,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
POLİS GÖREVİ VE YETKİLERİ NELERDİR? / 10-09-2014
POLİS GÖREV VE YETKİLERİ NELERDİR?

1-POLİS FAALİYETININ MAHİYETİ VE SINIRLARI

Polisin kamu düzeninin korunmasına matuf önleme faaliyetleri, çoğu kez kişinin temel hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılmasına da yol açmaktadır. O nedenle, polisin üzerinde dikkatle durulacak olan görevi, en başta suçlan önleme görevidir.

Polisin suçlan önleme görevi, idarenin düzenleyici işlemleriyle veya kanunla sağlanabilir. Ancak, hukuk devletinde esas olan, polisin görevinin kanunla sağlanmasıdır. Bu, polis faaliyetinin kaynağının kanun olması demektir. Bu biçimde düşünenler, polis faaliyetini, ceza müeyyidesinden bağımsız olarak, kamu düzeninin sağlanması, genel güvenliğin, toplumsal barışın, genel ahlâk ve genel sağlığın korunması zımnında idarî yolla ferdin hürriyetinin sınırlandırılmasını sağlamaya matuf faaliyetler olarak algılamaktadırlar. Ancak, unutmamak gerekir, polis faaliyeti, kuramsal olmaktan çok, pratik faaliyetlerdir. Bundan ötürü, polis faaliyetinin kapsamını ve sınırlarını, ihtiyaçlarına göre, her ülkenin kendi kanunu belirlemektedir.

Ancak, bugün polisin görevi sadece "önleme" değildir. Polisin, önleme yanında, gözetme ve yardım görevi de bulunmaktadır. Gerçekten, denmektedir ki, sosyal devlet ilkesini benimsemiş olan hukuk düzenlerinde, zorunlu olarak polisin sosyal bir işlevi de bulunmaktadır. Bugün polis, toplumun refahı, ilerlemesi hususlarını engelleyen durumları ortadan kaldırmak zorundadır. Böyle olunca,  polis faaliyetinin alanı daha da genişlemiş, dolayısıyla kamu düzenini ve güvenliğini sağlamak yanında, toplumda insanı sahipsiz ve yalnız bırakmamak da polisin görevi olmuştur.

Bu demektir ki, demokratik bir hukuk düzeninde polisin görevi, kamu düzeni ve güvenliğini sağlamak yanında, herkesin tanınan temel hak ve hürriyetlerden en iyi bir biçimde ve eksiksiz yararlanmasını temin etmektir. Polis, bugün toplumun hizmetinde olduğu kadar, kişinin de hizmetinde olmak zorundadır. Bundan ötürü, polis faaliyetini, artık insan haklarının bir engeli olarak değil, insan-toplum karşıtlığı içerisinde insan haklarının teminatı olarak algılamak gerekmektedir.

 İDARÎ POLiS-ADLÎ POLiS AYIRIMI NEDİR?

Polis faaliyeti yerine getirilirken yapılan işlemlerin aslında idarî işlem olması, işlevi itibariyle polisin idarî polis-adlî polis olarak ayrılmasına bir engel değildir. Esasen yukarıda belirtildiği üzere, idarî polis ile adlî polisi kesin çizgilerle birbirinden ayırmak pek mümkün olamamaktadır. Bununla birlikte, suçların takibi, delillerinin bulunması, faillerinin yakalanarak hâkim önüne çıkarılması faaliyeti, özünde idarî bir faaliyet olmakla birlikte, biçimsel olarak adlî bir faaliyettir. Kişi hak ve hürriyetleri bakımından önemi olan bu farklılaşma, bir yerde Savcının niteliğiyle de ilgili bulunmaktadır. Gerçekten, Savcı idarî bir organ olarak kabul edildiğinde varılan sonuç başkadır, yargının bir organı olarak kabul edildiğinde varılan sonuç başkadır. Savcı, hukuk düzenimizde yargının bir parçası olarak görülmektedir (Any. m. 139, 140)22. Bundan ötürü, CMUK´nun polis faaliyetine ilişkin düzenlemeleri, insan hakları bakımından büyük önem taşımaktadır. O halde, insan hakları ve polis ilişkisi incelenirken, kuşkusuz meselenin bu açıdan da ele alınması gerekmektedir.


1- POLİS GÖREV VE YETKİSİNİN KANUNİLİĞİ ESASI

Hukuk düzenimizde "polis faaliyeti" denen idarî faaliyeti belirleyen özellik, polis görevi ve yetkisinin, kanundan doğması, yani polis görev ve yetkisinin kaynağının kanun olmasıdır.

PVSK´nunu, 2. maddesinde, "...bu kanun hükümleri dairesinde önünü almak" ifadesiyle polis görev ve yetkisinin kaynağının kanun olduğunu açıkça söylemektedir. Bu, başka hukukî herhangi bir işlemle polis görev ve yetkisi koymanın mümkün olmaması demektir.

Esasen bu konuda mahsus bir hüküm aramaya da gerek yoktur. Anayasanın 2. maddesi hükmü yeterlidir. Bir devlet hukuk devletiyse, o devletin hukuk düzeninde polis görevi ve yetkisi ancak kanundan doğabilir. Aksi takdirde, hukuk devletinden söz edilemez. Hukuk devleti fikri, hukuk düzenimizde yeni değildir. Bu fikir, kaynağını 1924 Anayasa´sın dan almaktadır. Fikrin yeterince işlenememiş bulunması, polis görev ve yetkisi konusunda hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır düşüncelerin elde edilememiş olması herhalde bu kanunun bir özrü değildir.

Polis görev ve yetkisi 4.7.1934 tarihinde çıkarılmış olan 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu ile düzenlenmiştir. Bu kanun birçok kez değiştirilmiş, kanuna yeni hükümler eklenmiştir. Kanun, ayrıca Anayasa Mahkemesine götürülmüş, Mahkeme bazı maddeleri iptal etmiştir.

