelenemeyeceği dolaylı olarak ortaya konmuştur. YTCK’ya
göre de ertelemeye ilişkin 51. maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, sadece
hapis cezaları ertelenebilir; yani güvenlik tedbirlerinin ertelenmesi mümkün
değildir.
Burada önemle belirtmek gerekir ki; YTCK’nın tez konumuza ilişkin,
53. maddesinin 3. fıkrasından “güvenlik tedbirlerinin ertelenebileceği”
yönünde çıkarım yapılmamalıdır. Zira ilgili maddede, “mahkûm olunan hapis
cezasının ertelenmesi durumunda, failin velayet, vesayet ve kayyımlık
haklarından da yoksun kalmayacağı ve keza bir kamu kurumunun veya kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı,
kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme
hakkından yoksun bırakılmayabileceği düzenlenmektedir. Bu ise, güvenlik
tedbirinin, ertelenebileceği anlamına gelmeyip, ilgili güvenlik tedbirinin ön
şartı olan hapis cezasının ertelenmesi durumunda, mezkûr güvenlik
tedbirlerinin hiç uygulanmayacağı anlamına gelmektedir.
6.4. Zamanaşımı
Zamanaşımının, güvenlik tedbirlerine etkisini de dava zamanaşımıceza
zamanaşımı ayrımı bağlamında değerlendirmek gerekmektedir.
6.4.1. Dava Zamanaşımı
Bazı yazarlar, davanın zamanaşımına uğraması halinde, davanın
açılamayacağı ve dolayısıyla kişinin suçu işleyip işlemediğinin tespit
edilemeyeceği gerekçesiyle, dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel olacağını savunmaktadırlar. Keza ÖZGENÇ de dava
zamanaşımının dolması durumunda, zamanaşımına uğrayan suçla ilgili
olarak, ceza tayin edilemeyeceği gibi, tedbire de hükmedilemeyeceğini
savunmaktadır.
NUHOĞLU ise dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel olduğunu kabul etmekle beraber, bu konuda ceza
zamanaşımındaki sürelerin değil, güvenlik tedbirlerinin, suçta tekerrürü
önlemek amacına yönelik tedbirler olması itibariyle, tekerrüre ilişkin sürelerin
uygulanmasını önermektedir.
Öğretide kimi yazarlar ise dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel olmayacağını ileri sürmektedir. Bunlardan ARTUK’a
göre, güvenlik tedbirleri, failin toplum bakımından arz ettiği tehlikeli hale göre
uygulandığından, dava zamanaşımı gerçekleşmişse bile, tehlikeli hal devam
ettiği müddetçe, güvenlik tedbirlerine hükmedilebilmelidir. ÖNDER ise
TCK’da güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına uğramayacağı hususunda bir
hüküm bulunmadığı gerekçesiyle, güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına
uğramayacağını ileri sürmektedir.
Bize göre, davanın zamanaşımına uğraması, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına kesin olarak engel teşkil eder. Bu görüşümüzün temel
dayanağı, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesinin ilk şartının, failin fiilinin
suç teşkil etmesi gerektiğidir. Daha açık bir ifadeyle, davanın zamanaşımına
uğraması halinde, kişi hakkında yargılama yapılamayacağından ve
dolayısıyla kişinin, suç işleyip işlemediği belirlenemeyeceğinden, o kişi
hakkında bir ceza hukuku yaptırımı olan güvenlik tedbirlerine de
hükmedilemez. Bu durum, ceza hukukuna ilişkin tüm evrensel prensiplerin ve
özellikle hukuku devleti ilkesi ile şüpheden sanık yararlanır ilkesinin de tabi
bir sonucudur. Dolayısıyla, tehlikelilik kavramından yola çıkan ARTUK’un bu
konudaki görüşünü isabetli bulmadığımız gibi, ÖNDER’in görüşünü de
özellikle yüzeysel ve şekli bir gerekçeye dayandırması itibariyle kabul
etmiyoruz.
Federal Alman Ceza Kanunu’nun, 79. paragrafının 4. fıkrasındaki
“Tehlikeli suçluların gözaltı edilmeleri tedbirinin yerine getirilmesi
zamanaşımına uğramaz” hükmü ile güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına
uğramayacağını kabul etmesine rağmen; Türk Hukuku’nda; gerek ETCK,
gerekse YTCK, dava zamanaşımı durumunda, güvenlik tedbirlerinin
uygulanabileceği yönünde herhangi bir hüküm içermemektedir. Burada
önemle belirtmek gerekir ki YTCK’nın dava zamanaşımını düzenleyen 66.
maddesinin 7. fıkrasından, güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına
uğramayacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Zira ilgili maddedeki “Bu Kanunun
İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya
müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt
dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.” düzenlemesi, bu
durumda ceza veya güvenlik tedbirlerinin zamanaşımına uğramayacağı
anlamına gelmemekte; söz konusu şartların gerçekleşmesi halinde, bizatihi
davanın zamanaşımına uğramayacağını öngörmektedir.
6.4.2. Ceza Zamanaşımı
Öğretide kimi yazarlara göre, dava zamanaşımının aksine, ceza
zamanaşımı, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez.
Bunlardan EREM’e göre, ceza zamanaşımı, tıpkı özel afta olduğu gibi
cezanın infazını ortadan kaldırmakta, failin tehlikeliliğini ortadan
kaldırmamaktadır ve dolayısıyla güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum
bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin
neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde
bulundurulması gerekmektedir. AYDIN’a göre de suç işlediği belirlenen ve
cezasının infazı mümkün olmayan fail, ele geçtiği anda sosyal tehlikeliliği
sürüyorsa, güvenlik tedbiri uygulamasına muhatap olabilmelidir.
Bazı yazarlar ise, tıpkı dava zamanaşımında olduğu gibi, ceza
zamanaşımının da güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil
edeceğini ileri sürmektedirler. Mesela NUHOĞLU’na göre, ceza
zamanaşımının, güvenlik tedbirleri uygulanmasına engel olması
gerekmektedir; aksi takdirde fail hakkında güvenlik tedbiri değil de ceza
uygulanması istenecektir. Bununla birlikte, zamanaşımı süresi dolmasına
rağmen, failin tehlikeliliği devam ediyorsa, bu takdirde idari tedbirler
uygulanabilmelidir.
Türk Hukuku’nda ETCK döneminde, ceza zamanaşımının güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasına engel olacağı yönündeki tek düzenleme, 112.
maddenin son fıkrasındaki “cezanın zamanaşımına uğraması halinde,
emniyeti umumiye altında bulundurulma tedbirinin uygulanamayacağı”
yönündeki düzenlemedir ki söz konusu hüküm de 1987 yılında yürürlükten
kaldırılmıştır. Dolayısıyla ETCK’nın genel olarak, ceza zamanaşımının,
güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel olmayacağı görüşünü
benimsediğini ifade edebiliriz. YTCK’da ise, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı
olan veya hükümde belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı
doluncaya kadar devam eder”. Keza 70. maddeye göre de “Müsadereye
ilişkin hüküm, kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez”.
Bu maddelerden çıkan sonuç, YTCK’ya göre, ceza zamanaşımının
gerçekleşmesinin, kimi güvenlik tedbirlerine engel olacağıdır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
GÜVENLİK TEDBİRİ OLARAK HAK YOKSUNLUKLARI
1. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Amacı
Güvenlik tedbirlerinin, failin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın,
suç işleyen kişi hakkında ya da suçun konusu ile veya suçun işlenmesinde
kullanılan araçla ilgili olarak uygulanan, koruma ya da iyileştirme amacına
yönelik ceza hukuku yaptırımları olduğunu yukarıda belirtmiştik. Dolayısıyla
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının amacı da “suç işleyen kişinin suç
teşkil eden fiilinden kaynaklanan tehlikeli halden, toplumun korunmasıdır”.
Nitekim YTCK’nın 53. maddesinin gerekçesine göre de “İşlediği suç
dolayısıyla, toplumda kişiye karşı duyulan güven sarsılmaktadır. Bu nedenle,
suçlu kişi özellikle güven ilişkisinin varlığını gerekli kılan belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır”. Keza güvenlik tedbirlerinin esas
amacı, suçlunun ıslahı, terbiyesi, topluma yeniden kazandırılması ve suçta
tekerrürün önlenmesi suretiyle, toplum düzenin korunması olduğuna göre,
hak yoksunluklarının temel amacı da suç işleyen ve böylelikle toplum
bakımından tehlikeli olduğunu ortaya koyan faillin yeniden suç işleme
ihtimalinden, toplumu korumaktır. Gerçekten, fail, suç işleyerek, toplumun
düzenini bozmakta, bu eyleminin karşılığı olarak da cezalandırılmaktadır.
Oysa toplumu tehlikeli failin muhtemel hukuka aykırı fillerinden korumak için
cezanın yanı sıra başka araçlara da ihtiyaç vardır ki bu ihtiyaca güvenlik
tedbirleri cevap verir.
Kimilerine göre de suç anti sosyal bir davranış biçimidir. Suç işleyen
kişi bu davranışı ile anti sosyal bir kişilik olduğunu ortaya koymaktadır. Bu
kişiye karşı kamunun duyduğu güvenin azalması veya kaybolması olağandır.
Dolayısıyla suçlu kişi toplum ile arasındaki güven ilişkisinin devamını
gerektiren bazı hakları kullanmaktan mahrum olacaktır.
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen hakların en önemli ortak
özelliği “güven ilişkisi”ne dayanmasıdır. Öyleyse, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluğunun bir amacı da toplum ile suçlu arasındaki söz konusu güven
ilişkisinin yeniden tesis edilmesidir.
Son olarak belirtmek gerekir ki suç failinin gerçekleştirdiği haksızlık
dolayısıyla, hukuk düzenin kişiler arasında oluşturduğu denge bozulduğuna
ve bu kişiye yaptırım uygulanması suretiyle güdülen genel amaç, bozulan
dengenin yeniden tesis edilmesi olduğuna göre, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının bir diğer amacı da hukuk düzeninin kişiler arasında
sağladığı dengenin korunmasıdır.
2. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Uygulanma
Şartları
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanma şartlarının,
genel şartlar ve özel şartlar olmak üzere iki ana başlık altında incelenmesi
daha doğru olacaktır. Buna göre;
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları da güvenlik tedbirlerinin bir
çeşidi olduğuna göre; güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için, her şeyden önce ve fakat kural olarak, tüm güvenlik
tedbirleri bakımından gerekli olan genel şartların varlığı gerekmektedir.
Burada “kural olarak” ifadesinin kullanılmasının nedeni, söz konusu genel
şartlardan, mahkeme kararının, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için şart olmamasıdır. Gerçekten, konuyu düzenleyen
YTCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasına göre, kişi hakkında kasten işlenmiş
olan suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin “kanuni sonucu olarak” söz
konusu haklardan yoksunluğa yol açan güvenlik tedbiri uygulanır. Diğer bir
ifadeyle, kişi hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için, mahkeme veya hâkim hükmü şart değildir. Keza
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, hapis
cezasına mahkûmiyete ilişkin hükümde, bu hususla ilgili olarak bir açıklığın
bulunması da şart değildir.
Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması
bakımından gerekli olan güvenlik tedbirlerine ilişkin genel şartlardan; birincisi
suç teşkil eden bir fiilin varlığı, ikincisi failin tehlikeli olması ve nihayet
üçüncüsü de kanunilik ilkesidir.
Öte yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için zikredilen genel şartların varlığı yeterli değildir. Bundan
başka, konuyla ilgili olarak, YTCK’nın 53. maddesinde de bir takım özel
şartlar da öngörülmüştür. Bunlar ise, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olması ve
suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olmasıdır.
Aşağıda, söz konusu genel ve özel şartlar, ayrıntılarıyla
incelenecektir.
2.1. Genel Şartlar
Yukarıda da belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunlukları da güvenlik tedbirlerinin bir çeşidi olduğuna göre; güvenlik
tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için de mahkeme hükmü
şartı hariç, diğer üç genel şartın; yani suç teşkil eden bir fiilin varlığı, failin
tehlikeli olması ve nihayet kanunda öngörülmüş olmasının varlığı şarttır.
2.1.1. Suç Teşkil Eden Bir Fiilin Varlığı
Güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için her şeyden önce, failin
fiilinin suç teşkil etmesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, güvenlik tedbirlerine
ancak bir suç işlendikten sonra hükmedilebilir. Dolayısıyla güvenlik tedbiri
olarak hak yoksunluklarının da uygulanabilmesi için, failin fiilinin suç teşkil
etmesi şarttır. Nitekim bu şart YTCK’nın 53. maddesinde de açıkça
öngörülmektedir.
Yalnız burada önemle belirtmek gerekir ki failin işlediği fiilin suç
vasfını haiz olması için, onun kusurlu bulunması şart değildir. Diğer bir
ifadeyle, kendisine kusur izafe edilemeyen failin fiili, haksızlık teşkil ediyorsa,
söz konusu fiil sırf bu “haksızlık” niteliği itibariyle, suç olarak kabul edilir ve bu
suçun faili hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunabilir.
Öte yandan, YTCK’nın 53. maddesinin 4. fıkrasına göre, fiili işlediği
sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında, güvenlik tedbiri
olarak hak yoksunlukları uygulanmaz. Ancak bu hükümden, 18 yaşını
doldurmamış olan failin fiilinin “suç” vasfını haiz olmadığı sonucu
çıkarılmamalıdır. Zira yaş küçüklüğü, suçun yapısına etki etmeyen ve fakat
suç failinin cezasını azaltan ya da tamamen ortadan kaldıran bir durumdur.
