TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 52 (BELLI BIR SÜRE YÜRÜRLÜKTE KALAN SÖZLEŞMELERDEN DOĞAN GÖRÜŞ AYRILIKLARININ, IÇTIHATLARI BIRLEŞTIRME YOLUYLA ÇÖZÜMLENMESINE IMKÂN OLMADIĞI) / 26-03-2012

 Asgari ücret değişikliğinin ücretlere yansıtılmasına ilişkin toplu iş sözleşmesi hükmünün uygulanması ancak toplu iş sözleşmesinin yürürlük süresi içinde sözkonusu olup bu hükmün, toplu iş sözleşmesinin süresi dışında hukuki sonuç doğuramayacağı-

IBK. 27.11.1987 T. E: 1, K: 7

DAVA : Kişisel bir başvuru üzerine, Toplu İş sözleşmesinin yürürlülük süresi içerisinde, asgari ücretin yeniden tesbiti halinde önceki ve sonraki asgari ücretler arasındaki farkın işçiye munzam fark olarak ödeneceği yolundaki Toplu İş sözleşmesi hükmünün, toplu iş sözleşmesinin süresinin sona ermesinden sonra ve fakat yenisinin yürürlüğe girmesinden önceki dönemde hukuki sonuç doğurabilip doğurmayacağı konusunda Dokuzuncu Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulu kararları arasında ve gene Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin kendi kararları arasında aykırılık bulunduğu belirlenerek içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesine Birinci Başkanlık Kurulu´nca 19.2.1987 gününde, 63.sayı ile karar verilmiştir. 27.11.1987 gününde toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nca Raportör Üye dinlendikten sonra öncelikle kararlar arasında aykırılık bulunup bulunmadığı ve içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı tartışılarak gereği görülüşmüştür:

KARAR : Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin 6.2.1984 gün ve 10498/980 sayılı; 12.2.1985 gün, 1300/1585 sayılı kararlarında Toplu İş sözleşmesindeki, "bu sözleşmenin yürürlük süresi içinde asgari ücretlerin asgari ücret tesbit komisyonunca yeniden saptanması halinde, bu yeniden saptanan asgari ücretle bir önceki yasal asgari ücret olan 180.- TL. arasındaki fark, işçiye bu sözleşme ile sağlanan zam, hak ve yasalar dışında ayrıca munzam bir zam olarak verilir" şeklindeki hükmünün yeni asgari ücretin Toplu İş sözleşmesinin süresinin bitmesinden önce saptanması halinde hukuki sonuç doğurabileceği, Toplu İş sözleşmesiyle yürürlük süresi dışında hüküm getirilemeyeceğinden, sürenin bitmesinden sonra yeni bir asgari ücretin saptanması halinde hukuki sonuç doğuramayacağı esası benimsenmiştir. Aynı Dairenin 12.2.1985 gün ve 1300/1585 sayılı kararı da aynı doğrultudadır. Hukuk Genel Kurulu´nun 21.4.1986 gün ve 802/329 sayılı kararında ise az önce açıklanan konuda tamamen aksi sonuç benimsenmiştir.

Yukarıda özetlenen duruma göre gerçekten içtihadı birleştirme konusunda kararlar arasında aykırılık bulunduğu açıktır. Ancak, Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin görüşünün Daire uygulamasında kararlılık kazandığı, aksi yöndeki Hukuk Genel Kurulu´nun 2.4.1986 gün ve 802/329 sayılı kararının tek bir karardan ibaret bulunduğu yapılan inceleme ve açıklamalardan anlaşılmıştır. Hal böyle olunca yerleşmiş ve kararlılık kazanmış uygulama karşısında aksi yöndeki bir karar dolayısıyla içtihadı birleştirme yoluna gidilmesinde hukuki yarar olmadığı sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 27.11.1987 gününde ilk görüşmede üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 27.11.1987 T. E:1987/1, K:1987/7

 


 

İşçilerin kıdem tazminatlarının geç ödenmesi durumunda, toplu iş sözleşmesinde öngörülen gecikme zammı adı verilen para ile yasal temerrüd faizi birlikte istenemez ve gecikme zammına yasal temerrüd faizi istenemez biçiminde verilen 9. Hukuk dairesi kararı ile 12. Hukuk dairesi kararı arasında herhangi bir aykırılık bulunmadığı-

IBK. 13.02.1987 T. E: 6, K: 1

DAVA : İşçilerin kıdem tazminatlarının geç ödenmesi halinde, toplu iş sözleşmelerinde öngörülen geçikme zammı adı verilen para ile yasal temerrüt faizinin birlikte istenebilip istenemeyeceği ve gecikme zammına yasal temerrüt faizinin uygulanıp uygulanmayacağı hakkında 9. ve 12. Hukuk Daireleri Kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi 15.11.1985 ve 14.3.1986 günlü dilekçelerle istenilmesi üzerine, 1. Başkanlık Kurulu´nca kararlar arasında aykırılık bulunduğu belirlenerek içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesine 5.6.1986 gününde 55 sayı ile karar verildiğinden 13.2.1987 gününde toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu´nda Raportör Üye dinlendikten sonra konu görüşülüp tartışıldı:

KARAR : 9. Hukuk Dairesinin 16.10.1985 gün, 6951-9466 sayılı; 4.11.1985 gün, 811-10025 sayılı, 9.4.1986 gün, 2571-3868 sayılı kararlarında, toplu iş sözleşmelerinde öngörülen gecikme zammının hukuki tavsifi yapılarak bunun faiz niteliğini haiz bulunduğu belirlenerek ayrıca faiz yürtülemeyeceğine karar verilmiştir.

12. Hukuk Dairesinin 22.11.1973 gün ve 10946-10325 sayılı kararı, iki kamu kurumu arasındaki bir dava ile ilgili olup kıdem tazminatına taalluk eden içtihadı birleştirme konusu ile ilgili bulunmamaktadır. Aynı Dairenin 8.5.1985 gün ve 14491- 4385 sayılı kararı ise, Zonguldak İş Mahkemesinin kesinleşen kararından sonra sadece takip hukuku açısından verilen ve maddi anlamda kesin hüküm oluşturmayan bir durumda ilişkin bulunmaktadır.

O halde, kararlar arasında herhangi bir aykırılığın varlığından söz edilemeyeceğinden içtihadı birleştirme yoluna başvurulmasına gerek bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 13.2.1987 gününde ilk görüşmede üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 13.02.1987 T. E:1986/6, K:1987/1


Tarım satış ve tarım kredi kooperatifleri ve birlikleri hakkındaki yasalar uyarınca kurulmuş bulunan kooperatif ve birlikleri yönetici kadrolarında çalışanların bu kooperatif ve birliklerle aralarında çıkan ücret tazminat ve benzeri uyuşmazlıklara bakmaya iş mahkemelerinin görevli olduğu-

IBK. 20.01.1986 T. E: 6, K: 1

DAVA : Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkındaki Yasa Hükümleri uyarınca kurulmuş bulunan kooperatif ve birliklerin yönetici kadrolarında çalışan personelin bu kooperatif ve birliklerle aralarında çıkan ücret tazminat ve benzeri uyuşmazlıklara bakmaya İş Mahkemelerinin görevli olup olmadıkları konusunda gerek Dokuzuncu Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurul ve gerekse herbirinin kendi kararları arasında içtihad aykırılığı bulunduğunun saptanması ve keyfiyet Hukuk Genel Kurulu´nun 14.6.1985 günlü kararı ile Yargıtay Birinci Genel Kurulu´nun 14.6.1985 günlü kararı ile Yargıtay Birinci Başkanlığı´na intikal ettirilerek Yargıtay Kanununu 45/1. maddedesi uyarınca içtihadların birleştirilmesinin istenmesi üzerine konu, Birinci Başkanlıkça anılan madde hükmü uyarınca İçtihadları Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nda görüşülmek üzere gündeme alınmıştır.

İlgili yasalarca kurulmuş bulunan kooperatif ve birliklerde yönetici kadrolarında çalışanların işçi statüsünde oldukları, 1981 yılına kadar uyuşmazlık konusu olmadığı halde, bu tarihten sonra Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nde görüş aykırılıkları belirmiştir. Şöyle ki; Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin 19.3.1981 günlü, 1981/315 esas, 1981/3503 sayılı kararıyla, Antalya İş Mahkemesi´nin ( ...Antbirlik Genel Müdür Muavininin anılan birlik aleyhine açtığı fazla çalışma, yıllık ücretli izin, vasıta ve yemek bedeli farklarının ödetilmesine... ) ilişkin hükmü, görev yönünden çoğunluk oyu ile bozulmuştur. Dairenin çoğunluğu, kooperatif ve birliklerde yönetici kadrolarında çalışan personelin tayin, terfi, nakil, işten çıkarma, ücret, tazminat ve bunun gibi diğer özlük haklarının Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nca önerilen ve Bakanlar Kurulunca kabul edilen ana sözleşme ve personel yönetmeliği hükümlerine göre tesbit edilmiş olduğu cihetle, taraflar arasındaki ilişkinin hizmet aktine değil, statü hukukuna dayanmakta olduğu gerekçesiyle davacıyı işçi olarak kabul etmemiş ve iş mahkemesini de görevli saymamıştır.

Yerel Mahkemenin önceki kararında direnmesi üzerine, Hukuk Genel Kurulu´nca 16.4.1984 gün ve 1984/257 sayılı kararla direnme kararı bozulmuş ve böylece Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin görevden bozma gerekçesini Hukuk Genel Kurulu da benimsemiştir. Ancak, Dokuzuncu Hukuk Dairesi, daha sonraki 16.6.1981 gün ve 1981/4196-8449 sayılı kararıyla, kooperatif müdürünün Tire İş Mahkemesi´nde açtığı kıdem tazminatına ilişkin dava hakkında verilen kararı onamak suretiyle, iş mahkemesini görevli kabul etmiştir. Hukuk Genel Kurulu da 31.5.1985 gün ve 1983/9-835, 1985/549 sayılı başka bir kararıyla, Yüksek Dairenin görevden bozma kararına karşı direnen İnegöl İş Mahkemesi´nin kararını onamıştır.

Bu konuda yapılan müzakere sonucunda, Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin kararları ile Hukuk Genel Kurulu ve Hukuk Genel Kurulu´nun kendi kararları arasında çelişiklik bulunduğu anlaşıldığından ve bu içtihad aykırılığının, İçtihadları Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nca giderilmesi gerektiğinden, 20.1.1986 günü Yargıtay Büyük Genel Kurulu, Yargıtay Kanununun öngördüğü çoğunlukla toplanarak, Raportör Üyenin sözlü açıklamalarını dinledikten sonra, yukarıda sözü edilen konuda içtihat uyuşmazlığı bulunduğuna oybirliğiyle karar vererek, işin esası ile ilgili görüşmelere geçmiştir.

Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin çoğunluğu tarafından kabul edilen ve bazı Hukuk Genel Kurulu kararlarında benimsenen çoğunluk görüşü özetle:

".... Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkındaki Yasalar gereğince kurulmuş birlik ile birliğe bağlı kooperatifler ve şubeleri ile işletmelerinin daimi kadrolarında çalışan bütün personelin tayin, terfi, nakil, ücret, işten çıkarma tazminatı ve diğer özlük haklarının bu yasalara göre hazırlanıp Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nca onanan ve Bakanlar Kurulunca kabul edilen anasözleşmeler ile anılan yasalar uyarınca yürürlüğe konulan personel yönetmelikleri hükümlerine göre tayin ve tesbit edildiği, bu düzenlemelerin ve görülen işin niteliği itibariyle statü hukuku ilke ve unsurlarını taşıdığı ve bu nedenle taraflar arasındaki ilişkinin hizmet aktine değil, statü hukukuna dayanmakta olduğundan davaya bakmak iş mahkemesinin görevi dışında olduğu...." şeklindedir.

İlgili Yasalar ve Diğer Düzenlemeler

İlgili yasalar konusuna girmeden önce, bir hususun hemen açıklanmasında yarar vardır. İçtihat aykırılığını oluşturan kararlarda 2834 ve 1581 sayılı Yasalar hükümlerinden söz edilmekte olup bunlardan 2834 sayılı Yasa, önce 238 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve daha sonra 3186 sayılı Yasayla; 1581 sayılı Yasa da, 3223 sayılı Yasa ile değiştirilmiş ise de, içtihat aykırılığını oluşturan kararlar açısından ve bu konu bakımından bu yasalara esası etkileyecek yenilikler getirilmemiş ve dolayısıyle yasa değişiklikleri, uyuşmazlık konusunu çözümlememiştir. Tarım Satış Kooperatifleri ile Tarım Kredi Kooperatifleri Yasaları ve bunlara göre çıkarılan ana sözleşmeler ve personel yönetmelikleri arasında konumuza giren hususlar bakımından tam bir paralellik mevcuttur. O nedenle, bu yasalardan biri ile ilgili açıklama ve görüş diğeri yönünden de genellikle geçerli olacaktır.

Kanunla İlgili Genel Açıklama

3186 sayılı Kanunun 1. maddesine göre; üreticiler, karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle faaliyetleri ile ilgili ihtiyaçlarını sağlamak, ürünlerini daha iyi satarak değerlendirmek ve ekonomik faaliyetlerini korumak amacıyla aralarında tüzel kişiliği olan Tarım Satış Kooperatifleri kurabilirler. Aynı maddeye göre, kooperatifler bir araya gelerek Tarım Satış Kooperatifleri Birliği kurabilirler. Kanununun 3. maddesine göre de; kooperatif ve birlikler, noterlikçe onaylı ana sözleşmelerinin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nca onaylanmasından sonra, ticaret siciline tescil ve usulünce ilan edilmekle tüzel kişilik kazanırlar. Yasanın 5. maddesinde; kooperatif ve birliklerin çalışma konularını düzenlerken, ortakların yani üreticilerin ürünlerinin daha iyi şartlarla değerlendirilmesi ve bunların tarımsal faaliyetleri ile ilgili ihtiyaçlarının karşılanması ön planda tutulmuştur. Yasanın kooperatif ve birliklerin sermayelerini düzenleyen 5. maddesine göre, kooperatifin sermayesi, ortak olan üreticilerin; birliklerin sermayeleri de, ortak kooperatiflerin sermaye paylarından oluşur.

Birliklerin yönetimine ilişkin 8, 9 ve 10. maddeler, bu kuruluşların esas itibariyle ortaklarının oluşturduğu organlarca yönetileceğini hükme bağlamıştır. Böylece, kooperatif ve birliklerin yukarıda belirtilen kuruluş ve niteliklerine göre özel hukuk tüzel kişileri oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkındaki Yasalara göre, bu yasalar uyarınca çıkarılan ana sözleşmelerde açıklık bulunmayan hallerde 1163 sayılı Kooperatifler Yasasının; 3186 sayılı Yasanın 28. maddesinde de, ayrıca Türk Ticaret Yasasının anonim şirketlerle ilgili hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir.

Yasaya göre, birlik genel müdürü, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın önerisi ile ortak kararname ile atanmaktadır. Kooperatif ve birliklerde genel müdür yardımcısı, müdür ve imzaya yetkili diğer personel ise, genel müdürün teklifi, ilgili kooperatif veya birlik yönetim kurulu kararı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın onayı ile atanır. Görülüyor ki, birlik genel müdürü dışında kalan idareci personel ilgili kooperatif veya birlik yönetim kurulunun kararı ile atanmakta, ancak bu atamanın yürürlüğe girip hüküm ifade etmesi için Bakanlığın onayı gerekmektedir. Böylece merkezi idare, kendine yasa ile sağladığı vesayet yetkisine dayanarak bu kuruluşların yönetiminde etkili olmak için kadrolu personelin atanmasında onay mercii görevini üstlenmiş bulunmaktadır.

Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin yukarıda özetlenen kararında, iş mahkemesinin görevli olmadığı belirtilerek görevsizlik kararı verilmesi gereğine değinildiği halde, görevli mahkeme açıklanmamıştır. Kararda, yasa ve yönetmelik hükümlerinin uyuşmazlık konusuna uygulanması gerektiği için, davacı genel müdür yardımcısı ile davalı işveren birlik arasındaki ilişkinin hizmet aktine değil de, statü hukukuna tabi olduğu vurgulandığına göre, uyuşmazlığın idari nitelikte olduğu ve bu nedenle görevli yargı merciinin ( idare mahkemeleri ) bulunduğunun kastedildiği sonucuna varılmalıdır. Statü hukuku hizmet akti ayırımına dayanan ve yasa ile yasaya göre çıkarılan yönetmeliğe göre atama yapıldığından sözeden göreve ilişkin bozma kararı karşısında başka bir sonuca varmak mümkün görülmemiştir. Nitekim, Dairenin çoğunluk görüşüne katılmayan Üyeler de Daire görüşünü bu şekilde anlayarak, karşı görüşlerini belirtmiş bulunmaktadırlar.

Bu duruma göre, kooperatif ve birliklerin daimi kadrolarında bulunan ve atanmaları merkezi idarenin onayına tabi olan personelin kamu görevlisi olup olmadıkları ve bağlı oldukları statünün hizmet sözleşmesi mi, yoksa idari işlem mi olduğu hususlarının ilgili mevzuat yönünden incelenmesinde yarar vardır.

1 - Anayasa Yönünden

Anayasa´nın 128. maddesinin 1. fıkrası şöyledir: "Devletin kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eli ile görülür. Aynı maddenin 2. fıkrası ise; memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenleneceğini hükme bağlamıştır.

