,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
CEZA HUKUKU / 11-01-2013
 TÜRK HUKUKUNDA HAKARET SUÇU

Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Hakaret suçunun oluşabilmesi için, kişiye somut bir fiil veya olgu isnat edilmelidir. Örneğin, kamu görevlisinin bir kişiden bir iş karşılığında belli bir miktar rüşvet aldığı yönünde isnatta bulunulması durumunda hakaret söz konusudur. Kişiye isnat olunan somut fiilin gerçek olup olmamasının, hakaret suçunun oluşması bakımından bir önemi yoktur. Ancak iddia olunan hususun gerçek olduğunun ispat edildiği durumlarda fail cezalandırılmayacaktır.

Kişiye herhangi bir olayla irtibatlandırmadan, soyut olarak yakıştırılmalarda bulunulması halinde de, hakaret suçu oluşur. Kötü bir niteliği veya huyu ifade eden sözler, somut bir fiil veya olguyla irtibatlandırmadıkları halde, yine de hakaret suçunu oluştururlar. Örneğin bir kimseye ‘serseri’, ‘alçak’, ‘hayvan’ denmesi halinde, somut fiil isnadı söz konusu değildir. Aynı şekilde kişiye soyut olarak ‘hırsız’, ‘rüşvetçi’, ‘sahtekâr’, ‘fahişe’ gibi yakıştırmalarda bulunulması halinde de hakaret suçu oluşmaktadır. Kişinin bedeni arızasını ifade etmekle veya kişiye bir hastalık izafe etmekle de hakaret suçu işlenmiş olur. Örneğin, kişiye ‘kör’, ‘şaşı’, ‘topal’, ‘kambur’, ‘kel’ vs. demekle; kişiye ‘psikopat’, ‘frengili’ veya ‘AIDS’li’ denilmesiyle hakaret suçu işlenmiş olur.

Hakaret suçunun oluşabilmesi için; davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kişiye onun toplum nazarında küçük düşürmek amacına yönelik olarak belli bir siyasi kanaatin isnat edilmesi halinde de hakaret suçu oluşur. Örneğin, bir kişiye ‘faşist’, ‘komünist’, ‘mülteci’ demekle, hakaret suçu işlenmiş olur. Bir kişiye izafeten söylenen sözün veya bulunulan davranışın o kişiyi küçük düşürücü nitelikte olup olmadığını tayin ederken, toplumda hâkim olan telakkileri, örf ve adetleri göz önünde bulundurmak gerekir.

Hakaret suçu, kişi muhatap alınarak işlenebilir. Bu durumda huzurda hakaret söz konusudur. Hakaret suçu, kişinin gıyabında da işlenebilir. Kişiye hazır bulunmadığı bir ortamda veya doğrudan muttali olamayacağı bir surette hakaret edilmesi durumunda, gıyapta hakaret söz konusudur. Ancak, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin mağdurun gıyabında ve fakat en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. Bu kişilerin toplu veya dağınık olmalarının suçun oluşumu üzerinde bir etkisi yoktur. Bir veya iki kişiyle ihtilat ederek de mağdura hakaret edilebilir. Bu gibi durumlarda da esasında bir haksızlık gerçekleşmektedir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, gıyapta hakaretin cezalandırılabilmesi için, mağdurun gıyabında en az üç kişiye ihtilat edilerek, yani en az üç kişi muhatap alınarak hakaretin yapılması şart olarak aranmıştır. Hakaretin mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir mesajla yapılması halinde de suç oluşur. Buna göre, kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzeri araçlarla yapılan hakaret de, huzurda hakaret olarak cezalandırılmalıdır.

Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi halinde, suç kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Hakaret suçunun faili herkes olabilir. Hakaret suçunun basın yoluyla işlenmesi halinde ‘eser sahibi’, eser sahibinin cezalandırılması mümkün olmadığı hallerde ‘sorumlu müdür’, ‘yayın yönetmeni’, ‘genel yayın yönetmeni’, ‘editör’, ‘basın danışmanı’ gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkililer fail olur. Süresiz yayınlarda ‘eser sahibi’nin cezalandırılma imkânı olmadığı hallerde ‘yayımcı’ ve ‘basımcı’nın fail olması da söz konusudur.

