,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
TAM YARGI DAVALARINDA FAZLAYA İLİŞKİN HAKLARIN SAKLI TUTULMASI ve ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 12.06.2008 TARİHLİ KARARI / 11-01-2013
 TAM YARGI DAVALARINDA FAZLAYA İLİŞKİN HAKLARIN SAKLI TUTULMASI ve ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 12.06.2008 TARİHLİ KARARI

            İdarenin işlem ve eylemlerinden dolayı sorumluluğu Anayasal bir sorumluluktur. Anayasa’nın 125. maddesine göre idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.

İdarenin zarar verici eylem ve işlemlerinden ötürü vatandaşların da gerek zarar verici işlem ve eylemin sahibi idareye başvurarak ve gerekse bağımsız ve tarafsız mahkemeler nezdinde zararını talep edebilmesi ve hakkını arayabilmesi ise hukuk devletinin vazgeçilmez       ( olmazsa olmaz ) ilkelerindendir. Günümüzde hiçbir ülke, kamusal gücün bireylere haksız olarak verdiği zararların yine devletçe üstlenilip karşılanması gereğini tartışma konusu yapmamaktadır. Nitekim, Anayasa’mızın 40. maddesi hükmüne göre de, Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.

2577 Sayılı Yasa’ya göre ( m. 3/2,d ) tam yargı davası açılırken, zararın miktarının tespit edilmesi ve buna göre dava açılması gerekmektedir. Yasa hükmüne göre zararın miktarını tespit etmesi gereken kimse davacıdır. Ancak zarar gören kimsenin zararını tam olarak tespit etmesi ve buna göre dava açması her zaman mümkün değildir. Özellikle işlem veya eylemin yapıldığı anda tam olarak belirlenemeyen, devam eden ( süregelen ), sonradan ortaya çıkan zararlarda, davacının bu zararları tespit edebilmesi mümkün değildir. Kaldı ki, bu türden süregelen zararlar yargılama aşamasında dahi ancak bilirkişi marifetiyle tespit edilebilmekte ve çoğunlukla da bu tespit dahi, davanın tarafları arasında temyize müracaat sebebi olmaktadır.

Bu durum karşısında özellikle idarenin zarar verici eylemin neticesinde meydana gelen cismani zararların süregelen nitelikte olması ve hatta açılmış olan davanın sonuçlanmasından sonra ortaya çıkabilmesi durumlarında, zarar gören kimseler süregelen bu zararlarının tazmini taleplerini idareye yöneltememekte ( 1 ve 5 yıllık müracaat süresi aşılmış olduğundan ) ve idari yargı makamlarına müracaat edildiğinde de idareye müracaat süresi aşılmış olması sebebiyle davanın reddi durumu ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

Çalışmamız kapsamında sırası ile, kısmı dava ( fazlaya ilişkin hakların saklı      tutulması ) kurumu ve bu kurumu düzenleyen yasa hükümleri, idari yargı sistemi içerisinde fazlaya ilişkin hakların saklı tutulup tutulamayacağı konuları işlenecek, konu hakkında Anayasa Mahkemesi’nin 12.06.2008 tarih ve 2004/103 E, 2008/121 K. Sayılı Kararı ve Danıştay İçtihatları bağlamında eleştirilerde bulunulacak ve nihayet çözüm önerilerine yer verilecektir.

2. KISMİ DAVA ve  ISLAH YOLUYLA MÜDDEABİHİN ARTIRILMASI

2.1.Kısmi Dava

2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda kısmi davaya ilişkin her hangi bir hüküm bulunmamaktadır. Kısmi dava daha çok özel hukuk yargılaması sisteminde yer bulan ve kişiler arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde uygulanan ve 1086 Sayılı H.M.U.K’ta doğrudan düzenlenmeyen bir dava türüdür.

Bu sebeple, kısmi davaya ilişkin incelemelerin özel hukuk yargılaması ilkeleri çerçevesinde yapılması gerekmektedir.

1086 Sayılı HUMK’un 4. maddesi hükmüne göre:

“ Alacağın bir kısmı dava olundukta, eğer son kısım ise, mahkemenin vazifesini tayinde müddeabihin kıymetine bakılır.”

      Bu madde hükmüne göre davacının alacağının şimdilik belli bir kısmı için açtığı davaya kısmi dava adı verilir. Davacının alacağının bir kısmını mı yoksa tamamını mı dava ve talep ettiği dava dilekçesinde yer alan beyanından anlaşılır.

      Kısmi davadan söz edebilmek için davacının, bu yöndeki iradesini açıkça dava dilekçesine yansıtması gerekmektedir. Dava dilekçesindeki açıklamalardan alacağının daha fazla olduğunu ve fakat açmış olduğu davada bunun yalnız bir kesiminin dava edildiğinin açıkça anlaşılması gerekli ve yeterlidir.

      Gerek yukarıda zikredilen 1086 Sayılı HUMK’un 4. maddesi ve gerekse 79. maddede yer alan, kanunen sarahat olmadıkça hiç kimse kendi lehine olan davayı ikameye veya hakkını talebe icbar olunamayacağı kuralı birlikte değerlendirildiğinde, davacının korunması gereken meşru bir hukuki yararı var ise kısmi dava açmak hakkı olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

      Davacı fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmadan dava açmış/davanın kısmi dava olduğu açıkça anlaşılamıyor ise bu dava tam dava sayılır ve davacı davasını dayandırdığı vakıalardan doğan alacağının tamamını dava etmiş  ve bu alacağına ilişkin olarak dava dilekçesinde dava dışı tuttuğu alacak haklarındanferagat etmiş sayılır.

      Kısmi dava yoluyla fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması yoluyla davacı, alacağını tek seferde dava etmek zorunluluğundan kurtulacak; hakkın kötüye kullanımı ( T.M.K m. 2 ) olmadıkça ve kısmi dava açmakta hukuken korunan meşru bir menfaat bulundukça parçalar halinde alacağını dava ve talep edebilecektir.