Dolayısıyla, 18 yaşını doldurmamış olan suç failine kusur izafe edilemese
bile, onun işlediği fiil, sırf haksızlık niteliği itibariyle suçtur. Öyleyse, 18 yaşını
doldurmamış olan suç faili hakkında güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının uygulanmamasının nedeni, onun fiilinin suç niteliğinde
olmaması değil, kanun koyucun suç ve yaptırım siyasetidir.
Belirtmek gerekir ki, sadece hazırlık hareketleri, güvenlik tedbirlerinin
uygulanması için yeterli olmayıp, güvenlik tedbirlerinin uygulanabilmesi için
tamamlanmış bir suçun varlığı şarttır. Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının da uygulanabilmesi için de hapis cezasına mahkûmiyet şart
koşulduğuna göre ve de sırf hazırlık hareketleri, kişinin hapis ya da bir başka
cezaya mahkûmiyetini sonuçlamayacağına göre, kişinin suça hazırlık
hareketleri, onun güvenlik tedbiri olarak haklardan yoksunluğuna yol
açmayacaktır.
Keza cezalandırılabilir bir fiili gerçekleştirmeyen kişi hakkında
güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, hukuk devleti ilkesi ile suç ve cezaların
kanuniliği ilkesine aykırı olduğundan, teşebbüs aşamasında kalmış bir fiil
dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmolunamaz. Dolayısıyla, güvenlik
tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için de suçun
tamamlanmış olması şarttır.
Nihayet, güvenlik tedbirine hükmolunabilmesi için, suç failinin, suçun
kanuni tanımında yer alan fiili bizatihi gerçekleştiren fail olması şart olmayıp,
suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi ya da başkasını
suç işlemeye azmettiren kişi yahut suçun işlenmesine yardım eden kişi
hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunabilir. Yeter ki failin fiili suç teşkil
etsin ve söz konusu suç, tehlikelilik arz etsin. Diğer bir ifadeyle, güvenlik
tedbirlerinin temel amacı koruma ve iyileştirme olduğuna göre, şayet suç
dolayısıyla, tehlikelilik hali ortaya çıkıyorsa, suç teşkil eden fiili gerçekleştiren
failin, failliğinin çeşidinin önemi yoktur. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak
hak yoksunluklarının uygulanması bakımından da failliğin niteliği ve derecesi
önem arz etmeksizin; sırf kasıt ve hapis cezasına mahkûmiyet unsurlarına
bağlı olarak, kişi hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları
uygulanabilecektir.
2.1.2. Suç Dolayısıyla Tehlikelik Durumunun Ortaya Çıkması
Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin genel şartlardan ikincisi
ise, işlenen suç dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya çıkmış olmasıdır.
Zira güvenlik tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla orantılı olarak değil,
tehlikelilik hali göz önünde bulundurularak uygulanan bir ceza hukuku
yaptırımıdır. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için de işlenen suç dolayısıyla, “tehlikelik” durumunun ortaya
çıkmış olması şarttır. Nitekim YTCK’nın 53. maddesinin gerekçesinde de
belirtildiği üzere, suçlu kişi, özellikle güven ilişkisinin varlığını gerekli kılan
belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmaktadır. Gerçekten güven ilişkisine
dayanan, kamu görevine girme hakkı; seçme, seçilme, vakıf, dernek, sendika
ve siyasi parti yöneticiliği veya deneticiliği gibi siyasi haklar; velayet, vesayet
ve kayyımlık gibi medeni haklar, suç failinin tehlikeliliği bakımından önem arz
eden haklardır. Daha açık bir ifadeyle, suç işleyerek toplum bakımından
tehlikeliliğini ortaya koyan failden toplumun korunması, güvenlik tedbiri olarak
hak yoksunluklarının temel amacı ve dolayısıyla söz konusu tedbirinin
uygulanma şartları bağlamında olmazsa olmazıdır.
Tehlikelilik, kavram olarak, gelecekte zararlı bir olayın
gerçekleşeceğine dair bir ihtimali ifade eder. Bununla beraber, zararlı bir
davranışın gerçekleşeceğine dair her ihtimal, ceza hukuku anlamında
tehlikelilik olmayıp; ceza hukuku bağlamında tehlikelilik, ceza hukuku
normlarının tekrar ihlal edileceğine ilişkin bir ihtimali belirtir.
Öte yandan, suç işlemiş olan herkes tehlikeli addedilemez. İşte bu
nedenle pozitivistlerden bu yana, “sosyal tehlikelilik”-“cürmi tehlikelilik” ayrımı
yapılmaktadır. “Sosyal tehlikelilik”, paranoyak veya uyuşturucu bağımlısı bir
kişinin durumunda olduğu gibi, önceden suç işlememiş ancak toplum için
tehlikeli olabilecek kişiler açısından söz konusu iken “cürmi tehlikelilik” ise
önceden suç işlemiş ve tekerrür ihtimali olan sosyal tehlikeli insanın
durumudur. Bu ayrım bağlamında, güvenlik tedbirleri için şart olan
tehlikelilik, “cürmi tehlikelilik”tir. Dolayısıyla güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının uygulanması bakımından öngörülen tehlikelilik de “cürmi
tehlikelilik”tir. Nitekim YTCK’nın 53. maddesinde de suç failinin kasten
işlemiş olduğu suçtan bahsedilmekle, esasen cürmi tehlikeliliğe atıfta
bulunulmaktadır.
Burada son olarak ve önemle belirtmek gerekir ki “tehlikelilik”, sadece
güvenlik tedbirlerinin bir şartı değil, aynı zamanda bu tedbirlerin uygulanma
sınırını da belirlemektedir. Zira güvenlik tedbirleri, suçla değil, var olma
nedenleri olan tehlikelilik haliyle orantılı olmak ve ona uygun bulunmak
zorundadır. Başka bir anlatımla, güvenlik tedbirleri, işlenen suçun ağırlığıyla
değil, tehlikelilik durumu göz önünde bulundurularak uygulanan bir ceza
hukuku yaptırımıdır. Dolayısıyla, güvenlik tedbirlerine hükmederken, ilgili
tedbirin, tehlikelilikle orantılı olmasına titizlikle dikkat edilmelidir.
Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması
bakımından da YTCK’nın 53. maddesinin 2. maddesindeki “Kişi, işlemiş
bulunduğu suç dolayısıyla mahkûm olduğu hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamaz.” hükmü de söz konusu
tedbirin uygulanması bakımından, failin tehlikeliliğini “mahkûm olduğu hapis
cezasının infazı müddetince” öngörmektedir. Yine madde gerekçesinde de
belirtildiği üzere, kişi mahkûm olduğu cezanın infazının gereklerine uygun
davranarak, bunun tamamlanmasıyla kendisinin tekrar güven duyulan bir kişi
olduğu konusunda topluma da bir mesaj vermektedir ve bu bakımdan hak
yoksunluklarının en geç cezanın infazının tamamlanması aşamasına kadar
devam etmesi, suç ve ceza politikasıyla güdülen amaçlara daha uygun
düşmektedir.
2.1.3. Kanun Tarafından Öngörülmesi (Kanunilik İlkesi)
Güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin genel şartlardan
sonuncusu ise kanunilik ilkesi olarak da ifade edilen, söz konusu tedbirlerin
kanun tarafından öngörülmesidir. Dolayısıyla güvenlik tedbirlerinin neler
olduğu ve bunların hangi hallerde uygulanabileceği kanunda ayrı ayrı
gösterilmelidir. Nitekim güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları
bakımından da YTCK’nın 53. maddesinde, söz konusu tedbirin hangi
hallerde uygulanabileceği açıkça düzenlendiği gibi, hangi haklardan yoksun
kılınacağı da ilgili maddede sayma yöntemiyle ve sınırlı olarak
belirlenmiştir.
2.2. Özel Şartlar
Yukarıda da belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının uygulanabilmesi için zikredilen genel şartların varlığı yeterli
değildir. Bundan başka, konuyla ilgili olarak, YTCK’nın 53. maddesinde de bir
takım özel şartlar da öngörülmüştür. Bunlar ise, suçun kasıtlı olarak işlenmiş
olması ve suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş
olmasıdır.
2.2.1. Suçun Kasıtlı Olarak İşlenmiş Olması
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin
birinci özel şartı, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olmasıdır. Gerçekten,
YTCK’nın 53. maddesinin, 1. fıkrasında da açıkça belirtildiği üzere, güvenlik
tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için, suçlunun işlediği

suçun “kasıtlı” bir suç olması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, kişinin taksirle
işlemiş olduğu suçtan dolayı, onun belli hakları kullanmaktan yoksun
bırakılabilmesi, kural olarak söz konusu değildir.
Burada, “kural olarak” ifadesini kullanmamıza yol açan istisna ise,
YTCK’nın 53/6. maddesinde düzenlenmektedir. Buna göre, “Belli bir meslek
veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne
aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az
ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının
yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir”.
Kanaatimizce söz konusu düzenleme, oldukça isabetli bir
düzenlemedir. Zira mesela, tıp doktorluğu gibi, insan hayatı bakımından
önemli ölçüde dikkat ve özen yükümlülüğü gerektiren bir mesleğin icrası
esnasında işlenen taksirli suçlar bakımından, herhangi bir güvenlik tedbiri
uygulanmaması, güvenlik tedbirlerinin temel amacı olan, toplumun
tehlikelilikten korunması amacına aykırıdır. Keza ülkemizde, trafik düzeninin
gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğünün de sıklıkla ihlal edildiği gerçeği
karşısında da söz konusu düzenlemenin ne derece isabetli olduğu
tartışmasızdır.
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,
kişinin işlediği suçun, kasıtlı bir suç olması gerektiğine göre, “kast”
kavramından ne anlaşılması gerektiği de ortaya konulmalıdır.
YTCK’nın 21/1. maddesindeki tarife göre, kast, suçun kanuni
tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.
Belirtmek gerekir ki suçun kanuni tarifinde yer alan bütün maddi
unsurlar, kast kapsamına dâhildir. Yani, suçun haksızlık muhtevasını
belirleyen bütün unsurlar fail tarafından bilinmedikçe, kastın varlığından söz
edilemez. Failin bilmesi gereken bu unsurlar, geçmişte veya halen mevcut
olan bir hususa ilişkin olabileceği gibi, ileride gerçekleşebilecek bir hususa da
ilişkin olabilir.
Kastın varlığından bahsedilebilmesi için; ya kanunda suç olarak tarif
edilen belirli bir fiilin işlenilmesinin kararlaştırılmış veya bu fiilin neticesinin
gerçekleşeceğinin mutlak bir surette müşahede edilmiş olması gerekir ki bu
durumda doğrudan kast söz konusudur; ya da bu neticenin gerçekleşmesinin
muhtemel addedilmesine rağmen, gerçekleşmesine katlanılmış olması
gerekir ki bu durumda da olası kast söz konusudur.
Nitekim YTCK’nın 21. maddesinde de kast, “doğrudan kast” ve “olası
kast” olmak üzere, iki tür halinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de
belirtildiği üzere, olası kast durumunda, suçun kanuni tanımında yer alan
unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen,
kişi fiili işlemektedir. Diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini
kabullenmektedir. Açıkçası, işlenmesi kararlaştırılan fiilin kanunen tarif edilen
muayyen bir neticenin gerçekleşmesine sebebiyet vereceği muhtemel telakki
edilmiş ve müşahede edilmiş olmasına rağmen, bu neticenin
gerçekleşmesine katlanılmış ise diğer bir ifadeyle, kanuni tarife uygun
neticenin meydana geleceği muhtemel addedilmesine rağmen fail, fiili
işlemekten geri kalmamışsa, “olası kast” söz konusudur. Yine madde
gerekçesinde, olası kastın daha iyi anlaşılabilmesi bakımından, kırmızı ışıkta
geçen sürücünün yayalara çarpıp onları yaralaması veya öldürmesi ile düğün
esnasında havaya ateş eden bir kişinin elinin seyrini kaybetmesi sonucunda
yere paralel olarak yaptığı bir atış sonucunda orada bulunanları yaralaması
ya da öldürmesi örneklerine yer verilmekte ve söz konusu durumlarda failin
“olası kast”la hareket etmiş olduğu kabul edilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanması bağlamında, YTCK’nın 53/1. maddesinde “doğrudan kast-olası
kast” ayrımı da yapılmadığına göre, olası kastla işlenen suçlar bakımından
da kişinin maddede zikredilen haklardan yoksun kalacağının kabulü
gerekmektedir. Sonuç olarak ve daha kısa bir ifadeyle, kişinin işlediği suçun
doğrudan kastla mı işlendiği, yoksa olası kastla mı işlendiği ayırt
edilmeksizin, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları uygulanabilecektir.
2.2.2. Suçlu Hakkında Hapis Cezasına Mahkûmiyet Kararının
Verilmiş Olması
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin ikinci
ve son özel şartı ise suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı
verilmiş olmasıdır. Gerçekten, YTCK’nın 53. maddesinin, 1. fıkrasında da
açıkça belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesi için, suçlunun işlediği kasıtlı suçtan dolayı, hakkında hapis
cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekmektedir. Dolayısıyla
kişinin işlediği suç kasıtlı olsa bile, YTCK’nın diğer bir ceza türü olan adli para
cezasına mahkûmiyet halinde, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları söz
konusu olamaz. Keza hapis cezası, bir tedbire çevrilmişse, bu durumda da
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları uygulanamaz. Zira YTCK’nın 50/5.
maddesine göre, “Uygulamada asıl mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre
çevrilen adlî para cezası veya tedbirdir”.