Hakaret suçunun mağduru, herhangi bir kimse olabilir. Mağdurun sıfatı bazı hallerde farklı hukuksal sonuç doğurur. Örneğin, mağdurun Cumhurbaşkanı olması halinde, hakaret suçunu düzenleyen genel hüküm değil, Cumhurbaşkanına hakaret suçunu düzenleyen özel hüküm uygulanır. Ölüler hakaret suçunun mağduru olamazlar. Ölülere yönelik yapılan hakaret, başka bir suç, kişilerin hatırasına hakaret suçu oluşturur. Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır. Hakaret suçunun nitelikli halleri mevcuttur. Bunlardan ilki, hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesidir. İkincisi, hakaret suçunun dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerin açıklanmasından, değiştirilmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı ya da kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi halidir. Üçüncüsü, hakaret suçunun alenen işlenmesidir. Aleniyet için aranan temel ölçüt, fiilin gerçekleştiği koşullar itibarıyla belirsiz ve birden fazla kişiler tarafından algılanabilir olmasıdır. Keza, aleniyetin basın ve yayın yoluyla gerçekleşmesi durumunda artırma oranı ayrıca düzenlenmiştir.

Hakaret suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Failin belirli bir saikle hareket etmesi şart değildir, yaptığı hareketin, mağdurun onurunu şerefini ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte olduğunu bilmesi ve bunu istemesi suçun oluşması için yeterlidir.

İddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması, hakaret suçu açısından hukuka uygunluk nedeni oluşturur. Bir talebin resmi bir makama iletilmesi, dilekçe hakkının kullanılması bağlamında hukuka uygun bir davranıştır. Hukuk toplumunda yaşama hakkına sahip olan herkes, toplum barışını bozucu nitelik taşıması dolayısıyla devletten suç işlenmesinin önlenmesini ve suçluların cezalandırılmasını talep hakkına sahiptir. Bir suçun işlendiğini öğrenen bireyin, bununla ilgili olarak yetkili makamlar nezdinde ihbar veya şikâyette bulunma hakkı vardır. Gerçekleşmiş bir olayla ilgili olarak bu olayın oluşumuna neden olan kişiler de gösterilmek suretiyle ihbar veya şikâyette bulunulması durumunda, hakaret veya iftira suçunun oluştuğundan söz edilemez. Çünkü burada gerçekleşmiş somut olayla ilgili olarak ihbar veya şikâyette bulunmak şeklinde bir hakkın kullanılması söz konusudur. İddia ve savunma hakkının, yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde kullanılması mümkündür. İddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması mümkündür. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirmeler, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilememesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçu oluşturur. İddia ve savunma kapsamında, kişilerle ilgili olarak bulunulan somut isnadların gerçek olması ve yapılan olumsuz değerlendirilmelerin somut vakıalara dayanması gerekir. Keza, bulunan somut isnadların veya yapılan olumsuz değerlendirmelerin uyuşmazlıkla ilişkili olması gerekir; ancak, uyuşmazlığın çözümü açısından faydalı olması aranmaz. Somut uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnadlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez. Keza, somut vakıalara dayansa bile, uyuşmazlıkla alakası olmayan olumsuz değerlendirmeler açısından iddia ve savunma hakkının kullanılması söz konusu değildir. Somut uyuşmazlıkla ilgili olmakla birlikte iddia ve savunma sınırını aşan hakareti mutazammın yazı ve sözlerin iddia ve savunma hakkı kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Ancak, bu ifadelerin kullanılmasına müsamaha ile bakılabilir. Çünkü bu gibi durumlarda iddia ve savunmanın sınırı genellikle öfke ve gazabın etkisiyle aşılmaktadır. Aslında öfke ve gazap hali, kusurluğun bir unsuru olan irade yeteneğini etkileyen bir faktördür ve bu durum, kişinin işlediği hakaret suçu dolayısıyla kusurunun tespiti bağlamında değerlendirilmelidir. Sonuç olarak, yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması halinde caza verilmez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek veya somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir.