Aksi halde savcılığa "adalet organlarından biri olarak bakmağa imkân yoktur. Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 198, s.153: Devletin ceza iddiası görevini yapan resmî makamı, kaide olarak, adlî teşkilâta dahil olan "Savcılık"tır sayılı Kanunla yapılmıştır. Bugün kanun hem eskimiş hem de yapısı bozulmuştur. Hukuk devletinin olmazsa olmaz şartı olan insan haklarının kazandığı bugünkü boyut göz önüne alınarak, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu, yeniden gözden geçirilmelidir.

2-POLİSİN GÖREVI

PVSK´nunu, 1. maddesinde, polis görevinin neden ibaret olduğunu göstermiştir.

Kanunun 1. maddesinin 1. fıkrasına göre, polisin "asayişi, âmme, şahıs tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini korumak", "halkın ırz, can ve malım muhafaza ve âmmenin istirahatını temin etmek"; ayrıca, "yardım isteyenlere, yardıma muhtaç olan çocuk, alil ve âcizlere muavenette" bulunmaktır.

Kanun, bundan başka, 1. maddesinin 2. fıkrasında, "kanun ve nizamnamelerin polise verdiği vazifeler"i de polis görevi saymıştır.

Kanun, esas olarak, polis görevinin "önleme" olduğunu kabul etmiştir. Ancak, yeterli olmamakla birlikte, hükümde "gözetme ve yardım görevine" de yer verilmiş bulunmaktadır. Gerek önleme, gerekse gözetme ve yardım kişi temel hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasını gerektirdiğinde, kısıtlama kuşkusuz kanuna ve kanunun gösterdiği usûl ve esaslara dayanmalıdır.

Bu, polis görev ve yetkisinin kanuniliği ilkesinin bir sonucudur. Polis hukukunda, temel hak ve hürriyetlerin kanuna, kanunun gösterdiği usûl ve esaslara dayanmayan bir kısıtlaması, keyfî kısıtlamadır. Tabiî nerede temel hak ve hürriyetlerin keyfî kısıtlanması varsa, orada insan haklan da ihlal edilmiş olmaktadır. Böyle olunca, idarenin düzenleyici işlemiyle, kişi temel hak ve hürriyetinin kısıtlanmasına yol açabilecek bir polis görevi ve yetkisi konamayacaktır.

Ancak, kişinin temel hak ve hürriyetine dokunmayan, sadece gözetme ve yardım sağlamaya matuf olan polis görevinin kanunla konulmasına gerek bulunmamaktadır. Bu demektir ki, temel hak ve hürriyetinden yararlanmasında kişiye yardımcı olmak görev ve yetkisi, polise idarenin düzenleyici işlemleriyle verilebilir. Kanunun "nizamnamelerin polise verdiği vazifeler" hükmünden, sadece kişi temel hak ve hürriyetine dokunmayan polis görevi anlaşılmalıdır.

Böyle olunca, insan haklarına saygılı olunmak isteniyorsa, kişi temel hak ve hürriyetlerine dokunan kamu düzeni, asayiş ve emniyetle ilgili tüm "nizamnameler", en kısa zamanda hukuk düzeninden çıkarılmalıdırlar.Bugün iç hukuk mevzuatı haline gelmiş olan İnsan Haklan Avrupa Sözleşmesi, kişi temel hak ve hürriyetlerinin, ancak kanunla kayıtlanabilmesine izin vermiştir. Bu da, açıkça, varılan bu sonucu doğrulamaktadır.

 

 3. POLİSİGN GENEL EMNIYETLE İLGİLİ GÖREVI

Genel güvenlik görevi, polisin aslî görevidir. PVSK´nunu, 2. maddesinde, kuramsal düşüncelere uyarak, polisin "genel emniyet" ile ilgili görevini ikiye ayırmıştır. Bunlar, "kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere, hükümet emirlerine ve kamu düzenine uygun olmayan hareketlerin işlenmesinden önce" kanuna uygun olarak bunların "önünü almak", işlenmiş olan bir suç hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile diğer kanunlarda yazılı görevleri yapmak" olmaktadır. Kanun bu ifadesiyle "idarî polis" ve "adlî polis" ayrımına yer vermektedir. Her iki görevi vurgulayan özellik, kanuniliktir.

Gerçekten, PVSK´nunu, kamu düzeninin muhtemel ihlâllerinin ancak "bu kanun dairesinde" önlenebileceğini, işlenmiş olan suçlann da ancak CMUK"nu hükümleri esas olmak üzere takip edilebileceğini hükme bağlamış bulunmaktadır. Bu demektir ki, polisin genel emniyeti sağlama faaliyeti, mutlaka kanuna dayanmalıdır. Polisin kanuna dayanmayan bir genel önleme faaliyeti, keyfîliktir. Ancak genel emniyet görevini bu biçimde ikiye ayırmak, ayırıma uygun bir müesseseleşme gerçekleştirilmiş olmadıkça, kişilere fazla bir güvence sağlamış olmaz. En başta, idarî polis teşkilâtı yanında adlî polis teşkilâtı kurulmalı ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda polisin adlî faaliyeti aynntılı bir biçimde düzenlenmelidir.

Gerçekten, kanun, Birinci kısmın Birinci kitabının,  III. başlığı altında, 55-59. maddelerinde ve İkinci kısmın Beşinci kitabının IV. başlığı altında, 347-357. maddelerinde teşkilât ve işlev olarak polis adlî görevini düzenlemiştir. Ancak kanun, bu genel düzenlemeyle yetinmemiş, ayrıca münferit hükümleriyle konusuna göre polis adlî görev ve yetkisini belirlemeye çalışmıştır.

Böylece, kanunda, mümkün olabilen en yüksek düzeyde, kişi temel hak ve hürriyetleri teminat altına alınmaya özen gösterilmiştir. Bu örnek karşısında, hukuk düzenimizin kişi temel hak ve hüriyetlerini yeterince teminat altına aldığı söylenemez. Hattâ, bu konuda, aksiniileri sürenler olmakla birlikte, CMUK"nunda yapılan değişiklikler bizce pek fazla işe yaramamıştır.

