,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
SAĞLIK MESLEĞİ MENSUPLARININ SUÇU BİLDİRMEME SUÇU / 11-01-2013
 SAĞLIK MESLEĞİ MENSUPLARININ SUÇU BİLDİRMEME SUÇU

5237 sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 280 nci maddesinde düzenlenen “sağlık mesleği mensuplarının suçu bildirmemesi” suçu, suçu bildirme konusunda özel bir hükümdür. Zira kamu görevlisinin suçu bildirmemesi hali  TCK’nın 279 ncu maddesinde genel olarak düzenlenmiş iken, sağlık hizmetlerinin öneminden dolayı, kanunda bu hükme de ayrıca yer verilmiştir.

Bu çalışmada suça karışan ve eylem sırasında çeşitli nedenlerle yaralanan bir şüphelinin ya da mağdurun mutlak suretle bir sağlık görevlisine gözükmek ve tedavisini yaptırmak zorunda olması, kamu hastanelerine müracaat halinde eylemin ortaya çıkmasından duyulan endişe nedeniyle özel sağlık kuruluşlarına yönelinmesi, dolayısıyla eylemin kolluktan gizlense bile sağlık görevlisinden gizlenememesi ve soruşturmanın başlatılabilmesi için kilit rol oynaması nedeniyle, sağlık mesleği mensuplarının suçu bildirmemesi hali inceleme konusu yapılmıştır.

Çalışmada öncelikle çalışmayı okuyacak herkesin TCK’ya sahip olmadığı düşünülerek kanun metnine ve gerekçesine yer verilmiş, akabinde kanun hükmüyle korunmak istenen hukuksal değer değerlendirip, özgü suç olması nedeniyle  kimlerin bu suçun faili olabileceğine ayrıca değinilip sonra da suçun unsurlarına yer verilmiştir. Daha sonra özel düzenlemeden dolayı kanun hükmünde düzenlenen suça tesir eden nedenler ve suçun özel görünüş hallerine yer verilip, sır saklama yükümlülüğüyle birlikte ayrıca değerlendirilmesi yapılmıştır.

1.KANUN HÜKMÜ VE GEREKÇESİ

Madde metni; Madde 280- “(1) Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiği yönünde bir belirti ile karşılaşmasına rağmen, durumu yetkili makamlara bildirmeyen veya bu hususta gecikme gösteren sağlık mesleği mensubu, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Sağlık mesleği mensubu deyiminden tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer kişiler anlaşılır. 

Madde gerekçesi; “Madde, mesleklerini icra ettikleri sırada tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer kişilerin öğrendikleri suçları ihbar yükümlülüklerini getirmiş bulunmaktadır. Söz konusu ihbar yükümlülüğü, madde metninde sayılan sağlık mesleği mensupları ile sınırlı değildir. Örneğin, bir tıbbi tahlil laboratuarında görev yapan kişiler açısından da mevcuttur.       

Devlet eliyle işletilen sağlık kuruluşlarında görev yapan sağlık mesleği mensupları, kamu görevlisi sıfatını taşımaktadırlar. Bu kişilerin suçu bildirme yükümlülüğüne aykırı davranmaları halinde, yukarıda ki madde hükmü (TCK m.279 kastedilmektedir) uygulanacaktır”.         

Görüldüğü üzere suçun kovuşturulması bakımından şikayet aranmaz, fail hakkında ki kovuşturma resen yapılır.       

Ayrıca faile verilebilecek hapis cezasının üst sınırı bir yıldır. Alt sınır her ne kadar kanun metninde gösterilmemiş ise de; TCK’nın 49/1 nci maddesinde “Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde bir aydan az, yirmi yıldan fazla olamaz” denildiğinden verilecek ceza bir aydan az olamaz. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu hürriyeti bağlayıcı ceza, şartlarının varlığı halinde, TCK’nın 50 nci maddesinde ki seçenek yaptırımlara çevrilebileceği gibi, TCK’nın 52 nci maddesi gereği ertelenebilir ya da CMK’nın 231 nci maddesi gereği hükmün açıklanması geri bırakılabilir.    

Bu suçtan dolayı yargılama yapmakla görevli mahkeme, madde metninde öngörülen hapis cezasının miktarı gereği (Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 10-13 ncü maddeleri), sulh ceza mahkemesidir.