Anayasanın bu hükümlerine göre, memur ve kamu görevlisi, Devletin, kamu iktisadi teşebbüslerinin veya diğer kamu tüzel kişilerinin yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerini yerine getirmekle görevli kişidir. Anayasanın 123. maddesinin 3. fıkrası gereğince, kamu tüzel kişiliği ancak yasayla veya yasanın açıkça verdiği yetkiye dayanılarak, bir Devlet organı veya diğer bir kamu tüzel kişisi tarafından kurulabileceğine göre, tarımsal faaliyetlerde bulunan yurttaşlar tarafından kurulup, ticaret siciline tescil ve ilan ile tüzel kişilik kazanan kooperatif ve birliklerin kamu tüzel kişisi olmadıkları, bu kuruluşlarda çalışan personelin Devlet memuru veya kamu görevlisi olmadıkları ve yaptıkları işin bir kamu görevi bulunmadığı açıktır.

2 - Devlet Memurları Kanunu Yönünden

Devlet Memurları Kanununa göre; memur, kuruluş biçimine bakılmaksızın Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri eli ile genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetinin ifası ile görevlendirilen kişidir. Görülüyor ki, bu tanımda da ağırlık, Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen kamu hizmetleri üzerinde toplanmaktadır. Görevin Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri için görülüyor olması, görevin yapıldığı kuruluşun Devlet veya diğer kamu tüzel kişisi bulunması asli şartlardandır. 15.5.1975 gün ve 1897 sayılı Kanunun 5. maddesi, hangi kurumların Devlete verilmiş asli ve sürekli bir kamu hizmetini, genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları hususunu tesbit görevini, kurulacak bir komisyona vermiştir. Çalışma ve Maliye Bakanlıkları ile Devlet Planlama temsilcilerinden oluşan bu komisyonun yapacağı önerinin, Bakanlar Kurulu´nca onaylanması anılan yasada öngörülmüştür. Bu yasa hükmüne göre kurulan komisyon raporu, Bakanlar Kurulu´nca onaylanıp, 28 Kasım 1975 tarihli Resmi Gazete´de yayınlanmıştır. Bu kararın eki bulunan listelerde, Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birliklerine yer verilmemiştir. Şu halde, bu kooperatif ve birliklerde çalışanlar Bakanlık onayı ile ya da doğrudan doğruya Bakanlık veya Bakanlar Kurulunca atanmış olsalar bile, memur statüsünde değildirler.

3 - Tarım Kredi ve Tarım Satış Kooperatifleri Yasaları İle İlgili Mevzuat Yönünden

Yukarıda da kısaca değinilmiş olduğu üzere, kooperatiflerin kuruluş amacı, bu konuda en yeni yasa olan ( Tarım Satış Kooperatifleri ve Birliklerinin Kuruluşu ) Hakkındaki 3186 sayılı Yasanın 1. maddesinde şöyle ifade edilmiştir: "Üreticiler, karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle mesleki faaliyetleri ile ilgili ihtiyaçlarını sağlamak, ürünlerini daha iyi şartlarda değerlendirmek ve ekonomik yararlarını korumak amacıyla aralarında sınırlı sorumlu değişik sayıda ortaklı ve değişir sermayeli, tüzel kişiliği haiz kooperatifler kurabilirler". Görülüyor ki, kooperatiften amaç, belli bir yöredeki üreticinin kişisel yararı olup, sermayesi üreticinin kesesinden çıkacak ve en önemlisi, kooperatif ve bu kişiler tarafından kurulacaktır. Bu hükme göre kooperatif, Anayasanın 123. maddesinin son fıkrasındaki "Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur" biçimindeki hükümden kaynaklanan bir kuruluş olmadığı gibi, Anayasanın 128. maddesinde memur ve diğer kamu görevlilerinin hizmet yaptığı yerler olan Devlet, kamu iktisadı teşebbüsü ya da diğer bir kamu tüzel kişisi değildir.

Sözü edilen yasanın "Müdürlük-Genel Müdürlük" başlıklı 11. maddesi konumuz bakımından önemlidir. Madde şöyledir:

"Kooperatif ve birliklerde işler, kanun, anasözleşme, diğer mevzuat hükümleri ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın ve üst kuruluşun talimatları, genel kurulun ve yönetim kurulu kararlarına uygun olarak kooperatiflerde müdürlük, birliklerde genel müdürlük tarafından yürütülür.

Birliklere bağlı kooperatiflerde müdür ve imzaya yetkili diğer personel genel müdürün teklifi ve birlik yönetim kurulunun kararı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın onayı ila atanır.

Birliklerde; genel müdür Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın önerisi üzerine ortak kararname ile, genel müdür yardımcıları ve imzaya yetkili personel genel müdürün teklifi, yönetim kurulunun kararı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın onayı ile atanır.

Görevden alınmalarda, atamalardaki usul ve esaslar uygulanır.

Genel müdür ve yardımcılarının yüksek öğrenimli, ekonomi ve kooperatifçilik konularında yeterli tecrübeye sahip bulunmaları şarttır.

Kooperatif ve birliklerin genel müdür dışındaki personeli için tayin, nakil ve görevden çıkarma gibi esaslar, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nca hazırlanarak yürürlüğe konulacak bir yönetmelikte ayrıca gösterilir."

Yukarıda da belirtildiği üzere, atamayı yapan kuruluş bir kamu kuruluşu olmadığı gibi, yapılan iş de bir kamu görevi değildir. Kaldı ki, atanacak kişi maaş ve ödeneklerini ve her türlü özlük haklarını ancak kooperatife veya birliğe karşı ileri sürrebileceğine göre, "Atama" sözcüğüne idare hukuku kapsamında bir anlam vermek doğru olmayacaktır. Ticaret Bakanlığı´nın onayının ise, yine biraz önce belirtildiği üzere bir vesayet yetkisinin kullanılmasından başka bir anlamda olmadığı açıktır.

4- Anasözleşmeler ve Personel Yönetmeliği Bakımından

3186 sayılı Yasanın geçici 2. maddesine göre, Bakanlar Kurulu´nca onaylanarak yürürlüğe konulan örnek kooperatif ve birlik anasözleşmeleri, 8 Mayıs 1985 tarihinde Resmi Gazete´de yayınlanmış olup, konumuzla ilgili hükümleri 2834 sayılı Yasaya göre yürürlüğe konulan tip sözleşmelerden pek farklı değildir. Tarım Satış Kooperatifleri anasözleşmesinin 40. maddesi ile birlik anasözleşmesinin 38. maddesi, az önce incelediğimiz 3186 sayılı Yasanın personel atamaları ile ilgili 11. maddesindeki hükümlerin tekrarı niteliğindedir. Ancak, sözü edilen 40. madde ile 38. maddenin son fıkralarında yer alan hükme göre, Birlik genel müdürü hariç, imzaya yetkili personel ile diğer personelin tayin, terfi, cezalandırma, nakil ve diğer özlük işlerinin yürütülmesi sırasında Yasanın 11. maddesi uyarınca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan yönetmelik hükümlerine uyulması zorunludur. Bu yeni yönetmelik henüz hazırlanıp yürürlüğe konulmamıştır. O nedenle her iki anasözleşmenin geçici 5. maddesine göre, yenisi çıkarılıncaya kadar eski yönetmelik hükümleri uygulanacağından, 1.3.1970 tarihi itibariyle yürürlüğe giren "Tarım Sataş Kooperatifleri Birlikleri İle Bu Birliğe Bağlı Kooperatifler, Şubeler ve İşletmelerin Daimi Kadro Personeli Yönetmeliği´nin konumuzla ilgili hükümleri halen geçerlidir.

Yönetmelik daimi kadrolardaki görevleri;

a- memurlar,

b- hizmetliler,

c- teknik personel diye üç ana kategoriye ayırıp, niteliklerini belirledikten sonra, birliklerin genel müdür muavini, teftiş kurulu başkanı, müfettişler, müşavirler, birlik şube müdürleri, birlikteki işletme müdürleri, şefler, uzman personel kooperatif müdürleri ve muhasebeciler için görevlerinin gerektirdiği ek nitelikleri düzenlemiştir. Yönetmeliğin 4. maddesi, Birlik genel müdür muavinleri ile birlik adına imzaya yetkili olanların ve kooperatif müdürlerinin atanmalarını hükme bağlamıştır. Bu maddede ayrıca, birlik genel müdürü ile bakanlık murakıbının alacakları ücretlerle yevmiyelerinin Ticaret Bakanlığı´nca saptanacağı hükme bağlanmış, ancak bu kişilerin de yönetmelikle diğer personele tanınan bütün haklardan yararlanacaklarına değinilmiştir.

Yönetmeliğin sonra gelen maddelerinde, personelin ücret kademeleri, terfi esasları ve tazminatlarına ilişkin hükümler yer almıştır. Sözleşmenin 17. maddesi; işten çıkarma tazminatını tanımlamış, daha sonraki maddelerde de bu tazminatın ödenmesine ve miktarlarına ilişkin esaslar getirilmiş, sosyal ve mali haklara yer verilmiştir. 38. madde "Geçici iş görmezlik müddetince ödenecek ücret" başlığını taşımakta olup aynen şöyledir:

Birliklerle kooperatiflerin veya bunlara bağlı teşekküllerin idare ve işletme daimi kadrolarında çalışan personel, İş Kanunu hükümlerine tabi bulunduğundan, geçici iş görmezlik ücreti ödenmez". Bu madde hükmünden açıkça anlaşılacağı üzere, birliklerdeki genel müdür muavini dahil daimi kadrolardaki bütün personel ile kooperatif müdürleri ve diğer yönetici personel İş Kanununa tabi bulunmaktadır.

Yönetmeliğin 92. maddesi ise, yönetmeliği nitelendirme yönünden konumuzla yakından ilgilidir. Madde şöyledir:

"Bu Yönetmelik personelle aktedilmiş olan sözleşme mahiyetinde olup, personelin ayrıca ferdi veya toplu sözleme akdetmesi veya aktedilmiş başka bir sözleşemeye dahil olması halinde, sözleşme süresince bu yönetmelikteki hükümler kendisine tatbik olunmaz."

Görülüyor ki, anasözleşmenin yaptığı yollamayla kooperatif ve birliklerdeki daimi kadrolu tüm personele uygulanan bu yönetmelik bir iş akdi, bir istihdam sözleşmesi niteliğindedir. Yönetmeliğin 91. maddesinin son fıkrası da, yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde İş Kanunu hükümlerinin uygulanacağını belirtmekle, kooperatif ve birliklerdeki personelin statü hukukuna değil, İş Hukukuna tabi kişiler olduklarını ve bunların işverenleri durumundaki kuruluşlarla çıkan uyuşmazlıklarının İş Kanununa göre çözümleneceğini belirlemiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadrolu bu personel ile işveren durumundaki kooperatifler arasında çıkan mali ve özlük haklarına ilişkin uyuşmazlıkların iş aktinden kaynaklandığının kabulü gerekmektedir.

3186 sayılı Yasanın 11. maddesinde ve ana mukavelede, birlik genel müdürünün özlük haklarının Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nca kararlaştırılacağı belirtilmiş ise de, Yönetmeliğin 4. maddesinin son fıkrasına göre genel müdürler de yönetmelikteki haklardan yararlanmaktadırlar. Örneğin, bu kişiler 15. maddeye göre makam tazminatı, 19. maddeye göre kıdem tazminatı, 29. maddeye göre seyahat yevmiyyesi ve sonra gelen maddelere göre tüm sosyal haklardan diğerleri gibi istifade etmektedirler. O halde, Yönetmeliğin yukarıda sözü edilen 92. maddesi, 38. maddesi ile 91. maddesinin son fıkrasının genel müdür hakkında da uygulanması sözkonusudur.

3186 sayılı Yasanın geçici 4. maddesinde, yasanın yayımı tarihinde görevde bulunan bakanlık murakıpları ile bu yasada öngörülen nitelikleri taşımayan birlik genel müdürleri ve genel müdür yardımcılarından durumlarına uygun diğer bir görevde çalışmak istemeyenlerin ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenerek birlikle olan ilişkilerinin kesileceğini hükme bağlamakla, bu kişilerin de İş Kanunu ve ilgili mevzuata tabi olduklarını göstermektedir. Şu halde birlik genel müdürleri de, işveren durumunda olan birliklerle aralarında çıkan uyuşmazlıklarda, kooperatif ve birliklerin ve bunlara bağlı kuruluş ve işletmelerin yönetici kadrolarında çalışan diğer personel ile aynı satatüye tabidirler.

O halde, bu verilerden hareket edildikçe, kooperatif ve birliklerde çalışan personelin 1475 sayılı İş Yasasının 1. maddesinde tanımı yapılmış olan işçi statüsünde olduklarını kabul zorunludur. Gerçekten anılan maddede, "Bir hizmet aktine dayanılarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye işçi denir" denilmektedir. Bu tanımdan çıkan ögeler konumuzu oluşturan kooperatif görevlilerine uygulandıkta varılacak sonuç şudur:

3186 sayılı Yasanın 11. maddesinde sözü edilen anasözleşme ile personel yönetmeliği hükümleri uyarınca söz konusu personele uygulanan hükümlere bakıldığında ve özellikle personel yönetmeliğinin yukarıda sözünü ettiğimiz 38 ve 92. maddeleri hatırlandığında, ilgili personel ile işveren durumundaki kooperatif ve birlikler arasında bir iş akdinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bundan başka, ücret ve belli bir işyerine bağlılık gibi diğer ögelerin de mevcut olduğunda tereddüt edilmemesi gerekir. Öte yandan, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Yasasının 1. maddesine göre iş mahkemeleri, İş Yasasına göre işçi sayılan kimselerle, işveren arasında iş akdinden veya İş Yasasına dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklara bakmakla görevlidir. Konumuzu oluşturan kooperatif ve birlik görevlilerinin yukarıda sözü edilen işçi tanımı kapsamında olduklarının saptanması halinde, iş mahkemelerinin, içtihatların birleştirilmesine konu olan uyuşmazlıklarda görevli oldukları kabul edilmelidir. Çünkü uyuşmazlığın iş akdinden kaynaklanıp İş Yasasına dayandığı ve işverenle işçi durumunda olan kişiler arasında olduğu hususları açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır.

Nitekim, Uyuşmazlık Mahkemesi´nin 3 Aralık 1984 günlü Resmi Gazete´de yayınlanan 1984/12-3 sayılı ve 8.10.1984 tarihli kararında, uyuşmazlık hakkında iş akdi, toplu sözleşme, anasözleşme ve İş Kanunu hükümleri uygulanması gerektiğine değinilerek, 5521 sayılı Yasa hükümleri uyarınca dava iş mahkemesinde çözümleneceğinden, adli yargı yerinin görevli olduğu belirtilmiştir.

SONUÇ : Bütün bu nedenlerden ötürü, Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkındaki Yasalar uyarınca kurulmuş bulunan Kooperatif ve Birliklerin yönetici kadrolarında çalışanların, bu kooperatif ve birliklerle aralarında çıkan ücret, tazminat ve benzeri uyuşmazlıklara bakmaya İş Mahkemelerinin görevli olduklarına, 20.1.1986 gününde üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 20.01.1986 T. E:1985/6, K:1986/1

KARŞI OY YAZISI

Konu: 3186 ve 25811 sayılı Yasa hükümleri uyarınca kurulmuş bulunan Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatif ve birliklerinin yönetici kadrolarında çalışan personelin İş Kanununa göre işçi sayılıp sayılmayacaklarına ilişkindir.

Uyuşmazlığın çözümü için önce "işçi" kime denir, bunun tarifini yapmak gerekir.

1475 sayılı İş Kanununun 1. maddesinde işçinin tarifi, "bir hizmet aktine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye işçi..." denir, şeklinde yapılmıştır.

İşin, işyerinde veya işyerinden sayılan yerlerde, işverene bağlılık kuralı çerçevesinde yapılması da esastır.

Hizmet aktini ise, özel hukuk alanında tarafların serbest iradeleriyle oluşan bir akit türüdür, şeklinde tarif etmek mümkündür.

Bu tarif ve tanım ister kamu kesiminde çalışan işçiler için olsun, ister özel kesimde çalışan işçiler için olsun değişmez, aynıdır.

İşçilerin özel hukuku iş hukukudur, özel kanunları da iş kanunudur. Hizmet aktine dayalı bütün hak ve borçları, sorumlulukları, işten çıkış ve bunun hukuki sonuçları İş Kanununda gösterilmiştir. ( Geniş anlamda iş kanunları ve ilgili sair mevzuat ).

Bu itibarla, işçiler hakkında bu konularda, İş Kanunları dışında başka özel kanunlarla farklı hükümler getirilemez, sorumlulukları artırılamaz ve kendilerine sorumluluklarını artıran herhangi bir yetki verilemez. İşçinin görevi, sadece verilen işi ihtimamla yapmak; hakkı da , karşılığında tayin edilen ücreti almaktır.

Bu nedenle, özel bir kanunla kurulan bir kuruluşta çalışanlar için şayet o kuruluş kanununda göreve alınmalar, görevden çıkarılmalar ve diğer özlük işleri yönünden özel hükümler getirilmiş, özel yetki ve sorumluluklar verilmiş ise, o kimselere artık işçi denilemeyecektir.

İşte, 3186 ve 2581 sayılı Yasalarla kurulan kooperatif ve birliklerinde yönetici kadrosunda çalışanların durumunu bu açıdan incelemek icab eder kanaatindeyiz.

Her ne kadar, Tarım Satış Kooperatifleri ve Birliklerinin Kuruluşu Hakkındaki 3186 sayılı Kanunun 1. maddesinde, kooperatiflerin en az on üreticinin; birliğinin de, en az üç Tarım Satış Kooperatifinin bir araya gelmesiyle kurulabileceği belirtilmiş ise de, 9. maddesinde, yönetim kurullarının; kooperatiflerde, kooperatif müdürünün; birliklerde, genel müdürün iştirakiyle oluşacağı ve aynu zamanda birliklerde genel müdürün yönetim kurullarına başkanlık edecği de öngörülmüş bulunmaktadır. 11.maddesinde ise, genel müdürün Sanayi ve Ticaret Bakanı´nın önerisi üzerine ortak kararname ile, genel müdür yardımcıları ve imzaya yetkili personel ile kooperatif müdürlerinin, genel müdürün teklifi ve birlik yönetim kurulunun kararı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı´nın onayı ile atanacağı ve görevden alınmalarda, atama usul ve esaslarının uygulanacağı yazılıdır.