Hukuk düzenimiz, "Kıta Avrupası" hukuk düzenidir. Bu hukuk düzenlerinde, kuvvetler ayrımı diğer hukuk düzenlerinden farklı tezahür etmektedir. Bundan dolayı, hukuk düzenimizin özelliği göz önünde tutularak, "polis adlî görevi" yeniden düzenlenmelidir. Bu yapılmadığı sürece, ülkemizde, insan haklan ihlâllerini ve insan hakları ihlâli iddialarını önlemek mümkün olmayacaktır. Ancak, adlî polis teşkilâtının kurulması, aynı zamanda parasal bir meseledir.

4. POLİSİN VERİLEN EMRİN İFASININ SINIRI

PVSK"nun 2. maddesinde, emrin ifası düzenlemiştir. Düzenleme, aslında Anayasanın 137. ve Ceza Kanunu´nun 49. maddesinin bir tekrarı niteliğindedir. Ancak, bu hükümle, sözlü emir konusunda esaslı bir düzenleme getirilmiştir. Gerçekten, kanun, hangi hallerde sözlü emrin, yazılı emir istenmeden yerine getirileceğini tek tek saymıştır.

Bu durum, PVSK´nun, "Sözlü emirde, kanunilik esasını kabul etmiş olması demektir. Kanun, böylece, bir yandan emrin yerin getirilmesini teminat altına alırken, öte yandan hem memuru, hem de üzerinde emrin icra edileceği kişiyi teminat altına almıştır. Emir verme, emir alma görev ve yetkisinin sının suçtur. Bundan ötürü, hiç kimse, hiç kimseye, kanunun suç saydığı bir fiili işleme emrini veremez ve hiç kimse böyle bir emri yerine getiremez" biçiminde ifade etmiştir. 

Aslında, Anayasanın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi karşısında, böyle bir hükme gerek yoktur. Zira, en azından liberal-demokratik devlet düzenlerinin temelini oluşturan tabiî hukuk düşüncesinde, devletin suç işlemek biçiminde bir erki mevcut bulunmamaktadır. Kısacası, devlet suç işlemeye ehil değildir, devletin suç işleme ehliyeti yoktur. Öyleyse devletin olmayan bir ehliyeti, devletin memurunun da olamaz. Buradan, kuşkusuz, her ne adla veya maksatla olursa olsun, kanunun suç saydığı bir fiili işlemek biçiminde bir polis görev ve yetkisinin bulunmadığı sonucu çıkmaktadır.

 5. POLİSİN  YETKİLERİ

PVSK´nu, polis yetkisini dağınık bir biçimde düzenlemiştir. Kanuna 3233 sayılı Kanunla eklenen hükümler, mevcut düzenlemeyi daha kötü bir hale getirmiştir. Gerçekten, sadece bir örnek olarak Ek.2 ve 4. maddelere bakıldığında, bunların yerinin burası olmadığı, CMUK"nu olduğu açıkça görülür.

Başta gelen polis yetkisi; "önleme" yetkisidir; Polis, uygarca birlikte yaşamaya elverişli ve gerekli görülen koşulları teminat altına almak için, devletin, kamu yararına denetleme, gözetleme veya zorlama suretiyle, beşerî faaliyetlerin veya doğal enerjinin zararlı veya tehlikeli toplumsal tezahürlerini önlemeye veya ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetleridir. Bu, polis yetkisinin, genelde, zor kullanma, denetleme veya gözetleme yetkisi olması demektir. Ancak, polis yetkisi sadece önleme biçiminde ortaya çıkmamaktadır, esasen önlemeyle ilgili olmasına rağmen, ör. Kapatmada olduğu gibi, bastırma biçiminde de ortaya çıkabilmektedir. O halde, polis yetkisi, polisin önleme yetkisi, polisin bastırma yetkisi olarak incelenmelidir.

A. ÖNLEME YETKİSİ

1. ZOR KULLANMA YETKİSİ

PVSK´nu, zor kullanma yetkisini, 1. ve Ek 6. maddesinde düzenlemiştir. Kanun, 16. maddesinde silâh kullanma yetkisini, ek 6. maddesinde silâh kullanma da dahil her çeşit zor kullanma yetkisini düzenlemiştir. Hatta 17. maddede düzenlenmiş olan zorla getirme ve kimlik tesbit etme yetkisi de işin icabı olarak bir zor kullanma yetkisidir.

PVSK´nun 16. maddesi varken, Ek 6. maddeye gerek yoktur. Gerçekten, çoğu kapsayan azı da kapsar kuralı geçerliyse, silâh kullanma yetkisi veren 16. madde, doğal olarak diğer her türlü zor kullanma yetkisini de kapsayacaktır. Kısacası 16. maddenin silâh kullanmaya yetki verdiği hallerde, evleviyetle diğer cebrî vasıtalar da kullanılabilecektir. Hukukumuzda hukuka uygunluk nedenlerinin genişletilerek yorumlanması, hatta kıyasen uygulanması mümkündür.

Böyle olunca, ek 6. maddenin varlığını anlamaya imkân bulunmamaktadır. Öte yandan polis görevi ve yetkisinin kanuniliği ilkesi karşısında Ek 6. maddenin özürlü olduğu düşüncesi akla gelmektedir. Kanunilik ilkesi, zor kullanmayı gerektiren hallerin tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Oysa, Ek. 6. maddede genel bir ifadeye yer verilmiş, zor kullanmayı gerektiren haller tek tek sayılmamıştır.

Düzenleme, bu biçimiyle, insan hayatı, beden bütünlüğü, vs. yönünden önemli bir tehlike yaratmaktadır. Ek. 6. madde kişi temel hak ve hürriyetlerini tehdit etmektedir. O nedenle, Ek 6. madde, ya 16. maddenin dışında özel bir düzenleme getirilecekse kanunilik ilkesine uyularak ıslah edilmelidir, ya da özel bir düzenlemeye yer yoksa tez elden kaldırılmalıdır. Bizce, uygun olanı, Ek 6. maddenin kaldırılmasıdır.