2.KANUN HÜKMÜYLE KORUNAN HUKUKSAL DEĞER

Sağlık mesleği mensuplarının suçu bildirmemesi eylemi TCK’nın adliyeye karşı suçlar bölümünde yer alması nedeniyle korunan menfaatin adliye olduğu değerlendirilmektedir. Kanaatimizce sağlık mesleği mensubunun yapacağı ihbarla ceza soruşturması başlayacağı için düzenlenme yerinde isabet bulunmaktadır.

Bu suç tanımıyla, sağlık mesleği mensuplarının görevlerini yaptıkları sırada öğrendikleri suçlar karşısında tepkisiz kalmamaları, bunları gecikme göstermeksizin yetkili makamlara bildirmeleri kamusal bir görev olarak öngörülmüştür. Fiilin suç olarak kabulüyle korunmak istenen hukuksal yarar, kamu düzeninin korunması ve devletin adli fonksiyonlarını eksiksiz yerine getirmesinin sağlanmasıdır.

3.SUÇUN FAİLİ

Bu suçun faili özel statüde bulunan sağlık mesleği mensuplarıdır. Hükmün ikinci fıkrasında “sağlık mesleği mensubu”ndan anlaşılması gerekenin hekim (tabip), diş hekimi, eczacı, ebe, hemşire ve sağlık hizmeti veren diğer kişiler olduğu belirtilirken, madde gerekçesinde bu kavramın kanun metninde sayılanlarla sınırlı olmadığı, örneğin, bir tahlil laboratuarında görev yapan kişilerin de bu kapsamda değerlendirileceği açıkça belirtilmiştir.  Dolayısıyla sağlık mesleği mensubu kişi kanun metninde sayılan kişilerin ötesinde özel sektörde sağlık hizmeti veren herkesi kapsamaktadır.

Madde çerçevesinde esas alınan insan sağlığı olduğundan, veteriner hekimler kapsam dışındadır.       

            Fail kamu görevlisi olmamalıdır. Eğer fail, devlet eliyle işletilen sağlık kuruluşlarında görev yapan sağlık mesleği mensubu ise, kamu görevlisi sayılacağından, suçu bildirme yükümlülüğüne aykırı davranmış olması halinde TCK’nın 280 değil 279 ncu maddesinde düzenlenmiş bulunan “kamu görevlisinin suçu bildirmemesi” suçunu işlemiş olacaktır.

Muayene ve tedavi birden çok kişi tarafından yapılmışsa, her birinin suçu bildirme yükümlülüğü vardır. İçlerinden birine yetki verilmişse, yetkiyi verdikleri kişinin ihmal ve gecikme göstermesi durumunda sorumlu olan, sadece yetki verilen değil, onunla birlikte tüm personeldir. Ancak bildirme yükümlülüğü olanlardan birinin bunu yerine getirmiş olması halinde hepsi yasal sorumluluktan kurtulacaktır.

4.SUÇUN UNSURLARI          

4.a.MADDİ UNSURU

            Bu suçun oluşabilmesi için;

-          Sağlık mesleği mensubu bir kişinin

-          Görevini yaptığı sırada bir suçun işlendiğine dair belirti ile karşılaşması

-          Ancak belirtiye rağmen durumu yetkili makamlara hiç bildirmemesi ya da geç bildirmesi gereklidir.

Sağlık mesleği mensubundan kimin anlaşılması gerektiği bir önceki başlık altında incelenmişti.

Sağlık mesleği mensubu kişinin bildirmediği suçun nevi bakımından kanun ayrım yapmamıştır. Bu nedenle suçun kasıtlı bir suç olmasıyla taksirli bir suç olması ya da resen soruşturulan bir suç olmasıyla şikayete bağlı bir suç olması veya kişiler aleyhine ya da kamu aleyhine işlenen bir suç olması arasında herhangi bir ayrım bulunmamaktadır. Kanaatimizce bir sağlık görevlisinden, suçun şikayete bağlı olup olmadığını, taksirle ya da kasten işlenip işlenmediğini değerlendirebilecek hukuk bilgisine sahip olması beklenemeyeceğinden yasanın ayrım yapmaması isabetli olmuştur.