      2.2. Islah Yoluyla Dava Konusu Müddeabihin Artırılması

      Özel hukuk yargılamasında davacı davasını açmakla ve dava açılmış olmakla karşı tarafın rızası olmadıkça davasını değiştiremez ve dava konusu taleplerine genişletemez. Bu durum davayı değiştirme yasağı olarak adlandırılmaktadır.

      Ancak HUMK m. 185/2’ye göre, ıslah ve feragat durumlarında artık davayı genişletme yasağından söz edilemez. Davacı karşı tarafın muvafakatı veya tek taraflı bir işlem olan ıslah ile yapmış olduğu usul işlemlerini bir kez değiştirme hakkına sahiptir.

HUMK m. 83’e göre:

“ İki taraftan her biri usule mütaallik olarak yaptığı muameleyi tamamen veya kısmen ıslah edebilir. “

Davanın taraflarından birisinin yapmış olduğu usule ilişkin işlemi tamamen veya kısmen düzeltmesi ıslah olarak adlandırılmaktadır. HUMK a göre davacı davasının kısmen ıslah edebileceği gibi, 3 Ay içinde dava açmak şartı ile tamamen de ıslah edebilir. ( m. 89 ) Islah tahkikata tabi olan davalarda tahkikat bitinceye, bunun dışındaki davalarda ise yargılama bitinceye kadar yapılabilmektedir ( m. 84 ). Ancak Yargıtay’ın 04.02.1948 tarihli kararına göre karar düzeltme ve temyiz aşamalarında ıslah mümkün değildir.

Islah’ın incelediğimiz konu bakımından önemi, HUMK’a göre, kısmi ıslah suretiyle dava konusu müddeabihin değerinin de kısmen artırılabilmesidir. Kısmi ıslah yoluyla davacı, dava açma tarihinde talep etmiş olduğu miktardan daha fazla bir miktarı davalıdan talep etmek hakkına sahiptir. Islah suretiyle müddeabihin değerini artıran davacı bu hüküm sebebiyle davayı genişletme yasağından etkilenmemektedir.

87. maddenin son fıkrasında yer alan “ müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez ” hükmü Anayasa Mahkemesi’nin, 20.07.1999 tarih ve E. 1999/1, K. 1999/33 Sayılı Kararı ile Anayasa’nın 2,13,36. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi Kararı’na göre :

 “ Dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi ıslah yoluyla artırmasını önleyen itiraz konusu kural, bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından, hukuk devletine aykırıdır,

…İtiraz konusu kural davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

…İtiraz konusu kural, davacılarn haklarını en kısa sürede ve en az giderle almalarını engelleyerek hak arama özgürlüğünü önemli ölçüde zorlaştırması nedeniyle demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmamaktadır.”

3. İDARİ YARGIDA KISMİ DAVA ve ISLAH

            2577 Sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nda kısmi dava ve ıslah kurumları düzenlenmemiştir. 2577 Sayılı Yasa’nın 31. maddesi:

“ 1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 05/04/1990 - 3622/11 md.; Değişik cümle: 10/06/1994 - 4001/14 md.) Ancak, davanın ihbarı ve bilirkişi seçimi Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re´sen yapılır.

2. Bu Kanun ve yukarıdaki fıkra uyarınca Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa atıfta bulunulan haller saklı kalmak üzere, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde Vergi Usul Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.” hükmü ile 2577 Sayılı Yasa’da hüküm bulunmayan ve 31. maddede açıkça ve sınırlı sayıda ( numerus  clauses ) saymak suretiyle belirlenen konularda HUMK hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmektedir.

2577 Sayılı Yasa’nın atıf yaptığı hükümler arasında, kısmi dava ( fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması ) ve ıslah kurumları bulunmamaktadır. Bu sebeple idari yargılamada ıslah ve kısmi dava hükümlerinin uygulanabilmesi mümkün değildir.

Kaldı ki, 2577 Sayılı Yasa’nın 3. maddesi d bendi hükmünde, tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın dava dilekçesinde gösterilmesi zorunluluğu getirilmektedir.

Bu hüküm ile idari yargıda tam yargı davası açan davacı, uğramış olduğu zararın tamamını dava dilekçesi ile birlikte istemelidir. Davacının fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak uğramış olduğu zararın bir kısmını talep etmesi durumunda, kalan kısım için, gerek idari işlemlerden doğan zararlar için söz konusu olan 60 günlük süre ve gerekse idari eylemlerin neden olduğu zararlarda söz konusu olan davalı idareye başvurarak alınması gereken 1 yıllık ön karar süresi çoktan aşılmış olacağından bu kısım için dava ve talep hakkı söz konusu olamayacaktır. Bu durumda idarenin işlem ve eyleminden zarar gören kimse, bu zararının tamamını davalı idareye tazmin ettiremeyecektir. Oysa tam yargı davasının amacı gerçek zararın gerçekçi bir biçimde telafisi ve tazminidir.

Hakim yargılama sırasında davacının gerçek zararının talep ettiğinden fazla olduğunu tespit etmiş olsa bile, talepten fazlaya hükmedememe ( ultra petita ) kuralına göre, davacının talep ettiği miktarda daha fazlaya hükmedemeyecektir. Bu sebeple zarara uğrayan kişinin uğradığı zararı tam olarak belirtmesi kuralı çok önemlidir.

İdari işlem ve eylemler sebebiyle zarar gören kimselerin, uğramış oldukları zararları davanın başında ve henüz davayı açarken tam olarak tespit etmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Özellikle kamu çalışanlarının yoksun kaldıkları gelirler ve idari eylemler sebebiyle meydana gelen cismani zararların davanın başında tam olarak tespit edilebilmesi neredeyse olanaksızdır.

Kaldı ki idari eylemlerden doğan cismani zararların süregelen /sonradan ortaya çıkan nitelik arzettiği durumlarda zararların davanın başında tam olarak tespit edilebilmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Süregelen zararlarda gelecekteki zararlar henüz bilinmediği/bilinemeyeceği için ancak o ana kadar mevcut olan zararlar talep ve dava edilebilecektir.