PVSK´nun 16. maddesinde iki farklı hukuka uygunluk nedenine yer verilmiştir: Meşru müdafaa ve kanunun emrinin yerine getirilmesi... Bu her iki hukuka uygunluk nedeni, zaten CK´nun 49. maddesinde yer almaktadır. Böyle olunca, CK´nun 49. maddesinde yer alan kurallar elbette burada da geçerli olacaktır. Kanun hem kendi lehine hem üçüncü kişi lehine meşru müdafaaya yer vermiştir. Meşru müdafaa burada özel bir durum ifade etmemektedir.

Tersi de söylenmekle birlikte, bizce, polisin haksız saldırıdan kaçarak kurtulması biçiminde bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Sınırın aşılması halinde, şartlan varsa CK´nun 50. maddesi hükmü uygulanacaktır. Kanunun emrinin yerine getirilmesi CK´nun 49. maddesinde "açık ceza hükmü" olarak düzenlenmiştir. Bu demektir ki, PVSK´nun 16. maddesinde yer alan hükümler, CK´nun 49. maddesinde yer alan hükmü doldurmaktadır. O halde, CK´nun kanunun emrinin yerine getirilmesine ilişkin kuralları, burada da aynen geçerlidir. Kanunun emrinin yerine getirilmesinde oranlılığa yer verilmemiştir. Ancak, işin mahiyetinin gereği olarak, bu hallerde de, oranlılık şartına uyulacaktır.

PVSK´nun 16. maddesinde yer alan kanun emrinin yerine getirilmesi halleri özünde zorunluluk halleridir. Ortada gerçek anlamda bir zorunluluk yoksa elbette zor da kullanılamayacaktır. 16. madde zorunluluk hallerini tek tek saymıştır. Kanunda sayılan hallerin dışında zor kullanılamaz. Kanunun 16. maddesinin genişletilerek yorumlanması imkânı bulunmamaktadır.

Zor kullanma yetkisi kurallarına uygun kullanıldığında, fiil herhangi bir suça vücut vermez. Ancak, oranlılık şartına uyulmadığı takdirde, CK´nun 50. maddesinin ihlâli söz konusu olabilir. Bu halde fiil suç sayılmakta, ama ceza daha az verilmektedir. Bu demektir ki, zor kullanılması halinde, fiil ya hukuka uygundur, dolayısıyla ortada bir suç yoktur, ya hukuka aykırıdır, dolayısıyla ortada bir suç bulunmaktadır. Hukuk düzenimizde bu iki kurumun  arasında üçüncü bir hukuk kurumu bulunmamaktadır. Böyle olunca, birçok çevrece tekrarlanan "yargısız infaz" iddiaları hukukî anlamdan yoksun beyanlar olmaktadırlar. Gerçekten, nerede yargısız infaz varsa, orada suç vardır. Suçun takip edilmesi gerekir. Suç takip edilmiyorsa, bu başka bir sorundur. Hukuka hizmet edilmek isteniyorsa, temelsiz düşüncelerle, zihinleri bulandırmamak gerekmektedir.

 2. PARMAK İZİ, FOTOĞRAF ALMA YETKİSİ

Kişinin parmak izinin alınması, fotoğrafının çekilmesi, kişilik hakkıyla ilgilidir. Hukuken korunmaktadır. İzini olmadıkça kimsenin parmak izi alınamaz, fotoğrafı çekilemez. Kişinin cebir, tehdit veya şiddetle parmak izinin alınması veya fotoğrafının çekilmesi, şartlarına göre tehdit veya hürriyeti tahdit suçuna vücut verir. Böyle olunca, kanunda açıkça belirtilmiş olmadıkça, polis, kimsenin parmak izini alamaz, fotoğrafını çekemez.

PVSK´nu, parmak izi, fotoğraf alma yetkisini 5. maddesinde düzenlemiştir.

Kanun, bazı suçlardan sanık ve hükümlü olan kişilerin parmak izlerinin, fotoğraflarının alınabilmesini hükme bağlamıştır. Kanun, yabancı memleketten Türkiye´ye kaçanların, hüviyetini isbat edemeyenlerin, fuhuş yapanların veya fuhuşla uğraşanların parmak izlerinin ve fotoğraflarının alınabileceğini kabul etmiştir. Son olarak, kanunda, savcının veya mahkemenin gerek görmesi halinde kişilerin parmak izlerinin ve fotoğraflarının alınabilmesine izin verilmiştir.

Bununla beraber, Türk Medenî Kanunu´nda kişinin resmi üzerinde bir kişilik hakkına sahip olduğunu düzenleyen özel bir hüküm mevcut değildir. ...Bir kimsenin resmi üzerinde bir şahsiyet hakkına sahip olduğu esas itibariyle doktrinde kabul edilmektedir. Mahkeme kararlan ise, bu konuda henüz çekimserdir.

Görüldüğü üzere, kanun, getirdiği düzenlemeyle, kişilerin temel hak ve hürriyetlerini kısıtlamamak ta, tersine krimonojen ortamları denetim altında tutmaya, suçların faillerini bulmakta kolaylık sağlamaya, fuhuşla mücadelede başarılı olmaya çalışmaktadır. Ancak, burada, bir şeyi karıştırmamak gerekmektedir: Fuhuşla mücadeleyi düzenleyen mevzuatın insan haklarıyla uyumlu olması başka bir şeydir, fuhuşla mücadelede polisin parmak izi, fotoğraf alma yetkisinin bulunması başka bir şeydir. Bu sonuncu halde insan haklan ihlâl edilmemektedir.

1-ENGELLEME YETKİSİ

PVSK´nu, 11,12,14, 20. maddelerinde engelleme yetkisini düzenlemiştir. Engelleme, hukuka aykırı bir eylemin, bir faaliyetin yapılmasına engel olmaktır. Kanun, 11. maddede, "genel ahlâk ve edep kurallarına aykırı olarak" yapılan davranışlara engel olmayı düzenlemiştir. Burada "genel ahlâk ve edep kuralları"ndan neyin anlaşıldığının iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bu ifadeden, CK´nunda yer alan genel ahlâkla ilgili hükümlere aykırı davranışlar anlaşılacaksa, ortada herhangi bir sorun bulunmamaktadır.