 

Sağlık mesleği mensubun bir suç işlediği yönünde bir belirti ile “görevini yapığı sırada” karşılaşmış olması halinde ihbar yükümlülüğü söz konusudur. Örneğin izindeyken karşılaşması halinde bu suç oluşmayacaktır. Öğrenilen suçun, failin yerine getirdiği sağlık hizmeti ile bağlantısının olup olmaması önemli değildir. Sağlık mesleği mensubunun sadece yaptıkları tıbbi müdahale veya yardımla sınırlı olmayarak, hastasının öyküsünü dinleyen bir tabibin, hastanın yaptığı açıklamalarla veya muayene ya da tedavi sırasında bir suçun işlendiğini gösteren bir belirti ile karşılaşması mümkündür. Örneğin, bir tabibin muayene ettiği gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürdüğünü (TCK m. 100/1) veya cinsel saldırı fiiline (TCK m.102) maruz kaldığını, hastanın ateşli silahla yaralanmış olduğunu (TCK m.86), örgüt mensubu olduğunu görevi sırasında öğrenmesi ve ihbar yükümlülüğüne aykırı davranması halinde 280 nci maddede tanımlanan suç oluşur.

Belirtinin görevlerinin konusu kapsamında olması gerekir. Görevi kapsamında olmaksızın bir suçun öğrenilmesi durumunda bu maddeye göre bir ihbar yükümünün bulunduğu kabul edilmeyecektir

Burada söz konusu olan işlemler, kendiliğinden sağlık kurumuna gelenler hakkındadır. Adli bir iş için resmi makamlarca gönderilen kişi hakkındaki gizlemelerin TCK’nın 257 nci maddesinde düzenlenen suçu ya da duruma göre bir başka suçu oluşturabileceği unutulmamalıdır.

Maddede sözü edilen “belirti” kavramı ile ifade edilmek istenilen husus, sağlık mesleği mensubunun görevini yapığı sırada bir suçun işlendiği yönünde kanaat uyandırmaya elverişli maddi izlerle (emarelerle) karşılaşmış olmasıdır. Doktrinde, ispat edilecek olayı dolaylı olarak gösteren belirtilere “dolayısı ile delil” denmektedir. Zira belirti olayı en iyi şekilde temsil eden, olaya yakın, güvenilir ve ilk elden delil durumunda olabilir. Belirtinin suçun işlenildiği yönünde yeterli şüphe oluşturacak mahiyette olması yeterli ve gereklidir. Her şeyin delil olabildiği ve delillerin serbestçe takdir edilebildiği vicdani delil sistemini kabul eden ceza muhakemesi hukukumuzda doğrudan deliller (örneğin tanık açıklamaları, belgeler) gibi belirtiler de birer ispat aracıdır. Nitekim CMK’nın 271/2 nci maddesinde “yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” denilerek bu husus vurgulanmıştır.

Kanun metninde geçen yetkili makamdan anlaşılması gereken ise; Yetkili makam kavramı, bildirimi kabul etme yetkisi olan, daha açık bir anlatımla, bildirim üzerine soruşturmaya başlamaya yetkisi olan veya kendisine yapılan bildirimi soruşturma yapmaya yetkili makama iletmekle yükümlü tutulmuş olan makamdır. CMK’nın 158nci maddesinde bu esas açıkça düzenlenmiştir. CMK m.158/1’e göre bildirim veya şikayet Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılacaktır. Ayrıca, Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletilmek üzere valiliğe, kaymakamlığa, ya da mahkemeye de bildirim yapabilecektir (CMK m.158/2). Öte yandan, sağlık mesleği mensubu görevi sırasında suç işlendiğini gösterir bir belirtiyle karşılaştığında, durumu, gecikmeksizin Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmek üzere ilgili kurum veya kuruluşun idaresine bildirdiğinde de suçu “yetkili makama” iletmiş olacak (CMK m.158/4) ve sorumluluk doğmayacaktır.

            Yetkili makama yapılacak bildirim yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olabilir (CMK m.158/5).        