Belirtmek gerekir ki güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesinin şartı olan hapis cezasının süresi önem arz etmemektedir.
Öte yandan, ilgili maddede mahkûmiyetin süresine bakılmaksızın, hak
yoksunluklarının öngörülmüş olmasını, öğretide eleştirenler de vardır.
Ancak kanaatimizce, güvenlik tedbirlerinin bir amacı da toplumu, suç failinin
tehlikeliliğinden korumak olduğuna göre, maddede mahkûmiyetin süresine
bakılmaksızın ve fakat mahkûmiyet süresince hak yoksunluğu öngörülmüş
olması, zikredilen amaca daha uygundur. Başka bir ifadeyle, daha az cezayı
gerektiren bir suçun faili de tıpkı daha fazla cezayı gerektiren suçun faili gibi
toplum için tehlikeli olabileceğine göre, mahkûmiyetin süresine bakılmaksızın
hak yoksunluğu öngörülmüş olması kanaatimizce daha isabetlidir. Kaldı ki
YTCK’nın yaptırım sisteminde, süresiz bir hak yoksunluğu da
öngörülmediğine göre, daha az ceza alan suçlu, ancak mahkûmiyetinin infazı
müddetince zikredilen haklarından yoksun kalacaktır. Bu ise, güvenlik
tedbirlerinin, failin tehlikeliliği ile orantılı olması ve failin tehlikeliliği
müddetince uygulanması ilkelerine daha uygun düşmektedir.
Ayrıca YTCK’nın sisteminde hak yoksunlukları, sadece ceza
kanunda zikredilen asli cezaya bağlı feri bir ceza olmayıp, kasden işlenen bir
suçtan hapis cezasına mahkûmiyetin yasal bir sonucu olarak uygulanan bir
güvenlik tedbiri olduğundan, özel ceza kanunlarına göre hapis cezasına
mahkûm olanlar da 53. maddedeki şartlar varsa, bu haklardan yoksun
kalacaklardır.
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,
suçlunun kural olarak hapis cezasına mahkûm olmuş olması şart olmakla
birlikte, bu kuralın tek istisnası da 53/5. maddesinde düzenlenmiştir. Buna
göre “Birinci fıkrada sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması
suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet
hâlinde, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar bu hak
ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Hükmün
kesinleşmesiyle icraya konan yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının
tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.” Yani suçlu, birinci fıkrada
sayılan hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle suç işlemişse,
söz konusu suçtan dolayı hapis cezasına değil, sadece adli para cezasına
mahkûm olmuşsa dahi, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına
kadar söz konusu haktan yoksun kalacaktır. Mesela sıradan bir kişi, yine
sıradan bir kişiyi, kasten ve fakat etkisi basit bir tıbbi müdahaleyle
giderilebilecek ölçüde hafif yaralaması halinde, YTCK’nın 86/2. maddesi
gereğince adli para cezasına mahkûm olabilecek ve bu durumda 53. madde
bağlamında “hapis cezasına mahkûmiyet” unsuru gerçekleşmediğinden,
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluğu uygulanamayacaktır. Oysa aynı suçu,
bir velinin velayeti altında bulunanlara karşı işlemesi durumunda, suçlu
hakkında adli para cezasına mahkûmiyete karar verilse dahi, 53/5. madde
dolayısıyla, söz konusu suçlu, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir
katına kadar, velayet hakkından yoksun bırakılacaktır.
3. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Süresi
3.1. Genel Olarak
Güvenlik tedbirleri genellikle “müddetsiz hüküm”, diğer bir ifadeyle
“süresi önceden belli olmayan hüküm” şeklinde uygulanır. Zira güvenlik
tedbirlerinde, suç failinin fiili dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik esas alınır ve
tehlikeliliğin ortadan kalkacağı zaman, tıpkı bir doktorun, hastasının ne kadar
zaman içinde iyileşeceğini bilemeyeceği gibi, önceden belirlenemez ve
dolayısıyla suç teşkil eden fiilin toplum bakımından gösterdiği tehlike devam
ettikçe, güvenlik tedbiri uygulaması da devam eder. Nitekim YTCK’nın
müsadereye ilişkin 54. ve 55. maddelerinde, söz konusu güvenlik tedbirinin
belli bir süre geçtikten sonra uygulanmasına son verileceği yönünde bir
düzenlemeye yer verilmemiştir. Keza YTCK’nın akıl hastalarına özgü
güvenlik tedbirlerini düzenleyen 57. maddesinin 2. fıkrasında da “Hakkında
güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık
kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan
kalktığının veya önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine mahkeme veya
hâkim kararıyla serbest bırakılabilir.” hükmüyle, esasen söz konusu tedbirin
süresizliği ortaya konulmuş ve ancak toplum bakımından tehlikeliliğin ortadan
kalkması veya önemli ölçüde azalması halinde ve hâkim kararıyla söz
konusu tedbirin sona ereceği belirtilmiştir. Yine YTCK’nın sınır dışı edilmeye
ilişkin 59. maddesinde ve tüzel kişiler hakkındaki güvenlik tedbirlerine ilişkin
60. maddesinde de mezkur tedbirlerin, müddetsiz hüküm biçiminde
uygulanacağı ortaya konmuştur.
Güvenlik tedbirlerinin süresi bakımından kural, müddetsiz hüküm
olmakla birlikte, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, müddetsiz hüküm
biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır. Gerçekten,
YTCK’nın 53/2. maddesine göre, “Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla
mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları
kullanamaz”. Dolayısıyla hak yoksunluğu, mahkûmiyetin kesinleşmesi ile
başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar
devam edecektir.
Oysa ETCK, bazı haklardan mahrumiyeti, ömür boyu mahrumiyet
olarak kabul etmiş ve bunların ancak yasak hakların geri verilmesi
muhakemesi sonucunda mahkemece kaldırılabileceğini öngörmüştü.
YTCK’da ise süresiz bir hak yoksunluğu söz konusu olmadığına göre,
memnu hakların iadesi düzenlemesine gerek görülmemiştir.
Güvenlik tedbirlerinde esasen kuralın “müddetsiz hüküm” olmasına
rağmen, hak yoksunlukları bakımından bir istisna getirilerek, söz konusu
tedbirin cezanın infazıyla, yani belirli bir süreyle sınırlandırılması, YTCK’nın
53. maddesinin gerekçesinde “Cezalandırılmakla güdülen asıl amaç, işlediği
suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma
kazandırılması olduğuna göre, suça bağlı hak yoksunluklarının da belli bir
süreyle sınırlandırılması gerekmiştir. Bu nedenle, madde metninde söz
konusu hak yoksunluklarının mahkûm olunan cezanın infazı tamamlanıncaya
kadar devam etmesi öngörülmüştür. Böylece, kişi mahkûm olduğu cezanın
infazının gereklerine uygun davranarak bunun tamamlanmasıyla kendisinin
tekrar güven duyulan bir kişi olduğu konusunda topluma da bir mesaj
vermektedir. Bu bakımdan hak yoksunluklarının en geç cezanın infazının
tamamlanması aşamasına kadar devam etmesi, suç ve ceza politikasıyla
güdülen amaçlara daha uygun düşmektedir.” şeklinde açıklanmıştır. Bu ise
YTCK’nın, ETCK’dan farklı olarak, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarında, suç işleyen kişinin, işlediği suç dolayısıyla toplumdan adeta
tecrit edilmesini değil, işlediği suçun cezasının infazının tamamlanması ile
birlikte yeniden topluma kazandırılmasını amaç edindiğini göstermektedir ki
kanaatimizce bu yaklaşım, çağdaş ceza hukukunun, cezadan ve güvenlik
tedbirinden umduğu faydaya daha uygun düşmektedir. Gerçekten cezadan
beklenen amaç, suçlunun etkin bir pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar
topluma kazandırılması olarak belirlenince, suça bağlı hak yoksunluklarının
da mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar devam
etmesi doğru bir yaklaşım olmaktadır. Eğer bu hak yoksunluklarını hapis
cezasının infazından sonra da devam ettirilmesi kabul edilirse; kişinin
topluma kazandırılmasından ziyade, uzaklaştırılması sonucu ortaya çıkar ki
bu durumda cezadan beklenen amaç geçekleşmemiş olur.
İşlediği suç sebebiyle mahkûm olmuş ve cezası infaz edilmiş kişiye
cezanın infazı sırasında; tekrar suç işlemesini engelleyici etkenler
kazandırılmış, yeniden sosyalleşmesi teşvik edilmiştir(5275 sayılı İnfaz
Kanunu m.3). Zira cezasını bihakkın çekmiş olan kişi işlediği suçtan dolayı
etkin pişmanlığını göstermiş ve böylece bu kişiye karşı toplumun kaybolan
güveni de yeniden tesis edilmiştir. Eğer infaz sırasında bu özellikler suçluya
kazandırılamamış ise bunun bedelini tek başına kişiye ödetmek adil değildir.
Etkili ve eğitici infaz yapamayan kamu da bundan sorumludur. Bu sebeple
cezaya bağlı hak yoksunlukları süresiz olmamalıdır.
3.2. Hak Ve Yetkilerin Kötüye Kullanılması Suretiyle İşlenen
Suçlarda Hak Yoksunluğunun Süresi
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis
cezasının infazı müddetince uygulanacağı, kural olmakla beraber, bu kural
istisnasız da değildir.
Gerçekten YTCK’nın 53/5. maddesine göre, “Birinci fıkrada sayılan
hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar
dolayısıyla hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, ayrıca, cezanın infazından
sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak
ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Bu hak ve
yetkilerden birinin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla
sadece adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, hükümde belirtilen gün
sayısının yarısından bir katına kadar bu hak ve yetkinin kullanılmasının
yasaklanmasına karar verilir. Hükmün kesinleşmesiyle icraya konan
yasaklama ile ilgili süre, adlî para cezasının tamamen infazından itibaren
işlemeye başlar”. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bu durumda
mahkemenin belli bir hak ve yetkiyle ilgili olarak vereceği yasaklama kararı
bir güvenlik tedbiri niteliği taşımaktadır. Suçun işlenmesinde kullanılan hak ve
yetkilerin, yine kişinin tekrar topluma kazandırılması amacına uygun olarak,
ilamda belirtilen süre kadar, hapis cezasının infazından sonra da
kullanılmasının yasaklanması, toplumun bu hakların kötüye kullanılmasından
korunması olarak kabul edilmelidir.
Bu hükme göre; suç, maddenin birinci fıkrasında sayılan hak ve
yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle işlenilmişse, mesela bir milletvekili hak
ve yetkisini kötüye kullanarak, örneğin ihaleye fesat karıştırma suçunu
işlemişse, hapis cezasına mahkûmiyet halinde, ayrıca, cezanın infazından
sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak
ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Örnekteki
milletvekili, YTCK’nın 235/1. maddesine göre, 5 yıl hapis cezasına
çarptırılması halinde, hapis cezasının infazı müddetince, yani 5 yıl milletvekili
ve genel olarak kamu görevlisi olamayacağı gibi, ayrıca bu cezanın
infazından sonra da 2,5 yıl ile 5 yıl arasında da ayrıca milletvekilliği ve genel
olarak kamu görevliliği yapamayacaktır.
Yine aynı hükme göre; hak ve yetkilerden birinin kötüye kullanılması
suretiyle işlenen suçlar dolayısıyla sadece adlî para cezasına mahkûmiyet
hâlinde, mesela bir sendika yöneticisi, görevini kötüye kullanarak sendikanın
parasını kendi özel harcamaları için sarf etmişse ve söz konusu suçtan dolayı
sadece örneğin 300 gün adli para cezasına hükmolunmuşsa, adli para
cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlamak üzere, 150
günden 300 güne kadar söz konusu haktan mahrum bırakılacaktır. Buradaki
yoksunluk süresinin, adli para cezasının tamamen infazından sonra işlemeye
başlaması, kanun koyucun, adli para cezasının infazını kolaylaştırmaya
yönelik bir zorlayıcı unsur olarak öngörmesi biçiminde
değerlendirilmektedir.
Ayrıca ve önemle belirtmek gerekir ki buradaki hak yoksunluğunun
uygulanıp uygulanmaması bakımından hâkimin takdir yetkisi
bulunmamaktadır.
Burada bir hususu da açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Söz
konusu fıkra metnine bakıldığında, hak yoksunluğunun, hapis cezasının
infazından sonraya bırakılmış olması dolayısıyla, hapis cezasının ertelenmesi
halinde söz konusu hak yoksunluğunun uygulanmayacağı sonucuna
ulaşılabilir. Ancak YTCK’nın öngördüğü sistemde, erteleme bir koşullu af
olmaktan çıkarılıp, bir ceza infaz kurumu haline getirildiğinden ve YTCK’nın
51/8. maddesinde “Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi hâlli olarak
geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır” hükmüne açıkça yer
verildiğinden, hükmedilen hapis cezası ertelenen mahkûm bakımından
YTCK’nın 53/5. maddesi bağlamında hak yoksunluğu uygulanacaktır. Daha
açık bir ifadeyle, hak ve yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle işlenen suçlar
bakımından, hapis cezasının ertelenmiş olması; ayrıca, cezanın infazından
sonra işlemek üzere, hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadar bu hak
ve yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilmesine engel
olmayacaktır.