Ancak, söz konusu bu ifadeden, polisin kendisinin genel ahlâk ve edep kurallan dediği kurallar anlaşıldığında, insan haklan ciddî bir tehdit altındadır, çünkü hüküm bu şekilde algılandığında, bir tür polis suçu yaratılmakta, böylece kişi temel hak ve hürriyeti kayıtlanmış olmaktadır.

Uluslararası Ceza Hukuku normlarına göre, genel ahlâk ve edep kurallarının tayini ve takdiri, polisin görevi değildir. Polis, burada CK´nun koyduğu ölçülerle kayıtlıdır. Bu demektir ki, 11. maddenin polise tanıdığı engelleme yetkisi, Ceza kanunuyla kayıtlıdır, yani kanunun suç saymadığı bir fiil, engelleme yetkisinin konusu olamaz. Öte yandan 11. maddenin sonuncu fıkrası hükmü sansür koymamıştır, sadece bir yükümlülük getirmiştir.

Bu hükümle güdülen amaç, suçu henüz işlenmeden önce engellemektir. Tabiî, böyle olunca, söz konusu hüküm, ifade hürriyetini, ticaret yapma serbestisi ni ortadan kaldırmış olmamaktadır Kanun, 12. maddede, kız ve kadınların gazino, bar, hamam, plaj vs. yerlerde çalışabilmelerini mülkî âmirin iznine bağlamıştır. Yirmi bir yaşından küçük yaştaki kadın ve erkeklerin bu yerlerde hiçbir zaman çalıştırılamayacağı hükme bağlanmıştır. Öte yandan, barlara, meyhanelere vs. velileri yanlarında olsa bile, ons ekiz yaşından küçük kimselerin girmesi men edilmiştir. Kanun, bu hükmüyle, kız ve kadınları mı korumuştur, yoksa gazino, bar, hamam, plaj gibi yerlerde çalışmak isteyen kadınların çalışma hürriyetlerini mi kısıtlamıştır?

Rüşt yaşı 18 yaşını doldurmak olduğuna, siyasi rüşt yaşı ülkemizde 18 yaşına çekilmek istendiğine göre, acaba 21 yaşından küçüklerin yukarıda belirtilen yerlerde çalıştırılması yasağı getirilebilir mi? Kişi reşit ve mümeyyiz olmakla birlikte, hak ve fiil ehliyetine sahip olduğundan, cezaya tam ehliyet kazandığından, dolayısıyla kimsenin himayesine ihtiyacı bulunmadığından 12. madde hükmünü anlamak mümkün olmamaktadır. 

Burada, bu düzenlemeyle, kişinin kendine karşı korunmak istendiği ileri sürülüyorsa, bu inandırıcı değildir. Reşit ve mümeyyiz bir kimsenin, kimsenin himayesine ihtiyacı yoktur. Hürriyetinden yoksun kılınarak kişi kendisine Karşı korunamaz. Bu yerlerde kadınların çalışmasıyla fuhusun veya suçların artabileceği düşünülüyorsa, bunu önlemenin yolu, kişi hürriyetinden yoksun kılmak değildir.

PVSK´nun 14. maddesi özür arz etmemektedir. PVSK´nu, 20. maddesinde, tehlikeyi bir tür engelleme yetkisine yer vermiştir. Ayrıca, bu maddede, polisin üniversite binalarına ve eklentilerine girmesi yetkisi düzenlenmiştir. Üniversiteler, Ceza Kanunu´nun 3. maddesinin kapsamı dışında kalan kurumlar değildirler. Bundan ötürü, üniversitelerde suç işlendiğinde, suç usulüne uygun olarak takip edilir. Üniversitelerin suçların takibi konusunda bir ayrıcalığı olamaz. Üniversite görevlileri söz konusu olduğunda, bunlar diğer memurların yararlandıkları güvencelerden yararlandıklarından ortada bir sorun bulunmamaktadır (2547 SK. m.53).

4. ARAMA VE EL KOYMA YETKISI

PVSK´nunu, 9. maddesinde, polisin arama ve el koyma yetkisine yer vermiştir. Esasen suç sonrası zabıt ve arama, CMUK´nun 86- 103. maddelerinde düzenlenmiştir. Ayrıca, Ceza Kanunu´nun 36. maddesinde, bir emniyet tedbiri olarak, "müsadere" yer almıştır. Bu durum,

PVSK´nu 9. maddesinde yer verilen düzenlemenin, hukukî mahiyetinin açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. PVSK´nun 9. maddesi, 1. fıkrasında, en başta Ceza Kanunu´nun 36. maddesinin 2. fıkrası kapsamına giren eşyanın zaptını düzenlemiştir. Madde, ayrıca, bir serserinin veya sabıkalının üstüne bulunmak kaydıyla, suçta kullanılabilecek eşyaya el konulmasını emretmiştir.

Sabıkalının kim olduğu hukukta bellidir. Ancak, kimin serseri olduğunu veya serserinin kim olduğunu söylemek pek kolay değildir. Anayasa 19. maddesinde, "serseri" denen kişinin kişi hürriyeti ve güvenliğinin ancak kanunla kısıtlanabileceğini öngörmüştür. Ama, burada, serseri tanımlanmamıştır.

Bugün, bildiğimiz kadarıyla, Türk Hukuk Lügati dışında, serseriyi tanımlayan bir kaynak bulunmamaktadır. Bu kaynak da tanımını anılan kanundan çıkarmıştır. O halde, ortada, hukuken geçerli bir tanım bulunmamaktadır, iş polisin insafına bırakılamaz. Aslında, "serseri" kavramı kanunla tanımlanmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, polisin veya başkalarının birçok kimseyi serseri sayması gibi bir tehlikeyle karşı karşıya gelinmiş olur.