Failin yetkili makamı belirlerken hataya düşmesi halinde suça yönelik kastın kalktığının kabulü gerekir. Ayrıca şayet geç bildirme söz konusu olmuş ise ve geç bildirimde failin bir kusuru yoksa yine suç oluşmayacaktır. 

Failin, işlediği yönünde bir belirti ile karşılaştığı suçu yetkili makamlara “bildirilmesi” veya bu hususla “gecikme göstermesi” şeklindeki seçimlik hareketlerinden birinin gerçekleşmesi suçun oluşumu acısından yeterlidir.

 

Gecikme olup olmadığı konusunda değerlendirmeyi hakim yapacaktır. Değerlendirme sırasında her somut olay, özellikleri itibarıyla, kendi içinde ayrı ayrı incelenmelidir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki suçu bildirme yükümlülüğü, teşhis ve tedavi amacına yönelik olarak kişiye tıbbi müdahalede bulunulmasının geciktirilmesinin sebebi olamaz.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, CMK’nın 159 ncu maddesi şüpheli ölüm olayları ile ilgili olarak sağlık mesleği mensuplarına da ayrıca ihbar yükümlülüğü getirmektedir. Madde hükmüne göre, bir ölümün doğal nedenlerden meydana gelmediği kuşkusunu doğuracak bir durumun varlığı veya ölünün kimliğinin belirlenememesi halinde; kolluk görevlisi, köy muhtarı ya da sağlık veya cenaze işleriyle görevli kişiler durumu derhal Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmekle yükümlüdür.

            4.b.MANEVİ UNSURU          

TCK’nın 280 nci maddesinde tanımlanan suç, kasten işlenebilen bir suçtur. Bu suç tipinde fail, kendisine belli bir icrai davranışta bulunma (suçu ihbar etme) yükümlülüğü yüklendiği halde, bu yükümlülüğe uygun davranmamakta (suçu ihbar etmemekte veya bu hususta gecikme göstermekte), böylece objektif unsurları bilerek, hareketsiz kalmakta, ihbar yükümlülüğünü yerine getirmeme veya gecikme gösterme hususunda karar almaktadır. Diğer bir anlatımla ihmali davranışlarla işlenen bu suç tipinde, kastın suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları kapsaması, ihbar yükümlülüğü altında bulunan sağlık mesleği mensubunun, bu yükümlülüğe aykırı davrandığının bilincinde olduğu halde bilerek ve isteyerek suçu yetkili makamlara bildirilmemesi veya bu hususta geçime göstermesi gerekir. Failin saiki suçun oluşumu bakımından önem taşımaz. Suçun taksirle işlenmesi mümkün değildir.        

5.SUÇA TESİR EDEN NEDENLER

TCK’nın 280 nci maddesinde eyleme ve faile ilişkin herhangi bir özel hafifletici ya da ağırlaştırıcı neden düzenlenmemiştir.

Kanun metninde her ne kadar herhangi bir istisna öngörülmemiş ise de; kanaatimizce Anayasa’nın 38/5 nci maddesinde “hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz” şeklinde düzenleme bulunması, CMK’nın 48 nci maddesinde “Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir” şeklinde düzenleme bulunması ve CMK’nın 45 nci maddesinde de; “(1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir:

a)    Şüpheli veya sanığın nişanlısı.

b)    Evlilik bağı kalmasa bile şüpheli veya sanığın eşi.

c)    Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu.

d)    Şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları.

e)    Şüpheli veya sanıkla aralarında evlâtlık bağı bulunanlar.

 (2) Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanunî temsilcilerinin rızalarıyla tanık olarak dinlenebilirler. Kanunî temsilci şüpheli veya sanık ise, bu kişilerin çekinmeleri konusunda karar veremez.

 (3) Tanıklıktan çekinebilecek olan kimselere, dinlenmeden önce tanıklıktan çekinebilecekleri bildirilir. Bu kimseler, dinlenirken de her zaman tanıklıktan çekinebilirler” şeklinde düzenleme bulunması nedeniyle sağlık mesleği mensubu kişi, kendisiyle ya da 45 nci madde de sayılan yakınlarıyla ilgili bir durumda artık suçu bildirme zorunluluğunun bulunmadığının kabulü gerekir. Aksi görüşün kabulü halinde en üst norm olan Anayasa hükmü de ihlal edilmiş olunacaktır.