3.3. Koşullu Salıverilme Durumunda Velayet, Vesayet Ve
Kayyımlık Haklarından Yoksunluğun Süresi
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis
cezasının infazı müddetince uygulanacağı kuralının ikinci istisnası ise 53/3.
maddede düzenlenmiştir. Gerçekten, YTCK’nın 53/3. maddesine göre
“Mahkûm olduğu hapis cezası dolayısıyla koşullu salıverilen hükümlünün
kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından
yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz”. Koşullu salıverilmenin
düzenlendiği Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107.
maddesine göre, kurumdaki infaz süresini iyi halli geçiren mahkûmlardan;
ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını,
müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli
hapis cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının üçte ikisini infaz
kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler.
Dolayısıyla, mesela kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı 15 yıl hapis
cezasına mahkûm edilen hükümlü, cezanın 10 yılını kurumda iyi halli olarak
çektikten sonra, koşullu salıverilmeden faydalanabilecek ve böylelikle
salıverilmeden itibaren de kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve
kayyımlık hakkına yeniden kavuşacaktır.
Bu hükümde dikkat edilmesi gereken nokta, tüm hak yoksunlukları
bakımından değil, sadece hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet,
vesayet ve kayyımlık hakları bakımından, hak yoksunluğunun süresinin, infaz
müddetince değil, daha kısa bir süre uygulanmasıdır. Öyleyse, yukarıdaki
örneğe göre, 10 yılın sonunda şartla salıverilen hükümlü bakımından, diğer
hak yoksunlukları uygulanmaya devam edecektir.
3.4. Belli Bir Meslek Veya Sanatın Ya Da Trafik Düzeninin
Gerektirdiği Dikkat Ve Özen Yükümlülüğüne Aykırılık
Dolayısıyla İşlenen Taksirli Suçlarda Hak Yoksunluğunun
Süresi
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis
cezasının infazı müddetince uygulanacağı kuralının üçüncü istisnası da 53/6.
maddedeki “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik düzeninin gerektirdiği
dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan
mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu
meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da sürücü belgesinin geri
alınmasına karar verilebilmesi” hükmüdür. Bu hükme göre; mesela bir toplu
taşıma aracı şoförü, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla
işlediği taksirli suçtan dolayı örneğin YTCK’nın 89. maddesine göre 6 ay
hapis cezasına mahkûm olduğunda, mahkûmiyetinin infazı süresince, yani 6
ay değil, 3 aydan 3 yıla kadar toplu taşıma aracı şoförü olamayacağı gibi,
bunun yerine aynı müddet için sürücü belgesinin geri alınmasına da karar
verilebilecektir. Belirtmek gerekir ki 53/6. maddenin devamına göre
“Yasaklama ve geri alma hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre,
cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar”. Yani örneğe göre,
hapis cezası mesela 01.01.2006 tarihinde kesinleşmişse, yasaklama veya
geri alma bu tarihte yürürlüğe girmekle beraber, hak yoksunluğunun süresi
örnekteki 6 aylık hapis cezasının tamamen infaz edilmesinden itibaren
işlemeye başlar. Buradaki sürenin başlangıcı ile ilgili düzenleme ile
hükümlünün infazdan kaçması dolayısıyla herhangi bir avantaj sağlamasının
önüne geçilmesi amaçlandığı, bizce de doğru olarak ileri sürülmektedir.
Son olarak belirtmek gerekir ki buradaki hak yoksunluğunun
uygulanıp uygulanmaması bakımından kanun koyucu, hâkime takdir yetkisi
tanımıştır. Yani hâkim, söz konusu tedbire hükmedip hükmetmemekte ve
eğer hükmedecekse süresini belirlemekte, vicdani kanaatine göre hareket
edecektir.
4. YTCK’da Düzenlenen Güvenlik Tedbiri Olarak Hak
Yoksunlukları
4.1. Kamu Hizmeti Hakkından Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından birincisi, kamu hizmeti hakkından yoksunluktur.
Gerçekten, YTCK’nın 53/1-a. maddesine göre, “Kişi, kasten işlemiş olduğu
suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak; sürekli,
süreli veya geçici bir kamu görevinin üstlenilmesinden; bu kapsamda, Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeliğinden veya Devlet, il, belediye, köy veya bunların
denetim ve gözetimi altında bulunan kurum ve kuruluşlarca verilen, atamaya
veya seçime tâbi bütün memuriyet ve hizmetlerde istihdam edilmekten”
yoksun bırakılır.
Oysa ETCK’da kamu hizmetinden yasaklılık, bir “ceza” olarak
düzenlenmişti. Ayrıca ETCK’da kamu hizmetlerinden yasaklılık cezası hem
bir asli ceza (ETCK m. 20) olarak hem de bir fer’i ceza (ETCK m. 31) olarak
hükmedilebilmekte ve her iki durumda da hükümlü, süresiz veya belirli süreli
olarak kamu hizmeti hakkından yoksun bırakılabilmekteydi.
Öte yandan, ETCK’nın 35. maddesi bağlamında düzenlenen kamu
hizmetinden yasaklılık, belli suçlar için sınırlanmış olduğu halde; YTCK’nın
53/1-a maddesine göre, suç tipi ya da hürriyeti bağlayıcı cezanın süresi
bakımından bir sınırlama öngörülmeksizin, kamu hizmeti hakkından
yoksunluk tedbiri uygulanabilecektir. Bu ise güvenlik tedbirlerinin amacına
ve mahiyetine daha uygun düşmektedir.
4.2. Seçme Seçilme Ve Diğer Siyasi Haklardan Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından ikincisi; seçme, seçilme ve diğer siyasi haklardan
yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-b. maddesine göre, “Kişi, kasten
işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu
olarak; seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan”
yoksun bırakılır. Bu durumda kişi siyasi haklarını kullanamayacağından
kararın yüksek seçim kurulu veya ilçe seçim kuruluna gönderilmesi
gereklidir.
ETCK’da ise 20. maddede aynı husus, bir ceza olarak
düzenlenmiştir.
Hükümde, “diğer siyasi haklar”ın neler olduğu hususunda bir açıklığa
yer verilmemiştir. Kanaatimizce bundan anlaşılması gereken, Anayasa’nın
dördüncü bölümünde düzenlenen haklardır. Zira bir hukuk sisteminde, hangi
hakların siyasi haklar olduğunu belirleme yetkisi, yasa koyucuya değil,
anayasa koyucuya aittir. Anayasa’nın dördüncü bölümüne göre ise, hakkında
mezkûr hak yoksunluğu uygulanan kişi; seçme ve seçilmenin yanı sıra, siyasi
faaliyette bulunma, halk oylamasına katılma, siyasi parti kurma, partiye üye
olma ve nihayet parti yöneticisi ve deneticisi olma hakkından yoksun
bırakılacaktır. Belirtmek gerekir ki sayılanlardan, siyasi parti yöneticisi ve
deneticisi olma hakkından yoksunluk, 53/1-d maddesinde de ayrıca
düzenlenmiştir.
4.3. Velayet Hakkından Vesayet Veya Kayyımlığa Ait Bir
Hizmette Bulunma Hakkından Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından üçüncüsü; velayet, vesayet ve kayyımlık haklarından
yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-c. maddesine göre, “Kişi, kasten
işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu
olarak; velayet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette
bulunmaktan,” yoksun bırakılır. Söz konusu haklar, Türk Medeni Kanunu’nun
335-363, 396-431. maddelerinde düzenlenmiş olan medeni haklardır ve kişi
kasten işlediği bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkum olmakla, söz konusu
hakları, cezasının infazı bitene kadar kullanamaz. Öte yandan, YTCK’nın
53/3. maddesine göre “mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu
salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve
kayyımlık yetkileri açısından hak yoksunluğu uygulanmaz”.
Belirtmek gerekir ki ETCK’nın 33. ve 437. maddelerinde, söz konusu
yaptırım, bir ceza olarak öngörülmüştür. Gerçekten, ETCK’nın 33.
maddesinde, söz konusu yaptırım, 5 seneden fazla ağır hapis cezası için
öngörülmüştür. Keza ETCK’nın 437. maddesinde de söz konusu yaptırım,
belli suç tipleri için öngörülmüştür. Oysa YTCK’ya göre, kasten işlenen suçlar
için verilen ve süresi önemli olmaksızın her hürriyeti bağlayıcı ceza
bakımından, söz konusu güvenlik tedbiri uygulanacaktır. Bu ise güvenlik
tedbirlerinin amacına ve mahiyetine daha uygun düşmektedir.
4.4. Vakıf, Dernek, Sendika, Şirket, Kooperatif ve Siyasî Parti
Tüzel Kişiliklerinin Yöneticisi Veya Denetçisi Olma
Hakkından Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından dördüncüsü; vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve
siyasî parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmak haklarından
yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-d. maddesine göre, “Kişi, kasten
işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu
olarak; vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasî parti tüzel
kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan ” yoksun bırakılır.
Bu tüzel kişilerin organlarında yer alacaklardan genellikle sabıka
kaydı istendiğinden bu hak mahrumiyetinin infazı bu şekilde olacaktır.
Kanaatimizce söz konusu düzenlemenin temel amacı, suç failinin
tehlikeliliğinden, kamu yararı gayesinin öne çıktığı ve demokratik toplum
düzenin en önemli unsurları olarak kabul edilen sivil toplum örgütlerinin ve
dolayısıyla toplumun korunmasını sağlamaktır.
Belirtmek gerekir ki ETCK’da bu yönde bir yaptırıma yer verilmiş
değildir.
4.5. Bir Kamu Kurumunun Veya Kamu Kurumu Niteliğindeki
Meslek Kuruluşunun İznine Tâbi Bir Meslek Veya Sanatı,
Kendi Sorumluluğu Altında Serbest Meslek Erbabı Veya
Tacir Olarak İcra Etme Hakkından Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından beşincisi; bir kamu kurumunun veya kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi
sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme
hakkından yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/1-e. maddesine göre, “Kişi,
kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni
sonucu olarak; bir kamu kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek
kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi sorumluluğu altında
serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etmekten” yoksun bırakılır.
Buna göre, kasten işlenen bir suç dolayısıyla hapis cezasına
mahkûmiyet halinde, kişinin örneğin, doktorluk, avukatlık, muhasebecilik gibi
meslekleri icra edebilmesi kural olarak, mümkün değildir55. Ancak YTCK’nın
53/3. maddesine göre, mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen hükümlünün
söz konusu haktan yoksun olmayacağına hâkim tarafından karar verilebilir.
4.6. Belli Bir Meslek Veya Sanatın İcrasından Yoksunluk
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından altıncısı; belli bir meslek veya sanatın icrası hakkından
yoksunluktur. Gerçekten, YTCK’nın 53/6. maddesine göre, “Belli bir meslek
veya sanatın gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla
işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla
olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına karar
verilebilir. Yasaklama hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre,
cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar”.
Burada önemle vurgulamak gerekir ki mahkûm olunan cezanın türü
ya da süresi, söz konusu hak yoksunluğu bakımından önemli değildir.
Dikkat edilirse, bu hükümde düzenlenen güvenlik tedbiri,
diğerlerinden farklılıklar arz etmektedir. En başta, diğerlerinin aksine, bu
hükümdeki güvenlik tedbirinin uygulanabilmesi için, suçun kasıtlı olarak
işlenmesi değil, taksirli olarak işlenmesi aranmaktadır. Bundan başka, bu
hükümdeki hak yoksunluğu, mahkûmiyetin infazı müddetince değil, üç ay ile
üç yıl arasında sürecektir. Keza bu hükümde, tedbirin süresinin başlangıcı,
cezanın infazının başlaması değil, cezanın infazının tamamlanmasıdır. Son
olarak, diğerlerinin aksine, söz konusu tedbirin uygulanıp uygulanmaması,
hâkimin takdirine bırakılmıştır.
4.7. Sürücü Belgesinin Geri Alınması
YTCK’nın 53. maddesinde düzenlenen güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarından yedinci ve sonuncusu; sürücü belgesinin geri alınmasıdır.
Gerçekten, YTCK’nın 53/6. maddesine göre, “trafik düzeninin gerektirdiği
dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan
mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, sürücü
belgesinin geri alınmasına karar verilebilir. Geri alma hükmün
kesinleşmesiyle yürürlüğe girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren
işlemeye başlar”.
Burada da mahkûm olunan cezanın türü ya da süresi, söz konusu
hak yoksunluğu bakımından önemli değildir.
Dikkat edilirse, bu hükümde de tıpkı belli bir meslek veya sanatın
icrasından yoksunlukta olduğu gibi, diğerlerinden farklılıklar
bulunmamaktadır. Yine belli bir meslek veya sanatın icrasından yoksunlukta
olduğu gibi, en başta, diğerlerinin aksine, bu hükümdeki güvenlik tedbirinin
uygulanabilmesi için, suçun kasıtlı olarak işlenmesi değil, taksirli olarak
işlenmesi aranmaktadır. Bundan başka, bu hükümdeki hak yoksunluğu,
mahkûmiyetin infazı müddetince değil, üç ay ile üç yıl arasında sürecektir.
Keza bu hükümde, tedbirin süresinin başlangıcı, cezanın infazının başlaması
değil, cezanın infazının tamamlanmasıdır. Son olarak, diğerlerinin aksine,
söz konusu tedbirin uygulanıp uygulanmaması, hâkimin takdirine
bırakılmıştır.
5. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarına İlişkin Özel
Durumlar
YTCK’nın 53. maddesinde, ilke olarak, kasten işlenen bir suçtan
mahkûmiyet halinde, kişinin bazı önemli haklarından, mahkûmiyetin infazı
müddetince yoksun bırakılacağı benimsenmiştir.
Bununla birlikte, bazı hallerin gerçekleşmesi durumunda, söz konusu
yoksunlukların tamamının ya da bazılarının uygulanamayacağı, keza bazı
hallerin gerçekleşmesi durumunda ise söz konusu yoksunlukların uygulanıp
uygulanmayacağı hususunda hâkime takdir hakkı tanınmış olduğu da bir
gerçektir.
Ayrıca YTCK’da özel af ve ceza zamanaşımı gibi, kimi ceza hukuku
genel kurallarının, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarına etkisi de
düzenlenerek, hak yoksunlukları bağlamında bir yasa boşluğu oluşmamasına
da özen gösterilmiştir.
Nihayet, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması
bakımından, YTCK ile 5352 Sayılı (Yeni) Adli Sicil Kanunu’nun ilişkisi de son
derece önem arz etmektedir.
Aşağıda, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarına ilişkin söz
konusu özel durumlar ayrı ayrı incelenecektir.
5.1. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının
Uygulanmayacağı Haller
YTCK’nın 53. maddesinde, kural olarak, kasten işlenen bir suçtan
mahkûmiyet halinde, kişinin bazı önemli haklarından, mahkûmiyetin infazı
müddetince yoksun bırakılacağının düzenlenmiş olduğu yukarıda belirtilmişti.
Bununla birlikte kanun koyucu, 53/4. maddede “Kısa süreli hapis cezası
ertelenmiş veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler”
bakımından söz konusu hak yoksunluklarının hiçbirinin uygulanmayacağını;
yine 53/3. maddede ise “mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu
salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve
kayyımlık” haklarından yoksun olmayacağını da hüküm altına almıştır. Söz
konusu durumlarda, tedbirin uygulanmaması mutlak olup, bu hususta hâkime
takdir yetkisi tanınmamıştır. Diğer bir ifadeyle, zikredilen hallerin
gerçekleşmesi durumunda, hâkim, mutlak olarak, ilgili tedbirlerin
uygulanmasına karar veremez.
5.1.1. Kısa Süreli Hapis Cezasının Ertelenmesi ve Yaş
Küçüklüğü Durumunda Hak Yoksunluğu Olarak Güvenlik
Tedbirlerinin Uygulanmaması
YTCK’nın 53/4. maddesine göre, “Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş
veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında
birinci fıkra hükmü uygulanmaz”. Yani erteleme veya yaş küçüklüğü
durumunda, hak yoksunluklarının hiçbiri uygulanamaz.
Kısa süreli hapis cezası ise YTCK’nın 49/2. maddesine göre, 1 yıl
veya daha az süreli hapis cezasıdır. Öyleyse kişi, kasten işlemiş olduğu
suçtan dolayı 1 yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olmuşsa ve söz
konusu ceza ertelenmişse, bu kişi hakkında, hak yoksunluklarının hiçbiri
uygulanmayacaktır. Kanaatimizce, kanun koyucu bu düzenleme ile; 1 yıl
veya daha az süreli hapis cezasına mahkûm edilmiş ve söz konusu
cezasının ertelenmesine karar verilmiş bir suçlunun, işlediği suç ile, daha ağır
bir cezayı gerektiren suçları işleyen suçlulara göre, toplum nazarındaki güven
duygusunu daha az zedelemesi itibariyle, söz konusu suçlular bakımından,
hak yoksunluklarının uygulanması halinde, cezai yaptırımdan beklenen
amacın gerçekleşmeyeceği yaklaşımını ortaya koymaktadır. Gerçekten, .
maddenin gerekçesinde “Cezalandırılmakla güdülen asıl amaç, işlediği
suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar topluma
kazandırılması olarak belirlendiğine ve de tedbire konu hakların, kişi
bakımından önem arz eden ve özellikle toplumla bireyin arasındaki güven
ilişkisini gerekli kılan haklar olarak kabul edildiğine” göre, nispeten daha az
bir hak ihlalinin karşılığı olarak 1 yıl veya daha az bir cezaya mahkûm edilen
ve söz konusu cezası ertelenen suçlunun, yukarıda ifade edilen derecede
önemli olan haklarından mahrum edilmesini, cezai yaptırımdan beklenen
amaçla örtüştürebilmek mümkün değildir. Zira aksi yöndeki kabul, suç işleyen
kişinin, içinde bulunduğu suçluluk durumundan ibra edilip, yeniden topluma
kazandırılmasını değil, bilakis yeniden suç yoluna itilmesine yol açacağını
sonuçlar ki bu çağdaş ceza hukukunun amaçları ile de bağdaşmaz. Diğer
taraftan, YTCK’da bir koşullu af olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu hâline
getirilmiş olan erteleme kurumunun gereği de mahkûmiyetin ertelenmesi
durumunda, kişinin haklarından yoksun bırakılmaması gerektiği sonucunu
ortaya koymaktadır. Çünkü erteleme, çoğu zaman suç işlemeyi itiyad haline
getirmemiş “tesadüfî” suçlular hakkında uygulanan ve cezanın, suçlunun
kişiliğine uydurulmasının, yani bireyselleştirilmesinin en önemli yollarından
birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla tesadüfî suçluların, işledikleri suç
dolayısıyla ceza evine girmeden de toplum düzenine uygun davranmaları
sağlanabilir. Öyleyse, işlediği suç dolayısıyla, cezaevine girmeden de etkin
bir pişmanlık duyup, toplumla yeniden barışacağı yönünde güçlü bir intiba
uyandıran suçluların, özellikle güven ilişkisini gerekli kılan haklarından da
mahrum edilmemesi, bir taraftan suçlunun ıslahını kolaylaştırarak toplumun
korunmasına yardımcı olacak, diğer taraftan da güvenlik tedbirlerinin
uygulanması bakımından temel ilkelerden biri olan “güvenlik tedbirlerinin,
tehlikelilikle orantılı olarak ve tehlikelilik süresince uygulanması” ilkesine de
daha uygun bir mahiyet arz edecektir.
YTCK’nın 53/4. maddesine göre, sadece kısa süreli hapis cezası
ertelenenler değil, aynı zamanda fiili işlediği sırada on sekiz yaşını
doldurmamış olan kişiler hakkında da güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının hiçbirinin uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Bu
düzenlemeyle güdülen amacı da yine suç ve ceza siyaseti ile yani kanun
koyucunun cezai yaptırımın gayesi hakkındaki yaklaşımıyla izah etmek
gerekmektedir. Gerçekten YTCK’ya göre cezalandırılmakla güdülen asıl
amaç, işlediği suçtan dolayı kişinin etkin pişmanlık duymasını sağlayıp tekrar
topluma kazandırılmasıdır. Diğer taraftan, YTCK’nın yaş küçüklüğüne ilişkin
31. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, “Kişinin, fiziksel gelişimine
paralel olarak, toplumun değer yargılarını, bunların anlam ve içeriğini
algılama yeteneği gelişmektedir. Yine bu gelişim sürecinde algılama
yeteneğinin yanı sıra, ayrıca toplumdaki ölçü davranış kurallarının gerekleri
doğrultusunda hareketlerini yönlendirebilme (irade) yeteneği de
gelişmektedir”. Keza kusur yeteneği üzerinde etkili olan nedenlerin başında
yaş küçüklüğü gelmektedir. Dolayısıyla henüz irade yeteneğini ve
dolayısıyla kusur yeteneğini tam olarak sağlayamamış olan yaş küçükleri
hakkında, sanki bu kişiler cezanın anlamını ve cezalandırılmaları ile güdülen
amacı yeterince kavrayabilecekmiş gibi, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunlukları uygulamak cezai yaptırımın amacıyla bağdaşmamaktadır.
Ayrıca cezai ehliyetinin tamamen ya da önemli ölçüde azaldığı kabul edilen
yaş küçükleri hakkında ya hiç ceza verilmemesi ya da cezadan indirim
yapılması öngörüldükten sonra, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirleri
bakımından lehte bir düzenleme yapılmaması, ceza siyasetini de kendi içinde
tutarsız hale getirirdi. Bununla birlikte ve önemle belirtmek gerekir ki
YTCK’nın 31. maddesinde “Kusur yeteneği bulunmayan yaş küçüğü
hakkında ceza tertip edilemeyeceği ve fakat bu kişiler hakkında koruyucu,
eğitici ve yeniden topluma kazandırıcı nitelikte güvenlik tedbirlerine
hükmedileceği” de bizce de isabetli olarak kabul edilmiştir. Zira bize göre,
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının temel amacı, toplumun suç
işleyen kişiden korunmasını sağlamaktır. Dolayısıyla, kusur yeteneği
bulunmayan yaş küçükleri hakkında, toplumu bu kişilerin tehlikeliliğinden
korumaya yönelik değil ve fakat bizatihi bunların korunması, eğitilmesi ve
yeniden topluma kazandırılması yönünde, mesela YTCK’nın 56. maddesinin
göndermesiyle, 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun bağlamında güvenlik tedbirleri
uygulanabilecektir.
5.1.2. Erteleme Veya Koşullu Salıverme Durumunda Velayet
Vesayet Ve Kayyımlık Haklarından Yoksun Olmama
YTCK’nın 53/3. maddesine göre “Mahkûm olduğu hapis cezası
ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki
velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yukarıdaki fıkralar hükümleri
uygulanmaz”. Yani mahkûm olduğu hapis cezası ertelenen veya koşullu
salıverilen hükümlü hakkında hak yoksunluklarının tamamı değil, sadece
kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri bakımından
yoksunluk uygulanmayacaktır.
Yalnız bu hükümle, 53/4. maddedeki hükmün birbirine
karıştırılmaması gerekmektedir. Zira 53/4. maddede, mahkûm olunan kısa
süreli yani 1 yıl veya daha az süreli hapis cezasının ertelenmesi durumunda,
hak yoksunluklarının tamamının uygulanmayacağı düzenlendiği halde; 53/3.
maddede süresi önemli olmaksızın ertelenen hapis cezası bakımından, tüm
haklardan değil, sadece hükümlünün kendi altsoyu üzerindeki velayet,
vesayet ve kayyımlık hakkından yoksun bırakılamayacağı öngörülmektedir.
Gerçekten, ertelemeyi düzenleyen YTCK’nın 51. maddesine göre, “İşlediği
suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen
kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada on sekiz
yaşını doldurmamış veya altmış beş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç
yıldır”. Dolayısıyla, mesela işlediği kasıtlı suç dolayısıyla iki yıl hapis cezasına
mahkûm edilen ve fakat bu cezası ertelenen hükümlü hakkında, kendi
altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık haklarından yoksunluk
tedbiri uygulanamayacağı halde, bu hükümlü hakkında diğer hak
yoksunlukları uygulanabilecektir.
Kanaatimizce bu hükümle, kişinin kendi altsoyu üzerindeki velayet,
vesayet ve kayyımlık haklarının “şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan” kabul
edilerek, bu hakları konu edinen hak yoksunlukları bakımından daha sınırlı
biçimde bir yoksunluk öngörülmesi suretiyle, cezai yaptırımın temel amacı
olan suç failinin etkin bir pişmanlık duymasını sağlayarak, yeniden topluma
kazandırılması amaçlanmaktadır. Zira YTCK’nın ertelemeyi düzenleyen 51.
maddesine göre, ertelemeye karar verebilmek için suçlunun daha önce kasıtlı
bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması
ve suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla
tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması
şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Öyleyse, nispeten daha az
bir ceza öngörülen suçun failini, itiyadi değil, tesadüfi suçlu olarak kabul edip,
söz konusu suçlunun yargılama sürecinde pişmanlık gösterdiğini de nazara
alarak, mahkum olduğu hapis cezasının ertelenmesine karar verildikten
sonra, söz konusu suçluyu, şahsına sıkı sıkıya bağlı en temel hakları olan
velayet, vesayet ve kayyımlıktan mahrum bırakmak, cezai yaptırımın temel
amacı ile bağdaşmamaktadır. Keza, güvenlik tedbirleri, genel olarak,
tehlikelilikle orantılı biçimde uygulanan ceza hukuku yaptırımlarıdır ve kişinin
kendi altsoyundan gelen kişilere karşı tehlikeliliğinin daha az olacağı da
tartışmasızdır.
Son olarak belirtmek gerekir ki YTCK’nın 53/3. maddesine göre
mahkûm olduğu hapis cezası dolayısıyla koşullu salıverilen hükümlü
hakkında da kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık
haklarından yoksunluk uygulanmaz. Koşullu salıverilmenin düzenlendiği
Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107. maddesine
göre, kurumdaki infaz süresini iyi halli geçiren mahkûmlardan; ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis
cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmi dört yılını, diğer süreli hapis
cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda
çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Dolayısıyla,
mesela kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı 15 yıl hapis cezasına mahkûm
edilen hükümlü, cezanın 10 yılını kurumda iyi halli olarak çektikten sonra,
koşullu salıverilmeden faydalanabilecek ve böylelikle salıverilmeden itibaren
de kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık hakkına yeniden
kavuşacaktır. Yani örnekteki hükümlü cezasının infazının ilk 10 yılında söz
konusu hakkından yoksun kalmakla birlikte, şartla salıverilmesinden itibaren,
mezkûr hak yoksunluğuna uğramayacaktır.