Öte yandan, 9. maddenin 1. fıkrasında, "ahlâka ve umumî terbiyeye uygun olmayan şarkı veya sözleri" muhtevi plâk, film vs.nin zaptını öngörmüştür. Burada, "ahlâk ve umumî terbiye"den ne anlaşılacağı hususu tartışılabilir. Bizce, "ahlâk ve umumî terbiye" ifadesiyle, CK´nun ikinci kitabının sekizinci babında yer alan değerler ifade edilmiştir. Polis hukuku değer yaratmaz, sadece, ceza hukukunun koruduğu değerlerin muhtemel ihlâllerini önlemeye çalışır.

Tersini düşünmek, Anayasanın hukuk devleti ilkesinin ihlâli yanında, kişi hürriyeti ve güvenliğini polisin insafına terk etmek olur. Böyle olunca, ahlâk ve umumî terbiyeden, polisin veya başkasının ahlâk veya terbiye dediği şey değil, sadece suçla ihlâl edilen ve cezayla korunan etik değerler anlaşılacaktır. Bu düzenleme yanında, PVSK´nunun 9. maddesinin 2. fıkrasında "önleme araması" denen bir aramaya yer verilmiştir. Arama, CMUK´nunda işlenmiş olan bir suçtan sonra suçun kanıtlarını elde etmek amacıyla kendisine başvurulan adlî  bir faaliyettir. Oysa, arama, 9. maddede, bir suç işlenmeden önce, suç işlenmesi tehlikesini ortadan kaldırmaya, yani asayişi sağlamaya yönelik kendine özgü bir polis tedbiri olarak düşünülmüştür.

Bu düzenlemeyle, polise, belli şartların bulunması halinde, kişilerin üstlerinin, eşya ve araçlarının aranması yetkisi verilmiştir. Terörün ve diğer şiddet hareketlerinin giderek yaygınlaştığı günümüz uygar toplumlarında, kişi hürriyeti ve güvenliğini teminat altına almak dünden çok daha büyük önem taşımaktadır. Bundan ötürü, "önleme araması" ile amaçlanan, kanunun belirli kıldığı şartlarda, suç işlemede kullanılan vasıtaları, işlenmiş olan suçların faillerini ele geçirmek olmaktadır. 

Böyle olunca, arama keyfî, olmamakta, bir esasa bağlanmış bulunmaktadır. Bu demektir ki, önleme araması, mutlak surette, 9. maddede belirtilmiş olan esaslara uymak zorundadır. Bu esaslar ihlâl edildiğinde, fiil, şartlarına göre, hürriyeti tahdit, efrada karşı yapılacak suî muamele veya görevi kötüye kullanma suçlarına yer verebilir. Bu suçlar, re´sen takip edilirler.

5. YAKALAMA

PVSK´nunu, "yakalama yetkisini" 13. maddesinde düzenlemiştir. Ancak, yakama, ayrıca CMUK´nunun, 127-131. maddelerinde de düzenlenmiştir. Kuşkusuz aynı konudaki bu iki düzenlemenin mahiyetinin açıklanması gerekmektedir. Gerçekten, polis, yakalama yetkisini kullanılırken, PVSK´nunun 13. maddesi hükmüne mi, CMUK´nunun 127-131. maddeleri hükmüne mi, yoksa birlikte her iki kanunun belirtilen hükümlerine mi uymak zorundalar. Herhalde bu husus açıklanmalıdır.

PVSK´nu 13. maddesinde polisin hem idarî hem de adlî işlevine giren faaliyetler birlikte düzenlenmiştir. O halde, burada, bir ayırım yapmak gerekmektedir. Eğer polis adlî işlevine giren bir durum dolayısıyla yakalama yetkisini kullanmışsa, bu kanunla birlikte,

CMUK´nu yakalamayı düzenleyen hükümlerine uymak zorundadır. Yok eğer idarî işlevine giren bir durum dolayısıyla polis yakalama yetkisini kullanmışsa, bu kanunla birlikte, artık CMUK´na değil, o özel durumu düzenleyen mevzuata tabidir.

Anayasa 19. maddesinde, şekil ve şartları kanunda gösterilir" diyerek, yakalama yetkisinin mutlaka kanuna dayanmasını emretmiştir. Bu durum karşısında, 13. maddenin 1. fıkrasının D bendini ihtiyatla karşılamak gerekmektedir. Zira, bu hüküm, kanuna dayanmak kaydıyla, tüzük hükmünden de yakalama yetkisinin doğabileceğini kabul etmektedir. Bu hükmün kaldırılması gerekmektedir. Bizce, benzer bir özür, 13. maddenin 4. fıkrası hükmünde de bulunmaktadır. Öte yandan, kanun, yakama yetkisini düzenlerken, gereksiz tekrarlarda bulunmuştur. CMUK´nu hükümlerini yarım yamalak tekrar eden hükümlerin maddeden çıkarılması gerekmektedir. Aksi takdirde, hatalı yorumlara neden olunur. Hatalı yorum, çoğu kez, kişi hürriyeti ve güvenliğini zedeler.

Haksız yakalama halinde, polis, verilen zararı ödemelidir. Zararın tazmini, polisin dikkatli çalışmasını sağlar, polislik mesleğini kabalıktan çıkarır, rafine hale getirir.


İNSAN HAKLARI KAPSAMINDA , POLİSİN GÖREVİ VE YETKİSİ

İfade alma yetkisi doğru olarak, "tahkikat" ile sınırlandırmıştır. Bu demektir ki, polis, tahkikat dışında, kimsenin ifadesini alma yetkisine sahip değildir. İfadesi alınacak kişiye, sadece "tahkikat için lüzumlu olan şeyler" sorulur. Bu kurala uyulmadığında, ifadesine başvurulan kimse, ifade vermemek hakkına sahiptirBu halde, kişinin ifade vermeye zorlanması, kuşkusuz suç oluşturur. Bir "tahkikat" ile ilgili olarak ifadesine başvurulacak kişiler en başta tanıklardır. Tanık hiçbir adla, ifade vermeye zorlanamaz. Tanığı ifade vermeye zorlama, sadece hakimin yetkisindedir. Polisin tanığı ifade vermeye zorlamak biçiminde bir yetkisi mevcut bulunmamaktadır. Polisin olmayan bir yetkiyi kullanması, suçtur. Elbette, "suçlan ortaya çıkarmak işgüzarlığı" ile hareket etmek, tanığı zorlamanın mazereti sayılmaz. Hukuk düzeni, suçların takibinde, suçlulukla mücadelede, hukuk kurallarına mutlak uyulmasını emretmektedir. Bu, hukuk devleti olmanın zorunlu bir sonucudur.