Hakaret suçundan dolayı caza verilmemesini veya cezanın azaltılmasını gerektiren haller mevcuttur. Bunlardan ilki, mağdur kendi haksız hareketi ile hakarete neden olmuş ise, haksız hakaretin ağırlığını göz önüne almak suretiyle hâkimin, failin cezasını azaltabileceği gibi gerektiğinde tümüyle kaldırabilmesidir. İkincisi, kişinin kendisine karşı işlenen kasten yaralama suçuna tepki olarak işlediği hakaret suçundan dolayı cezalandırılmamasıdır. Üçüncüsü, karşılıklı hakaret hallerinde hâkimin, hangisinin neden olduğunu göz önünde bulundurarak taraflardan her ikisi veya birisi hakkında verilecek cezada indirim yapabileceği gibi, ceza vermekten tamamen sarfınazar da edilebilmesidir. Hakaret suçunun takibi, kural olarak şikâyete tabidir. Ancak, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçunun soruşturması ve kovuşturması şikâyete tabi olmayıp, re’sen takip edilir. Mağdur şikâyetten önce vefat ederse, ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş ve kardeşleri şikayette bulunabilir.


 

TÜRK HUKUKUNDA CİNSEL TACİZ SUÇU

Cinsel taciz suçu, kişinin vücut dokunulmazlığının ihlâli niteliği taşımayan cinsel davranışlarla da gerçekleştirilebilir. Cinsel taciz, cinsel yönden mağdurun rahatsız edilmesinden ibarettir. Bu suçla korunan hukuki değer, kişilerin cinsel dokunulmazlığı ve vücut bütünlüğüdür.

Bu suçla yasaklanan fiil, bir kimsenin cinsel amaçlı olarak taciz edilmesidir. Taciz, bir kimsenin canını sıkma, rahatını kaçırma, ona sıkıntı verme, onu tedirgin etmektir. Cinsel taciz ise, birey veya bireylerin cinselliklerine yönelen sözlü veya vücuda temas içermeyen rahatsız edici nitelikte cinsel amaçlı her türlü hareketlerdir. Cinsel taciz oluşturan davranışlar, sözle (örneğin, cinsel içerikli söz atma), yazıyla (örneğin, mektupla cinsel ilişki teklifinde bulunma) veya el kol hareketleriyle (örneğin, cinsel organı gösterme) gerçekleştirilebilir. Bu suç, telefonla, mektupla veya araya üçüncü bir kişi sokularak da işlenebilir. Suçun söz atmak şeklinde gerçekleşmesi halinde, mağdurun edep ve iffetine yönelmiş olan sözlerin, mağdurun bilgisine ulaşacak mahiyette olması gerekir.

“Kocandan boşan, gel benim metresim ol”, “Allah be, şu dudaklara bak”, “gel evime gir, içeride iki kişi daha var, seni doyurabiliriz”, “bana bir kere ver, seni hamamda yıkarım”, sanığın müştekiye pantolonunun üzerinden tenasül organını tutarak “kocanınkinden daha büyüktür, istersen geleyim, vereyim” gibi sözler sarf edilmesi, cinsel organını açıkta bırakacak şekilde müştekiye görünme, müştekiye kaş göz işareti yapıp öpücük göndermek, mağdurelere ayna tutmak ve kucak açmak suretiyle sırnaşıkça hareketler yapmak, yönetimindeki araç ile okul sorma bahanesiyle mağdureye yaklaşıp hiçbir bedensel temasta bulunmaksızın cinsel organını çıkarıp göstermek gibi eylemler cinsel taciz örneklerini oluşturur.

Cinsel taciz olarak kabul edilen fiilin belirli bir kişiye karşı olması gerekir. Belirli bir kişiye yönelik olmayan hareketler cinsel taciz değil, “kişilerin huzur ve sükununu bozma”, “hayasızca hareketlerde bulunma” gibi suçları oluşturur. Örneğin, herhangi bir kimseye yönelmeden ana caddede soyunmak fiili, cinsel taciz suçunu değil, hayasızca harekette bulunma suçunu oluşturur. Benzer şekilde, komşusunun balkonda oturmasını engellemek için balkonun hemen karşısındaki pencerenin perdelerini açıp evin içinde çıplak vaziyette dolaşmak, “kişilerin huzu ve sükununu bozmak” suçunu oluşturur.

Cinsel taciz suçu, erkek ya da kadın herkes tarafından işlenebilir. Bu suç aynı cinsler arasında olduğu gibi, aynı cinsler tarafından da işlenebilir. Bu suçun mağduru da herkes olabilir. Mağdurun çocuk olması da mümkündür. Mağdurun evli veya bekar olmasının bir önemi yoktur.