Eğer 2577 Sayılı Yasa’nın 3/2,d bendinde yer alan kural mutlak bir biçimde yorumlanacak olur ise, davacı hakimin talepten fazlaya hükmedemeyeceği kuralını dikkate alarak dava dilekçesinde daha yüksek miktar belirtmek zorunda kalacak ve davasının kabul edilmemesi veya kısmen kabul edilmesi durumunda daha fazla vekalet ücreti ve yargılama harcı yatırmak zorunda kalabilecektir. Bu durum davacının, zararını davalı idareden tam olarak tazmin edememesi ve yüksek miktarda vekalet ücreti ve harç yatırmaktan çekinerek daha düşük miktarları talep etmek zorunda bırakılmak suretiyle de hak arama özgürlüğünün sınırlanması sonucunu doğuracaktır.

İdari yargılama sistemimizde kısmi dava ve ıslaha ilişkin her hangi bir düzenleme bulunmamakla birlikte Danıştay uygulamasında İYUK m. 3/2,d bendinde yer alan kuralın mutlak bir biçimde yorumlanmayarak, kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan uyuşmazlıklar bakımından esnetildiği görülmektedir.

3.1. İdari İşlemden Kaynaklanan Zararın Tespiti ve İdarece Tazmini

İdarenin idari işlemlerinden dolayı zarar gören kimseler, işlemin kendilerine tebliğinden itibaren İYUK m. 11 uyarınca, işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem tesis edilmesi amacıyla üst makama, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makama 60 gün içinde başvurabileceği gibi doğrudan doğruya iptal veya tam yargı davası ya da iptal davasının sonuçlanmasını müteakip tam yargı davası açmak haklarına sahiptir.

İdari işlemden zarar gören ilgililerin önünde iki seçimlik hak bulunmaktadır. İdari işlemden dolayı zarar gören, zararının ödenmesini idareden talep edebileceği gibi bu yola hiç müracaat etmeden, doğurdan doğruya dava yoluyla da zararının davalı idareden tazmin etme imkanına sahiptir.

Tam yargı davasında hakim, maddi olaylar da dahil olmak üzere ihtilafın bütün unsurlarını ve aşamalarını araştıracak, inceleyecek ve bir hakkın zarar gördüğünü tespit ederse tazmin ve telafisine karar verecektir. Bu anlamda idari yargıcın konumu, fertler arasındaki davada adliye hakiminin konumu ile aynıdır. Tam yargı davaları öz itibariyle özel hukukta yer alan eda davalarına benzemektedir ve bu dava ile ihlal edilmiş olan hakkın yerine getirilmesi veya uğranılan zararın giderilmesi istenmektedir.

İdari yargı yeri, uyuşmazlığa yol açan işlem, eylem ve sözleşmeyi maddi olay şeklinde ele alır, inceler, bunların, kişilerin subjektif haklarını ihlal ettiğini saptarsa, bu ihlalin giderilmesine karar verir.

İdari işlemden kaynaklanan zararların tespiti ( hesaplanması ) görevi ve yetkisi idari yargı makamlarındadır. Ancak kimi durumlarda Danıştay tazminat tutarını saptamak için dosyada yeterli bilgi bulunmaması durumunda, ek inceleme yapma yoluna gitmektense, tazminat tutarını saptama işini idareye havale etmektedir.

İYUK m. 24/e hükmünde: “ Kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesi ve hüküm, tazminat davalarında hükmedilen tazminatın miktarı ” nın kararda yazılması gerektiği açıkça yazılı olsa da, idari yargılama sistemimizde hakimler, idari işlemden kaynaklanan zararlarda kararlarında bu türden bir tespit yapmamakta, tazminat  tutarının        ( zarar ) tespitini yargı yerine bırakmaktadır ki bu tutumun benimsenmesi mümkün değildir.

Bu bağlamda idari yargı hakimince dahi tespit edilmekten imtina edilen ve yasaya aykırı bir biçimde davalı idareye bırakılan ve idarece hesaplanan tutar sebebiyle de yeni bir dava konusu uyuşmazlık oluşturan tazminat tutarının tam ve kesin olarak daha davanın başında davacı tarafından belirlenmesinin zorunlu olması hakkaniyet uygun değildir. Bu sebeple idari işlemlerden kaynaklanan zararların tazminine ilişkin tam yargı davalarında İYUK m. 3/2,d bendinde yer alan miktar belirtme zorunluluğuna ilişkin kuralın mutlak bir biçimde uygulanması hukuken kabul edilebilir nitelikte değildir.

Nitekim Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 29.12.1983 tarih ve E. 1983/1, K. 1983/10 Sayılı Kararında:

“…Memur işlerinin özelliklerini ve memurun idarenin işlemi nedeniyle uğradığı maddi kayıpları dikkate alarak yasadaki "tazminat miktarının dava dilekçesinde gösterileceği" yolundaki kurala mutlak bir anlam vermemek ve bu kural nedeniyle, iptal ve tam yargı davalarının birlikte açılabileceğine ilişkin bir yasal hakkın kullanılmasının engellenemeyeceğini, kuralın ancak tam yargı davası açıldığı tarihte zarar miktarının saptanabildiği durumlar için bağlayıcı nitelikte olduğunu kabul etmek ve uygulamayı bu yoruma dayandırmak zorunludur...” denilmiş ve kamu görevlilerine ait mevzuattan doğan uyuşmazlıklarda idari işlemin neden olduğu zararın miktarının tespitinin mümkün olmadığı hallerde dava dilekçesinde miktar gösterilmeden tam yargı davası açılabileceği karara bağlanmıştır.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin 30.05.1989 tarih ve E. 1988/289, K. 1989/213 Sayılı Kararı’nda da:

“ Dava açıldığı sırada zararın miktar olarak belirtilmesi mümkün değilse, uyuşmazlık konusu miktar dava dilekçesinde gösterilmeden de tam yargı davası açılabileceği” ne karar verilmiştir.