Kanaatimizce, bu hükmün amacı da tıpkı ertelemede olduğu gibi,
kendi altsoyuna karşı daha az tehlikeli olacağı kabul edilen hükümlüye,
tehlikeliliği ile orantılı biçimde güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluğu
uygulamak ve dahası cezai yaptırımın temel amacı olan suçlunun etkin bir
pişmanlık duymasını sağlayarak, içinde bulunduğu suçluluktan ibra olmasını
temin etmek ve yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olmaktır.
5.2. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının
Uygulanmasının Hâkimin Takdirine Bırakıldığı Haller
Kanun koyucu bazı hallerde ise, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının uygulanmamasını emretmemiş ve fakat söz konusu
yoksunlukların uygulanıp uygulanmaması hususunda, hâkime takdir yetkisi
tanımıştır. Yani, hâkim, aşağıda incelenecek olan durumların gerçekleşmesi
halinde, hak yoksunluğunun uygulanıp uygulanmamasına, kendi vicdani
kanaatine göre karar verecektir.
5.2.1. Erteleme Durumunda Bir Kamu Kurumunun Veya Kamu
Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşunun İznine Tâbi Bir
Meslek Veya Sanatı Kendi Sorumluluğu Altında Serbest
Meslek Erbabı Veya Tacir Olarak İcra Etmekten
Yoksunluk Tedbiri Bakımından Hâkimin Takdir Hakkı
YTCK’nın 53/3. maddesine göre “Mahkûm olduğu hapis cezası
ertelenen hükümlü hakkında birinci fıkranın (e) bendinde söz konusu edilen
hak yoksunluğunun uygulanmamasına karar verilebilir”. Söz konusu
maddenin e bendinde ise, bir kamu kurumunun veya kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı, kendi
sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme
hakkından yoksunluk düzenlenmektedir. Dolayısıyla, hapis cezasının
ertelenmesi durumunda, hâkim, hükümlüyü, bir kamu kurumunun veya kamu
kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tâbi bir meslek veya sanatı,
kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir olarak icra etme
hakkından yoksun bırakabileceği gibi, söz konusu hak yoksunluğunun
uygulanmamasına da karar verebilecektir.
Kanaatimizce söz konusu düzenlemenin amacı, cezai yaptırımın
amacına uygun bir yapı oluşturmak ve güvenlik tedbirlerinin, tehlikelilikle
orantılı olarak uygulanması ilkesini gerçekleştirmektir.
Burada önemli bir noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir. Güvenlik
tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanma şartlarını incelerken, 53.
maddedeki “mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak” ibaresinden hareketle, hak
yoksunluklarının uygulanması hususunda hükümde bir açıklığın bulunmasına
gerek olmadığını belirtmiştik. Bununla birlikte, söz konusu maddede, “ilamda,
hak yoksunluğuna hükmedildiği yönünde açık bir hükme yer vermeye” engel
bir düzenleme de yer almamaktadır. Dolayısıyla, uygulamada karışıklığa yol
açmamak bakımından, özellikle hâkime takdir hakkının tanındığı durumlarda,
ilgili hak yoksunluğunun uygulanıp uygulanmayacağının, ilamda açıkça
belirtilmesinin daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Nitekim uygulamada da hak
yoksunluklarını dikkate alacak ve infaz edecek kurumlar –Cumhuriyet
Savcılığı hariç- mahkeme kararında böyle bir hüküm fıkrası arayabilmekte ve
bu hususta mahkemeden açık karar istemektedirler.
5.2.2. Belli Bir Meslek Veya Sanatın İcrasından Yoksunluk
Bakımından Hâkimin Takdir Hakkı
YTCK’nın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması
hususunda, hâkime takdir hakkı tanıdığı ikinci düzenleme de 53/6.
maddesindeki “Belli bir meslek veya sanatın gerektirdiği dikkat ve özen
yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet
hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, bu meslek veya
sanatın icrasının yasaklanmasına karar verilebileceği” yönündeki
düzenlemedir.
Bu hükümde önemli olan, suçun kasıtlı olarak değil, taksirle işlenmesi
halidir. Dolayısıyla söz konusu ilkenin amacı da güvenlik tedbirlerinin
tehlikelilikle orantılı olarak uygulanması ilkesi ile açıklanabilir. Zira taksir
durumunda, kasıttan farklı olarak, suç faili toplum bakımından daha az
tehlikeli mülahaza edilmektedir. Hatta kimi durumlarda, suç failinin
tehlikeliliğinden söz etmek dahi oldukça güçtür. Mesela, bir doğal afet
durumunda, bir cerrahın ortamın sağlıklılığına yeterince dikkat edemeden,
hayati bir ameliyatı gerçekleştirmesi durumunda, hastanın iyi olma ihtimali
kadar, ölme ihtimali de bulunmaktadır. İşte böyle bir durumda, hastanın
ölmesi sonucu ortaya çıktığında, hekimin mesleğinin gerektirdiği özeni
göstermediği sonucuna ulaşılabilse dahi, hâkimde söz konusu hak
yoksunluğunu uygulamama yönünde bir kanaat oluşabilir. Dolayısıyla, söz
konusu düzenlemenin, yerinde bir düzenleme olduğu kanaatindeyiz.
5.2.3. Sürücü Belgesinin Geri Alınması Bakımından Hâkimin
Takdir Hakkı
YTCK’nın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması
hususunda, hâkime takdir hakkı tanıdığı üçüncü ve son düzenleme de 53/6.
maddesindeki “Trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne
aykırılık dolayısıyla işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az
ve üç yıldan fazla olmamak üzere, sürücü belgesinin geri alınmasına karar
verilebileceği” yönündeki düzenlemedir.
Bu hükümde de önemli olan, suçun kasıtlı olarak değil, taksirle
işlenmesi halidir. Dolayısıyla söz konusu ilkenin amacı da güvenlik
tedbirlerinin tehlikelilikle orantılı olarak uygulanması ilkesi ile açıklanabilir.
Zira taksir durumunda, kasıttan farklı olarak, suç faili toplum bakımından
daha az tehlikeli mülahaza edilmektedir. Yalnız kapsamdaki hak
yoksunluğunun uygulanması bakımından, hâkimin, takdir hakkını kullanırken
daha dikkatli olması gerektiği kanaatindeyiz. Özellikle, ülkemizdeki trafik
düzeninin ihlalinin yoğunluğu ve ortaya çıkardığı sonuçların vahameti
karşısında, takdir hakkının daha ziyade, mahkûmdan yana değil, toplumdan
yana kullanılması gerektiği daha doğrudur. Bu konuda, vicdani kanaat
oluşturulurken bilhassa, mahkûmun itiyadi suçlu olup olmadığı ve suçun
neticesinin öneminin titizlikle değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.
5.3. Özel Affın Hak Yoksunluklarına Etki Etmemesi
Genel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil ettiğini
yukarıda açıklamıştık.
Özel af ise, genel affın aksine, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına
engel teşkil etmez. Zira özel af söz konusu olduğunda, işlenen fiilin suç
olma vasfı ortadan kalkmamakta, sadece kesinleşmiş ceza ortadan
kalkmakta veya değişmekte yahut azalmaktadır. Cezanın infaz edilememesi
veya infazının değişmesi ise işlenen fiilin tehlikelilik niteliğini
değiştirmemektedir. Gerçekten güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum
bakımından tehlikelilik teşkil etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin
neticelerinin tayininde de sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde
bulundurulması gerekmektedir. Ayrıca affın söz konusu olduğu yerde,
kefaret ve kusur söz konusu olması gerektiği halde, güvenlik tedbirlerinde
ise, kusur ve kefaret değil, geleceğe yönelik bir tehlike mevcuttur63.
Nitekim YTCK’nın, af müessesesini düzenleyen 65. maddenin 3.
fıkrasında, “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları,
özel affa rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer verilmekle; özel
affın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanmasına engel teşkil
etmeyeceği, tartışmaya imkân vermeyecek biçimde belirtilmiştir.
Kanaatimizce söz konusu düzenleme, oldukça isabetli bir
düzenlemedir. Zira genel olarak güvenlik tedbirleri ve dolayısıyla özelde de
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, cezadan farklı olarak, suç failinin
kusurluluğuna göre değil, tehlikeliliğine göre uygulanan ceza hukuku
yaptırımlarıdır. Dolayısıyla, özel afla birlikte, işlenen fiilin suç vasfı ortadan
kalkmadığına ve dolayısıyla failin kusurluluğundan ibra olması
sağlanmadığına göre, failin tehlikeliliği de devam etmektedir. Ayrıca güvenlik
tedbirleri, bir taraftan failin tehlikeliliğinden toplumu korumayı, diğer taraftan
da bizatihi suç failinin korunmasını ve iyileştirilmesini amaçlamaktadır. Oysa
özel af durumunda, fiilin suç vasfı ortadan kalkmadığından, tehlikelilik de
ortadan kalkmamaktadır. Öyleyse, bu durumda, gerek suç failinin toplum
bakımından tehlikeliliğinin önlenmesi, gerekse suç failinin korunması ve
iyileştirilmesi için, özel affın, güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil
etmemesi gerekmektedir. Mesela, Anayasa’nın 104. maddesine göre,
cumhurbaşkanı; sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebeplerinden birine
dayanarak, özel af kararı verebilmektedir. İşte bu durumda, affa uğrayan
mahkûmun işlediği fiilin suç vasfını kaybetmemiş olduğu ve dolayısıyla
tehlikelilik halinin devam etmekte olduğu kabul edildikten sonra, söz konusu
fail hakkında güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanmasına,
hükmedilen cezanın infazı müddetince devam edilmesinin gerektiğinin kabulü
de zorunludur.
5.4. Ceza Zamanaşımı Durumunda Hak Yoksunlukları
Dava zamanaşımının da tıpkı genel af gibi, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına kesin olarak engel olacağı kanaatimizi yukarıda açıklamıştık.
Ceza zamanaşımının güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel
olup olmayacağı ise öğretide tartışılan bir konudur. Öğretide kimi yazarlara
göre, dava zamanaşımının aksine, ceza zamanaşımı, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel teşkil etmez. Bazı yazarlar ise, tıpkı dava
zamanaşımında olduğu gibi, ceza zamanaşımının da güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel teşkil edeceğini ileri sürmektedirler.
Kanaatimizce, ceza zamanaşımı, tıpkı özel afta olduğu gibi cezanın
infazını ortadan kaldırmakta, failin tehlikeliliğini ortadan kaldırmamaktadır ve
dolayısıyla güvenlik tedbirleri, failin fiilinin toplum bakımından tehlikelilik teşkil
etmesi sebebiyle uygulandığından, tedbirlerin uygulanıp uygulanmaması
bağlamında sadece “tehlikelilik” halinin göz önünde bulundurulması
gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, ceza zamanaşımı, failin tehlikeliliğini
ortadan kaldırmadığına göre, ceza zamanaşımı durumunda da güvenlik
tedbirleri uygulanmalıdır.
Türk Hukuku’nda ETCK döneminde, ceza zamanaşımının güvenlik
tedbirlerinin uygulanmasına engel olacağı yönündeki tek düzenleme, 112.
maddenin son fıkrasındaki “cezanın zamanaşımına uğraması halinde,
emniyeti umumiye altında bulundurulma tedbirinin uygulanamayacağı”
yönündeki düzenlemedir ki söz konusu hüküm de 1987 yılında yürürlükten
kaldırılmıştır. Dolayısıyla ETCK’nın genel olarak, ceza zamanaşımının,
güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına engel olmayacağı görüşünü
benimsediğini ifade edebiliriz.
YTCK’da ise, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı olan veya hükümde
belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar
devam eder”. Keza 70. maddeye göre de “Müsadereye ilişkin hüküm,
kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez”. Bu
maddelerden çıkan sonuç, YTCK’ya göre, ceza zamanaşımının
gerçekleşmesinin, kimi güvenlik tedbirlerine engel olacağıdır.
Dolayısıyla, tez konumuz bağlamında sonuç olarak ifade etmek
gerekirse, ceza zamanaşımı, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanmasına kesin olarak engel teşkil etmemektedir.
5.5. Güvenlik Tedbiri Olarak Hak Yoksunluklarının Uygulanması
Bakımından YTCK İle 5352 Sayılı (Yeni) Adli Sicil
Kanunu’nun İlişkisi
YTCK’nın yaptırım sisteminde, hak yoksunluğunun, mahkûmiyetin
kesinleşmesiyle başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı
tamamlanıncaya kadar devam edeceği öngörülmüş bulunduğundan
yasaklanmış hakların geri verilmesinin (memnu hakların iadesinin) ayrıca
düzenlenmesine gerek görülmemiştir. Nitekim bu husus, 25.5.2005 tarihli
ve 5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’na İlişkin Kanun Teklifi’nin Genel
Gerekçesi’nde açık şekilde vurgulanmıştır: “Yeni TCK’nda, “765 sayılı
Kanundan farklı olarak, belli bir suçtan mahkûmiyete bağlı olarak kişiyi ömür
boyu belli haklardan yoksun bırakacak yaptırım sistemi terk edilmiştir”.