Görülüyor ki, söz konusu atama yolu ile Devlet, yönetime iştirak etmek istemiş, bu suretle Anayasanın 171. maddesinin anlamı ve 2680 sayılı "Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Kuruluş, Görev ve Yetkilerinin Düzenlenmesi ile ilgili Yetki Kanunu"nun 3/h maddesinde yer alan "Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatifleri ile bunların birliklerinin kuruluşu, organlarının teşkili, görev ve yetkileri ile işleyişleri gibi husuların yeniden düzenlenmesinde, hizmetin gerekliliği, ülke ekonomisine yararlılık ve verimlilik esasları dikkate alınır" şeklindeki gerekçenin espirisi içinde kamu hukukunun etkinliğini sağlamış, böylece kamu ve özel hukuk

ortaklığı bir yönetim biçimi vücuda getirilmiştir.

Ancak, bu kuruluşa bir kamu iktisadi teşebbüsüdür demek doğru olmaz, fakat tam bir özel hukuk tüzel kişisi de denilemez. Özel Kanununa göre kurulmuş, kamu ve özel hukuk karışımı bir kuruluş olarak nitelemek yerinde olur.

Bu oluşum biçimi itibariyle sözü edilen personel ile, yönetim arasındaki hukuki ilişkiyi, demokratik yoldan iş başına gelmiş bir yönetimin kendi serbest iradesiyle gerçekleştirdiği bir hizmet akti ilişkisi olarak kabulü bizce isabetli olamaz.

Bundan başka yine 11. maddenin son fıkrasında, genel müdür dışındaki personelin tayin, nakil ve görevden çıkarılma gibi esasların, Sanayi ve Ticatret Bakanlığı´nda hazırlanarak yürürlüğe konulacak bir yönetmelikte ayrıca gösterileceği belirtilmiş ve buradaki personal için de uygulanacak olan 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 62.maddesinin son fıkrasında; kooperatif memurlarının kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumlu olacakları ve bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları, bilanço tutanak, rapor ve başka evrak defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı "Devlet memurları" gibi ceza görecekleri, hükmüne yer verilmiştir. İşçinin "Devlet memuru" gibi cezalandırılamayacağı, kendilerine böyle cezayı gerektirecek şekilde bir yetki ve sorumluluk verilemeyeceği görüşündeyiz.

Buradaki yönetmeliğin bir iç yönetmelik olmadığı, Anayasanın 124. maddesinde ve kanunlarda yer alan , bu nedenle uyulmasıve uygulanmasızorunlu bulunan yönetmeliklerden olduğu da muhakkaktır. Böyle olunca, adı geçen personele uygulanacak mevzuat, 3186 sayılı Kanun ve bu kanuna göre çıkarılan yönetmelik hükümleri olup, İş Kanunu hükümlerinin uygulama yeri olmayacaktır. İlgili yasada sözü edilen ana sözleşme yönünden de aynı sözler geçerlidir. 3186 sayılı Yasanın "uygulanacak hükümler" başlığını taşıyan 28. maddesinin, "bu kanun ve ana sözleşmelerde açıklık bulunmayan hususlar için sırasıyla 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun anonim şirketlerle ilgili hükümleri uygulanır" şeklindeki ifadesiyle de, bu personele uygulanacak kanunlar açıklığa kavuşturulmuş bulunmaktadır.

Bu durumda, sözü edilen personeli işçi olarak kabul etmek olanağı yoktur. Bunlar, Anayasa´nın 128. maddesinde yazılı memurlardan ve diğer kamu görevlilerden de değildir. Ancak, özel kanunlarındaki hükümlere göre hukuki ilişki kurulmuş ve haklarında özel kanunlarındaki hükümlerin uygulanacağı kişiler olup, konuyla ilgili uyuşmazlıklarda genel mahkemelerin görevli olacağı kanaatindeyiz.

Söz konusu personel dışında bu kuruluşta çalışan işçiler yönünden ise, İş Kanunlarının uygulanacağı kuşkusuzdur.

Aynı görüş, 2581 sayılı Kanunla kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri için de söz konusudur.

sonuç olarak; 3186 ve 2581 sayılı Yasa hükümleri uyarınca kurulmuş bulunan Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatif ve Birliklerinin yönetici kadrolarında çalışan personelin İş Kanununa göre işçi sayılamayacakları, bunların ücret ve görevden çıkarılma tazminatı gibi haklarıyla ilgili olarak yönetimle aralarında çıkan uyuşmazlıklara bakmaya iş mahkemelerinin değil, genel mahkemelerin görevli olacağı kanaatiyle, daha çok Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin önceki kararlarının lafzından ve bu personeli işçi sayan Yargıtay kararlarına paralel olarak yönetmeliğe konulmuş bulunan hükümlerden hareketle, bu personeli işçi sayan ve uyuşmazlıklarda iş mahkemelerinin görevli olduğunu kabul eden Çoğunluk görüşünden ayrılıyoruz.

KARŞI OY YAZISI

Kararın başında açıklanan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Dokuzuncu Hukuk dairesi kararları, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Genel Müdürü ve Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürleri hakkında değildir. Daha açık bir ifade ile bu kooperatif birlikleri genel müdürlerinin statüleri hakkında bir içtihat uyuşmazlığı yoktur. Yüksek Yargıtay Büyük Genel Kurulu başvurunun kapsamı dışına çıkarak karar veremez.

Büyük Genel Kurul, Yargıtay Kanununun 45/son maddesi gereğince ancak; "Genel Kurulların veya Dairelerin kararlarındaki GEREKÇE ve GÖRÜŞLERLE BAĞLI OLMAKSIZIN sonucu başka bir görüşle karara bağlayabilir". Bu genel müdürlerin durumunu da kapsar nnitelikte karar oluşturulmasına katılmadığımız gibi, yürürlükte olan kanunlara göre bu genel müdürler; Sanayi ve Ticaret Bakanının, yahut Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanının teklifi üzerine Cumhurbaşkanı, Başbakan ve ilgili Bakanın imzaları ile oluşan ortak kararname ile atandıklarından, özlük hakları da ilgili Bakanlıkça kararlaştırılıp Emekli Sandığı´nı ilgilendirdiklerinden, işçi niteliğinde kabulleri ile davalarında iş mahkemelerinin yetkili olduğu yönündeki düşüncelerle bu kişiler bakımından katılamıyoruz.


 

Emekli sandığı kanununa tabi olarak memuriyette geçen sürenin, istifa nedeniyle ayrılma durumunda kıdeme katılıp katılmayacağı konusunda; 1475 sayılı Kanunun 1927 sayılı Kanunla değişik 14. maddesinin 4 ve 5. fıkralarının, 2320 ve 2457 sayılı Yasalarla değiştirilmiş olması karşısında yürürlükten kaldırılmış kanuna ilişkin olarak içtihadın birleştirilmesi için özel bir neden kalmadığını, ayrıca uygulamanın yeterince açıklık ve kararlılık kazanmadığını, bu durum karşısında içtihadın birleştirilmesine gerek olmadığı-

IBK. 17.11.1982 T. E: 2, K: 3

DAVA : Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Başkanlığı´nın 12.4.1982 gün ve 221 sayılı yazısında;" istifa suretiyle memuriyette geçen sürenin kıdem tazminatı hesabında dikkate alınamayacağı konusunda Dairenin yerleşmiş görüşünden dönme temayülü belirdiği" bildirildiğinden, 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 16/2. 20/1. maddeleri gereğince içtihadın birleştirilmesi, Yargıtay Birinci Başkanlığı´nın 15.4.1982 tarih ve 41 sayılı yazısı ile Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulu´ndan doğrudan doğruya istenilmesi üzerine, Kurul´un 22.9.1982 günü yapılan toplantısında ön sorun olarak içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı tartışılmış yapılan oylama sonunda üçte iki karar nisabı oluşmadığından toplantının ertelendiği 17.11.1982 günü Raportör Üye dinlenildikten sonra görüşmeler sürdürüldü, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : İçtihadı birleştirmenin konusu, T.C. Emekli Sandığı Kanununa tabi olarak memuriyet statüsünde geçen hizmet süresinin, memuriyetten istifa suretiyle ayrılma halinde, kıdem tazminatı hesaplanırken, 1475 sayılı İş Kanununun 1927 sayılı Yasa ile değişik 14. maddesinin 4 ve 5. fıkraları uyarınca kıdeme katılarak değerlendirilip değerlendiremeyeceğine ilişkindir. Görüşmeler sırasında, 9. Hukuk Dairesi Başkanı, yerleşmiş içtihadı değiştirme temayülünden sonradan vazgeçtiklerini, eski uygulamalara döndüklerini ifade etmiş ve bazı Üyeler de, 1475 sayılı Kanunun 1927 sayılı Kanunla değişik 14. maddesinin 4 ve 5. fıkralarının, 2320 ve 2457 sayılı Yasalarla değiştirilmiş olması karşısında yürürlükten kaldırılmış kanuna ilişkin olarak içtihadın birleştirilmesi için özel bir neden kalmadığını, ayrıca uygulamanın yeterince açıklık ve kararlılık kazanmadığını, bu durum karşısında içtihadın birleştirilmesine gerek olmadığını ileri sürmüşler ve bu görüş ve gerekçeler Kurulumuzca da benimsenmiştir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle içtihadın birleştirilmesine gerek olmadığına 17.11.1982 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

İçt. Bir. K. 17.11.1982 T. E:1982/2, K:1982/3

KARŞI OY

Aşağıdaki nedenlerle sayın Çoğunluğun kararına karşıyız:

1 - Dokuzuncu Hukuk Dairesi, yerleşmiş içtihadından dönmek istediğine ve içtihadı birleştirme yoluna başvurulmasına oybirliğiyle karar vermiş, daire Başkanı bu kararı Yargıtay Birinci Başkanlığına duyurmuş ve Birinci Başkanlık makamı da içtihadın birleştirilmesini, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulu´ndan istenmiştir.

Genel Kurul´da Daire Başkanının, "içtihadı değiştirme temayülünden vazgeçtik, eski uygulamamıza döndük" demiş olmasına dayanılarak ve işin bu aşamasında içtihadı birleştirmeye lüzum ve mahal olmadığı söylenemez. Böyle bir beyan, daire kararını hükümden düşüremeyeceği gibi, daire temayülden vazgeçtiğine karar da verse ve bu kararı Genel Kurul´a ulaştırsa bile böyle bir karar dahi Genel Kurul´u bağlanmaz. Genel Kurul, başka bir neden yoksa işin esası hakkıda karar vermek durumundadır. kaldı ki, 15.3.1982 tarihinde yerleşik içtihattan ödnme temayülü göstermek, 22.9.1982 günü dönme temayülünden vazgeçmek, kanunun bir içtihadı birleştirme kararıyla çözümlenmesinin uygulamadaki yararına bir işaret sayılabilir.

2 - Gerçe, 1475 sayılı İş Kanununun 1927 sayılı Kanunla değişik 14. maddesi, 2320 ve 2457 sayılı Kanunlarla değiştirilmiştir. ancak, değişiklik 4. ve 5. fıkralarda olmayıp başka fıkralardadır. Özellikle kıdem tazminatının tavanına ilişkindir. 4. ve 5. fıkraların metinleri, gerek 1927 ve gerekse 2320 ve 2457 sayılı Yasalarda harfiyyen aynıdır. Son kez anılan yasalarla getirilen ceza hükümleri ve kamu düzeni düşüncesine ağırlık veren hususların 4, ve 5. fıkrada yer alan konularla hiç bir ilişkisi yoktur. Metinlerin niteliği ve düzenleme biçimi aynı olmasına göre işin özünde sorun güncelliğini korumaktadır. Özde bir değişiklik olmayınca da sırf 4. ve 5. fıkra, yeni numaralı kanunlarda aynen yer aldı diye kanun değşikiliği gerekçesiyle içtihadın birleştirilmesi icap etmediğini önermek olanaksızdır.

3 - Uygulamanın yeteri derecede kararlılık ve açıklık kazanmadığı görüşüne katılmak da mümkün değildir. 1927 sayılı Kanunu, 1475 sayılı Kanunun 14. maddesini değiştiren 1. maddesi, 1.2.1974 tarihinde yürürlüğe girmiş olup o tarihten bu yana sekiz seneden fazla bir zaman geçmiştir. bu süre, bir yasa hükmünün uygulanmasının kararlılık ve açıklık kazanması için yeterli bir zaman kesimidir. Kaldı ki, bu elverişli zamana rağmen uygulama kararlılık ve açıklık kazanmış ise bu olgu, süratle içtihadın birleştirilmesinin zorunluluğunu kanıtlar.

4 - 1475 sayılı Kanunun 1927 sayılı Kanun ile değişik m. 14/4-5 ve gerekse aynı mealdeki 2320 ve 2457 sayılı Yasalara ilişkin olarak, dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin uygulaması, emeğiyle geçinenlerin bir kısım haklarının kaybına yol açmaktadır. Bu hükümlerin, 14. maddenin öteki fıkralarına göre özel ve istisnai hüküm olma niteliği ve 228 sayılı Kanununun 1214 sayılı Kanunla değişik 15. maddesinin, işçilikten memurluğa geçenlerin, işçilikte geçen hizmetlerinin kıdem tazminatında hesaba katılmasını temin ettiği, fakat memurluktan işçiliğe geçenlerin memuriyetteki hizmet sürelerini düzenlemediği ve bu düzenleme eksikliğinden doğan haksızlığı gidermek için sözkonusu 4. ve 5. fıkraların, 1927 sayılı Kanun ile 1475 sayılı Kanunun 14. maddesine eklendiği ve istihdam süresinin ister rızasıyla, ister rızası dışında sona ermesinin bu fıkraların uygulanmasını engellemediğinin, kanun gerekçesinde açıkça ifade olunduğu ve 2320 ve 2457 sayılı Yasaların gerekçelerinde de aksine bir sözcük bulunmadığı gerçeği gözden kaçırılmaktadır.

İçtihadı birleştirmeye gerek görülseydi bu yanlışlığın giderilmesi olanağı doğacaktı.

Bu nedenlerle sayın Çoğunluğun görüşüne karşıyız ve içtihadın birleştirilmesi gerektiği görüşündeyiz.


 

Bir toplu iş sözleşmesinden taraf sendikanın üyesi olmayıp, o sözleşmenin uygulandığı işyerlerinde çalışan işçilerin yararlanabilmeleri için, dayanışma aidatı ödemeleri yeterli olup, ayrıca sendikanın yazılı onayının alınmasına gerek bulunmadığı-

IBK. 21.01.1979 T. E: 6, K: 1

DAVA : Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi Başkanlığının 12.1.1978 gün ve 4, 144 sayılı yazılarında, toplu sözleşme yapan işçi kuruluşunun mensubu olmayıp, o sözleşmenin uygulandığı işyerlerinde çalışan işçilerin sözleşmeden yararlanabilmelerini 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 7/3. maddesine göre ödenmesi gereken dayanışma aidatı yanında, 274 sayılı Sendikalar Kanununun 21/2. maddesi uyarınca taraf işçi kuruluşunun yazılı muvafakatine de bağlı tutan ve bu iki koşul birlikte gerçekleşmedikçe toplu iş sözleşmesinden yararlanma olanağı bulunmadığına dair yıllardır uygulanagelen görüş ve yerleşmiş içtihadın aksine; toplu iş sözleşmesine taraf işçi kuruluşunun yazılı muvafakatine gerek bulunmadığı, toplu iş sözleşmesinden yararlanabilmek için sadece dayanışma aidatı ödenmesinin yeterli olacağı ve bu nedenlerle eski içtihattan dönülmesi yolunda dairede yeni bir eğilim belirdiği ve bu eğilim doğrultusunda verilmiş bir mahkeme kararı da dairece onaylandığı bildirilerek bu suretle doğan içtihat uyuşmazlığının içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istenmiştir.

Yargıtay Birinci Başkanlığının 19.10.1978 gün ve 1115 sayılı yazıları ile gündeme alınan konu, 27.11.1978 tarihinde Yargıtay Hukuk Bölümü İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunda ele alınmış; Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 3.12.1964 gün 8458/7983, 20.9.1976 gün 12854/18810 sayılı kararları ile 30.1.1978 gün ve 1122/2444 sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu oylama sonucu saptandıktan sonra, raportör üyenin 274 ve 275 sayılı Yasaların sistemleri ile olayda uygulama yeri olan hükümleri ve bunlarla ilgili yasama organındaki hazırlık çalışmaları ve bilimsel görüşler hakkındaki açıklamalarından sonra yapılan ikinci görüşmede aşağıda yazılı karara varılmıştır.