Her iki kararda da, idari işlemin neden olduğu zararın tespitinin mümkün olmadığı durumlarda, İYUK m. 3/2,d bendi hükmü - lafzen mutlak ( emredici ) bir hüküm olsa da- bu hükme içtihat yoluyla istisna getirilerek miktar gösterilmeden dava açılabileceğine hükmedilmiştir.

Ancak anılan Danıştay Kararı’nda da belirtildiği üzere, idari işlemin neden olduğu zararın tespit edilebildiği yıkım veya kamulaştırma gibi zarar verici idari işlemler nedeniyle açılacak tam yargı davalarında miktar gösterilmeden dava açılamayacaktır.

Anılan kararlar ile getirilen dava açma biçimi özel hukuk yargılamasında uygulanan kısmi dava ( fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması ) ve ıslah yoluyla müddeabihin artırılması müesseselerinden farklıdır. Şöyle ki, kısmi davada davacı, dilekçesinde bir miktar belirtmekte ve bu miktar dışındaki alacaklarını daha sonra talep ve dava edeceğine ilişkin açık bir beyanda bulunmakta ve ıslah işleminin uygulanabilmesi için de usulüne uygun olarak, miktar belirtilmek suretiyle açılmış bir ilk davanın bulunması gerekmektedir. Oysa yukarıda anılan Danıştay İ.B.K. ile öngörülen dava açma biçiminde, davacının zararını tespit imkanı bulunmadığından dilekçesinde sadece zararın tazminini talep etmekle yetinecektir. Ayrıca bir miktar belirtmesine gerek olmadığı gibi, miktar belirtme zorunluluğu bulunmadığından fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğu yönünde de açık bir irade beyanının bulunmasına da gerek yoktur.

Bu yönüyle idari işlemlerden doğan zararların tazmini için miktar gösterilmeden sadece tazmin talebini içeren tam yargı davası açılabilmesi özel hukukta yer alan kısmi dava ve ıslah müesseselerinden farklı ve idari yargının içtihat yoluyla geliştirdiği, kendine has ( nev i şahsına münhasır ) bir dava açma biçimidir.

3.2. İdari Eylemden Kaynaklanan Zararın Tespiti ve İdarece Tazmini

İdarenin kendi eylemlerinden doğan zararları tazmin için zarar gören kimseler idari işlemlerde olduğu gibi doğrudan doğruya tam yargı davası açamaz. İYUK m. 13:

“ İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.” hükmü uyarınca öncelikle zarar verici idari eylemin sahibi idareye başvurmak ve idareden ön karar almak zorundadır. Ön karar dava konusu edilecek olan işlemdir.

Kanun metnine göre ön karar süreleri, eylemin öğrenilmesinden itibaren başlayacaktır. Halbuki bir çok durumda zarar eylem tarihinden çok sonra ortaya çıkmaktadır. Danıştay’ın yerleşik içtihadına göre, eylem ile zarar arasında bir yıldan fazla süre bulunması halinde, idareye başvurma süresi zararın öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır.

Ön karar zorunluluğunun tek istisnası ise; görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerinde dava açılması ( m. 13/2 ) halidir. Görevsiz yargı yerinde açılan ve görev yönünden reddedilen davadan sonra süresi içerisinde idari yargı da açılan dava bakımından idareden ön karar alınması şartı aranmamaktadır.

Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerinde dava açılmış olmasının incelemekte olduğumuz konu bakımından ayrı bir önemi vardır. Görevsiz adli yargı mercilerinde açılmış olan davalar bakımından görevli idari yargı merciinde dava açılmadan önce şu sorunun cevabının bulunması gerekmektedir:

İdari işlem veya eylemden dolayı zarar gören ve fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak adli yargıda dava açan ve fakat davası reddedilen davacı, idari yargıda aynı miktar üzerinden dava açmak zorunda mıdır?

Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir. Görevsiz adli yargıda fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak dava açan davacı, gerçekte zararının fazla olduğu ancak o an itibariyle sadece bir kısmını talep ettiğini ve bu yöndeki iradesini açıkça ortaya koymaktadır. Bu noktada davasının görev yönünde reddi üzerine, saklı tuttuğu kısmı da dava dilekçesine ekleyerek görevli idari yargı yerinde dava açması davanın genişletilmesi yasağı kapsamında değerlendirilemez. Davacı, davasının genişletmemekte, sadece açıkça saklı tutmuş olduğu kısmı talebe eklemektedir.

Nitekim Danıştay 11. Dairesi’nin 27.02.2004 tarih ve E, 2001/4405 K, 2004/943 Sayılı Kararında:

“ Fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak adli yargı yerinde açılan ve bu yargı yerinde görev yönünden reddedilen dava üzerine dairi yargıda açılan davada, tazminat tutarının artırılmasının ve saklı tutulan kısmın talebe eklenmesinin davanın genişletilmesi olarak kabul edilemeyeceğine” karar verilmiştir.

2577 Sayılı Yasa hükümlerine bakıldığında, adli ve askeri yargı yerinde açılan davanın görev yönünden reddi üzerine idari yargıda açılacak olan davalarda, görevsiz yargı yerinden talep edilen ( tam ya da kısmi tazmin talebi ) tutarın idari yargı yerinde de esas alınacağına ilişkin hiçbir hüküm bulunmamaktadır.

Görevsiz yargı yerinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak ya da tutmayarak tazminat davası açan kimsenin, davasının görev yönünden reddi üzerine idari yargıda açacağı davada tazminat miktarını değiştirmesine engel bir hüküm bulunmamaktadır.

İdari eylemlerden kaynaklanan zararların davanın açılması anından tespit edilmesi bazı durumlarda neredeyse imkansızdır. Özellikle idari eylemlerden doğan cismani zararların süregelen zarar niteliği ağır bastığından bu zararların dava açılması sırasında tespiti mümkün değildir. İdari eylemden doğan cismani zararlar devam ediyorsa/sonradan ortaya çıkmışsa ve bu zararlar tazmin amacıyla idareye yöneltilebilecek durumda ise ( illiyet bağı bozulmamış ise ) süregelen/sonradan ortaya çıkan zarar niteliğindedir.

Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun yukarıda zikredilen 29.12.1983 tarihli kararı sadece kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan uyuşmazlıklar hakkında uygulanabilecektir.Danıştay’a göre kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan uyuşmazlıklar dışındaki durumlarda dava açılırken miktar belirtmek zorunludur.

Bu noktada şu tespiti yapmak gerekmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, cismani zararların tespiti, kamu görevlilerinin zararlarının tespitinden çok daha zor ve çok daha karmaşık bir durumdur. Çoğu zaman yargılama safhasında bilirkişi marifetiyle dahi tam olarak tespit edilememekte ve tespit edilmiş olan değerler dahi temyiz konusu olmaktadır. Kaldı ki kişilerin uğramış olduğu cismani ( bedensel ) zararlar kamu görevlilerinin mali haklarından çok daha önemlidir.

İdarenin zarar verici eylemi neticesinde bedensel bir zarara uğrayan kimse bu zararın devam etmesi durumunda sırf miktar belirtme ve kısmi dava yasağı zorunluluğu yüzünden zararını tam olarak tazmin edemeyecektir. Örneğin, davalı idarenin zarar verici eylemi ile bacağından yaralanan ve bu yaralanma nedeniyle tazminat davası açan davacı, bu davanın sona ermesinden sonra araya başka hiçbir sebep girmeden ( illiyet bağı bozulmadan ) idarenin zarar verici eyleminden dolayı bacağını kaybetmiş olsa bu zararın tazminini idareden talep edemeyecektir. Çünkü ön karar için kanunun öngördüğü 1 yıllık süre çoktan geçmiş olacaktır. Bu durumda zarar gören kimsenin maddi ve manevi zararları tam olarak karşılanmamakta ve zarar gören kimsenin hak arama hürriyeti kısıtlanmaktadır.

Öğretide süregelen zararlar bakımından iptal ve tam yargı davasının birlikte açılması durumunda, bu davanın sonuçlanmasına kadar geçen süre içinde doğan zararın ayrıca tam yargı davasına konu olacağı belirtilmektedir. Davanın sona ermesinden sonra ise zarar gören kimsenin ayrıca bir tam yargı davası açma imkanı bulunmamaktadır. Çünkü İYUK m. 13 uyarında idari eylemlerden dolayı dava açabilmek için, zarar verici eylemin bildiriminden ya da öğrenilmesinden itibaren 1 yıl ve her halde 5 yıl içerisinde idareye müracaat etmek ve idareden ön karar almak zorunludur. Süregelen/sonradan ortaya çıkan cismani zararlarda çoğunlukla İYUK m. 13 ün öngörmüş olduğu 1 yıllık süre aşılmış olacağından idari yargı mercileri, açılacak olan tam yargı davasını süre yönünden reddedecektir.

Danıştay 6. D. 11.05.2000 tarih ve E. 1999/2712, K. 2000/2819 Sayılı Kararında:

“ Davacı tarafından daha önce açılan tazminata ilişkin davanın Mahkemenin… gün … sayılı kararıyla sonuçlandırıldığına göre, bu defe Mahkemece hükmolunan tazminat miktarını aşan kısmın tazmini istemiyle açılan davada süre aşımı bulunduğu açık olduğundan tazminata hükmedilmesine ilişkin Mahkeme kararında isabet görülmemiştir.”

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2. D. 29.09.1993 tarih ve 93/408-398 Sayılı Kararına konu, dava sırasında mahkemece belirlenen tazminat tutarının davacı tarafından istenen miktardan fazla belirlendiği bir olaya ilişkin açılan ek davaya ilişkin kararında:

“ İdari yargıda, idari eylem veya işlemlerden doğan zararın tazmininin ancak süresi içinde açılacak davalar yoluyla istenebileceği, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak süresi geçirildikten sonra yeniden tam yargı davası açılmasına imkan bulunmadığından davanın süre yönünden reddi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır ve davanın süre yönünden reddine” karar verilmiştir.

Danıştay’ın kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan tam yargı davalarında İYUK m. 3/2,d bendinde yer alan, miktar belirtme zorunluluğu kuralına istisna getirmesi ve bu kuralı mutlak bir kural olarak yorumlamaması yönündeki içtihadını, bedensel zararlar yönünden de benimsemesi gerekmektedir.

Bu şekilde bir içtihat ve yorum yöntemi benimsenmediğinde; davanın başında meydana gelebilecek zararları öngörmesi mümkün olmayan zarar gören kimselerin yüksek miktarda tazminat talep etmesi halinde fazladan vekalet ve yargılama harcı ödemek zorunda kalması kaçınılmazdır. Sadece dava tarihindeki zararın talep edilmesi durumunda da, davanın mahkemece görülmesi sırasında bilirkişi incelemesi ile yapılan hesaplamada zarar görenin zararı, dava dilekçesinde belirttiğinden fazla olsa dahi talepten fazlaya hükmedilememe kuralı     ( ultra petita yasağı ) uyarınca zarar gören gerçek zararını idareye tazmin ettiremeyecektir.

İdarenin zarar verici eylemi neticesinde meydana gelen ve süregelen nitelik taşıyan bedensel zararların tazmini için, zarar görenin açacağı tam yargı davasında, davanın tamamlanmasından sonra faiz veya kısmi dava açma olanağının Danıştay tarafından benimsenmemesi sebebiyle mahkemece kabul edilebilir bir tutar belirlemek zorundadır.

Gerek Türk Yargılama sisteminde davaların çok uzun sürmesi ve gerekse yüksek enflasyon gibi olgular düşünüldüğünde, zarar gören kimsenin tam yargı davasını açtığı günkü koşullarda istemiş olduğu miktarın alım gücü ile dava sonunda elde ettiği tazminatın alım gücü bir biriyle kıyas dahi kabul etmeyecektir. Her ne kadar Danıştay’ın: “ Manevi tazminatın telafisi için hükmedilecek miktara, idareye başvuru tarihinden itibaren 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun uyarınca faiz yürütülmesinin gerekli olduğuna” dair kararları bulunsa da, kanuni faizin günümüz ekonomik koşullarında, zarar görenin patrimuanında meydana gelen maddi ve manevi zararları karşılamayacağı açıktır.