B. BASTIRMA YETKİSİ

1. TİCARİ BİR FAALİYETTE BULUNMAYA İZİN VERMEME, İZİNSIZ AÇILAN YERLERİ KAPATMA

Bazı faaliyetlerin yapılması, genel güvenlikle ilgili olduğundan, polisin iznine bağlanmıştır. PVSK´nu, 7. maddesinde, otel, gazino, kahve, içki yerleri, tiyatro, sinema vs. gibi umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinin açılmasını polisin iznine bağlamıştır.

Kanun, izinsiz açılan yerlerin kapatılmasını amirdir. Bundan maksat, halkın sağlık, huzur ve güvenini önceden tedbir alarak sağlamaya çalışmaktır. Hükümde belirtilen faaliyetlerin yapılmasına izin verilmemesi halinde, yargı yoluna gidilmesi mümkündür. 

Böyle olunca, kişinin ticarî bir faaliyette bulunma hakkı, keyfi kayıtlanmış olmamaktadır. Umuma açık eğlence ve istirahat yerleri işletenler, kamusal yarar kişisel yarara üstün tutulduğundan, bu tür kayıtlamalara katlanmak zorundadırlar.

2. KAPATMA YETKİSİ

Kanun, 8. maddesinde, hukuka aykırı sürdürülen bazı faaliyetlerin yapıldığı yerlerin kapatılabileceğini hükme bağlamıştır. Bu hükmüyle, kanun, hukukun korumadığı davranışları gidermeye, hiçbir ihlâli cevapsız bırakmamaya çaba göstermiştir. Böylece, kanun, cereyan ettikleri yerleri kapatarak, genel asayişi bozan davranışlan, daha başında önlemeye çalışmaktadır. Tabiî, kapatma halinde, yargı yolu açıktır. Bundan ötürü, hukuka aykırı bazı faaliyetlerin cereyan ettiği mahallerin kapatılması, herhangi bir temel hak ve hürriyeti kayıtlamamakta dır, tersine dolaylı bir biçimde de olsa, onları teminat altına almaktadır.

 3. NAKİL VASITALARINI İŞLEMEKTEN (SEYR-İ SEFERDEN) MEN

PVSK´nu, 19. maddede, nakil vasıtalarını işlemekten meni düzenlemiştir. Madde, bugün çok eskimiştir. Gerçekten, Karayolları Trafik Kanunu varken, bu hükmün gereksiz olduğu düşünülebilir.

Ancak, Trafik Kanununun kapsamına girmeyen nakil araçları da bulunduğuna göre, artık hükmün gereksiz olduğu pek söylenememektedir.

C. POLİS VAZİFE VE SALAHİYET KANUNUNA 3233 SAYILI KANUN İLE EKLENEN MADDELER

1-DEĞİŞİKLİKLE KANUN´UN SİSTEMİ BOZULMUŞTUR.

Polis Vazife ve Salahiyet Kanununa, 3233 SK. ile çok sayıda madde eklenmiş, yapılan değişiklikle kanunun sistemi bozulmuştur. Kuşkusuz, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, yürürlüğe girdiği 1934 yılından bu yana çok eskimiştir. Ancak, unutmamak gerekir ki, kanun düzenlediği alanda temel kanundur. Tüm eskimişliğine rağmen, bütünü içerisinde göz önüne alındığında, kanunun, genelde liberal devlet düşüncesini yansıttığı görülür. Bu düşünceden esinlenmiş olan bir kanun, ne kadar eskimiş olursa olsun, dayandığı düşünceyle çelişkili olmak istemiyorsa, kişi temel hak ve hürriyetlerini korumak zorundadır.

Bizce kanunun bu niteliği anlaşılmamış, ona keyfi eklemeler yapılmıştır. Oysa, doğru olanı, giderek kentleşen, sanayileşen ve endüstrileşen ülkenin ihtiyaçları gö zönünde tutularak, Anayasalarımızda ifadesini bulan liberal/demokratik devlet düşüncesi esas olmak üzere, "polis görev ve yetkisi"nin yeniden düzenlenmesidir. Gerçekten Polisin suçla savaşta etkin olması, asayişi sağlaması, kamu düzenini koruması, insanlara yardım götürmesi, insan haklarının, Anayasasının, kısacası "demokratik, laik, sosyal bir hukuk Devleti"nin teminatı olması isteniyorsa, onun en başta kullandığı araç ve gereçten de önce kendine vücut veren hukuku bakımından yenilenmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, bu yapılmadığı takdirde, kimsenin Polisten fazla birşey beklemeye hakkı yoktur.

1-EK 1. MADDE İFADE HÜRRİYETİNİ KISITLAMADIR

Ek 1. madde, umumî, umuma açık yerler ve umuma açık yer niteliğindeki ulaşım araçlarında en az 48 saat önce mülkî amire müracaat etmek kaydıyla, oyun ve temsil verilebilmesine, gösteri düzenlenmesine izin vermiştir. Madde, ikinci fıkrasında, bunlardan, genel ahlâka, "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne" veya Anayasa düzenine aykırı olduğu tesbit edilenlerin men edileceğini hükme bağlamıştır.