KARAR : Bir işçi kuruluşunun yaptığı toplu iş sözleşmesinden, sözleşmenin uygulandığı işyerlerinde çalışan ve sözleşmeye taraf işçi kuruluşu mensuplarının yararlanmaları temel kuraldır. İçtihat uyuşmazlığı yukarıda kısaca değinildiği üzere, toplu iş sözleşmesine taraf işçi kuruluşu üyesi olmayıp, sözleşmenin uygulandığı işyerinde çalışan işçilerin yararlanabilmelerinin tabi olduğu koşullardan doğmaktadır. Görüşmeler sırasında Dokuzuncu Hukuk Dairesinin yerleşmiş içtihadını savunan bir kısım üyeler; 274 sayılı Sendikalar Kanununun 21. maddesinin sendikaların varlıklarını ilgilendiren bir alanda düzenlemede bulunarak, esas itibarı ile işçi ve işveren teşekküllerinin kendi faaliyetleri sayesinde mensuplarına sağladığı hak ve menfaatlerden o teşekkülün mensubu olmayanların yararlanabilmelerini teşekkülün yazılı muvafakatine bağlı kıldığını; 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunununun 7/3. maddesine toplu iş sözleşmesine taraf işçi teşekkülünün mensubu olmayıp o toplu iş sözleşmesinin uygulandığı işyerinde çalışan işçilerin sözleşmeden yararlanabilmeleri için dayanışma aidatının ödenmesini ön gördüğünü, böylece her iki Yasanın düzenledikleri alan itibariyle aynı derecede özel hükümler taşıdıkları, bunun sonucu olarak içtihadı birleştirmeye esas olan sorunun çözümünde belirtilen hükümlerden birinin diğerine göre özel nitelikte bulunduğundan söz edilerek herhangi birisinin dikkate alınamayacağı yolundaki düşüncenin savunulamayacağı, diğer taraftan her iki Yasanın yasama organında aynı zamanda kabul edilmiş olmaları ile 275 sayılı Yasanın sonraki yasa olduğu gerekçesi ile 274 sayılı Yasanın 21/1. maddesindeki temel kural uyarınca ilgili teşekkülün yazılı muvafakatinin aranması gerektiği, bu muvafakatin mesleki teşekküllerin 274 sayılı Yasanın 14. maddesinde ayrıntılı olarak belirlenen tüm faaliyetleri ile sağlanan hak ve menfaatlerden yararlanabilmeleri için zorunlu olduğu, toplu iş sözleşmesi sonucu sağlananlardan yararlanma söz konusu olduğu takdirde 274 sayılı Yasanın 21. maddesine sonradan 1317 sayılı yasa ile eklenen "275 sayılı Kanun hükümleri saklıdır" şeklindeki düzenleme uyarınca muvafakat yanında ayrıca dayanışma aidatı ödenmesi gerekli olduğu Yasanın sisteminin de bu yolda bulunduğu yasa koyucunun muvafakatin aranmasına gerek görmediği durumu yasada açıkca belirttiği, bu ayrık durumun 274 sayılı Yasanın 21. maddesinin 3. fıkrası ile "teşmil" için söz konusu edildiği, bütün bunların sonucu olarak toplu iş sözleşmesinden, sözleşmeye taraf teşekkülün mensubu olmayanların yararlanabilmeleri için her iki yasa birlikte uygulanmak suretiyle 274 sayılı Yasanın 21/1. maddesi hükmünce yazılı muvafakat yanında 275 sayılı Yasanın 7/3. maddesi uyarınca dayanışma aidatı ödenmesi gerektiği, ancak muvafakatin verilmemesinin objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmaması halinde işçinin mahkemeye başvurabileceği yolundaki düşünceler ileri sürülmüş ise de; çoğunluk şu gerekçelerle bu görüşlere katılmamıştır.

T.C. Anayasasının 46. maddesi hükmünce işçiler ve işverenler önceden izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.

Anayasa koyucuya Anayasanın 46. maddesini düzenlerken egemen olan düşüncelerden biri, kuşkusuz işçilerin bir sendikaya üye olup olmamak konusundaki özgürlüklerinin korunmasıdır. O halde sorun çözümlenirken ve 274, 275 sayılı Yasalar yorumlanırken bu temel düşünceden hareket edilmesi zorunluluğu dikkate alınmalıdır.

274 sayılı Yasanın 21/1. maddesi temel bir kural koyarak bir işçi veya işçi kuruluşunun kendi faaliyetleri sayesinde mensuplarına sağladığı hak ve menfaatlerin o kuruluş mensubu olmayanlara teşmilini kuruluşun yazılı muvafakatine bağlı kılmıştır. Bu maddeye sonradan 1317 sayılı yasa ile eklenen 2. fıkra ile "275 sayılı Kanun hükümleri saklıdır" hükmü getirilmiştir. İçtihadı birleştirmeye esas olan sorunla ilgili olarak saklı tutulan hüküm 275 sayılı Yasanın 713. maddesinde yer almış olup aynen şöyledir. "Bu madde gereğince yapılan bir toplu iş sözleşmesinden taraf işçi teşekkülünün mensubu olmayıp o toplu iş sözleşmesinin uygulandığı işyerlerinde çalışan işçilerin, bu toplu iş sözleşmesinden faydalanabilmeleri taraf işçi teşekkülüne, bu işçi teşekkülünce tesbit edilecek bir dayanışma aidatını her ay ödemelerine bağlıdır". Görülüyor ki bu hükümde muvafakattan söz edilmemiştir. Diğer taraftan 274 sayılı Yasanın 21/1. maddesi sonradan kabul edilmiş olması ve getirdiği düzenlemenin mahiyeti itibariyle 275 sayılı Yasanın 7/3. maddesini saklı tutmak suretiyle ona özel nitelik vermiş olması itibariyle toplu iş sözleşmesine taraf işçi kuruluşuna üye olmayan işçilerin sözleşmeden yararlanması koşullarının tayininde sadece 275 sayılı Yasanın 7/3. maddesi hükmünün dikkate alınması zorunludur. Bunun yanında ayrıca ilgili ... kuruluşun yazılı muvafakatinin aranması, muvafakatin verilmemesi halinde toplu iş sözleşmesi ile sağlanan hak ve menfaatlerden yararlanmak isteyen işçiyi sendikaya girmek zorunda bırakacaktır. Bu durum ise işçinin Anayasa güvencesi altında bulunan sendikaya üye olmak veya olmamak özgürlüğünü zedeleme sonucunu doğuracağından Anayası ile bağdaşmayan bir yorum biçimi benimsenemez. Şu husus da özellikle belirtilmelidir ki her ne kadar 275 sayılı Yasanın 7/3. maddesinde muvafakatin aranması koşuluna yer verilmemiş ise de dayanışma aidatı ödenmesini öngörmek suretiyle, bir taraftan işçinin sendikaya üye olma veya olmama hakkı ile diğer taraftan maddi katkı ile sendikaların varlıklarını koruma ilkeleri arasında kendi bünyesi içerisinde dengeli bir düzenleme getirmiş bulunmaktadır. Bu itibarla ve özetle toplu iş sözleşmesi yapan işçi kuruluşunun mensubu olmayıp o sözleşmenin uygulandığı işyerlerinde çalışan işçilerin sözleşmeden yararlanabilmeleri için 275 sayılı Yasanın 7/3. maddesi uyarınca dayanışma aidatı ödemeleri yeterli olup, ayrıca 274 sayılı Yasanın 21/1. maddesine göre ilgili kuruluşun yazılı muvafakkati arranması gerekir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle bir toplu iş sözleşmesinden taraf işçi teşekkülünün mensubu olmayıp, o sözleşmenin uygulandığı işyerlerinde çalışan işçilerin yararlanabilmeleri için 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununun 7/3. maddesi uyarınca dayanışma aidatı ödemeleri yeterli olup, ayrıca 274 sayılı Yasanın 21/1. maddesi gereğince ilgili teşekkülün yazılı muvafakatinin aranmasına yer olmadığına 21.1.1979 tarihinde yarıdan bir fazlayı geçen çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 21.01.1979 T. E:1978/6, K:1979/1

 


 

1711 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra iş mahkemelerinde açılmış, niteliği bakımından para ile değerlendirilmeyenler ayrık olmak üzere miktar ya da değeri iki bin lirayı geçmeyen alacak davaları hakkındaki hükümlerin kesin olduğu-

IBK. 06.06.1975 T. E: 6, K: 8

DAVA : İş mahkemelerinden verilen miktar veya değeri ikibin lirayı geçmeyen, alacak davalarına ilişkin hükümlerin kesin olup olmadığı yönünden Yargıtay hukuk Genel Kurulu kararıyla Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinde yeni oluşan görüş arasında uyuşmazlık bulunduğu ileri sürülerek, içtihadın birleştirilmesi yolu ile bu uyumsuzluğun giderilmesi istenildiğinden, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda içtihat uyuşmazlığı bulunduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra işin esası incelendi:

KARAR : Yüksek Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bu kanuna bazı maddeler eklenmesi hakkında 1711 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce verdiği 31.1.1962 gün ve 4/47-21 sayılı kararında, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427. maddesindeki sulh mahkemesince verilen ve değeri 50 lirayı geçmeyen alacak davalarına ilişkin kararların kesin olduğuna dair hükmün, iş mahkemeleri sulh mahkemesi niteliğinde bulunmadığından, iş mahkemelerinde uygulama olanağı olmadığını saptamıştır. Ancak 8.5.1973 tarihinde kabul ve 8.6.1973 tarihinde yürürlüğe giren 1711 sayılı Yasa; anılan maddedeki ( Sulh yargıçlarına verilen ) sözcüklerini kaldırarak, yerine ( Mahkemelerden verilen ) sözcüklerini getirmiş ve temyiz edebilme sınırına ilişkin 50 liralık miktarı da paranın bu günkü alım gücü, bu tür davaların daha kısa yoldan kesinleşmesi ve Yargıtay´ın işini biraz hafifletme gerekçesiyle 2000 liraya çıkarmıştır.

İçtihat uyuşmazlığı 1711 sayılı Yasa ile yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesinden sonra dahi, iş mahkemelerinden verilen miktar ve değeri ikibin lirayı geçmeyen alacak davalarına ilişkin kararların kesin olup olmadığı noktasındadır.

Anılan değişikliğin iş mahkemelerinden verilen kararların temyiz edebilme niteliğini etkilemeyeceği görüşünde olanlar, özet olarak, iş mahkemeleri kanununun 8. maddesinin salt temyiz süresini değil, ayni zamanda temyiz edebilme sınırını da düzenlediğini, yasama belgelerinden de bunun çıkarılabileceğini, esasen iş mahkemelerinde grup davaların açıldığı göz önünde bulundurulunca, bunun doğal olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İş Mahkemeleri Kanununda salt ayrık ( istisnai ) hükümler düzenlenmiştir. Bakınız: TBMM. Tutanak Dergisi Dönem VIII, cilt 23, toplantı 4, Otuzüçüncü birleşim, 23/1/1950 gün s. 299 ). Ayrık hükümlerin ise, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık olması gerekir. Anılan yasanın 8. maddesi incelendiğinde, temyiz edilebilme sınırı bakımından bir açıklığı içermediği ( ihtiva etmediği ) görülmektedir. Yasama belgelerinin okunmasından da, çoğunlukça, buna karşıt bir anlam çıkarmanın mümkün olmadığı kanısına varılmıştır. İş Mahkemeleri Yasasında açıklık bulunmayan hallerde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun hükümlerinin uygulanması, anılan yasanın 15. maddesi gereğidir. O halde, Hukuk Usulü muhakemeleri Kanununun hükümlerinin uygulanması, anılan yasanın 15. maddesi gereğidir. O halde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427. maddesinin İş Mahkemelerinde de uygulanması gerekir. Anılan maddede, 1711 sayılı Yasa ile yapılan ve 8.6.1973 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikle, sulh ve asliye mahkemesi ayrıcalığı kaldırılarak, temyiz sınırı bakımından bütün mahkemeleri kapsayacak şekilde miktar veya değeri ikibin liraya kadar olan alacak davalarının kesin olacağı belirlenmiştir. İş mahkemelerini 8. maddede açık hüküm bulunmaması nedeniyle - bu değişikliğin dışında tutmaya olanak yoktur. Nitekim, 1711 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce düzenlenen ve Millet Meclisi Adalet Komisyonunda kabul edilmiş bulunan yeni İş Mahkemeleri Kanunu tasarısının "İş mahkemelerinden verilen nihai kararlar aleyhine temyiz yoluna başvurabilir. Şu kadar ki, niteliği itibariyle para ile değerlendirilmeyen dava ve işler hakkında verilen kararlar ayrık olmak üzere miktar veya değeri ikibin lirayı geçmeyen davalar hakkında verilen kararların kesin olduğuna ilişkin 18. madde hükmü de bu yönü ayrıca doğrulamaktadır. Öbür yandan, İş Mahkemeleri Kanununun 8. maddesi okunur okunmaz temyiz sınırı bakımından anlaşılabilir nitelikte değildir. Başka başka anlamlara olanak verecek şekilde yazılmış bulunmaktadır. Bu bakımdan da yorumu gereken bir hükümdür. Yorumda amaç, uyuşmazlığa en iyi cevap veren ve ayni zamanda hukuk düzeninin bütünü içinde mümkün olduğu kadar uyumlu bir şekilde yer alan bir yasa hükmü manası elde etmek olduğuna göre, yorum yoluyla da aynı sonuca varmak gerekir.

Grup halinde açılan davaların, salt iş mahkemelerine özgü bir dava türü olmadığı, uygulamada çoğunlukla önce pilot dava açıldığı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427. maddesindeki, bozma kararının Resmi Gazetede yayınlanmasını öngören kanun yararına bozma prosedürü de göz önünde tutulunca, grup dosyalar için azınlık görüşünde belirtilen sakıncaya da katılmak mümkün olamamıştır.

Sonuç:

1711 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra iş mahkemelerinde açılmış niteliği bakımından para ile değerlendirilemeyenler ayrık olmak üzere miktar veya değeri ikibin TL. sını geçmeyen alacak davaları hakkında verilen hükümler dahi kesin olduğuna,

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun, 6/6/1975 tarihinde yapılan ilk toplantıda 2/3 yıl aşan oyçokluğuyla karar verildi.

İçt. Bir. K. 06.06.1975 T. E:1975/6, K:1975/8


 

Hakem kuruluna hakemini seçmeyen ve işveren olduğu ileri sürülen kuruluş adına hakem seçilebilmesi için o işyerinde işçi niteliğinde kimseler olup olmadığının mahkemece araştırılmasının gerekeceği-

IBK. 28.04.1975 T. E: 5, K: 6

DAVA : 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 35. maddesine göre, hakemini seçmeyen işveren adına hakem seçilmesi isteklerinin reddine dair mahkeme kararlarından bir kısmı Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesince bozulmuş, bir kısmı da onanmış olduğundan söz edilerek, daire kararlarındaki içtihat aykırılıklarının birleştirilmesi istenmiştir.

İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel kurulunca, anılan daire kararları arasında aykırılık olduğuna, bu aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesine oybirliği ile karar verildikten sonra, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : İşyerinde, işçi niteliğinde kimse olmadığı gerekçesiyle reddine dair mahkeme kararlarından bir kısmı "hakemler HUMK.nun 519. maddesine göre ihtilafları görevleri sırasında halledeceklerine göre mahkemenin hakemi seçmesi" gerekçesiyle bozulmuş bir kısım kararlarda, mahkemenin ret gerekçesi benimsenerek Dokuzuncu Hukuk Dairesince onanmıştır.

Buna göre daire kararları arasındaki aykırılık; mahkemece araştırma yapılmaksızın hakem seçilmeli mi, yoksa o işyerinde işçi tanımında kimseler olup olmadığı mahkemece araştırılmalı mıdır yönünde toplanmaktadır.

İlke olarak; iş yasaları, çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıkların barış yolu ile çözümlenmesini öngörmüştür.

İşçilerin, işyerindeki faaliyetlerini durdurmaları, işveren tarafından işçilerin topluca işten uzaklaştırılmaları olarak tanımlanan grev ve lokavtın ancak; uyuşmazlıkların aşamalı ve uzlaştırıcı prosedürlerin bir sonuç vermemesi halinde en son çareler olduğu, 275 sayılı Kanunda kabul edilmiş bulunmaktadır.

Anılan kanunun 35. maddesinde belirli uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, ilk hakem kurullarına görevler verilmiş ve bu kurulların kuruluş ve görevleri açıklanmış, 37. maddesinde de bu kurullar tarafından verilen kararların toplu iş sözleşmeleri niteliğinde olacağı hükme bağlanmıştır.

Bu hükümler; ilk hakem kurullarının kuruluşlarındaki belirgin olan amaç ve kuruluş biçimleri ile görevleri, tamamıyla işçi ile işverenin hedef tutması ve kurula katılacak kişilerin işçi ve işveren olanlar adına seçilmesi ve nihayet bu kurulda alınan kararların işçi ve işveren arasında yapılmış toplu sözleşme sayılması öngörüldüğüne göre mahkemenin bu kurulda görev yapacak işveren hakemini, seçerken öncelikle işyerinde işçi çalışıp çalışmadığını araştırması kanuni ve yapısal bir zorunluktur.

O halde; hakemini seçmeyen işveren adına hakem seçilmesi istenildiğinde, o işyerinde işçi niteliğinde kimse olup olmadığının mahkemece araştırılması gereklidir.

SONUÇ : 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 35. maddesine göre il hakem kuruluna hakemini seçmeyen ve işveren olduğu ileri sürülen kuruluş adına hakem seçilebilmesi için o işyerinde işçi niteliğinde kimseler olup olmadığının mahkemece araştırılması gerekeceğine ve içtihadın bu şekilde birleştirilmesine birinci toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla, 28.4.1975 gününde karar verildi.