Danıştay[34] ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararları değerlendirildiğinde, kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan uyuşmazlıklar dışındaki durumlarda dava dilekçesinde yazılı olan tazminat talebinin artırılamayacağı ve hatta dava dilekçesinde istenmemiş olan tazminat faizinin sonrada dava yoluyla istenemeyeceği yönündeki yargısal içtihadın benimsendiği görülmektedir. 

Kısmi dava, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması ve ıslah suretiyle dava konusu tazminat tutarının değiştirilemediği bir sistemde, idarenin zarar verici eylemlerinden dolayı zarar gören kimselerin uğramış oldukları zararları süre aşımı sebebiyle hiçbir şekilde idareye tazmin ettirme imkanı bulunmamaktadır. Bu durumun, zarar gören kimselerin devlete ve hukuka güvenini sorgulamasına yol açması kaçınılmazdır.

Hukukun temel işlevleri arasında hukuksal barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla haksız davranışlar sonucu doğan zararların çözümüne ilişkin çözümler üretmek olduğuna göre, yasama ve yargı mercilerinin bu soruna çözüm üretmesi zorunludur.

Anayasa Mahkemesi 20.07.1999 tarih ve E. 1999/1, K. 1999/33 Sayılı,  HMUK m. 87’de yer alan “ müddei islah yoluyla müddeabihi tezyit edemez ” hükmünün iptali yönünde vermiş olduğu kararında:

“ Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, kişilerin, hukuk düzeninin koruması altındaki haklarını elde edilebilmeleri için her türlü önlemin alınmasını zorunlu kılar. Dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah” yoluyla artırmasını önleyen itiraz konusu kural, bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından, “hukuk devleti” ilkesine aykırıdır.

… İtiraz konusu kural, dâvâcıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

… İtiraz konusu kural, davacıların haklarını en kısa sürede ve en az giderle almalarını engelleyerek hak arama özgürlüğünü önemli ölçüde zorlaştırması nedeniyle demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmadığından Anayasa’nın 13. maddesine uygun bir sınırlama olarak kabul edilemez.

Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.” denilerek yasa hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi; davacının ikinci kez dava açmak zorunda kalmasını hak arama özgürlüğüne aykırı saymış ve davacının hakkını en kısa sürede ve en az giderle almasını engellediğinden bahisle demokratik toplum düzeniyle bağdaşmayan bir sınırlama olduğuna karar vermiştir.

Ancak aynı Anayasa Mahkemesi, 2577 Sayılı İYUK’un HUMK hükümlerine atıfta bulunan 31. maddesinin itiraz yoluyla anayasaya uygunluk denetiminde bu yorumu ile bağdaşmayacak bir biçimde hak arama hürriyetini kısıtlayıcı ve demokratik toplumun gerekleri ile bağdaşmayacak sonuçlar doğuran, RED kararını vermiştir.

4. ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 12.06.2008 TARİHLİ KARARI

            İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nce 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yer alan ve özel hukuk yargılama kurallarına atıfta bulunan 31. maddesinde yer alan:

“…hâkimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adlî yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükûnunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde …”bölümünün Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırılığı savıyla iptalini itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi önüne götürmüştür.

İstanbul İdare Mahkemesi’nin itirazına konu olan dava: 7.11.2000 tarihinde polis memurunun silahından atılan kurşunun maktul Alican Kaynar’ın ölümüne sebebiyet vermesi nedeniyle davalı idarenin hizmet kusurundan bahisle 25.500.000.000-TL manevi, 15.000.000.000-TL maddi olmak üzere toplam 40.500.000.000-TL’nın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

            Anayasa Mahkemesi 12.06.2008 tarih ve E. 2004/103, K. 2008/121 Sayılı Kararı’nda:

            “ İdari Yargılamanın kendiliğinden inceleme özelliğine karşın, hukuk yargılamasındaki tarafların talebine dayanan inceleme yetkisi bağlamında usule ilişkin taraf işlemlerinin tamamen veya kısmen düzeltilmesini amaçlayan ıslah kurumuna 2577 sayılı Yasa’da yer verilmemesi, yasa koyucunun usul yasalarını belirlemedeki takdir yetkisi içinde kalmaktadır. Gerçekten hukuk yargılamasında bulunmasına karşın tanık, yemin, hali sabıka irca gibi kurumlara da yer vermeyen idari yargılama usulünün Anayasa’ya göre yasayla düzenlenen diğer usul yasaları gibi ilgili olduğu yargı yerinin özelliği ve gelişen yargılama koşullarına göre belirlenen bir sistem olduğu gözetildiğinde, her iki yargı sisteminde davacı ve davalı durumunda bulunanların aynı durumda bulunmadıkları ve bu nedenle de aynı yasa kurallarına tabi tutulmalarının gerekmediği anlaşılmaktadır.

                Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı değildir.

                İptal isteminin reddi gerekir.” sonucuna ulaşmış ve OYÇOKLUĞU ile istemin reddine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi, kararını; idari yargının kendine has kuralları olduğu ve davanın taraflarının adli yargı ile idari yargıda farklı konumlarda bulunduğu, idari yargı dava açan kimselerin kendi iradeleri ile davalarını ikame ettikleri, yasa koyucunun ıslah kurumuna idari yargıda yer vermemesinin kendi takdir yetkisine dayandığı gerekçeleri ile davacıya adli yargılama ile aynı kuralların uygulanmasının zorunlu olmadığı gerekçelerine dayandırmıştır.