Ayrıca belirtelim ki, CMK’nın 46 ncı maddesinde meslek ve sürekli uğraşıları sebebiyle tanıklıktan çekinme başlığı altında tanıklıktan çekinmeye hakkı olanlar sayılırken hekimlere, diş hekimlerine, eczacılara, ebelere ve bunların yardımcılarına ve diğer bütün tıp meslek veya sanatları mensuplarına, bu sıfatları dolayısıyla hastaları ve bunların yakınları hakkında öğrendikleri bilgiler konusunda tanıklıktan çekinme hakkı tanınmıştır. Kanaatimizce TCK’nın 280 nci maddesi düzenlenirken bu hükümde istisna tutulmamıştır. Yani sağlık mesleği mensubuna bir yandan suç ihbarında bulunma yükümlülüğü yüklenirken, diğer yandan da tanıklıktan çekinme yükümlülüğü yüklenmiştir. CMK’nın 46 ncı maddesi düzenlenirken herhangi bir akrabalık ilişkisi de dikkate alınmadığından, artık suçu bilme hali dahil, her duruma tatbikinin gerektiği, iki madde arasındaki çelişkinin çok önemli olduğu sağlık mesleği mensubunu arada bıraktığı değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak kanaatimizce; tanıklıktan çekinmeyi gerektiren hallerin varlığı hali hukuka uygunluk sebebi sayılmalıdır.

6.SUÇUN ÖZEL GÖRÜNÜŞ HALLERİ         

6.a.TEŞEBBÜS        

TCK’nın 280 nci maddesinde düzenlenen bu suç ihmali bir suç niteliğindedir. Doktrinde kabul edilen genel görüş, ihmali suçlara teşebbüsün mümkün olmayacağı yönündedir. Bu düşünceyi benimseyenlere göre, ihmali suçlar bakımından yasada yapılması öngörülen hareketin yapılmamasıyla birlikte suç tamamlanacağından, bu tür suçlara teşebbüs mümkün olmaz. Bu durum, hareketin neticesine bitişik olmasından, başka bir anlatımla, ortada şekli bir suç bulunmasından kaynaklanmaktadır. Emredilen hareketi yapma konusunda ki her tereddüt, fiilin tamamlanmasını ifade etmektedir. Doktrindeki diğer görüş ise, ihmali suçlara teşebbüsün mümkün olduğu yönündedir. Bu düşünceyi savunanlar, ihmali suçlarda yasakoyucunun yapılmasını emrettiği hareket için belirli bir süre öngörülmüş olması durumunda, bu süre doluncaya kadar söz konusu suçlara teşebbüsün mümkün olacağını belirtirler.

Kanaatimizce inceleme konumuz bakımından ayrım yapılmalıdır. Suçu bildirmeme ya da geç bildirme halinde makul sürenin olup olmadığını hakim takdir etmelidir. Geç bildirme halinde, eğer eylem hakim tarafından geç bildirilmiş kabul edilirse (bildirimi fail yapmışsa) geç bildirme anıyla suç tamamlanmış olacağından teşebbüs mümkün değildir, geç bildirimden dolayı tam ceza tayin olunmalıdır. Ancak hakim yaptığı değerlendirme de sağlık mesleği mensubunun geç bildirme iradesiyle hareket ettiğini, yani geç bildirmek yönünde açık kastın bulunduğunu kabul edecek olursa ve bu durumda failin iradesinde belirttiği geç bildirime ilişkin süre dolmadan eylem başka bir şekilde ortaya çıkmışsa teşebbüs hükümleri (TCK m.35,36) tatbik edilmelidir.

Kanaatimizce suçu hiç bildirmeme şeklindeki eylemde failin kastı hiç bildirmemek yönünde olması nedeniyle, süre sınırı bulunmadığından, olayın başka bir şekilde ortaya çıkmış olması halinde artık teşebbüs hükümlerinin tatbiki mümkün değildir.

            6.b.

İŞTİRAKBu suça iştirak mümkündür. Ekip halinde çalışan sağlık mesleği mensuplarından ihbar yükümlülüğünün ihlal edenlerden her biri fail konumundadır. Fail bakımından özgü suç niteliği bulunduğundan, sağlık mesleği mensubu olmayan kişiler bu suça ancak azmettiren veya teşvik suretiyle yardım eden sıfatıyla iştirak edebilirler.