Cinsel taciz suçunun nitelikli halleri mevcuttur. Bunlardan ilki, hiyerarşi veya hizmet ilişkisinden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle ya da aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak kişiye karşı cinsel tacizde bulunulmasıdır. Suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. İkincisi, cinsel taciz fiili nedeniyle mağdurun; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalmış olmasıdır.

Cinsel taciz suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Failin cinsel arzularını tatmin gayesi ile hareket etmiş olması gerekir. Fail, cinsel amaç dışında, başka bir amaçla hareket etmiş ise, duruma göre hakaret ya da tehdit suçu oluşabilir.

Cinsel taciz suçunun yalın halinin soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikâyetine bağlıdır. Cinsel taciz suçunun nitelikli hallerinin soruşturulması şikayete tabi değildir.


 

TÜRK HUKUKUNDA KONUT DOKUNULMAZLIĞININ İHLALİ SUÇU

Konut dokunulmazlığının ihlâli, kişinin kendisine özgü barış ve sükununu ve yuvasındaki yaşamının sulh ve selametle cereyanı için varolması gerekli güvenlik duygusunun sarsılmasını ifade etmektedir. Bireylere karşı işlenen ve aynı zamanda onların muhtaç oldukları güvenlik ve sükunu ihlâl eyleyen bu fiillerin, hürriyete karşı işlenen suçlar arasında bir suç olarak tanımlanması yerinde olmuştur.

Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak girilmesi veya rıza ile girildikten sonra buradan çıkılmaması konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun yalın halini oluşturur. Bu suç, icraî bir davranışla işlenebileceği gibi, ihmali davranışla da işlenebilir. Başkasının konutuna veya konutun eklentilerine rıza ile girdikten sonra, çıkmama hâlinde, konut dokunulmazlığı ihmali davranışla ihlâl edilmektedir.

Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun oluşabilmesi için, yetkili kişinin konuta girme konusunda rızasının olmaması gerekir. Konut sahibinin konuta girildiğinden haberdar olmaması, aynı zamanda rızasının da olmaması anlamına gelir. Bu nedenle, konuta gizlice veya hileyle girilmiş olması hâlinde, bu suç oluşur. Sahibinin rızasına dayalı olarak konuta girildikten sonra, bu rızanın geri alınması hâlinde konutun terk edilmesi gerekir. Aksi takdirde söz konusu suç oluşur. Belirtilen nedenlerle, konut sahibinin rızasının olmaması, bu suçun bir unsurunu oluşturmaktadır.

Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda bu kişilerden birinin rızası varsa, konut dokunulmazlığını ihlal suçu oluşmaz. Ancak, konuta girişin hukuka uygun sayılabilmesi için, rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. Bu bakımdan örneğin, konuttaki teknik bir arızanın tamiri için, diğerinin bilgisi olmaksızın, eşlerden birinin tamircinin konuta girmesine rıza göstermesi hâlinde, bu rıza geçerli bir rıza olarak kabul edilmelidir. Buna karşılık, eşlerden birinin bir başkasını zina yapmak üzere konuta kabul etmesi durumunda, bu kişinin konuta girmesine gösterilen rızanın, geçerli bir rıza olarak kabul edilmesi imkansızdır ve bu durumda diğer eşe karşı işlenmiş konut dokunulmazlığını ihlâl suçu söz konusudur. Bu suçu oluşturan fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi halinde de suç oluşacaktır. Niteliği itibarıyla açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi alışılmış (mutat) olan yerler dışında kalan yerlere rıza olmaksızın girilmesi bu suçu oluşturacaktır. Avukatlık bürosu ve özel muayenehane, bu gibi izinle girilmesi gereken yerlere örnek olarak gösterilebilir. Keza, herkesin herhangi bir koşulu yerine getirmeksizin girebileceği yerlere, söz gelimi süper marketlere, dükkânlara, mağazalara halka açık olmadıkları zamanlarda, meselâ mesai saatleri dışında rıza hilafına girilmesi hâlinde de bu suç oluşacaktır. Ancak, halka açık oldukları sırada girildiği takdirde suç oluşmayacaktır. Zira, hak sahipleri bu gibi yerlere isteyenin girmesi hususunda daha başlangıçta rızalarını örtülü olarak açıklamış sayılırlar.

Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran rızanın, hukuken geçerli rıza olması gerekir. Kişinin konuta girme konusunda rıza açıklamaya yetkili olmasının yanı sıra, açıklanan rıza¬nın da örneğin hile dolayısıyla sakatlanmamış olması gerekir. Bu suç, herkes tarafından işlenebilir. Aralarında belli bir ilişki olan kimseler bu suçun faili olamaz. Birlikte seçtikleri aile konutunda oturan eşler, mahkeme kararıyla ortak yaşam tatil edildiğinde veya aralarında boşanma davası olması nedeniyle yasal olarak ayrı yaşama hakkı mevcut olmadan, birbirlerine karşı konut dokunulmazlığını ihlal suçunu işleyemez. Eşler aynı konutta veya farklı konutlarda, hatta farklı illerde yaşamaları durumunda birbirlerinin konutlarına serbestçe girip çıkma hakkına sahiptir. Bundan dolayı eşler arasında bu suçun işlenebilmesi mümkün değildir. Eşlerden birinin boşanma davası açılmadan kendi ailesinin yanına gidip yaşamaya başlaması durumunda, rızaya aykırı olarak bu konuta giren eş açısından konut dokunulmazlığını ihlal suçu oluşur. Aralarında evlilik bağı olmadan birlikte yaşayan veya dini nikahla birlikte yaşayan kimseler, birlikte yaşadıkları sürece ortak kullandıkları konut yönünden bu suç oluşmaz. Bununla birlikte, bu kişiler ayrıldıktan sonra birbirlerinin konut dokunulmazlığını ihlal etmeleri halinde bu suç oluşur.

Girilen veya çıkılmayan yerin bir konut veya bunun eklentisi olması gerekir. Konut dokunulmazlığını ihlâl suçunun soruşturma ve kovuşturması mağdurun şikâyetine bağlı kılınmıştır.

Bu suçun nitelikli halleri mevcuttur. Bunlardan ilki, suçun silâhla işlenmesidir. İkincisi, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle suçun işlenmesidir. Üçüncüsü, suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesidir. Dördüncüsü, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak suçun işlenmesidir. Beşincisi, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle suçun işlenmesidir. Altıncısı, konut dokunulmazlığını ihlal suçunun cebir veya tehdit kullanılarak ya da gece vakti işlenmesidir. Burada söz konusu olan cebir, kasten yaralama suçunun daha az cezayı gerektiren hâli olarak düşünülmelidir. Bu nedenle, kullanılan cebir kişide basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçünün ötesinde bir etki meydana getirmiş ise, hem konut dokunulmazlığını ihlâl suçundan hem de kasten yaralama suçundan dolayı ayrı ayrı cezai sorumluluk söz konusu olacaktır.


 

TÜRK HUKUKUNDA KİŞİLER ARASINDAKİ KONUŞMALARIN DİNLENMESİ VE KAYDA ALINMASI SUÇU

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçuyla korunan hukuki değer, özel hayatın gizliliği ve haberleşme hürriyetidir. Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu, üç farklı şekilde işlenebilir. Bunlardan ilki, kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinlenmesi veya bunların bir ses alma cihazı ile kaydedilmesidir. Aletin niteliği önemli değildir. Dinlemeye yarayan mekanik, elektromanyetik, dijital veya başka herhangi bir şekilde konuşmayı dinlenir hale getiren her türlü teknik tertibat, alet sayılır. Teyp, MP3, cep telefonu, ses kayıt özelliği olan fotograf makineleri, kullanılabilecek muhtemel aletlerin örneklerini oluşturur. Bu suçun faili, konuşmaya katılanlar dışında herhangi bir kimse olabilir. Suçun oluşması için kişiler arasındaki konuşmaların aleni olmaması gerekir. Radyo, televizyon veya internet yoluyla yapılan ve niteliği gereği aleni olan konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması bu suçu oluşturmaz. Yolda yürüyen iki kişi arasında geçen konuşmaların başkaları tarafından özel ihtimam gösterilerek duyulabilecek olması halinde, aleni olmayan konuşma söz konusudur. Bir evde sınırlı sayıda kişiler arasında yapılan konuşmalar, aleni olmayan konuşma örneğini oluşturur.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunun ikinci hali, katıldığı aleni olmayan bir söyleşinin, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alınmasıdır. Bu suçun faili, ancak aleni olmayan söyleşiye katılan kişi olabilir. Karşılıklı konuşmada kafa sallayarak veya onaylayarak söyleşinin içinde bulunan kişiler söyleşiye katılmış sayılır. Ancak, söyleşi ortamında elektrik tesisatı kurma, simültane çeviri yapma, çevreyi temizleme gibi nedenlerle bulunan kişileri söyleşinin katılanları arasında saymaya imkan yoktur. Söyleşiyle kastedilen en az üç kişi arasındaki konuşma değildir, iki kişi arasında yapılan konuşma da söyleşi olarak nitelendirilebilir.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunun üçüncü hali, suçun iki hali olarak tanımlanan suçların işlenmesi suretiyle elde edildiği bilinen veya böylece elde edildiği kabul edilebilecek olan bilgilerden yarar sağlanması veya bunların başkalarına verilmesi veya bunlardan diğer kişilerin bilgi edinmelerini temin etmektir. Bu konuşma içeriklerinin basın ve yayın yoluyla yayınlanması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir.