Bu düşüncelerle; daha önce yürürlüğe girmiş bulunan çeşitli
kanunlarda yer alan, kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına
veya belli suçlardan dolayı bir cezaya mahkum olan kişilerin, bu
mahkumiyetleri “affa uğramış olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun
bırakılmasına ilişkin hükümlerin yürürlükten kaldırılması yönünde yeni Adli
Sicil Kanunu’na İlişkin Kanun Teklifi’nde bir hükme yer verilmişti (Teklif metni,
m. 19, f. 1, bent b). Şayet teklif metni yasalaşabilmiş olsaydı YTCK’nın 53.
Maddesi ile hedeflenen amaç da gerçekleşecek ve böylelikle Anayasa’nın 76.
Maddesinin atfıyla 2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 11. Maddesi
hariç olmak üzere, diğer tüm kanunlarda yer alan “affa uğramış olsalar bile”,
belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümler de
yürürlükten kaldırılmış olacaktı.
Ancak söz konusu teklif yasalaşamadığı gibi Yeni Adli Sicil
Kanunu’nun Geçici 2. maddesine yapılan bir ilaveyle; diğer kanunlardaki
kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan
dolayı bir cezaya mahkûm olan kişilerin, bu mahkûmiyetleri “affa uğramış
olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümleri
saklı tutulmuştur.
Böylelikle çeşitli kanunlardaki ”affa uğramış olsalar bile” ibaresinin
yer aldığı hükümlerle, YTCK’nın mahkûmiyete bağlı hak yoksunluğuna ilişkin
hükümleri arasında bir çelişki yaratılmıştır.
Söz konusu çelişki bağlamında; YTCK’nın mahkumiyete bağlı hak
yoksunluğuna ilişkin hükümlerine rağmen, uygulamanın çeşitli kanunlardaki
“affa uğramış olsalar bile” ibaresinin yer aldığı hükümler göre şekilleneceği,
başka bir deyişle, YTCK’nın mahkumiyete bağlı hak yoksunluğuna ilişkin
hükümlerinin, çeşitli kanunlardaki “affa uğramış olsalar bile” ibaresinin yer
aldığı hükümler karşısında uygulama kabiliyeti bulamayacağı ileri
sürülmüştür.
Bir başka görüşe göre ise “YTCK’nın 53. maddesinde sayılan hak
yoksunluklarından başka bir hak mahrumiyetinin; özel kanunlarda belirtilmiş,
şartları sayılmış, affa uğramış olsa bile gibi ifadelerle güçlendirilmiş olsa dahi
söz konusu olmaması gerekir. Çünkü özel kanunlardaki hak
mahrumiyetlerinin 5237 sayılı TCK’nun 5. maddesi karşısında uygulama
imkanı kalmamıştır.
Kanaatimizce Yeni Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Maddesi “yeni” ve
“özel” kanun hükmü olduğundan ve “zaman bakımından uygulama” kuralları
göz önüne alındığında, YTCK’nın 53. Maddesi ile getirilmek istenen ve
modern ceza hukuku anlayışına daha uygun olan sistemde, deyim
yerindeyse önemli bir gedik açmıştır.
Nitekim yaptırım sisteminin değişmesinden sonra, 5237 sayılı
TCK’nın 53. maddesi ile 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu’nun adli sicil bilgilerinin
silinmesi başlıklı 9. maddesi hükümleri dikkate alınarak, Devlet
memuriyetinde iken veya memuriyete girmeden önce 657 sayılı Devlet
Memurları Kanunu’nun 48. maddesinde sayılan suçları işlemek suretiyle
mahkûm olup da cezasını çekenlerin, Devlet memuriyetine atanmalarını talep
etmeleri durumunda memuriyete atanmalarının mümkün olup olmadığı
hususunda düşülen duraksamanın giderilmesi istemine ilişkin Başbakanlığın
talep yazısı üzerine, konu Danıştay’da görüşülmüş ve karara bağlanmıştır.
Danıştay’ın 13.03.2006 tarihli 2005/1290 - 2006/298 E.K. sayılı
kararında, “5237 sayılı TCK’da memnu hakların iadesine imkân veren hukuki
yola yer verilmemekle birlikte, 765 sayılı TCK süresiz olarak mahkûmiyete
bağlı hak yoksunluğunu düzenlediği halde memnu hakların iadesi gibi bir
düzenlemeye yer vererek kişilerin süresiz şekilde hak yoksunluğuna mahkûm
olmamalarını sağladığı, 5237 sayılı TCK’nun ise, mahkûmiyete bağlı hak
yoksunluklarını belli sürelerle sınırlayarak, bu yoksunluğun kişinin hayatının
sonuna kadar devam etmesine engel olduğu, hak yoksunluğu sona erince de
kişinin toplumun diğer bireyleri gibi kanunlar çerçevesinde haklarını
kullanabilmesine imkân tanıdığı görülmektedir. Bu durumda, Devlet memuru
iken 657 sayılı Kanunun 48. maddesinde sayılan suçların herhangi birinden
mahkûm olan ve bu mahkûmiyete bağlı olarak belli hakları kullanmaktan
yasaklanan, söz konusu mahkûmiyeti nedeniyle memuriyeti sona eren kişiler
ile Devlet memurluğuna atanmadan önce söz konusu suçların herhangi
birinden mahkûm olan ve bu mahkûmiyete bağlı olarak belli hakları
kullanmaktan yasaklanan, bu mahkûmiyeti nedeniyle Devlet memurluğuna
atanma şartlarını taşımayan kişilerin, hak yoksunlukları sona ererek
yasaklanan haklarını yeniden kazanmaları durumunda, Devlet memurluğuna
atanmalarının mümkün olduğu ancak, ilgililerin arşiv kaydına alınan adli sicil
bilgileri de göz önüne alınmak suretiyle idarelerin bu atamalar konusunda
takdir yetkileri bulunduğu” görüşüne varılmıştır.
Danıştay’ın mezkûr kararı incelendiğinde; mahkum olduğu hapis
cezasının infazı tamamlanmış olan ve dolayısıyla YTCK’nın 53. Maddesine
istinaden, hak yoksunlukları sona ermiş olması gereken kişinin mesleki
geleceği, adli sicil arşiv kaydında bulunan bilgiler nedeniyle, idarenin takdir
yetkisine bırakılmaktadır. Söz konusu “takdir yetkisi”nin idare tarafından,
hukuka uygun olarak kullanılıp kullanılmaması meselesi ise idare hukukunun
alanına girmekle birlikte; söz konusu takdir yetkisinin yargısal denetimini
gerçekleştiren İdare ve Bölge İdare Mahkemeleri ile Danıştay’ın ise zaman
zaman birbiriyle çelişkili kararlar vermekte olduğu ve böylelikle idarenin takdir
yetkisinin kimi zaman dar, kimi zaman geniş yorumlandığı da malumdur.
Öte yandan ETCK’nın kabul ettiği sistemde, hak yoksunlukları
süresiz olarak öngörüldüğünden, bu anlayışa uygun olarak, memnu hakların
iadesi yöntemi de kabul edilmişti. ETCK’nın 121-124. Maddelerinde ve
CMUK’un 416-420. Maddelerinde düzenlenmiş olan “memnu hakların iadesi”
yöntemiyle, hak yoksunluğunu gerektiren suçlardan mahkumiyet halinde de
yasaklanmış olan hakların tekrar kullanılabilmesinin yolu açılabilmekteydi.
Oysa YTCK’nın kabul ettiği yaptırım sisteminde, hak yoksunluğunun,
mahkûmiyetin kesinleşmesiyle başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının
infazı tamamlanıncaya kadar devam edeceği öngörülmüş bulunduğundan,
sistemin kendi içinde tutarlılığı bakımından, yasaklanmış hakların geri
verilmesi yöntemine gerek görülmemişti.
Hal böyle olunca, bir taraftan YTCK’nın 53. Maddesine rağmen, Yeni
Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Maddesi nedeniyle, çeşitli kanunlarda yer alan
“affa uğramış olsalar bile” ibaresini taşıyan hükümlerin geçerli olması
dolayısıyla, hak yoksunluklarının ömür boyu devam etmesi, diğer taraftan da
YTCK’nın kabul ettiği sistemde “memnu hakların iadesi” yönteminin de
bulunmayışı, deyim yerindeyse, YTCK’nın yaptırım sistemini, ETCK’dan da
geriye, yani 19. Yüzyıl ceza hukuku anlayışının da gerisine götürme
tehlikesini ortaya çıkarmıştır.
Bunun sonucunda, 5560 Sayılı Kanun’un 38. maddesi ile Yeni Adli
Sicil Kanunu’na 13/A maddesi eklenerek yaptırım sistemi parçalanmış ve
kaldırılamayan yasaklanmış hakların kişilere iadesi imkânı sağlanmak
suretiyle sorun çözülmeye çalışılmıştır. Söz konusu değişiklik kanunun
gerekçesinde, YTCK’nda belli bir suçtan mahkûmiyete bağlı süresiz hak
yoksunluğundan söz edilemeyeceği tekrarlandıktan sonra, YTCK dışındaki
çeşitli kanunlarda süresiz hak yoksunluğu doğuran hükümler bulunmasına
rağmen, yasaklanmış hakların geri verilmesi yolunun kapalı tutulmasının,
uygulamada ciddi sorunlara yol açacağı vurgulanmıştır. Bu sorunların
çözümüne yönelik olarak, YTCK dışındaki çeşitli kanunlardaki kasıtlı bir
suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan dolayı bir
cezaya mahkûm olan kişilerin süresiz olarak kullanmaktan yasaklandıkları
hakları tekrar kullanabilmelerine imkân tanıyan bir düzenleme yapılmasına
ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir.
Oysa modern ceza hukuku anlayışına uygun olarak hazırlanmış olan
YTCK’nın 53. Maddesine göre; hem süresiz bir hak yoksunluğu kabul
edilmemiş hem de hak yoksunluklarının iadesine gerek bırakılmamış ve
böylece kendi içinde tutarlı bir yapı oluşturulmuştur.
Dolayısıyla, Yeni Adli Sicil Kanunu ile bozulan bu yapının
düzeltilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bunun için; çeşitli kanunlarda yer alan,
kasıtlı bir suçtan dolayı belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan
dolayı bir cezaya mahkum olan kişilerin, bu mahkumiyetleri “affa uğramış
olsalar bile”, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin
hükümlerin yürürlükten kaldırılması yönünde yeni bir yasal düzenleme
yapılmasını ve Yeni Adli Sicil Kanunu’nun geçici 2. Ve 13/A maddesinin
yürürlükte kaldırılmasını önermekteyiz.
BEŞİNCİ BÖLÜM
SONUÇ VE ÖNERİLER
1. Sonuç
Güvenlik tedbiri kavramı hakkında öğreti ve mevzuatta kavram birliği
olmadığı gibi, tanım konusunda da farklı görüşler ileri sürülmektedir. Biz
“güvenlik tedbirleri” kavramını tercih etmekteyiz ve kanaatimizce, güvenlik
tedbirleri; bir suçun işlenmesinden sonra, kanunilik ilkesi çerçevesinde ve
kural olarak mahkeme kararıyla, suç faili hakkında ya da suçun konusu yahut
işlenmesinde kullanılan araçla ilgili olarak, ceza yerine veya cezayla birlikte
uygulanan, süresi ve şiddeti işlenen suç dolayısıyla ortaya çıkan tehlikelilik ile
orantılı olan ve esas itibariyle koruma ve iyileştirme amacına yönelik ceza
hukuku yaptırımlarıdır.
Gerek Türk Hukuku’nda, gerekse karşılaştırmalı hukukta, güvenlik
tedbirlerinin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Gerçekten, güvenlik tedbirlerinin,
hukuki niteliği bakımından, öğretide ileri sürülen görüşleri; “ceza hukuku
yaptırımı görüşü”, “idari tedbir görüşü”, “bağımsız tedbir görüşü” ve nihayet
“karma görüş” olmak üzere, 4 ana başlık altında toplamak mümkündür. Bize
göre, suç failinin fiili “ceza hukuku yaptırımları” ile karşılanır ve ceza hukuku
yaptırımları, cezalar ve güvenlik tedbirleri kavramlarını kapsayan bir üst
başlıktır. Cezalar ve güvenlik tedbirleri ise; amaç, uygulanma rejimi ve sonuç
bakımından birbirlerinden ayrılsalar da kanunilik ilkesi, yaptırıma yol açan
fiilin hukuki niteliği, yöneldikleri haklar ve yine sonuçları bakımından da
birbirlerine benzerler. İşte özellikle, güvenlik tedbirlerinin, cezalarla benzeştiği
bu yönler, onları, hukuki nitelik bakımından “ceza hukuku yaptırımı” olmakla
sonuçlar.