Madde, bu şekliyle, bir sansür hükmü niteliğini taşımaktadır. Bir kere getirilen yasağın kapsamı ve sınırlan belirsizdir. Kanunilik ilkesi, polis yetkisinin kapsamı ve sınırının, belli olmasını zorunlu kılmaktadır. Yetkinin kapsamı ve sınırının belli olması demek, yetki alanına sokulmuş olan fiilerin, tanımlanmış olması veya tanımlanabilir olması, kısacası muayyen olması demektir. Bu doğruysa, maddenin kayıtlama, yasak getiren ikinci fıkrası hükmünde böyle bir muayyerlik bulunmamaktadır. Öte yandan, getirilen yasakla, önleme görüntüsü altında bir tür örtülü sansür getirilmiştir. Sansürün olduğu yerde ifade hürriyeti yoktur. Bu madde hükmü kaldırılmalıdır. Ancak, hüküm korunmak isteniyorsa, tedbir olarak men kararını idare değil, hâkim vermelidir.

2- Ek 2. maddenin kaldırılmış olması isabetli olmuştur

Ek ikinci madde, polisin "gözaltına alma" yetkisini düzenlemiştir. Gözaltına alma yetkisi, polisin adlî yetkisidir. Ülkemizde adlî polis teşkilâtının olmaması, gözaltına almanın böyle ek bir maddede düzenlenmiş olmasını haklı kılmaz. Üstelik, bu tür bir düzenlemeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Gerçekten, CMUK´nu, yakalama ve gözaltına almayı Birinci kitabının Dokuzuncu faslının "Tutuklama, Muvakkat Yakalama ve Salıverme" başlığı altında (m.127-131) düzenlenmiştir. Ortada bir düzenleme varken, tekrar bir düzenleme yapmanın mantığını anlamak  kolay değildir. Bir an için genellik-özellik ilişkisi düşünülebilir. Ancak böyle bir ilişki mevcut bulunmamaktadır. Düzenlemenin eksik veya yetersiz olduğu söylenebilir. Bu doğrudur. Ama bunu gidermenin yolu, bir kanun ile PVSK´na ek bir madde eklemek değildir, CMUK´nu gözden geçirmektir.

Yakalama ve gözaltına almada kişinin teminatlı kılınmış olması, kuşkusuz hukuk devleti olmanın zorunlu bir sonucudur. Ek 2. madde, kişiye, CMUK´nu dışında, ek herhangi bir güvence sağlamamaktadır.

Bundan ötürü, mevcudun kötü bir tekrarı olan Ek 2. maddenin yürürlükten kaldırılmış olması gerçekten isabetli olmuştur (18 Kasım 1992 gün ve 3842 s.K. ile yürürlükten kaldırılmıştır).

3-Ek 3. madde kişi hürriyetini kısıtlar niteliktedir

Ek 3. madde, polise, kişilerin bulundukları yerden ayrılmamalarını
emretme yetkisi verilmiştir. Ek 3. madde, 1. fıkrasının, A bendinde yer alan tanımların belirsizliği bir yana, yargıya ait bir yetkiyi idareye vererek, kişi hürriyetine büyük bir darbe vurmuştur. Elbette, suç soruşturması dolayısıyla ifadelerine başvurulacak kişilerin gerektiğinde hazır bulundurulması bir zorunluluktur. Bu zorunluluk, çeşitli koruma tedbirlerini gündeme getirmiştir. Bu tedbirlerden birisi, kişinin ikametgâh veya iş adresinde, yani bulunduğu yerde kalmasını sağlamaktır. Ancak buna karar verecek kimse, polis değil, hakim ve acele hallerde Cumhuriyet savcısıdır. Böyle olunca, Ek 3. maddede getirilen koruma tedbirinin yerinin, burası olmayıp, CMUK´nu olması gerekmektedir.

Temel hak ve hürriyetler elbette kanunla kısıtlanır. Hürriyetler burada da kanunla kısıtlanmıştır, öyleyse söylenecek söz yoktur denemez. Burada hürriyetler kanunla kısıtlanmıyor, polisin emriyle kısıtlanıyor. Bizce "açık hukuk normu" mantığının arkasına sığınarak, işi götürmek mümkün değildir. Koruma tedbirleri kanunla konulan kazaî tedbirlerdir. Bundan ötürü Ek 3. maddenin en kısa zamanda buradan çıkarılması gerekmektedir. Koruma tedbirleri yetersiz görülüyorsa, bu doğrudur, bunların geliştirilmesinin yolları aranmalıdır. Bugün hürriyetleri teminatsız kılmadan koruma tedbirlerini geliştirmek mümkündür.

IV. SONUÇ

Hukuk düzenimizde, Polis görev ve yetkisi, Anayasanın temelini oluşturan hukuk devleti fikri esas olmak üzere yeniden düzenlenmelidir. Bu cümleden olarak, idarî polis teşkilâtı yanında, adlî polis teşkilâtı kurulmalı, dolayısıyla suçların takibi, Cumhuriyet savcısına bağlı olarak, bu kuruluş tarafından yerine getirilmelidir.

İdarî polis, yardım, genel güvenlik ve asayişten sorumlu olmalıdır. Polisin bu görevinde etkin kılınması, ancak mevzuatının yenilenmesiyle mümkündür. 1934 yılında yürürlüğe girmiş olan, birçok kez değiştirilmek ve ekler yapılmak suretiyle sistemi tamamen bozulmuş bulunan, artık bugün toplumunun ihtiyaçlarının gerisinde kalan, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu değiştirilmeli, günün ihtiyaçlarını karşılayan yeni bir kanun yapılmalıdır.

Ancak, bugün, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunundan, kişi temel hak ve hürriyetlerini zedeleyen hükümler acilen çıkarılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, hukuk devleti kuralına uyulmamış olacaktır. Böyle olunca, kendisine vücut veren mevzuatı "Demokratik, laik ve sosyal hukuk Devleti" fikriyle çelişen bir polis teşkilâtının etkin olması beklenmemelidir.
 
Bugün Tekil: 63 Bugün Çoğul: 161 Dün Tekil: 1355 Toplam Tekil: 1582434 Toplam Çoğul: 3928275
        Dataişlem