Bu suç, genel kasıt ile işlenebilen bir suçtur. Failin kastının dinlemeye ve kayda almaya ve bunların mağdurun dışında gerçekleştirmeye yönelik olması gerekir. Suçun oluşması için özel bir kasta ihtiyaç yoktur. Failin saikinin suça tesiri mevcut değildir. Suçun taksirle işlenebilmesi mümkün değildir. Suçun nitelikli halleri vardır. Bunlardan ilki, suçun kamu görevlisi tarafından ve görevin verdiği yetkinin kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesidir. İkincisi ise, suçun belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesidir.

Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçunun takibi, şikayete bağlıdır. Bu suç uzlaşma kapsamındadır.

 


 

YARGITAYDAN KRİTİK BAZ İSTASYONU KARARI

Yargıtay´dan kritik baz istasyonu kararı

Yargıtay, baz istasyonları hakkında emsal teşkil edecek bir karara imza attı.

Samsun´un İlk adım ilçesinde baz istasyonundan şikayetçi olan mahalle sakinlerinin açtığı davada yerel mahkemenin verdiği “baz istasyonun düşük sinyalle olsa bile insan sağlığına zararlı” olduğu yönündeki kararı, Yargıtay tarafından onandı.

Yargıtay´ın açıkladığı ve emsal teşkil edecek gerekçeli kararda, "Düşük sinyalle olsa bile ve yerleşim yerlerine yakın kurulan baz istasyonlarında tüm tedbirler alınmış olsa bile söz konusu istasyonların, insan sağlığına zarar vermeyeceği anlamına gelmediğine" hükmedildi.

İlk adım ilçesi Ulu gazi Mahallesi Kaptan oğlu Sokak üzerinde bir binanın en üst katına yerleştirilen baz istasyonu, bina sakinlerinin tepkisini çekti. Mahalle halkından 14 kişi, baz istasyonunun insan sağlığına zararı olduğunu öne sürerek, 8 Ekim 2008 tarihinde Samsun 1.Asliye Hukuk Mahkemesi´ne dava açtı. 2 yıl sonra mahkeme kararını açıklayarak baz istasyonunun bulunduğu yerden kaldırılmasına hükmetti. GSM şirketi ise yerel mahkemenin kararına itiraz etti.

İtiraz üzerine 9 Mayıs 2012 tarihinde N. Koyuncu başkanlığında toplanan Yargıtay 1.Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını oy birliği ile onadı.

İşte Gerekçeli Karar

Onama kararının ardından yeni açıklanan gerekçeli kararda ise Yargıtay, "Düşük sinyalle olsa bile yerleşim yerlerine yakın kurulan baz istasyonlarında tüm tedbirler alınmış olsa bile söz konusu istasyonların insan sağlığına zarar vermeyeceği anlamına gelmeyeceğine" hükmetti.