            6.c.İÇTİMA

Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda veya aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda (TCK m.43) içtima var sayılır. TCK’nın 280 nci maddesi her iki içtima şeklinde de işlenebilir.

6.d.DAVA ZAMANAŞIMI

TCK’nın 66/1-e bendi gereği bu suçun dava zamanaşımı süresi sekiz yıldır.

 

 

7.SIR SAKLAMA YÜKÜMLÜLÜĞÜYLE İLİŞKİSİ

Hekim, tedavi faaliyeti sırasında öğrendiği hastaya ait sır niteliğindeki bilgileri gizli tutup üçüncü şahıslara açıklamamakla yükümlüdür. Buna “sır saklama yükümlülüğü” denilmektedir.

Hekim, hastası ile arasındaki mevcut tedavi ilişkisi dolayısıyla hasta hakkında birtakım bilgilere vakıf olur. Bunlardan bir kısmı sır olarak nitelendirilebilecek türden bilgilerdir. Hekimin bu bilgileri saklama yükümlülüğünün bulunması da yeni bir olgu olmayıp, eskiden beri var olduğu bilinmektedir. Günümüzde de hekimin sır saklama yükümlülüğünün bulunduğu kabul edilmekte, hatta bu kabulle yetinmeyip bu yükümlülüğe aykırı davranılması cezai ve hukuki birtakım neticelere bağlanmaktadır.

Hekim sır saklama yükümlülüğü anlamında nelerin sır olarak nitelendirilebileceği tartışmalıdır. Neyin sır, neyin sır olmadığı belirlenirken, ortalama bir hasta tipi değil, somut hasta dikkate alınmalıdır.

Sır saklama yükümlülüğü kapsamında kalmayan bazı haller bulunmaktadır. Bunlardan bazıları;

a-Her yerde söylene bilecek türden bilgiler sır olarak sayılmaz. Ancak hasta bu gibi durumları (girip, kaza) hekimden sır olarak saklamasını isterse sır kapsamına girer.

b-Hastanın açık rızasına dayanan açıklamalar.

c-Halk sağlığını tehdit eden hastalıklar ve gıda zehirlemeleri (Örneğin, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu (m.57, 104, 113) gereğince bildirilmesi zorunlu hastalıkların bildirilmesi durumunda sır saklama yükümlüğü ihlal ediliş olunmaz).

d-Uzman doktor stajyere hastayla ilgili bilgi vermesi sır saklama                yükümlülüğünün ihlali niteliliğinde değildir. Ancak hastanın aksi yünde bir açıklaması varsa, yani buna rızası yoksa ve buna rağmen hastaya ilişkin bilgiler stajyer hekime verilirse sır saklama yükümlülüğü ihlal edilmiş olacaktır.

e-Hastane protokol defterine yapılan kayıtlar da bu kapsamdadır. Ancak bu bilgiler kişisel veri niteliğinde olabileceklerdir.

f-HUMK 254/4 ve CMK 46 maddeleri gereğince yasal bir zorunluluk yoksa hekim, mahkemede olayın meslek sırrı oluşturduğunu öne sürerek tanıklıktan çekinme hakkına sahiptir. Ancak ilginin rızasının varlığı halinde, hekim tanıklıktan çekinemez ve böyle bir durumda yapacağı açıklamalar sır saklama yükümlülüğünün ihlali kapsamında kalmayacaktır. Fakat rıza bulunmamasına rağmen, tanıklıktan çekinme sebepleri bulunur da buna rağmen hekim tanıklık yapar ve hasta sırlarını açıklarsa sır saklama yükümlülüğünü ihlal etmiş olur.

g-Verilen raporun gerçeğe uygun olmadığı ileri sürülürse, bu durumun hekimin ceza alması sonucunu doğurabileceğinden gerçeğin kanıtlanması için hekim meslek sırrını açıklayabilir.

h-TCK’nın 280 nci maddesi; bu maddenin uygulanma şartları yukarıda ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Bu bildirim de sır saklama yükümlülüğünün ihlali sonucunu doğurmayacaktır.