İlginçtir ki, kişiler arasında vukubulan bir uyuşmazlığın çözümüne ilişkin olan HUMK m. 87’de yer alan kuralın iptalinde yukarıda yer verildiği üzere; hak arama hürriyeti, demokratik devletin gerekleri, hukuk devleti ve devlete güven gibi ilkeler ile iptal kararını gerekçelendiren Anayasa Mahkemesi, idarenin zarar verici eyleminden dolayı bedenen acı çeken ve yaşamını yitiren mağdurun maddi ve manevi zarara uğrayan yakınlarının açmış olduğu davada, 12.06.2008 tarihli kararının hiçbir yerinde hak ve özgürlüklerden, hukuk devletinden, hukuk güvenliğinden, hak arama hürriyetinden bahsetmemiştir.

Oysa Anayasa Mahkemesi 20.07.1999 tarih ve E. 1999/1, K. 1999/33 Sayılı,  HMUK m. 87’de yer alan “ müddei islah yoluyla müddeabihi tezyit edemez ” hükmünün iptali yönünde vermiş olduğu kararında:

“ -  Dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah” yoluyla artırmasını önleyen itiraz konusu kural, bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından, “hukuk devleti” ilkesine aykırıdır.

   -   İtiraz konusu kural, davacıların haklarını en kısa sürede ve en az giderle almalarını engelleyerek hak arama özgürlüğünü önemli ölçüde zorlaştırması nedeniyle demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmadığından Anayasa’nın 13. maddesine uygun bir sınırlama olarak kabul edilemez.

     - İtiraz konusu kural, dâvâcıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır ” görüşleri savunulmaktadır.

İnceleme konumuz bakımından; 2577 Sayılı İYUK m. 3/ d bendinde yer alan, tam yargı davalarında miktar belirtme zorunluluğunu öngören kural, idari yargılama sisteminde ıslah ve kısmi dava usullerinin kabul edilmemiş olması ve Danıştay’ın, sadece kamu görevlilerine ilişkin mevzuattan doğan davalarda miktar belirtmeden dava açılabileceğine ilişkin içtihadı birlikte değerlendirildiğinde, mevcut yasa hükümleri ve yargı içtihatları bağlamında idarenin zarar verici eylemi ile bedensel zarara uğramış olan ve bu zararı süregelen/sonradan ortaya çıkan nitelik arzeden davacının miktar belirtmeden dava açma imkanı bulunmadığı gibi, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması ya da ıslah yoluyla tazminat tutarını artırması ya da tazminat tutarına ilişkin yasal faiz üstündeki güncel ekonomik kayıplarını talep etmesi de hiçbir şekilde mümkün değildir.

İdarenin zarar verici eylemi ile süregelen/artan/sonradan ortaya çıkan bedensel acılar çeken ve maddi ve manevi zarar uğramış olan davacının:

-  Hakkını elde etmesi zor değil, İMKANSIZDIR.

- İkinci bir dava açmak zorunda olarak hak almak bir yana, hiçbir şekilde HAKKINI ARAYAMAMAKTA ve zararını sorumlu olan idareye TAZMİN ETTİREMEMEKTEDİR.

İdarenin zarar verici davranışı sebebiyle meydana gelen olumsuzluğu gidermekle Anayasal kurallarla yükümlü kılınan idare aleyhine dava açıp, artan/süregelen ve müstakbel z[39]ararını talep eden davacının davasının SÜRE AŞIMI veya İDARİ YARGIDA ISLAH- KISMİ DAVA usullerinin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesi hak arama özgürlüğünün özüne dokunan ve hak arama özgürlüğünü kullanılamaz hale getiren bir sınırlamadır.

Mahkemeye başvurma hakkının bazı koşul ve sürelere bağlanması yönündeki sınırlamalar hakkın kullanılmasını fiilen ortadan kaldırmadıkça Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan adil yargılanma hakkı ( mahkemeye erişim hakkı- Access to Court ) bakımından bir ihlal oluşturmamaktadır. Ancak inceleme konumuz bakımından özellikle süregelen nitelikte olan ve sonradan ortaya çıkan bedensel zararların sorumlu olan idareden DAVA YOLUYLA TALEP EDİLMESİNE DAHİ İMKAN TANIMAYAN İYUK hükümleri dava hakkını ( mahkemeye erişim hakkı ) fiilen kullanılamaz hale getiren sınırlama niteliği taşımaktadır ve A.İ.H.S.’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlalidir.

Bu sebeple 2577 Sayılı İYUK m. 3/2,d hükmünde yer alan miktar belirtme zorunluluğu Anayasa’nın 2, 13 ve 36. maddelerine AÇIKÇA AYKIRIDIR.

            Kanaatimizce, kamu görevlilerine ilişkin mevzuatın uygulanması durumlarında miktar göstermeden dava açma imkanı yasada olmadığı halde Danıştay içtihadı ile benimsendiği ve bireylere etkin bir yargı güvencesi sağlandığına göre; kamu görevlilerinin mali haklarına nazaran doğrudan doğruya yaşam ve beden dokunulmazlığını ilgilendiren bedensel zararlar bakımından da benzer bir içtihat Danıştay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından benimsenebilir.

            Bu yönde bir içtihat benimsenmedikçe ve anılan kuralın itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi önüne götürülüp iptali sağlanmadıkça; uğradıkları bedensel ( cismani ) olumsuzluk nedeniyle meydana gelen maddi ve manevi zararlarını sorumlu olan idareye yöneltemeyen, idare aleyhine açmış olduğu davasını mahkemelerce mesmu hale getiremeyen kimselerin hukuka ve devlete olan güvenleri zayıflayacak ve demokratik bir toplumda görülemeyecek bir biçimde haklı/zarar görmüş ve güçsüz olan birey, haksız/sorumlu ve güçlü olan devlet karşısında daha güçsüz durumda bırakılacaktır.

5. SONUÇ

            İdare, bireyler açısından zarar doğurucu eylem ve işlemleri sebebiyle ortaya çıkan zararı ödemekle yükümlüdür.

            İdarenin işlem ve eylemlerinden zarar gören bireylerin uğramış oldukları zararı idareden talep ve tazmin edebilmeleri demokratik toplumun bir gereği olduğu gibi hukuk devletinin de zorunlu bir unsurudur.