Hiçbir hizmetin insan yaşamı kadar öncelik ve önem taşımadığının vurgulandığı kararda "Yararlı bir hizmetin karşılığı olarak insan ölümü uygun sonuç olarak kabul edilemez. İnsan yaşamında tehlike yaratan bir hizmetin, kişi yaşamının önüne geçmesi ve ona üstünlük tanınması doğru bir yaklaşım olarak düşünülemez. Kaldı ki somut olsa da bu hizmetin aynı yerde verilmesinde zorunluluk da bulunmamaktadır. Daha fazla bir giderle olsa, başka bir yerde aynı sonuçları sağlayacak bir istasyonun kurulması ve hizmet vermesi olanaklıdır." denildi.


 

HAKARET VEYA SÖVME YOLUYLA KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI EYLEMİ

HAKARET VEYA SÖVME YOLUYLA KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI EYLEMİNİN

CEZA HUKUKU VE ÖZEL HUKUK BAKIMINDAN SONUÇLARI

Hakaret, sövme veya bir kişiye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek, ceza hukuku anlamında bir suç teşkil edebileceği gibi aynı zamanda ya da suç oluşturmasa da özel hukuk alanında tazminat sorumluluğu doğuracak bir eylemdir.

CEZA HUKUKU BAKIMINDAN:

Suç Oluşturan Eylem:

Türk Ceza Kanunu’nun 125. Maddesinde hakaret suçu tanımlanmıştır. Buna göre;  “bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.” (125/1) Bu eylemin, mağdurun bulunmadığı bir ortamda meydana gelmesi halinde suç oluşturabilmesi için ise fiilin en az üç kişinin duyabileceği şekilde ve ortamda işlenmesi gerekir. Yine aynı maddenin devamında hakaret suçunu ağırlaştıran haller düzenlenmiştir. Buna göre;

“(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,

İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Ceza, hakaretin alenen işlenmesi hâlinde, altıda biri; basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, üçte biri oranında artırılır.

(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır.”

TCK 127. Maddesinde ise hakaret suçunun tanımında geçen “fiil isnadının” doğru olduğunun kanıtlanması durumunda kişiye ceza verilemeyeceğini belirtmiştir. Yine madde düzenlemesine göre bunun kanıtlanması ise ancak, şikâyette bulunan hakkında, soruşturma konusu olan “isnat edilen” fiili işlediğine dair kesinleşmiş mahkeme kararının varlığıyla mümkün olacaktır. Ancak 127/2 maddede “ispat edilmiş fiilden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde, cezaya hükmedilir” diyerek bu cezasızlık hali sınırlanmıştır. Yani,  bir kimse hakkında mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir suçu işlediğini beyan etmek suç oluşturmamakla birlikte; bu suçu işlediğinden bahisle kendisine onur kırıcı, zarara verici, rencide edici, şeref ve saygınlığını ve kişilik haklarını zedeleyici sözler söylenmesi yine hakaret suçunu oluşturacaktır.

 Suçtan Zarar Gören Ve Şikâyet Hakkı:

Hakaret suçunda tüzel değil, ancak gerçek bir kişide var olabilecek şeref, onur ve saygınlığının zarar görmesinden söz edilmektedir. Öyleyse bu suçun mağduru ancak gerçek bir kişi olabilecektir. Ancak hakaret suçunda tanımlanan eylem bir tüzel kişilik hedef alınarak işlenmişse, bu tüzel kişiliğin sahibin suçtan zarar gördüğü kabul edilecek ve şikâyet hakkı da ona ait olacaktır. Ceza mahkemelerinin şimdiye kadar ki genel uygulamaları da bu yöndedir. TCK 126. Maddesi de bunu gerektirmektedir. Buna göre; “hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” Aynı maddeye sadece gerçek – tüzel kişi ayrımına değil, suçun üstü kapalı işlenmesi haline yani eylemin niteliğine de bir açıklık getirmiş olmaktadır.

Hakaret suçu kural olarak şikâyete bağlı bir suçtur. Ancak suçtan zarar görenin savcılığa müracaatı ile soruşturma başlatılıp, savcılık tarafından ceza davası açılabilir. Aksi halde savcılık kendiliğinden harekete geçip kamu davası açamaz. Soruşturmanın şikayete bağlı olmasının istisnası ise 127/1. Maddede belirtilmiştir. Buna göre hakaret suçunun kamu görevlisine karşı işlenmesi halinde suç şikayete bağlı olmayacak ve savcılık kendiliğinden harekete geçerek soruşturma başlatabilecek ve ceza yargılamasının başlaması durumunda dava kamu davası niteliğinde olacaktır.  