TCK’nın 280 nci maddesiyle sır saklamakla yükümlü olan bir meslek grubu suç ihbarı zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılarak, genel bir kuraldan ayrılmaktadır. Kanun koyucu suç ihbarı ile meslek sırrı arasında tercihini suç ihbarından yana kullanmıştır. Ancak mesleği nedeniyle bir suç işlendiğini öğrenen sağlık mesleği mensubu, ihbarla yükümlü olacak, buna karşılık aynı suçun soruşturması ve kovuşturması ile ilgili olarak tanıklıktan çekinebilecektir.

Yürürlükten kalkan 756 sayılı TCK’nın 198 nci maddesinde hekimin sır saklama yükümlülüğüne aykırı davranmasının cezai yaptırımı düzenlenmişti. 765 sayılı TCK’nın 198 nci maddenin tam karşılığı 5237 sayılı TCK’nda düzenlenmemiştir. Dolayısıyla meslek faaliyeti çerçevesinde bir sırra vakıf olan bir hekimin, bu sırrı açıklaması durumunda cezai sorumluluğunun olmayacağını düşünebilir gibi görünse de bu düşünce hatalı bir düşünce olacaktır. Yeni Türk Ceza Kanunu meslek sırrının açıklanması suçuna yer vermemiş ise de bunun yerine, “kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme” suçunu düzenlemiştir (TCK 136.). Bu düzenleme ile yepyeni ve daha önce hukuk sistemimizde bulunmayan bir suç tipi hukuk sistemimize getirilmiştir.

SONUÇ          

TCK’nın 280 nci maddesi ile her ne kadar sağlık mesleği mensuplarına suçu ihbar etme yükümlülüğü getirilmiş ise de; kanaatimizce bu isabetli olmamıştır. Zira hukuk veya kolluk eğitimi almamış olan bu kişilere fail ya da mağdurun durumuna bakılarak ihbar zorunluluğu yüklenmiştir. Doktorlar ve diğer sağlık görevlileri pekala yanlış değerlendirmeler yaparak adli mercileri ve kolluk mercilerini boşuna oyalayabilecekleri gibi, gelen hastalara karşı da önyargılı yaklaşmalarına sebep olabilecektir. Oysaki bir sağlık personeli için gelen hasta öncelikle hastadır, bir suçlu ya da mağdur değildir. Sağlık personeline hastanın sağlık durumu ötesinde değerlendirmeler yaptırmak o hastanın hasta kimliğinin geriye atılması ve suçlu/mağdur kimliğinin öne çıkarılması demek olacaktır ki bu tıbben uygun olmayacaktır. Ayrıca yaralı olan mağdur veya sanığın sağlık kurumlarına gitmemesine, böylelikle en temel insan haklarından olan sağlık ve hatta yaşam hakkından mahrum kalmalarına da yol açabilecektir. Örneğin kendi çocuğunu taksirli bir şekilde silahla yaralayan kişi doktora giderse yasal işlem yapılacak korkusuyla sağlık kurumlarına gitmezse çocuğu pekala kan kaybından ya da enfeksiyondan dolayı hayatını kaybedebilecektir.

Bu nedenlerle madde metninin daha ayrıntılı şekilde düzenlenerek tanıklıktan çekinmeye ilişkin durumda ihbar yükümlülüğünün kaldırılmasının, sağlık mensuplarının sır saklama yükümlülüğünün ön plana çıkarılmasının, sağlık çalışanlarının inzibat görevinin yumuşatılmasının, en azından önceliğin kişinin sağlık durumuna verilmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz.

Yüzyıllardan bu yana hekimlerin temel amacı hastalarının sağlığı olagelmiş, kişisel toplumsal ya da politik hiçbir güdü bu yüce amaçtan daha üstün sayılmamıştır. Bu nedenle, insan sağlığı dışında başka nedenlerden kaynaklanan amaçların sağlık görevlilerinin asli görevlerinin üstünde yer alması kabul edilmemelidir.

KAYNAK

www.suchukuku.com

 
Bugün Tekil: 60 Bugün Çoğul: 140 Dün Tekil: 1355 Toplam Tekil: 1582431 Toplam Çoğul: 3928254
        Dataişlem