            İYUK m.3/2,d bendinde yer alan tam yargı davası açılırken miktar belirtme zorunluluğu, cismani zarara uğramış olan ve cismani zararları günden güne artan ve bu yönüyle de müstakbel cismani zararlara uğraması muhtemel olan bireylerin bu zararlarını saklı tutarak dava açması veya sonradan ortaya çıkan zararlarını ayrı bir dava ile talep edebilmesi mümkün değildir.

            Bu halde bireyler, ya, idari yargı merciince tazmine hükmedilmeyeceğini bile bile yüksek miktarda tazminat oranları öne sürerek dava açacak ve bu sebeple de fazladan vekalet ücreti ve yargılama gideri ödemek ile karşı karşıya kalacak ya da mahkemece hesaplanan tazminat tutarı dava dilekçesinde istemiş olduğu tutardan fahiş miktarda fazla olsa dahi talepten fazlaya hükmedilemeyeceğine ilişkin kural sebebiyle gerçek kayıplarına ulaşamayacaklardır.

            Yargılama aşamasında elde edilmiş olan bilgi, belge ve bilirkişi raporları ile dahi çoğu kez tam olarak hesaplanamayan ve temyiz taleplerine konu olan bedensel zararlara ilişkin maddi ve manevi kayıplarının daha yargılamanın başlangıcında davacı tarafından hesaplanmasını istemek adalet ve hakkaniyet aykırıdır.

            Her ne kadar yargı makamlarınca idari eylemlerden dolayı meydana gelen zararlarda idareye başvuru süresi hak arama hürriyetini kullanmaya imkan tanıyacak şekilde, eylem ile zarar arasında bir yıldan uzun süre geçtiği durumlarda zararın öğrenilmesinden itibaren başlayacağı yönünde istikrarlı bir uygulama kabul edilmiş olsa da, süregelen bedensel zararın dava sürecinde ve sonrasında ortaya çıkması halinde de yasal olarak, davacıya talep artırma ve ek tam yargı davası hakkının tanınmamış olması davacının hak arama hürriyetine ağır bir sınırlama getirmekte ve bu yönüyle Anayasa’da yer alan hukuk devleti ilkesi, demokratik devletin gereklerine uygunluk ilkelerine de açık aykırılık niteliği taşımaktadır.

            İdarenin hizmet kusuru sebebiyle ölümle sonuçlanmış olan bir olaya ilişkin olarak yürütülen yargılamada öne sürülen idari yargılamada kısmi dava ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutularak dava açılmasını engelleyen İYUK m. 31 hükmünün iptali maksadıyla Anayasa Mahkemesi önüne gelen davada Anayasa Mahkemesi; hiç bir temel hak ve hürriyete, hukuk devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğüne dahi yer vermeden sırf yasa koyucunun takdiren atıf hükümlerinde sınırlama yaptığından bahisle iptal isteminin reddine karar vermiştir.

            Oysa aynı Anayasa Mahkemesi özel hukuk yargılamasına ilişkin ıslah yoluyla dava konusu değerin artırılmasını yasaklayan HUMK m. 87 ye ilişkin olarak vermiş olduğu iptal kararında hak arama özgürlüğü, hukuk devleti ilkesi gibi argümanları kullanarak hükmün Anayasa’ya aykırı olduğuna karar vermiştir.

            Anayasa Mahkemesi’nin; gerçekte özel hukuk yargılamasında yer alan haksız fiilden doğan alacak ilişkisinden konu bakımından ( alacak ilişkisi ) öz itibariyle farklılık göstermeyen idarenin kendi eyleminden doğan zararları ödemesi amacına matuf tam yargı davalarında dava konusu miktarın ıslah suretiyle artırılamayacağına ilişkin olumsuz kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vermesi yerinde olmamıştır.

            Mevcut durum itibariyle kamu görevlileri ile ilgili mevzuattan doğan uyuşmazlıklarda yasada olmadığı halde ve gerçekte mutlak ve emredici bir kural olan, miktar belirtmeden tam yargı davası açmayı engelleyen hükmü amaçsal yorum metodu ile genişleten Danıştay’ın, mali haklardan çok daha önemli olan ve yaşam hakkı/ beden dokunulmazlığı hakkı ile yakından ilgili olan, cismani  ( bedensel ) zararlar doğuran idari eylemlere karşı açılacak olan davalarda da aynı genişletici yorumu benimsemesi sorunun içtihat yoluyla çözümlenmesini sağlayacaktır.

            2577 Sayılı İ.Y.U.K. m. 3/2,d bendinde yer alan tam yargı davalarında miktar belirtme zorunluluğu, özellikle idarenin eylemlerinden dolayı bedensel ve süregelen zararlar gören bireylerin zararlarını tam olarak karşılamasının önünde en büyük engeldir. Madde metni ve bu günkü yargısal uygulama bireylerin hak arama özgürlüğünü kısıtlamakta, yargı makamları önünde zararları çok uzun sürede tazmin ettirebilen ve yargılama süresinin uzunluğu sebebiyle de tam olarak tazmin ettiremeyen bireylerin hukuka ve devlete olan güvenini sarsmaktadır. Hakkın özüne aykırı bir sınırlama olan ve mahkemeye erişim hakkını fiilen kullanılamaz hale getiren İYUK m. 3/2,d hükmü, A.İ.H.S m. 6 ( adil yargılanma hakkı ) ve Anayasa’nın 2, 13, 36 maddelerine aykırıdır.

            İ.Y.U.K. m. 3/2,d bendi hükmü, idarenin eylemlerinden zarar gören kimselerin zararlarını tam olarak idareden talep edebilecekleri bir şekilde ( ıslah veya kısmi dava hükümleri eklenmek suretiyle ) yeniden düzenlenmelidir.

KAYNAK

www.suchukuku.com
 
Bugün Tekil: 58 Bugün Çoğul: 126 Dün Tekil: 1355 Toplam Tekil: 1582429 Toplam Çoğul: 3928240
        Dataişlem