Hakaret suçunda, suçtan zarar görenin şikâyet süresi ise suç oluşturan eylemin öğrenilmesinden itibaren 6 aydır. Eylem süreklilik arz ediyorsa, eylemin tekrarlandığı (ve son eylemin öğrenildiği) her tarihte bu süre tekrar başlar.

ÖZEL HUKUK (KİŞİLER HUKUKU) BAKIMINDAN:

Hakaret, küfür, onur ve haysiyeti zedeleyici fiil isnadının cezai yaptırımı olduğu gibi bir de hukuki sorumluluğu vardır. Borçlar Kanunu m. 49 ve devamında genel olarak düzenlenen haksız fiil hükümlerine dayanan bu durum, haksız fiile maruz kalan (hakarete uğrayan, kişilik hakları zedelenen) kişiye, haksız fiili gerçekleştirenden bir tazminat isteme hakkı verir. Bu fiilden kaynaklanan herhangi bir maddi zarar (malvarlığında herhangi bir eksilme veya kazanç kaybı gibi) mevcutsa maddi tazminat istenebileceği gibi, böyle bir maddi kayıp olmasa dahi, kişilik haklarına saldırının neden olduğu manevi zarar (üzüntü, sıkıntı, sarsıntı, başkalarının nezdinde küçük düşürülme vs…) için uygun bir miktarda manevi tazminat istenebilir. Hakaret eyleminden dolayı istenecek manevi tazminat ise özel olarak BK 58. Maddesine dayanacaktır. Buna göre: “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.”

Borçlar Kanunu m.49 “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür”  şeklinde düzenlenmiştir.  Düzenlemeye göre bir eylemin haksız fiil oluşturması ve dolayısıyla maddi – manevi tazminat sorumluluğu doğurması için, o eylemin ceza hukuku bakımından suç oluşturması şart değildir. Yani bir kişi bir eylemden dolayı ceza yargılamasında beraat etse dahi bu durum onun tazminat yükümlüğünü ortadan kaldırmayacaktır. BK 74. Madde haksız fiil yargılamasının ceza hukuku ile ilişkisini şu şekilde düzenlemiştir: “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” Ancak BK 50. Maddesinde “zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır” demektedir. Bu ispat her türlü delille yapılabileceği gibi ceza mahkemesinin aynı eylemle ilgili vermiş olduğu ceza kararı nereyse kesin delil niteliğinde bir güce sahip olacaktır.

Haksız fiil nedeniyle uğranılan zarar karşılığında ödenecek tazminatın miktarında ise; maddi tazminat talebinde belgelerle kanıtlanabilen malvarlığının azalan kısmı veya kazanç kaybı hesaplamada esas alınacaktır. Her iki tazminat türünde de; ancak özellikle manevi tazminatta geçerli olacak temel ilke ise BK m.50/2 “Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler” ve m.51’deki “Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler” şeklindeki düzenlemeler olacaktır. Yine tazminat miktarının belirlenmesinde, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarına göre “tazminat zenginleşme nedeni olamaz” şeklindeki ilkede karşılık bulan, her iki tarafın da sosyal ve ekonomik durumu da dikkate alınacaktır.

Haksız fiilden doğan maddi – manevi tazminat davası açma süresi, fiilin öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıldır. Eğer bu fiille ilgili savcılığa yapılan bir ceza soruşturması mevcut ise bu süre soruşturmanın sona erdiği veya ceza mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlayacaktır. Ancak hukuk mahkemelerinde tazminat davası açmak için soruşturmanın sonuçlanmasını bekleme zorunluluğu bulunmamaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki,  haksız fiilden doğacak zarar karşılığında tazminat davası açma hakkına gerçek kişiler olduğu gibi tüzel kişiler de sahiptir. Maddi tazminat bakımından bu hak tartışmasız olmakla birlikte manevi tazminat bakımından da Yargıtay son zamanlarda bu yönde kararlar vermeye başlamıştır.

 


 

 
Bugün Tekil: 184 Bugün Çoğul: 439 Dün Tekil: 1327 Toplam Tekil: 1636008 Toplam Çoğul: 4047499
        Dataişlem