İçt. Bir. K. 28.04.1975 T. E:1975/5, K:1975/6



Çarşı ve mahalle bekçilerinin, 506 s. Yasa`ya bağlı olduklarından hareketle işçi sayılmaları olanaksız olup yasa koyucunun çarşı ve mahalle bekçilerini Emekli Sandığı yerine Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlamış olması, bu tür görevlileri genel idare esaslarından ayırmış olduğu anlamına gelmez ve kamu personeli olma niteliğinden çıkarmayacağı- Çarşı ve mahalle bekçileri genel idare esaslarına bağlı ve genel güvenliğe yardımcı, silahlı bir kuruluşun kamu görevlisi olup göreve alınmalarının, özel yasa ile atama tasarrufuna dayanır. Yetki ve yükümlülükler ile aylık ve ödenekleri ve her türlü özlük hakları, 772 s. "Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu" ile saptandığından statü hukukuna bağlı olduklarından bu nitelikleri gereği sözü edilenlerin, iş mevzuatı karşısında işçi olmadıkları-

IBK. 08.04.1972 T. E: 4, K: 4

DAVA : Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi Başkanlığının 25/3/1972 günlü ve 86 sayılı yazısında; 772 sayılı Kanuna göre.hizmete alınan çarşı ve mahalle bekçilerinin iş mevzuatı karşısında işçi sayılması gerektiği yolunda takarrür eden içtihattan dönme temayülü hasıl olduğu bildirildiğinden Yargıtay Teşkilat Kanununun 8 inci maddesi uyarınca içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca, doğan görüş ayrılığını içtihadı Birleştirme yolu ile çözümlenmesinde zorunluk bulunduğu, oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra gereği konuşulup düşünüldü :

KARAR : İş hukukunu düzenleyen kanunların, kendilerine özgü amaçlara göre işçi tanımın da bulunduğu bir gerçektir, içtihadın konusu; fazla çalışma, hafta ve genel tatil paralarına ilişkin davalarını çözümünden doğmuş olmakla çarşı ve mahalle bekçilerinin, iş Kanununun öngördüğü anlamda ve iş mevzuatı karşısında işçi sayılıp sayılmayacağı, öncelikle İş Kanununun koyduğu esaslarla diğer iş mevzuatı ve özellikle 772 sayılı Çarşı ve Mahalle Bekçileri hakkındaki Kanunun vazettiği hükümlerin mukayeseli bir yoldan incelenmesiyle bir sonuca varılması gerekir.

Gerek 931 sayılı İş Kanununda, gerekse bu kanunu yenileyen 1475 sayılı İş Kanununda işçi; bar hizmet aktine dayanarak, herhangi bir işte, ücret karşılığı çalışan kimse olarak tarif edilmiştir. Bu tarife göre; bir kimsenin işçi sayılabilmesi için öncelikle istihdam düzeyinde, işveren ile işçi deruhte eden kişi arasında bir hizmet aktinin var olmasa genel bir şarttır. Bu nedenledir ki salim bir sonuca varabilmemiz için herşeyden önce hizmet aktinin tanımlanması ve kapsamı üzerinde durmamız lazımdır.

Bir görüşe göre hizmet akti de statü hukuku alanına giren bir müessesedir. Ancak bu görüş, uygulama alanında tutunmuş değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararıyla Dokuzuncu Hukuk Dairesi kararlarında (statü hukukuna) daha ziyade kamu hukuku düzeyinde yer verildiği bilinci yerleşmiş ve kökleşmiş bulunmaktadır. Bu nedenle işçi ve memur ayırımında, biri için (hizmet akti), diğeri için (atama) sözleri kasıtlı olarak kullanıla gelmiştir. Hizmet akti deyiminde bir özellik (hususilik) ve bir irade bağımsızlığı sezinlenirken atama deyiminde, kamu yararına hazırlanıp tespit edilmiş bir pozisyona (statüye) razı olma anlamı) vardır.

Çarşı ve mahalle bekçilerine ait 772 sayılı Kanun, bir kamu kanunudur. Kapsamına aldığı personelin de kamu personeli statüsüne tabi olması, kanundan doğan bir zorunluktur. Örneğin; bu kanunun 6 inci maddesinde; çarşı ve mahalle bekçisi olabilmenin şartları arasında; Türk uyruklu, ilkokulu bitirmiş, askerliğini yapmış, 30 yaşını aşmamış, görevini yapmaya engel hastalık ve sakatlığı olmadığını sağlık kurulu raporu ile belgelendirmiş, ağır hapis veya altı aydan fazla hapis veya affa uğramış olsa bile zimmet ihtilas, irtikap, rüşvet hırsızlık, dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas veya yüz kızartıcı bir fiilden dolayı hükümlü bulunmamış, Türk toplum telakkilerine göre kötü şöhretli olarak tanınmamış olma gibi nitelikler sayıldıktan sonra 7 inci ve 8 inci maddelerinde, İçişleri Bakanlığınca düzenlenecek yönetmeliğe göre yapılacak sınavı kazanmış şartı konmuştur. Ancak bu şartları haiz olan kişi en büyük amirinin inhası ile aday olarak atanabilir, en çok iki yıl süren adaylık süresinde başarı gösterirse asaleten tayin edilebilir.

Görülüyor ki; mahalle ve çarşı bekçilerinin göreve alınmalarında genel idare esasları göz önünde tutulmuş olup madde metinlerinde de (atama) ve (tayin terimleri kasıtlı olarak kullanılmış bulunmaktadır,

Öte yandan; bunların göreve alınmalarında olduğu gibi görev sürelerince de bilcümle özlük hakları, meslekte ilerlemeleri, yetki ve yükümlülükleri aylık ve ödenekleri, izin ve sosyal haktan aynı kanun metinlerinde tam bir statü hukukuna bağlanmıştır.

Çarşı ve mahalle bekçileri, kamu görevlisidirler. öyle ki; 2559 sayılı Kanunun 16 inci maddesinde gösterilen hallerde silah kullanma yetkisi ile vatandaşın can, mal ve ırzına saldırma tehditlerini, sanık ve failleri yakalama, kamu düzen ve güvenme ilişkin genel kolluk işleriyle ilgili vakalarda muhafaza tedbirleri alma, genel kolluk kuvvetlerine yardımcı olma gibi Anayasanın öngördüğü manada devamlılık arz eden ve kökünü kamu kudretinden alan bir hizmet ile görevlendirilımişlel´dir. Bundan dolaylıdır ki, görevleri sırasında kendilerine karşı suç işleyenler, genel zabıta mensuplarına karşı suç işlemişler gibi cezalandırılırlar. Ayrıca bunlar, görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işleyecekleri suçlardan dolayı Memurin Muhakemesi Kanunu hükümlerine tabi tutulmuşlardır.

Özel dairenin önceki kararlarında, çarşı ve mahalle bekçilerinin, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanuna bağlı oldukları esasından hareketle aksi bir sonuca varıldığı anlaşılmaktadır. Oysa her devletin sosyal yapısı, ona vücut veren fertlerin yapılarıyla ölçülüdür. Devletler, kendi olarak ve yeteneklerine, çalışanların iş güçlerine özgü ve geleceğin kötü ihtimallerini göz önünde tutarak, çeşitli organları vasıtasıyla fertlerin gelecekteki sosyal güvenliklerini hazırlama ve teminat altına alma zorunluğundadır. Türk kanun koyucusunun, kasıtlı olarak 4/10195 sayılı Kararnameye tabi teknik personelde olduğu gibi anılan görevlilerin sosyal güvenliklerini, Sosyal Sigortalar Kurumuna tevdi eylemiş olması, ayrıcalığın tabii bir sonucudur. Nasıl ki Emekli Sandığına bağlı olma hali, bazı ahvalde işçilik sıfatım yitirmez ise, kanun koyucunun bu tür görevlileri Emekli Sandığı yerine Sosyal Sigortalılar Kurumuna bağlanmış olması, bunları genel idare esaslarından ayırmış olması anlamına gelme ve kamu personeli olma niteliğinden çıkarmaz.

772 sayılı Kanunun 17 inci maddesindeki çarşı ve mahalle bekçilerinin, sendika kuramayacaklarına, kurulmuş sendikalara giremeyeceklerine mütedair hüküm devlet memurlarına ilişkin yasağın bir tekrardan ibaret olup bunun ayrıca tasrih edilmiş oluşu, bekçilerin mutlaka işçi sayılmalarını gerektirmez. Kanunkoyucu, 772 sayılı Kanunu vaz ederken bekçilerin yukarıda izah edilen niteliklerini göz Önünde de tutarak kamu kudretine taalluk eden hizmetlerin, her ne suretle olursa olsun aksatılmadan, tarafsızlık kurallarına uygun olarak yürütülmesini istemiştir. Bu amacı belirlemek için de bekçilerin topluca veya münferiden görevden çekilmelerini, sendika kurmalarına veya kurulu sendikalara, siyasi parti ve teşekküllere girmelerini, görev yapmalarını tereddüde yer vermeyecek şekilde, kesinlikle yasaklamayı öngörmüştür. Bu itibarla madde metninde geçen sendika ve görev kelimeleri, münferiden ele alarak, bu kelimelerden istiane ile bekçilerin işçi oldukları manasını çıkarmaya çalışmak, en azından madde metnini zorlama olacağı gibi kanun koyucunun maksadına ve 772 sayılı kanunun tüm ilkelerine aykırı düşer.

Öte yandan, özel kanunla göreve alınan ve yukarıdan beri izah edilen görev ve yetkileri özel kanunla tayin ve tespit edilen, haiz oldukları nitelikleri ve herhalükarda 1475, 506, 274 ve 275 sayılı Kanun hükümleri açısından işçi sayılamayacağı aşikar bulunan çarşı ve mahalle bekçilerini, 1317 sayılı Kanun ve özellikle bu kanunun 2 inci maddesinin 4 üncü bendi hükmü göz önünde tutularak bu sıfatlarından sıyırmaya imkan yoktur.

Yukarıdan beri izahına çalışılan esaslara göre, çarşı ve mahalle bekçileri, genel idare esaslarına tabi ve genel güvenliğe yardımcı, silahlı bir kuruluşun kamu görevlileridir. Göreve alınmaları özel kanunla atama tasarrufuna dayanır. Yetki ve yükümlülükleriyle aylık ve ödenekleri ve her türlü özlük hakları, 772 sayılı özel kanunla tayin ve tespit edilmiş olmakla tam bir kamu statüsüne bağlıdırlar. Bu nitelikleri itibariyle iş mevzuatı karşısında işçi değildirler. Sonuç :

Anılan esaslara ve gösterilen sebeplere göre; çarşı ve mahalle bekçilerinin iş mevzuatı karşısında işçi olmadıklarına ve konuya ilişkin içtihadın bu şekilde birleştirilmesine, birinci toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla, 8/4/1972 gününde karar verildi.

AYKIRI GÖRÜŞLER

Hukuki sorun, 22/7/1966 günü yürürlüğe konulmuş olan 772 saydı Kanuna göre hizmete alınan çarşı ve mahalle bekçilerinin, iş yasaları karşısında işçi sayılıp sayılamayacaklarını belirlemekten ibarettir.

a) Gerçekten 1/3/1965´de yürürlüğe konulan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 2 nci maddesi, çarşı ve mahalle bekçileri bu yasa hükümlerine tabi kılmıştır.

Sözü geçen 2 nci maddede ilke olarak sadece bir hizmet aktine dayanarak çalışan kimseler sigortalı sayılmıştır. Bir başka deyişle, anılan madde hükmünde yer alan ilkeye göre, şayet bir kimse Sigortalı ise, o kimse ile onu çalıştıran arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanıyor demektir.

b) Öte yandan 772 sayılı Yasanın 43 ncü maddesi de, "çarşı ve mahalde bekçilerini" 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerine tabi kılmıştır.

Keza anılan kanunun 17 nci maddesinde, çarşı ve mahalle bekçilerinin sendika kuramayacakları gibi, kurulmuş sendikalara da katılamayacakları ve grev yapamayacakları öngörülmüştür. Bu hüküm, bekçilere verilen görevin özelliği bakımından aslında var olan bir hakkın, başka bir deyimle işçilere tanınan sendika kurmak ve grev yapmak hakkının istisnai olacak yasaklanması anlamına gelir. 506 ve 772 sayılı Yasaların yukarıda açıklanan maddeleri karşısında çarşı ve mahalle bekçilerinin Sosyal Sigortalar Hukuku açısından işçi oldukları kuşku götürmez.

772 sayılı Kanunun düzenleyici nitelikte bazı hükümler taşımış olması bekçilerin işçilik statüsünü etkilemez. Zira, çağımızın iş hukuku, sosyal ve demokratik devlet anlayışına uygun olarak düzenleyici yasa hükümleriyle çevrelenmiştir. Öyle ki bir kimsenin düzenleyici hükümlerle çevrili bir hizmeti kabul etmesi halinde o belirli statü içinde bir iş sözleşmesinin kurulmuş olduğu sonucuna varılmaktadır. Hizmetin özelliği bakımından çarşı ve mahalle bekçilerinin bazı yükümlülüklere tabi kılınmış olması, yasa ile çizilen işçilik statülerini değiştirmez. Çünkü kanun koyucu, izlediği sosyal politikanın sonucu olarak bu kişileri, sosyal güvenlik sisteminin dışında bırakmak istememiştir.

c) Bundan başka atama tasarrufunun, işçi niteliğini belirlemekte bir kriteriyum olmadığı artık günümüz iş hukukunun bir mütearifesi haline gelmiştir. Kaldı ki 1317 sayılı Yasanın 2 nci maddesinin 4 ncü bendinde aynen: (devlet veya diğer kamu tüzel kişilerince yürütülen hizmetlerde yahut iktisadi devlet teşekkülerile müesseseleri ve iştiraklerinde veya özel kanunlarla kurulmuş kurum, müessese ve işyerlerinde bedenen veyahut bedenen ve fikren çalışanlardan bedeni çalışmaları fikri çalışmalarına galip olan kimseler de bu kanun bakımından işçi sayılırlar ve haklarında iş kanunlarıla 275 sayılı Kanun hükümleri uygulanır) sözleri yazılıdır.

Anılan yasanın 5 nci bendi ise, (bir kimsenin 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olması veya kanunlara göre kadro karşılığı ücret alması, hakkında 275 sayılı Kanun ve iş kanunları hükümlerinin uygulanmasına engel olmaz) şeklinde bir kural getirmiştir.

Görüldüğü üzere 4 ncü ve 5 nci bentlerde yer alan hükümler gayet açık ve kategoriktir. İş hukukunun teorik gelişimine de uygun olan bu hükümler karşısında, bedeni çalışmaları düşünsel fonksiyonlarına üstün olan çarşı ve mahalle bekçilerinin hem suni bazı kriteriyumlarla hem de sorunu, sadece bir yönden ele alıp eksik bir eleştirmeye tabi tutarak gerçeğe ulaşmak mümkün değildir. 1317 sayılı Kanunun 2 nci maddesinin 4 ncü ve 5 nci bentleri hiçbir tereddüde ve kuşkuya yer vermeyecek bir açıklıktadır. Haklar ve yükümlülükler tablosu birlikte incelendiği takdirde sözü geçen kişilerin işçi niteliğinde olduklarını kabul yasal bir zorunluk ifade eder.

d) Bütün bunlardan başka 1327 sayılı Yasa, çarşı ve mahalle bekçilerinin bağlı bulundukları özel idareleri, devlet personel rejiminin dışında bırakmıştır. Anılan yasanın 4 ncü maddesinin C fıkrasında işçiler, (İş Kanunlarıyla 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve Sosyal Sigortalar Kanunlarına göre işçi sayılan ve bu kanun hükümlerine tabi olmayan kişiler) olarak tanımlanmıştır.

Yukarıda bekçilerin Sosyal Sigorta ve 274 sayılı Kanunlara göre işçi sayıldıkları belirtilmişti. Bu kişilerin devlet personel yasasının hükümlerine tabi olmadıkları da bedihi bulunmasına göre anılan kanunun 4/c maddesindeki tarife uygun nitelikte işçi sayılmaları gerekir. Esasen devlet personel rejimine tabi kılınmamış olan bekçileri iş hukukunun koruyucu hükümleri dışında bırakmak, yukarıdan beri açıklanan yasalar karşısında demokratik ve sosyal devlet anayasasının belirgin ilkelerine de uygun düşmez.

Bu düşüncelerle belirgin çarşı ve mahalle bekçilerinin işçi sayılamayacakları şeklinde beliren çoğunluk görüşüne karşıyız.

İçt. Bir. K. 08.04.1972 T. E:1972/4, K:1972/4


 

Belli bir süre yürürlükte kalan sözleşmelerden doğan görüş ayrılıklarının, içtihatları birleştirme yoluyla çözümlenmesine imkân olmadığı-

IBK. 13.03.1972 T. E: 1, K: 5

DAVA : Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi Başkanlığının 15/1/1972 günlü ve 11 sayılı yazısında; 6734 sayılı Kanunun yürürlüğe konulmasından sonra işe girmiş olan işçilerin iç yönetmeliği ve münakit iş sözleşmesi hükümleri karşısında, çalışılmayan hafta ve genel tatil gündeliklerine hak kazanıp kazanmadıkları konusunda birbirine mübayin kararlar sadır olduğundan söz edilerek Yargıtay Teşkil Kanununun değişik 8 inci maddesi uyarınca görüş ayrılığının içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesinin istenmesi üzerine mesele incelendi, gereği konuşuldu :

KARAR : Gerçekten 5837 ve 6734 sayılı Kanunların yürürlüğe konulmasından sonra işe girmiş olan işçilerin, çalışılmayan hafta ve genel tatil gündeliklerine hak kazanıp kazanmadıkları konusu, 4/7/1960 günlü ve 2/17 sayılı içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Kararı ile çözümlenmiştir.

Benzer işlerde, Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nden birbirine mübayin kararlar sadır olmuş bulunduğu bir vakıadır. Ancak bu mübayenet bir kanuni anlayışından doğmamış olup yürürlükten kalkmış bulunan toplu iş sözleşmesinde hükme bağlanan bazı maddelerin yorum tarzına dayanmaktadır. Özellikle belli bir süre yürürlükte kalan akitlerden doğan görüş ayrılıklarının ise içtihadı birleştirme yoluyla çözümlenmesine imkan bulunmadığı aşikardır. O halde iç yönetmelik ve toplu iş sözleşmesi hükümleri karşısında, işçilerin çalışılmayan hafta ve genel tatil gündeliklerine hak kazanıp kazanmadıkları konusunda sadır olan mütebayin kararlar dolayısıyla içtihadı birleştirmeye gidilmesinde zorunluk bulunmamak gerekir.