Suç teşkil eden bir fiilden dolayı hem cezaların hem de güvenlik
tedbirlerinin uygulanıp uygulanamayacağı hususunda; güvenlik tedbirleri ve
cezalara birlikte hükmedilememesi anlamına gelen “tek izlilik” sistemi ile
bunların birlikte uygulanabileceği anlamına gelen “iki izlilik” sistemi olmak
üzere iki ayrı sistem mevcuttur. İşte ortaya konan bu iki sistem bağlamında;
güvenlik tedbirlerinin tek başına ya da ceza ile birlikte uygulanması
hususunda, öğretide ileri sürülen görüşleri, iki ana başlık altında
toparlayabilmek mümkündür. Pozitivistler tarafından ileri sürülen birinci
görüşe göre; suçlulukla ve özellikle mükerrirlikle mücadelede irade serbestîsi
ve manevi sorumluluğa dayanan cezanın kaldırılarak, yerine tamamen
bilimsel ve faydacı niteliğe sahip toplumsal savunma vasıtalarının, yani
güvenlik tedbirlerinin konması gerekmektedir. Manevi sorumluluk esasına
bağlı kalan Klasik Okula göre ise, temel yaptırım olarak cezaların kabul
edilmesi ve bunun yanında, güvenlik tedbirlerinin de bulunması
gerekmektedir. İleri sürülen görüşler hakkındaki süregelen tartışmalar bir
yana, bugünkü pozitif hukukta, cezaları reddedip tamamen güvenlik
tedbirlerine yer veren tek kanun, 1954 Grönland Ceza Kanunu olduğu halde,
hemen bütün yeni ceza kanunları, güvenlik tedbirlerinin ceza ile birlikte
uygulanabileceğini düzenlemektedirler. Kanaatimizce, cezalar, işlediği suç
dolayısıyla kusurlu kabul edilen ve dolayısıyla kusurla orantılı olarak
hükmedilen ceza hukuku yaptırımlarıdır. Oysa güvenlik tedbirleri, özellikle
kendisine kusur izafe edilemeyen suç failinin tehlikeliliğinden çoğu zaman
toplumu korumak, kimi zaman da bizatihi suçluyu söz konusu tehlikelilikten
korumak ve onun iyileştirilmesini sağlamak amacına yönelik ceza hukuku
yaptırımlarıdır. Öyleyse, bazı suç faillerinin kusurlu, bazılarınınsa kusursuz
olabileceği gerçeği karşısında ve ayrıca ceza hukukunun temel amacının
sadece, özel önleme olmayıp, aynı zamanda suç teşkil eden fiilin
tehlikeliliğinden özellikle toplumun ve kimi zaman da bizatihi suçlunun
korunması olduğuna göre, her iki yaptırımın bir arada bulunması
kaçınılmazdır ve her iki yaptırıma birden hükmedilmesi, non bis in idem
kuralına da aykırılık teşkil etmemektedir.
Güvenlik tedbirlerinin, Türk Hukuku’ndaki tarihçesine bakıldığında;
ETCK’da güvenlik tedbiri veya benzeri bir kavrama yer verilmeyip, tüm
yaptırımlar ceza olarak öngörülmüş olduğu halde; güvenlik tedbiri kavramına
ilk defa yer veren ve daha önemlisi güvenlik tedbirlerini, ilk defa sistemli bir
şekilde ve tüm yönleriyle düzenleyen kanun, YTCK’dır.
Güvenlik tedbirlerinin uygulanma şartları hususunda, ileri
sürdüğümüz tanımdan yola çıkarak; birincisi suç teşkil eden bir fiilin
varlığının, ikincisi işlenen suç dolayısıyla tehlikeli halin ortaya çıkmış
olmasının, üçüncüsü kanun tarafından öngörülmüş olmasının ve dördüncü ve
son olarak da kural olarak mahkeme kararının varlığının, birlikte şart
olduğunu kabul etmekteyiz.
Zaman bakımından uygulanma, af, zamanaşımı ve erteleme gibi
ceza hukuku genel kurallarının, güvenlik tedbirleri bakımından uygulanıp
uygulanmayacağı da öğretide tartışılan bir konudur. Bu bağlamda; zaman
bakımından uygulanma ilkesinin, güvenlik tedbirleri bakımından da geçerli
olduğu; genel af ve dava zamanaşımının, güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasına engel oluşturacağı; özel af ve ceza zamanaşımı durumunda
ise güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına devam edileceği; nihayet güvenlik
tedbirlerinin ertelenemeyeceği sonuçlarına ulaşmış bulunuyoruz.
Güvenlik tedbirlerinin esas amacı, suçlunun ıslahı, terbiyesi, topluma
yeniden kazandırılması ve suçta tekerrürün önlenmesi suretiyle, toplum
düzenin korunması olduğuna göre, güvenlik tedbiri olarak hak
yoksunluklarının temel amacı da suç işleyen ve böylelikle toplum bakımından
tehlikeli olduğunu ortaya koyan faillin yeniden suç işleme ihtimalinden,
toplumu korumaktır. Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının diğer
amaçları ise; toplum ile suçlu arasındaki güven ilişkisinin yeniden tesis
edilmesi ve hukuk düzeninin kişiler arasında sağladığı dengenin
korunmasıdır.
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesi için,
mahkeme kararı hariç, yukarıda belirtilen genel şartların yanı sıra; 53.
maddede öngörülen birer özel şart olarak, suçun kasıtlı olarak işlenmiş
olması ve suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş olması
da gerekmektedir. Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanabilmesinin birinci özel şartı, suçun kasıtlı olarak işlenmiş olmasıdır.
Burada, “kural olarak” ifadesini kullanmamıza yol açan istisna ise, YTCK’nın
53/6. maddesinde düzenlenen “Belli bir meslek veya sanatın ya da trafik
düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla
işlenen taksirli suçtan mahkûmiyet hâlinde, üç aydan az ve üç yıldan fazla
olmamak üzere, bu meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına ya da
sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir” hükmüdür. Öte yandan,
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanması bağlamında,
YTCK’nın 53/1. maddesinde “doğrudan kast-olası kast” ayrımı da
yapılmadığına göre, olası kastla işlenen suçlar bakımından da kişinin
maddede zikredilen haklardan yoksun kalacağının kabulü gerekmektedir.
Güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının uygulanabilmesinin ikinci ve son
özel şartı ise suçlu hakkında hapis cezasına mahkûmiyet kararı verilmiş
olmasıdır. Dolayısıyla kişinin işlediği suç kasıtlı olsa bile, YTCK’nın diğer bir
ceza türü olan adli para cezasına mahkûmiyet halinde, güvenlik tedbiri olarak
hak yoksunlukları söz konusu olamaz. Keza hapis cezası, bir tedbire
çevrilmişse, bu durumda da güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları
uygulanamaz. Zira YTCK’nın 50/5. maddesine göre, “Uygulamada asıl
mahkûmiyet, bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası veya
tedbirdir”.
Güvenlik tedbirlerinin süresi bakımından kural, müddetsiz hüküm
olmakla birlikte; güvenlik tedbiri olarak hak yoksunlukları, müddetsiz hüküm
biçiminde değil, belirli bir süreyle sınırlı olarak uygulanır. Gerçekten,
YTCK’nın 53/2. maddesine göre, “Kişi, işlemiş bulunduğu suç dolayısıyla
mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları
kullanamaz”. Dolayısıyla hak yoksunluğu, mahkûmiyetin kesinleşmesi ile
başlayıp, mahkûm olunan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar
devam edecektir. Oysa ETCK, bazı haklardan mahrumiyeti, ömür boyu
mahrumiyet olarak kabul etmiş ve bunların ancak yasak hakların geri
verilmesi muhakemesi sonucunda mahkemece kaldırılabileceğini
öngörmüştü. YTCK’da ise süresiz bir hak yoksunluğu söz konusu olmadığına
göre, memnu hakların iadesi düzenlemesine de gerek görülmemiştir. Öte
yandan, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, mahkûm olunan hapis
cezasının infazı müddetince uygulanacağı, kural olmakla beraber; maddenin
3, 5 ve 6. fıkralarında belirtilen durumlarda hak yoksunluklarının süresi
farklıdır.
YTCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasında tahdidi olarak düzenlenen
güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının, bir kısmı ETCK’da birer feri ceza
olarak düzenlenmiş, diğer bir kısmına ise hiç yer verilmemiştir.
YTCK’nın 53. maddesinde esas itibariyle, kasten işlenen suçtan
dolayı hapis cezasına mahkûmiyetin kanuni sonucu olarak, kişinin bazı
haklarından yoksun kalacağı benimsenmekle birlikte; maddenin 4. fıkrasında
“Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş veya fiili işlediği sırada on sekiz yaşını
doldurmamış olan kişiler” bakımından söz konusu hak yoksunluklarının
hiçbirinin uygulanmayacağı ve yine 3. fıkrasında ise “mahkûm olduğu hapis
cezası ertelenen veya koşullu salıverilen hükümlünün kendi altsoyu
üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık” haklarından yoksun
olunmayacağını da hüküm altına almıştır.
Kanun koyucu; maddenin 3. ve 6. fıkralarında düzenlenen durumların
gerçekleşmesi halinde ise, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanmamasını emretmemiş ve fakat söz konusu yoksunlukların uygulanıp
uygulanmaması hususunda, hâkime takdir yetkisi tanımıştır.
YTCK’da tez konumuzla ilgili olarak, özellikli durum arz eden iki
düzenlemeye yer verilmiştir. Bunlardan, ilk olarak, “özel af”ı düzenleyen 65.
maddenin 3. fıkrasında, “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak
yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir” düzenlemesine yer
verilmekle; özel affın, güvenlik tedbiri olarak hak yoksunluklarının
uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği tartışmaya imkân vermeyecek
biçimde belirtilmiştir. İkinci ve son olarak da ceza zamanaşımı konusunu
düzenleyen, 69. maddeye göre “Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen
hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar devam eder”
ve dolayısıyla, ceza zamanaşımı, hak yoksunluklarının uygulanmasına engel
teşkil etmez.
2. Öneriler
Tez çalışmamız ve elde ettiğimiz sonuçlardan hareketle, Türk pozitif
hukukunda, aşağıdaki değişikliklerin yapılmasını önermekteyiz.
Birincisi, Anayasa’nın 38. maddesinin 3. fıkrasındaki, “Ceza ve ceza
yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” hükmünün, “Ceza ve
güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur” biçiminde değiştirilerek yeniden
düzenlenmesini önermekteyiz. Zira cezai yaptırımın, cezadan başka ikinci
türü olan güvenlik tedbirleri, asla cezanın yerine “geçen” tedbirler değildir.
Çünkü cezalar ve güvenlik tedbirleri, farklı amaçlara yönelmiş ve farklı
sonuçlara yol açan iki ayrı cezai yaptırım türüdür ve keza suç faili hakkında,
kusurluluk durumuna ve suç teşkil eden fiilin ortaya çıkardığı zararla orantılı
olarak cezaya hükmedilebileceği gibi, aynı suç faili hakkında, işlenen suçun
ortaya çıkardığı tehlikelilik durumuna göre ve bununla orantılı olarak cezanın
yanı sıra güvenlik tedbiri de uygulanabilir.
İkinci olarak, YTCK’nın 3. maddesindeki “Suç işleyen kişi hakkında
işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.”
ibaresinin, “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olarak
cezaya ve işlenen fiilin tehlikeliliği ile orantılı olarak güvenli tedbirine
hükmolunur.” biçiminde, yeniden düzenlenmesini önermekteyiz. Zira
öğretideki genel kabule göre, cezalar ve güvenlik tedbirleri farklı amaçlara
hizmet etmekte ve dolayısıyla farklı sonuçlara yol açmakta olduğundan ve
keza cezalar genellikle kusurlu failler hakkında uygulandıkları halde, güvenlik
tedbirleri genellikle kendisine kusur izafe edilemeyen faillere
uygulandıklarından, orantılılık bakımından önemli farklılıklar arz
etmektedirler. Bundan dolayı, cezaların işlenen suçun ağırlığıyla orantılı
olması gerektiği halde, güvenlik tedbirleri işlenen suçun çoğu zaman toplum
ve kimi zaman da fail bakımından ortaya çıkardığı tehlikelilikle orantılı olması
gerekmektedir.
Üçüncü olarak, YTCK’nın, 2. maddesinin 2. fıkrasındaki “İdarenin
düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz” şeklindeki düzenlemenin,
“İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ile ceza ve güvenlik tedbiri konulamaz”
şeklinde yeniden düzenlenmesini önermekteyiz. Zira söz konusu fıkra metni,
sanki cezadan başka bir cezai yaptırım türü bulunmadığı çağrışımını
uyandırmaktadır. Oysa YTCK’nın yaptırım sistemi, cezalar ve güvenlik
tedbirleri olarak iki ayrı türde cezai yaptırımı, tereddüde yer bırakmayacak
biçimde, öngörmektedir. Nitekim aynı maddenin 1. fıkrasındaki “Kanunda
yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik
tedbirine hükmolunamaz” düzenlemesi de bu hususu açıkça ortaya
koymaktadır.
Dördüncü ve son olarak, modern ceza hukuku anlayışına uygun
olarak hazırlanmış olan YTCK’nın 53. Maddesine göre; hem süresiz bir hak
yoksunluğu kabul edilmemiş hem de hak yoksunluklarının iadesine gerek
bırakılmamış ve böylece kendi içinde tutarlı bir yapı oluşturulmuş olmasına
rağmen, Yeni Adli Sicil Kanunu ile bozulan bu yapının düzeltilmesi gerektiği
kanaatindeyiz. Bunun için; çeşitli kanunlarda yer alan, kasıtlı bir suçtan dolayı
belirli süreyle hapis cezasına veya belli suçlardan dolayı bir cezaya mahkum
olan kişilerin, bu mahkumiyetleri “affa uğramış olsalar bile”, belli hakları
kullanmaktan yoksun bırakılmasına ilişkin hükümlerin yürürlükten kaldırılması
yönünde yeni bir yasal düzenleme yapılmasını ve Yeni Adli Sicil Kanunu’nun
geçici 2. Ve 13/A maddesinin yürürlükte kaldırılmasını önermekteyiz.
 
 
Bugün Tekil: 58 Bugün Çoğul: 122 Dün Tekil: 1355 Toplam Tekil: 1582429 Toplam Çoğul: 3928236
        Dataişlem