Sonuç :

Yukarıdan beri açıklanan sebeplerden dolayı içtihadı birleştirmeye mahal bulunmadığına, bilinci toplantıda ve 13/3/1972 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 13.03.1972 T. E:1972/1, K:1972/5


 

Devlet Opera ve Tiyatro Sanatçılarının memur olup olmadıkları hakkında başka başka yasaların yürürlükte olduğu sıralarda verilen görüşme konusu kararlar arasında içtihadı birleştirmeye yer olmadığı-

IBK. 23.01.1967 T. E: 24, K: 1

DAVA : Aralarında içtihat aykırılığı bulunduğu iddia olunan ilamlardan Yargıtay Yedinci Ceza Dairesi´nin 23/11/1965 günlü ve 8260/ 9170 sayılı, Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 26/10/1964 gün ve 5036/ 7186 sayılı ilamları arasında birleştirilmesini gerektiren içtihat aykırılığı bulunup bulunmadığı görüşüldü :

KARAR : Yedinci Ceza Dairesi, Devlet Tiyatrosu Sanatçıları 14/7/1965 gün ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun birinci maddesine göre memur olduklarından, grev kararı vermelerinin, ilan ve propaganda yapmalarının anılan kanunun 27 inci maddesiyle yasaklandığını içtihat etmiştir.

Dokuzuncu Hukuk Dairesi, 15/7/1963 gün ve 274 sayılı Sendikalar Kanununun yürürlüğe girmesinden sonra Devlet Opera ve Tiyatro Sanatçılarının üyesi bulunduğu Türkiye Opera, Tiyatro Sanatkarları ve Yardımcı işçileri Sendikasının ( Totsis´in ) kapatılmasma ilişkin İş Mahkemesi kararını, Devlet Tiyatrosu Sanatçılarıyla Genel Müdürlük arasında 10/10/1949 gün ve 5441 sayılı Devlet Tiyatrosu Kuruluş Kanunu uyarınca yapılan sözleşmenin bir hizmet sözleşmesi, tiyatro sanatçılarının da 274 sayılı Kanunun 2 inci maddesinin 1 inci bendinin 1 inci fıkrası uyarınca işçi olduğuna, sanatçılar bakımından sendikanın kapatılmasının kanuna aykırı bulunduğu sonucuna varmıştır.

1 ) Dokuzuncu Hukuk Dairesi´nin, tiyatro sanatçılarını, 274 sayılı Kanunun 2 inci maddesinin 1 inci bendinin 1 inci fıkrası gereğince işçi saydığı tarihte, 8/6/1965 gün ve 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu ile 14/7/1965 gün ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu henüz yürürlüğe girmemiştir. Yedinci Ceza Dairesi, bu sanatçıları memur olarak nitelendiren kararını sözü edilen iki kanunun yürürlüğe girmesinden sonra ve o kanunlara dayanarak vermiştir. Bu kanunlar yürürlüğe konulduktan sonra Dokuzuncu Hukuk Dairesince Yedinci Ceza Dairesi içtihadına aykırı bir kararı Genel Kurula arz edilmemiştir.

2 ) Dokuzuncu Hukuk Dairesinin kararı Türkiye Opera, Tiyatro Sanatkarları ve Yardımcı işçileri Sendikasının kapatılması ile ilgili olduğu halde Yedinci Ceza Dairesinin kararı, memur durumunda olan Devlet Tiyatrosu Sanatçılarının grev yapamayacaklarını belirtmektedir. Başka başka kanunların yürürlükte bulunduğu sıralarda iki daireden sadır olan ve konuları da başka bulunan ilamlar arasında içtihat aykırılığı bulunduğu düşünülemez. Sonuç:

Yargıtay Yedinci Ceza Dairesi ile Dokuzuncu Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve numaraları yazılı ilamları arasında giderilmesi gereken içtihat aykırılığı söz konusu olamayacağına, mevcudun oyçokluğu ile 23/1/1967 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 23.01.1967 T. E:1966/24, K:1967/1

AYKIRI GÖRÜŞ

Abdullah Üner ( 1. CD. Bşk. ) :

7 inci Ceza Dairesi´nin 23/7/1965 güldü ve 8260/9170 sayılı kararında: ( Devlet Tiyatrosu sanatkârlarının, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden aylık aldıkları, Emekli Sandığı kanununa tabi bulundukları ve 657 saydı Devlet Memurları Kanununun 1 İnci maddesi mucibince kamu hizmetini gördükleri gerekçelerine dayanılarak bu kanunun 27 inci maddesi gereğince grev yapamayacaklarına ) karar verilmiş olmasına karşılık 9. Hukuk Dairesinin 26/10/1964 gün ve 5036/7183 sayılı kararında ise: ( Devlet Tiyatrosu Kuruluşunun bir kamu hizmeti olduğu, 274 sayılı Sendikalar Kanununun 1 ve 2 inci maddelerine göre kamu hizmeti görevlilerinin ise sendika kurabilecekleri bunların yaptıkları sözleşmelerin özel hukuk alanına giren hizmet sözleşmesi olduğunda tereddüt edilemeyeceği, hizmetin kamu hizmeti olmasının ve verilecek ücretin kanunla düzenlenmiş bulunmasının sözleşmenin niteliğini ve bu sözleşmelerde hizmet kabul edenlerin hukuki durumlarını değiştiremeyeceği sonucuna varılmıştır.

Görülüyor ki 7 inci Ceza Dairesi, Devlet Tiyatrosu sanatkarını memur sayarak bunların memur statüsüne tabi olduklarına karar vermiştir. 9. Hukuk Dairesince bu sanatkarların memur değil işçi oldukları, bunların genel müdürle yaptıkları sözleşmelerin özel hukuk alanına giren hizmet sözleşmesi niteliğinde bulunduğu sonucuna varılmak suretiyle her bakımdan ve özellikle doğuracakları neticeler bakımından birbirine aykırı iki karar meydana gelmiştir.

Yekdiğerine aykırı bu iki karar sebebiyle iç verenle sanatkarlar arasında meydana gelen anlaşmazlığı devam edip gelmekte olduğu da anlaşılmaktadır, içtihadı birleştirme müessesesinin amacının, büyük bir kitleyi ilgilendiren ve fiiliyatta da geniş çekişmelere yol açan bu gibi aykırı içtihatları bir sonuca bağlayarak bu gibi ihtilaf ve çekişmelerin bir an evvel önüne, geçmek olduğu şüphesiz bulunmaktadır.

Devlet Tiyatrosu kuruluşu hakkındaki 5441 sayılı kanuna göre, sanatkarların bir yıl süre ile hizmete alınacakları esas kabul edilmiştir. 9. Hukuk Dairesinin bahsolunan kararından sonra yürürlüğe giren 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. üncü maddesinin A ( bendinde ise, "Devlet Memuru sayılmak için gerekli şart ve unsurlardan birisi de ( Vazifenin asli ve sürekli olması ) keyfiyetidir. Bu kıstasa nazaran dahi Devlet Tiyatrosu sanatkarlarının memur sayılmasına imkan olmadığından 657 sayılı kanunun sonradan çıktığından bahisle içtihadı birleştirmeye lüzum olmadığı ileri sürülemeyeceği düşüncesindeyim.

Yukarıda açıklanan sebepler dolayısıyla bahsolunan her iki iki daire kararları arasında içtihat aykırı mevcut olduğu ve esasın incelenip müzakere edilerek farklı içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiği reyindeyim.


 

6772 sayılı kanun gereğince yapılmış bulunan ek ödemelerin ilişkin olduğu yılın sona ermesinden önce işçinin işinden çıkarılmış olması halinde, ek ödemenin işveren tarafından geri istenemeyeceği-

IBK. 04.07.1960 T. E: 27, K: 16

DAVA : İşçilere ek ödeme yapılması hakkındaki 6772 sayılı kanun gereğince kendilerine ek ödeme yapılmış bulunan işçilerin ödemenin ilişkin olduğu yılın bitmesinden önce işlerini bırakmaları halinde işverenin ek ödemenin bir kısmını işçiden geri istemeğe hakkı olup olmadığı konusunda 4 üncü Hukuk Dairesi kararları arasında birbirini tutmazlık bulunduğu ileri sürülerek içtihadı birleştirme istenilmiş olduğu cihetle iş içtihadı birleştirme kuruluna verilmiş bulunmaktadır.

Adı geçen dairenin esas 11736 karar 207 sayılı ve 14/1/1958 günlü kararı ile esas 1718, karar 2108 sayılı ve 25/3/1958 günlü kararı arasında ( Aynı alacağın istenmesi konusunda birbirine tamamiyle aykırı esaslar benimsenmiş olduğu görüldüğünden ) içtihadı birleştirmeye yer olduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra mesele incelendi, gereği konuşuldu :

KARAR : 1 - 6772 sayılı kanunun 1 ve 4 üncü maddeleri gereğince her yıl için birer aylık iş parası tutarında olarak yapılacak ek ödemelerin zamanı, Bakanlar Kurulunca tesbit olunur.

2 - Kanunun gerektirici sebeplerinden ve hükümlerinin yazılışından anlaşıldığı üzere Bakanlar Kurulunun tesbit edeceği ödeme tarihi, sadece bir muaccel olma tarihi olmayıp aynı zamanda bu paranın işçi tarafından hakedilmesi tarihidir.

Gerçekten bu ödemeler işçinin iktisadi durumunu düzeltmek üzere kabul edilmiş ve bu itibarla bunların ödendikten sonra geri alınması ödeme ile hedef tutulan gayeye aykırı bulunmuştur.

Nitekim adı geçen kanunun 4 üncü maddesi gereğince bu paraların borç için haczedilmemesi ve bu paralardan İşçi Sigortaları hükümlerince iş paralarından kesilen primlerin kesilmemesi esası kabul edilmiştir. Böylece ödenen paranın tam olarak işçi eline geçmesi ve işçinin arzusuna göre sarfedilmesi sağlanmış bulunmaktadır.

Yine adı geçen 4 üncü maddenin 3 üncü fıkrası hükmünce işçinin ek ödemenin yapıldığı tarihten önce işinden ayrılmış olması halinde dahi ödemenin ilişkin olduğu yılın çalışılan kısmı ile mütenasip olarak ek ödeme yapılmasını isteyebileceği kabul edilmiştir.

3 - Bütün bu hükümler karşısında kanunda ödenen paranın bir kısmının geri alınacağı yollu açık bir hüküm bulunmadıkça ödendiği tarihde işçi tarafından tamamına hak kazanılmış olan bu paranın geri alınması artık düşünülemez.

SONUÇ : 6772 sayılı kanun gereğince yapılmış bulunan ek ödemelerin ilişkin olduğu yılın sona ermesinden önce işçinin işinden çıkmış olması halinde ek ödemenin işveren tarafından geri istenemiyeceğine 4/7/1960 günlü ikinci toplantıda mutlak çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.07.1960 T. E:1960/27, K:1960/16


 

İşverenle işçi arasında iş parasının maktu aylık esası üzerinden kararlaştırılıp çalışılmayan hafta tatilleri için ayrıca para ödeneceğini bildiren açık bir koşul bulunmayan durumlarda tarafların irade beyanlarının kapsamını belirlemede iş sözleşmesinin yapıldığı tarihlerin esas tutulacağı- 5837 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce yapılan bu şekilde sözleşmelerde bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihten 6734 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihe kadar geçen her hafta tatili için işçiye yarım gündelik ve 6734 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonraki hafta tatilleri için bir tam gündelik tutarında tatil parası ödenmesinin gerekeceği-

IBK. 04.07.1960 T. E: 2, K: 17

DAVA : Aylık iş parası almakta olan işçilerin işverenlerinden, iş sözleşmelerinde kararlaştırılan maktu aylıklarından başka 5837 ve 6734 sayılı kanunlara göre, hiç bir çalışma karşılığı olmaksızın hafta tatilleri için, ayrıca iş parası isteyip isteyemeyecekleri konusunda Temyiz Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 11/4/1957 gün ve 1068-1999, 15/7/1958 gün ve 4376-6048 sayılı kararları arasındaki içtihat aykırılığının çözülmesi Mobiloil Türk Anonim Ortaklığı adına vekili avukat R. Kayıhan tarafından verilen 16/1/1958 günlü dilekçe üzerine Birinci Başkanlık tarafından verilen 16/1/1958 uyuşmazlığa ilişkin, dairenin 11/3/1958 gün ve 1307-1009, 11/3/ 1958 gün ve 1309-774, 3/6/1958 gün ve 38504469 ve 6/6/1958 gün ve 4021-1001 sayılı kararları da birleştirilerek mesele içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda konuşulup tartışıldı :

KARAR : Temyiz Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi Başkanlığının Birinci Başkanlığa yazdığı 10/12/1959 günlü yazıda da bildirildiği gibi dairenin 11/4/1957 günlü kararında aylıklı işçinin ayrıca hafta tatili parası almayacağı ve 15/7/1958 günlü kararında da alabileceği, sözü edilen diğer kararlarda ise iş aktine hafta tatili paralarının aylığa dahil bulunduğu açıklanmış ise bu paranın alınamayacağı ve bu cihet açıkça kabul edilmiş olmadığı takdirde işçinin 5837 sayılı kanunun 7. maddesi hükmünden faydalanacağı görüşleri benimsendiği tespit edilip bu kararlar arasında giderilmesi gereken içtihat uyuşmazlığı bulunduğuna oybirliğiyle karar verilmiştir.

5837 sayılı kanun bilhassa 7. maddesiyle gündelik, saat, parça başına veya götürü iş parası alan işçilerin hafta tatili paraları için açık hükümler koyduğu halde aylıkla çalışan işçilerin hafta tatilleri için açık bir hüküm, sevketmemiş ve bu durum 6734 sayılı kanunun getirdiği değişiklikten sonra da sürüp gitmiştir. Uyuşmazlık konusunda bir anlaşmazlığı önlemek için önce ( aylık maktu iş parası ) üzerinden yapılan anlaşmalarla ( ay hesabiyle iş parası ) alan işçilerin durumunu birbirinden ayırmak gerekir. Gündelik, saat, parça başına veya götürü olarak çalışan işçilerin iş paraları İş Kanununun 19. maddesi hükmüne göre ve yapılacak anlaşma çerçevesinde ayda bir kere toplu olarak ödenebilir. Bu gibi hallerde iş parası aylık gibi ödendiği halde işçi, çalıştığı günler veya saatler tutarına yaptığı parça sayısına göre para alacağından aylık sayılamaz. O halde ay hesabıyla, ücret, yalnız ödeme bakımından ay sonlarında verilmesi kararlaştırılmış ücrettir ve bu yolda para alan işçilerin çalışmadıkları hafta tatilleri için alacakları paralarının ilişkin bulundukları devrelere göre 5837 ve 6734 sayılı kanunlardaki zam miktarında ve 5837 sayılı kanunun 7. maddesine göre hesaplanması gerekip bu akitler uyuşmazlık dışında kalmaktadır. Aylık esasına göre kararlaştırılmış iş paralarında ödeme, ay sonlarında ( veya anlaşmaya göre ayın belli bir gününde yahut ay başlarında ) yapıldığı gibi bir aylık çalışma tutarının toptan ve maktu karşılığı olan iş parasıdır. Uyuşmazlık akitte bir şart bulunmayan hallerde bu iş parasına çalışılmayan hafta tatilleri için 5837 sayılı Kanun bakımından bir iş karşılığı olmaksızın ödenmesi gerekli gündeliğin dahil olup olmadığının tespiti konusundadır.

Gerçekten iş akti karşılıklı borçlar doğuran rızai bir akit olduğundan bu akitlerde tarafların bu yolda iş parası ödenmesine ilişkin olan irade beyanlarının şumulünü tayin etmekle uyuşmazlık çözülmüş olacaktır. ( Hukuki muamelenin hükmü tarafların açıkladıkları iradeye göre tayini olunur. Kanun, irade izharından istihraç edilen iradeyi istihraç edilen hal üzerine takviye etmek suretiyle hukuki muameleye kuvvet müeyyide verir. Kanun tarafların irade izhar etmekle elde etmek istedikleri hukuki hüküm ve neticeyi tanımakla kalmaz; bunların çok defa esaslı noktaları tespit etmekle iktifa eden irade beyanlarını tamamlar. )

5837 sayılı kanunun yürürlüğünden önce bu beyanlarının şümulü belli olup uygulanmasında tereddüt bulunmadığı halde bu kanunun yürürlüğünden önce yapılmış irade beyanlarının bu kanunun ve 6734 sayılı kanunun yürürlüğünden sonra yukarıda belirtilen şekilde tefsire muhtaç duruma düşmüş bulunmaktadır. Bu irade beyanların şümulünü sözü edilen kanunların koydukları amir hükümlere, halin icaplarına ve tarafların gerçek maksatlarına göre tayin etmek gerektir. Her irade beyanını açıklandığı andaki kanunlar hükümleri çerçevesinde şümullendirmek ve bu sebeple işi doğru bir sonuca ulaştırmak için üç ayrı safhada incelemek gerektir.

1 - 5837 sayılı Kanundan önce yapılan akitlerde ( bu kanunun yürürlüğe girmesinden önceki devre için çalışılmayan hafta tatillerinde ücret ödenmesi sözkonusu olamayacağından bu devrede ) ücrete ilişkin irade beyanlarını bir ayda ortalama çalışma karşılığı olarak kabul etmek zaruridir. Ancak bu akitler yürürlükte iken çıkan ( ve Türkiye´de ilk defa bir iş karşılığı olmaksızın hafta tatili günleri için işçiye iş parası ödenmesi esasını koyan ) 5837 sayılı kanunla çalışılmayan hafta tatilleri için yarım ve 6734 sayılı kanunla bir tam gündelik verilmesi kabul edilmiştir ve bundan maksadın iş hayatındaki gelişme, kazançların artması ve hayat pahalılığı karşısında emeğiyle geçinenlerin hayat seviyelerini de bu gelişme ve artışa uygun tutmak, olduğu kanunun gerekçesinden açıkça anlaşılmaktadır. Kanunun bu açık kastı ile yalnız İşe karşılık olarak ücreti hedef tutan irade beyanını birlikte göz önünde tutarak 5837 sayılı kanundan önce yapılmış 4 akitlerinde belli edilen ücrete bu kanunun yürürlüğe girdiği 1/3/1952 tarihinden itibaren geçen hafta tatili için yarım ve 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 14/6/1956 tarihinden sonra geçen her hafta tatili için bir tam gündelik ödenmesini kabul etmek gerektir. 5837 sayılı kanundan, önce yapılmış akitte hafta tatili parası kabul edilmiş bulunmadığında ve iş parasının sadece çalışılan günlerin ortalama tutarı üzerinden kararlaştırılmış olmasına göre yeni kanunla kabul edilen hafta tatili parasının dahi akitle kararlaştırılmış aylık iş parası içinde olduğu ortaya atılamaz. Gerçekten 5837 sayılı kanunun 12. maddesi işçilere bu kanunla tanınan hafta tatili günleri ücretlerinin tamamen veya kısmen ödenmemesi gayesiyle, ödenmekte olan ücretler üzerinde bir indirme yapılamayacağını emretmektedir. Evvelce taraflarca yalnız çalışılan günlere ve yapılan işlere karşılık olarak yani yalnız emek için tespit edilen aylık maktu iş parasının sonradan kabul edilen yanan ve bir gündelik tutarındaki ve çalışma karşılığı olmayan hafta tatili parasını da karşılayacak nitelikte bulunduğunu kabul etmek evvelce kararlaştırılan ve beher iş gününde düşen para miktarının azaltılması sonucunu doğuracaktır ki iradenin şümulünü bu yolda tayin etmek, sözü edilen 21. maddenin yasak ettiği bir yönü kabul etmek demek olacaktır ve kanuna bu bakımdan dahi aykırı bulunacaktır.

2 - 5837 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra maktu aylık üzerinden yapılmış olan iş sözleşmelerinde iş parasına ilişkin irade beyanının şümulünü Borçlar Kanununun 19. maddesinin 2. fıkrasıyla 5837 sayılı kanunun birinci maddesi hükümlerine göre tayin etmek gerektir. Sözü edilen birinci madde bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra işçilere çalışılmayan hafta tatilleri için yarım gündelik tutarında ücret verilmesini amirdir. Aksi iddia ve ispat edilmedikçe yapılan sözleşmelerde kanun hükümleriyle uygun hareket edildiğini kabul zaruridir. Aksi düşünce bu irade beyanlarını kanunun emredici hükümlerine aykırı şekilde telahuk, etmiş olduğunu kabul etmek demek olacaktır ki, bu görüş bizi akit yapanların daima kanuna aykırı hareket ettiğini farzetmiş duruma düşürecektir. Bu arada Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı iyiniyet kaidelerine aykırı olur. Aksi sabit olmadıkça taraflarlardan en az birini kötüniyetli farzetmek hukukdışı bir anlayış olur.

5837 sayılı kanunun yürürlüğünden sonra yapılan sözleşmelerde evvelce yapıldığı gibi iş parasına ilişkin irade beyanı yalnız emek parasını hedef tutar şekilde belli edilmiş saymak ve kanunla kabul edilmiş tatil parasının ayrıca hesap edilerek ödenmesi gerektiğini farzetmek doğru olmaz. Gerçekten 5837 sayılı kanunun 11. maddesi iş sözleşmelerine bu kanuna aykırı olarak konulacak şartların batıl olduğunu bildirmiştir. Aktin esaslı şartlarından bir yönün tarafların iradesinin açıklandığı sırada ihmal edildiğini ve bunu kanunun tamamladığını farzetmek iş hayatındaki davranışlara uygun düşmez. Sözü edilen 1. maddenin koyduğu emredici hükmün Borçlar Kanununun 2. maddesinde yazılı ikinci derecede şartlardan sayılması da bu hükmün mahiyeti itibariyle mümkün değildir. Bundan başka maktu aylık iş parasına irade beyanını işçinin bir aylık devre içinde sarfettiği emekle o işyerinde çalışmasından doğan bütün hakları karşılayan bir para olarak kabul etmemek için sebep de yoktur ve iş hayatında akitlerin böyle bir esasa göre yapıldığını kabul, iktisadi hayatın gereğidir. Bu itibarla karşılıklı hak ve borçlar doğuran bir sözleşmede belli edilen maktu ücretin çalışma sonunda doğan bütün haklardan yalnız bir kısmına karşılık olduğunu aksine açık şart bulunmadıkça kabul etmeye hayat tecrübeleri de elverişli değildir. O halde, 5837 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yapılan iş akitlerinde işçinin kanunun değişmesi tarihine kadar geçen ve çalışılmayan hafta tatilleri parasının maktu aylık ücrete dahil bulunduğunu ve bu kanunu değiştiren 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra geçen hafta tatilleri için de ancak yarım gündelik istemeye haklı bulunduğunu kabul gerekir.

3 - Aynı esasları 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yapılmış olan maktu aylık iş parasına ilişkin iş sözleşmelerinde iş parasına ilişkin iradenin çalışılan günlerde sarfedilen emekle işyerinde çalışmış olmaktan doğan ve çalışılmayan hafta tatili tam gündeliğini karşılamak üzere açıklanmış bulunduğunu kabul etmek gerektir.

4 - Her hal ve kârda aylığa çalışılmayan hafta tatili için istenebilecek yarım ve tam gündeliklerin dahil bulunmamak üzere akit yapılmış olduğu, bunu ileri süren taraftan ispat yolunun açık olduğu belirtilmelidir. Sonuç :

I - İşverenle işçi arasında iş parasının maktu aylık esası üzerinde kararlaştırılıp çalışılmayan hafta tatilleri için ayrıca para ödeneceğini bildiren açık bir şart bulunmayan hallerde tarafların İrade beyanlarının şümulünü tayinde iş aktinin yapıldığı tarihlerin esas tutulacağına,

II - 5837 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden önce yapılan bu şekildeki sözleşmelerde bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar her hafta .tatili için işçiye yarım gündelik ve 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonraki hafta tatilleri için bir tam gündelik tutarında tatil parası ödenmesi gerektiğine,

III - 5837 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra ve 6734 sayılı Kanundan önce yapılmış olan bu gibi sözleşmelerden 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonraki hafta tatilleri için yarım gündelik tutarında tatil parası ödenmesi gerektiğine,

IV - Akitle aksi kabul edilmiş değilse 5837 saydı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yapılmış olan sözleşmelerde 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesi tarihine kadar geçen hafta tatilleri için veya 6734 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra yapılmış olan sözleşmeler dolayısıyla işçinin hafta tatili parası isteyemeyeceğine ve bu hallerde tatil paralarının aylığa dahil bulunduğuna, 3 muhalife karşı 40 oyla 4/7/1960 günlü ilk toplantıda karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.07.1960 T. E:1960/2, K:1960/17

 


6772 sayılı Yasa gereğince yapılmış bulunan ek ödemelerin ilişkin olduğu yılın sona ermesinden önce işçinin işinden çıkmış olması halinde ek ödemenin işverence geri istenemeyeceği-

IBK. 04.07.1960 T. E: 27, K: 16

DAVA : İşçilere ek ödeme yapılması hakkındaki 6772 sayılı kanun gereğince kendilerine ek ödeme yapılmış bulunan işçilerin ödemenin ilişkin olduğu yılın bitmesinden önce işlerini bırakmaları halinde işverenin ek ödemenin bir kısmını işçiden geri istemeye hakkı olup olmadığı konusunda 4. Hukuk Dairesi kararları arasında birbirini tutmazlık bulunduğu ileri sürülerek içtihadı birleştirme istenilmiş olduğu cihetle, iş, içtihadı Birleştirme Küçük Kuruluna verilmiş bulunmaktadır.

Adı geçen dairenin esas 11736 karar, 207 sayılı ve 14/1/1958 günlü kararı ve esas 1718, karar 2108 sayılı ve 25/3/1958 günlü kararı, arasında ( aynı alacağın istenmesi konusunda birbirine tamamı ile aykırı esaslar benimsenmiş, olduğu görüldüğünden ) içtihadı birleştirmeye yer olduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra mesele incelendi, gereği konuşuldu :

KARAR : 1 - 6772 sayılı kanunun 1. ve 4. maddeleri gereğince her yıl için birer aylık iş parası tutarında olarak yapılacak ek ödemelerin zamanı. Bakanlar Kurulunca tespit olunur.

2 - Kanunun gerektirici sebeplerinden ve hükümlerinin yazılışından anlaşıldığı üzere Bakanlar Kurulunun tespit edeceği ödeme tarihi, sadece bir muaccel olma tarihi olmayıp aynı zamanda bu paranın işçi tarafından hak edilmesi tarihidir.

Gerçekten bu ödemeler işçinin iktisadi durumunu düzeltmek üzere kabul edilmiş ve bu itibarla bunların ödendikten sonra geri alınması ödeme ile hedef tutulan gayeye aykırı bulunmuştur.

Nitekim adı geçen kanunun 4. maddesi gereğince bu paraların borç için haczedilmemesi ve bu paralardan işçi Sigortaları hükümlerince iş paralarından kesilen primlerin kesilmemesi esası kabul edilmiştir. Böylece ödenen paranın tam olarak işçi eline geçmesi ve işçinin arzusuna göre sarf edilmesi karara bağlanmış bulunmaktadır.

Yine adı geçen 4. maddenin 3. fıkrası hükmünce işçinin ek ödemenin yapıldığı tarihten önce işinden ayrılmış olması halinde dahi ödemenin ilişkin olduğu yılın çalışılan kısmı ile mütenasip olarak ek ödeme yapılmasını isteyebileceği kabul edilmiştir.

3 - Bütün bu hükümler karşısında kanunda ödenen paranın bir kısmının geri alınacağı yollu açık bir hüküm bulunmadıkça ödendiği tarihte işçi tarafından tamamına hak kazanılmış olan bu paranın geri alınması artık düşünülemez. Netice:

6772 sayılı Kanun gereğince yapılmış bulunan ek ödemelerin ilişkin olduğu yılın sona ermesinden önce işçinin işinden çıkmış olması halinde ek ödemenin işveren tarafından geri istenemeyeceğine, 4/7/1960 günlü ikinci toplantıda mutlak çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.07.1960 T. E:1958/27, K:1960/16

 


İş kanununa tabi sigortalı işçi ile yakınlarının halefi olarak sosyal sigortalar kurumunun işverene karşı açacağı tazminat davalarında iş mahkemelerinin görevli olacağı-

IBK. 29.06.1960 T. E: 13, K: 15

DAVA : İşçi Sigortaları Kurumu tarafından 4772 sayılı İş Kazaları ile Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanununun 37. maddesine dayanılarak işverenlere karşı açılan davalara bakmakla 5521 sayılı kanunla kurulmuş olan İş Mahkemelerinin mi, yoksa umumi mahkemelerin mi vazifeli oldukları konusunda Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesinin 14.1.1958 tarih ve 11675/171 sayılı kararı ile 22/12/1958 tarih, 10254/8306 sayılı kararı arasında içtihat aykırılığı olduğu bildirilerek bunun içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesi adı geçen daire başkanlığının 11.7.1959 tarih ve 99 sayılı yazısı ile istenilmiş olmakla Temyiz Mahkemesi İçtihadı Birleştirme Hukuk Kısmı Genel Kurulunca, kararlar arasında birbirini tutmazlık olduğuna, oybirliğiyle karar verildikten sonra işin esası incelendi, gereği konuşuldu:

KARAR : 4772 sayılı kanunun değişik 37. maddesi hükmü ile, iş kazası veya meslek hastalığının işverenin veya işveren vekilinin kastından veya İş Kanununun işçilerin sağlığını koruma ve iş emniyeti hükümlerine aykırı hareketinden, yahut suç sayılan diğer fiilinden veyahut sigortalının işyerine ait işler dışında çalıştırılması yüzünden doğmuş olması halinde İşçi Sigortaları Kurumuna sigortalıya veya hak sahibi kimselere yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarı ile, gelir bağlandığı takdirde bu gelirlerin sermaye değerlerini işveren veya vekilinden istemek hakkı tanınmıştır.

İşçi Sigortaları Kurumuna tanınmış olan bu dava hakkı netice itibariyle ( sigortacı durumunda bulunan İşçi Sigortaları Kurumunun sigortalı işçinin veya onun ölümü sebebiyle yardımından mahrum kalan ve sigorta kanunu gereğince sigorta tarafından kendilerine tazminat ödenen kimselerin işverene karşı Borçlar Kanunu veya İş Kanunu gereğince açabilecekleri tazminat davalarına ) halef olma esasına dayanmaktadır; yani İşçi Sigortaları Kurumu bu davasını geçirdiği iş kazası veya tutulduğu meslek hastalığı neticesi zarar gören işçiye ve işçinin ölümü halinde hak sahiplerine, zararlarına karşılık ödediği veya ödeyeceği paraların tazmin ettirilmesi için, onlar yerine geçerek açmaktadır.

Adli sigortalarda sigorta şirketlerinin sigortalıya ödedikleri paraların tazmini için zararın doğmasına sebep olanlar aleyhine açtıkları davalara ilişkin 22.3.1944 tarih ve 9 sayılı içtihadı birleştirme kararında bu hukuki esas, yani halef olma esası benimsenmiş bulunmaktadır ki o içtihadı birleştirme kararına esas olan kanun hükümleriyle aynı mahiyette bulunan hükümler, bugünkü Türk Ticaret Kanunununda dahi vardır ( Türk Ticaret Kanunu madde 1301 ).

İşçi Sigortaları Kurumu tarafından işçinin veya hak sahiplerinin uğradıkları zararlardan sorumlu olanlara karşı açılacak davaların tabi olduğu müruruzaman müddetiyle ilgili 31.3.1954 tarih ve 18/11 sayılı içtihadı birleştirme kararında da İşçi Sigortaları Kurumunun, ödediği tazminat nispetinde sigortalının yerine geçtiği yani onun kanuni halefi olduğu açıkça kabul edilmiştir.

İşverenin İş Kanununun 57. maddesine dayanılarak işçinin sağlığını korumak üzere alınabilecek tedbirler hakkında çıkarılmış bulunan tüzüklere aykırı davranmış olmasından ve bu tüzüklerde hüküm bulunmayan hallerde dahi işverenin Borçlar Kanununun 332. maddesi gereğince alması gerekli tedbirleri almamış bulunmasından doğan cismani zararların tazmini davaları, iş aktine aykırı hareketden doğan tazminat davalarıdır. İşçinin işyeri dışında çalıştırılmış olmasından doğan veya işveren veya vekili tarafından kast ile zararlandırılmış bulunmasına dayanan tazminat davaları ise yine iş aktine aykırı davranmadan doğan davalardır. Zira iş veya hizmet akti hükümlerince işverenin işçiyi akitle kararlaştırılandan başka bir iş görmeye mecbur tutması ve cismani tamamiyeti üzerine akit il dahi ihtimam etmekle mükellef bulunduğu bir kimsenin cismani tamamiyetini isteyerek halele uğratması akte aykırı bir davranış teşkil eder. Nitekim İş Kanununun 15 ve 16. maddelerinde bu gibi hallerin fesih için haklı sebep sayılmış bulunması dahi bu görüşü haklı göstermektedir. Bu gibi durumlarda işçinin açacağı tazminat davası Borçlar Kanununun 96. maddesine dayanır.

818 sayılı Borçlar Kanununun hizmet akti bölümünde yer alan 332. maddesinde Türk Ticaret Kanununun Meriyet ve Tatbik Şekli hakkındaki 6763 sayılı Kanunla eklenen fıkra ile de işverenin gerekli sıhhi çalışma yeri temin etmemesi, herhangi bir kazayı önleyecek tedbirleri almaması neticesi işçinin ölmesi halinde onun yardımından mahrum kalanların bu yüzden uğradıkları zararlara karşılık isteyecekleri tazminatın akte aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olacağı esası kabul olunmuştur. Şu hale göre İşçi Sigortaları Kurumunun geçirdiği iş kazası veya tutulduğu meslek hastalığı sonunda ölen işçinin yakınlarına ödediği veya ödeyeceği paraların tazmini için işveren aleyhine açtığı davanın hukuki dayanağı, işçi ile işveren arasındaki iş aktinden ibaret bulunmaktadır.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun birinci maddesinin birinci fıkrası İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş aktinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile iş mahkemeleri vazifelendirmiştir. Yukarıda da açıklandığı gibi, İşçi Sigortaları Kurumu tarafından 4772 sayılı kanunun 37. maddesi gereğince işverene karşı açılan davalar halefiyet esasına yani işçi ile işveren arasındaki iş aktine dayanılarak açıldığına göre, bunlara bakmakla iş mahkemelerinin vazifeli olduğunun kabulü gerekir. Sözü geçen maddenin "işçi ile işveren veya işveren vekilleri arasında iş aktinden veya iş kanunundan doğan hukuk uyuşmazlıkları..." şeklinde yazılmış olması kanun icabı işçiye veya işçinin yakınlarına halef olan İşçi Sigortaları Kurumunun işveren aleyhine işçi ile işveren arasındaki İş Kanunu ile düzenlenen iş aktine dayanarak açtığı davaların iş mahkemelerinin vazifeleri dışında kaldığı neticesine varılmasını gerektirmez. Maddedeki "işçi" tabiri üzerinde durarak bu davalara umumi mahkemelerde bakılabileceğinin kabulü hukukun umumi kaidelerine, ezcümle, bir akitte aktin taraflarından birisine halef olmanın doğurduğu neticelere aykırı düşer.

Şu cihet dahi önemle belirtilmelidir ki halef olma esası, sadece maddi hukuk bakımından değil, usul hukuku bakımından da bütün neticelerini doğurur ve bilfarz iş aktinin doğan bir alacak davasını, işçinin mirasçıları işverene karşı ancak iş mahkemesinde açabilirler. Nihayet, iş mahkemelerinin iş aktinden doğan münasebetlerden çıkan davaların bu konularda özel bilgiye sahip mahkemelerde görülmesi amacıyla kurulmuş olduğu gözönünde tutulunca halef olma sebebiyle iş aktine dayanılarak açılacak davaların iş mahkemelerinde görülmesinin kanunun gayesine de uygun düştüğü sonucuna varılır.

SONUÇ : 4772 sayılı kanunun değişik 37. maddesine göre iş Kanununa tabi sigortalı işçinin veya İş Kanununa tabi sigortalı işçinin ölümü ile onun yardımından mahrum kalanların halefi olarak İşçi Sigortaları Kurumunun işverene karşı açacağı tazminat davalarında iş mahkemelerinin vazifeli olduğuna, 29.6.1960 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi aşan ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 29.06.1960 T. E:1960/13, K:1960/15


 

Süresi belli olmayan iş sözleşmesi işverence haksız yere bozulduğunda işçinin yoksun kaldığı ücrete karşılık isteyeceği ödencenin hesabında sözleşmeye aykırı davranıştan başlamak üzere sözleşmenin bozulmasının bildirilmesi durumunda beklenmesi gerekecek sürenin ihbar müddetinin sonuna kadar olan zamana ilişkin iş parasının istenebileceği-

IBK. 24.06.1959 T. E: 31, K: 26

DAVA : Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesi Reisliğinin 30/12.1958 günlü ve 97/2073 sayılı yazısında, adı geçen dairenin 3078/4608 sayılı ve 18.7.1957 günlü ve yine 2061/1630 sayılı ve 25.3.1957 günlü kararlarında müddeti belli olmayan hizmet aktinin iş sahibi tarafından haksız yere feshi halinde işçinin mahrum kaldığı iş paralarına ( ücretlere ) ait tazminatın sadece feshi ihbar müddetine ilişkin iş parası üzerinden değil, ihbar müddetini çok aşan zamanlara ait ücretler esas alınarak hüküm edileceği kabul edildiği halde yine dairenin 7022/6025 sayılı ve 23.11.1956 günlü kararında müddeti belli olmayan hizmet aktinin iş sahibi tarafından haksız yere feshi halinde işçinin mahrum kaldığı ücretlere ait tazminatın sadece feshi ihbar müddetine ilişkin iş paraları üzerinden hesaplanacağı esasının benimsendiği ve son zamanlarda incelenen bir takım dosyalarda dahi bu son kararın dayandığı esasın tatbiki üzerinde bir ekseriyet meydana geldiği bildirilerek içtihadı birleştirme yoluna gidilmesi istenmiştir. Bunun üzerine toplanan Hukuk Kısmı İçtihadı Birleştirme Umumi Heyetince, daire reisliği yazısında bildirilen kararlar arasında birbirini tutmazlık bulunduğuna ittifakla karar verildikten sonra mesele incelendi, gereği konuşuldu :

KARAR : 1 - İşçinin fesih sebebiyle iş sahibinden tazminat istemesine esas teşkil edebilecek kanun hükümlerini göz önüne getirdiğimiz zaman, karşımızda Borçlar Kanununun 345. maddesi hükmüyle aynı Kanununun 325 ve 96. maddesi hükümleri yer almaktadır. Borçlar Kanununun 344 ve 345. maddelerini metin ve matlaplarıyla beraber inceleyecek olursak anlarız ki, işçinin 345. madde hükmünce iş sahibinden tazminat isteyebilmesi için işverenin iş aktine aykırı bir harekette bulunması ve bu hareketi işçinin fesih için haklı sebep sayarak hizmet aktini feshetmiş olması şarttır. İçtihadı birleştirme konusu olan davalarda böyle bir durum yoktur. Bu davalarda iş sahibi müddeti belli olmayan hizmet aktini ihbar mehline riayet etmeden feshetmiş veyahut her hangi bir fesih beyanında bulunmaksazın işçinin yerine girmesini yasak etmek gibi bir hareketle onun çalışmasına gerçekten engel olmuştur. Böyle durumlarda işçi ancak Borçlar Kanununun 325 ve 96. maddelerine dayanarak tazminat isteyebilir. Halledilecek mesele, müddeti belli olmayan hizmet aktinin ihbar müddetleri beklenmeksizin veya ihbar şartı yerine getirilmeksizin ve haksız yere iş sahibi tarafından feshi halinde işçinin uğradığı zararların, kaide olarak, en önemlisi bulunan ücret alacağından mahrum kalma şeklindeki zararın karşılığının ne kadar müddete ait ücret üzerinden hesaplanacağı meselesidir. Kararların bir kısmında bu tazminatın o hadiselerde feshi ihbar müddeti olan onbeş günlük iş parası ( ücret ) üzerinden hesaplanacağı kabul edildiği halde, diğer kararlarda işçinin yeni bir iş buluncaya kadar geçireceği müddete ait iş paraları üzerinden veya daha sonraki müddetlere ait iş paraları üzerinden tazminatın hesaplanacağı esası benimsenmiştir.

2 - Bu iki görüşten hangisinin doğru olduğunu anlamak için tazminatın tarifini hatırlamak gerektir. Tazminat, akte veya kanuna aykırı bir hareketin meydana gelmemiş olması halinde bir kimsenin mameleki yani patrimuanı ne durumda bulunacak idi ise akte veya kanuna aykırı harekete rağmen mameleki yine o durumda bulundurmak için haksız harekete uğrayana yapılacak bir edim, bir edadır. Bu tarifi, müddeti belli olmayan hizmet aktinin iş sahibi tarafından bozulması haline tatbik edersek şöyle bir zorluk ile karşılaşırız; o da hizmet akti iş veren tarafından haksız yere bozulmamış olsaydı ne zamana kadar sürecekti sorusuna cevap vermek zorluğudur. İsviçre hukukçuları bu soruya aktin en yakın feshi ihbar müddeti sonunda sona erecek olduğunun kabulü gerektiği şeklinde cevap vermektedirler. Gerçekten, müddeti belli olmıyan bir hizmet aktini gerek iş sahibi, gerek işçi, Borçlar Kanununun 340. maddesi hükmünce ve o maddedeki müddetlerin sonunda hüküm meydana getirmek üzere feshini ihbar edebilir. Fakat işveren, kanunda gösterilen müddetleri göz önünde tutmaksızın feshi ihbar edecek olursa ihbarın kanuni şartlarından birisi gerçekleşmiş olmayacağı için ihbar hükümsüz kalır. Lakin işveren yolsuz ihbara rağmen işçinin işini görmesine engel olursa böylece her halde iş aktini sona erdirmek isteği anlaşılır ve iş aktinin, feshi ihbar müddetinin sonunda nihayet bulacağı kabul edilir. Bu hal şeklinin esası, müddeti belli olmayan aktin kanuni mehillere uygun bir ihbar ile her zaman sona erdirilebileceği cihetle akit fiili bakımından sona erdikten ve bunun üzerinden kanuni ihbar müddeti geçtikten sonra aktin hukuki bakımdan da yani muteber şekilde sona ermesinin ve ihbarın muteber olmayışının neticesini tazminat olarak karşılamanın zaruri bulunacağı düşüncesidir. Bu düşünüşe karşı, müddet şartı gerçekleşmemiş bulunan ihbara muteber bir ihbarın kanuni neticesinin tanındığı şeklinde bir itiraz ileri sürülebilir; sadece müddet şartı gerçekleşmiş olmayan ihbar sebebiyle değil, bu ihbardan başka iş sahibinin işçinin çalışmasına onu iş yerine sokmamak gibi bir fiil ile engel olmuş bulunması dolayısıyla böyle bir neticenin benimsendiği ve ihbarın muteber olmaması dolayısıyla aktin feshinden doğan bütün neticelerden ( bilfarz işçinin işinden ani olarak çıkarılmış bulunması dolayısıyla bir çok yerlerde iş bulamamış olmasının neticelerinden ) iş sahibinin mesul tutulduğu cihetle bu itirazın da doğru olmadığı anlaşılır.

İş sahibinin, herhangi bir ihbarda bulunmaksızın işçinin işini görmesine kesin şekilde engel olması halinde feshi ihbar müddetinin sonunda akit yine muteber olarak sona erer. Zira iş veren, feshi ihbar ile akte son verebileceği cihetle müddetli belli olmayan bir hizmet aktinin ancak haklı sebeple fesih veya tarafların rızası ile fesih, ölüm, yahut kusursuz imkansızlıktan başka bir sebeple sona ermedikçe sürüp gideceği kabul edilemez.

Bir de ne gibi zararların diğer tabirle ne kadar müddete ait iş paralarından mahrum kalmanın akte aykırı feshin neticesi sayılacağı sorusuna müddeti belli olmayan akitlerde kesin bir cevap verilemeyeceği cihetle Borçlar Kanununun 98. maddesinin 2. fıkrası yoluyla aynı kanunun 42. maddesinin 2. fıkrası hükmü tatbik yeri bulacaktır. Bu hükmün tatbikinde ise hakimin farazi bir takım hesaplardan ziyade kesin duruma en yakın esaslara dayanarak hüküm vermesi zaruridir. Müddeti belli olmayan bir aktin ise hiç değilse akte aykırı hareketten itibaren feshi ihbar müddetinin sonuna kadar muteber kalmasının kaide olarak kabul edilmesi gerekeceğinden, tazminatın feshi ihbar müddetinin sonuna kadar hesaplanması bu itibarla da lazımdır.

3 - Haksız fesih halinde işçinin mahrum kaldığı iş parasına karşılık olarak isteyebileceği tazminat, fesih neticesi olarak mahrum kaldığı iş parasından ibaret olacağından ve iş sahibinin feshi ihbar salahiyeti bulunduğundan dolayı, feshi ihbar müddetinden sonraki zamanlara ait ücretlerden işçinin mahrum kalmış olması, kaide olarak, haksız feshin neticesi sayılamaz.

4 - Bu konuda yanuni şartları gerçekleşmiş olmayan fesih ihbarlarının veya kanuni şartları mevcut olmayan haklı sebeple fesih beyanlarının yahut herhangi bir işe son verme beyanı ile beraber yahut böyle bir beyan olmaksızın iş sahibinin hizmet aktinin işçi tarafından yerine getirilmesini fiili bakımdan imkansızlaştırmış olmasının akit üzerinde hiç bir tesiri olmayacağının kabul edilmesi ve iş sahibinin akti yerine getirmeye zorlanması düşünülebilirse de bu, gerçekten imkansızdır. Zira, bu iş sahibinin rızası olmaksızın onun işinde bir işçinin çalıştırılmasını sağlayacak bir cebri icra usulü kanunlarda bulunmadığı gibi işçinin yeniden işe alınması isteği ile açtığı davalar dahi işçinin böyle durumlarda ancak tazminat isteyebileceği gerektirici sebebiyle ve haklı olarak reddoluna gelmektedir. O halde iş sahibi tarafından kanuni şartları eksik olan beyanlarla beraber meydana getirilmiş olan veya herhangi bir beyan bulunmaksızın ortaya çıkarılmış olan fiili durumların akit üzerinde bir takım tesirler göstermesi kaçınılmaz bir haldir.

5 - Bu düşüncelerden anlaşıldığı üzere, süresi belli olmayan hizmet aktinin işveren tarafından haksız yere feshi halinde hükmedilecek tazminatın hesabında akte aykırı hareketten itibaren feshi ihbar müddetinin sonuna kadar olan devre için işçinin mahrum kaldığı çalışma parası esas tutulacaktır.

6 - Feshi ihbar müddeti içinde işçiye sağlanması gerekecek ücretten gayri menfaatların bilfarz ödenecek pirimlerin, mükafatların da tazmini Borçlar Kanununun 96. maddesi hükmünce gerekecektir. Nihayet, feshin şekli veya feshin meydana geldiği hal ve şartın özellikleri bakımından, feshi ihbar şartının yerine getirilmiş olması halinde dahi feshi ihbar hakkının kötüye kullanılmış olduğunun ( Medeni Kanunun 2. maddesi hükmünce ) kabulü gerekecek olan durumlarda feshi ihbar müddetiyle bağlı kalmaksızın daha şümullü tazminatlara hüküm edilmesi de mümkündür. Zira, bu içtihadı birleştirme kararı, böyle hallere şamil değildir. Bu kararda sadece iş sahibinin haksız yere müddeti belli olmayan bir hizmet aktini feshetmiş olması sonunda işçinin mahrum kaldığı iş parasının ( ücretin ) ne kadar müddete ait bir ücret olacağı meselesi münakaşa ve halledilmiştir, yoksa haksız feshin uygun sebep ve netice münasebeti esasına göre neticesi sayılabilecek diğer zararların Borçlar Kanununun 96. maddesi uyarınca tazminini isteme hakkı bu kararın şümulü dışında kaldığı gibi hakkın kötüye kullanılması durumlarında istenilecek tazminatlar dahi bu kararın şümulü dışındadır. Nihayet, bu kararın İş Kanununa veya Deniz İş Kanunu gibi hususi iş kanunlarına tabi olan ve o kanunlarda ayrıca hükme bağlanmış olan tazminatlarda da tatbik yeri yoktur.

SONUÇ : ( Haksız feshin neticesi olan diğer zararların veya fesih hakkının afaki iyi niyet esaslarına aykırı olarak kullanılmış olması halinde doğan zararların tazmini isteğine halel gelmemek üzere ) müddeti belli olmayan bir hizmet aktinin iş sahibi tarafından haksız yere feshi halinde işçinin mahrum kaldığı ücrete karşılık olarak Borçlar Kanununun 96. maddesi hükmünce isteyeceği tazminatın hesabında ancak ( Borçlar Kanunu hükümlerince feshin ihbarı halinde beklenmesi gerekecek müddetin sonuna kadar olan zamana ait iş parasının esas alınacağına, 24.6.1959 tarihli ilk toplantıda 1 muhalife karşı 38 reyle mevcudun üçte iki çoğunluğu ile karar verildi.

İçt. Bir. K. 24.06.1959 T. E:1958/31, K:1959/26


 

Hakkın kötüye kullanılması konusunda değişmez ilkeler belirlenmesi mümkün görülmediğinden içtihatları birleştirmeye gerek olmadığı-

IBK. 24.06.1959 T. E: 21, K: 25

DAVA : Samsun´da Geri Tobako Şirketi aleyhine işçiler tarafından açılmış olan kıdem ve ihbar tazminatlarının ödetilmesi davaları sonunda Samsun iş Mahkemesince verilen bir çok kararların Temyiz Ticaret ve 4. Hukuk Dairelerince incelenmesi neticesinde bu dairelerden çıkan kararlar arasında 30/1/1958 günlü raporda etraflı olarak açıklanan şekilde bir birini tutmazlık bulunduğu ileri sürülerek içtihadı birleştirme yoluna gidilmesinin istenmesi üzerine içtihadı Birleştirme Hukuk Kısmı Umumi Heyetince mesele incelendi; gereği konuşuldu :

KARAR : I - Kıdem tazminatına ilişkin olan kararlar davaların özellikleri gözönünde tutularak verilmiş kararlardan ibarettir ve bu kararlar arasında hukuki esasların tatbiki bakımından birbirini tutmazlık tespit olunamamıştır.

II - İhbar tazminatlarına ait kararlar arasında bazı farklar mevcut ise de bu farklar Medeni Kanunun 2. maddesi hükmünce bir kısım hadiselerde hakkın kötüye kullanılması durumunun gerçekleşmiş olduğunun kabul edilmiş ve diğer bazılarında ise böyle bir durumun kabul edilmemiş olmasının neticesidir. İki hadise arasında mevcut ufak bir farkın birisinde hakkın kötüye kullanılması durumunun kabulünü gerektirdiği halde, diğerinde böyle bir durumun mevcut olmadığı neticesine ulaştıracağından dolayı hakkın kötüye kullanılması konusunda sabit esaslar tespiti, mümkün görülmediğinden bu işlerde de içtihadı birleştirme sebebi bulunmamıştır. Esasen içtihadı Birleştirme Kurulunun şimdiye kadar vermiş olduğu birçok kararlarda da hakkın kötüye kullanılması konusunda içtihadı birleştirmeye yer olmadığı esası kabul edilegelmektedir. Netice :

İçtihadı birleştirmeyi gerekli kılacak bir durum bulunmadığına, 24/6/1959 tarihinde, 1 muhalife karşı 38 reyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 24.06.1959 T. E:1958/21, K:1959/25


 

Görüşülen kararlar arasında aykırılık olmadığından içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı-

IBK. 03.06.1959 T. E: 7, K: 23

DAVA : Ankara Barosunda mukayyet Avukat Rauf Sevin tarafından verilen 25/11/1958 tarihli dilekçe ve ekleri ve bilahara verilen dilekçeler ile Temyiz Mahkemesi Birinuygundur. Bir TİS`i hükmü emredici hukuk kurallarına veya ahlak veya adaba aykırı ya da konusu imkansız ise, hükümsüzdür. Anılan sözleşme hükmünün emredici kurallara aykırılığı söz konusu değildir. Bu durumda davacının 1.9.1991 tarihli 2.yıl ücret zammından yararlanması gerekli Dairemizin yerleşmiş içtihadları da bu doğrultudadır. Mahkemece emsal olarak gösterilen YHGK Kararı Dairemizin yerleşmiş görüşünü yansıtmadığı gibi, olayına özgü bir karar olup bağlayıcı niteliği de yoktur.

O halde, gerekli araştırma ve inceleme yapılarak gerçekleşecek ihbar ve kıdem tazminatı farklarına hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, 8.12.1994 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 03.06.1959 T. E:1959/7, K:1959/23


 

İş kanununun 6. Maddesi ile kabul edilen şeklin muteberlik şekli olmayıp, sadece bir ispat şekli olduğuna, bu itibarla da iş aktinin işveren tarafından, İş Kanununun 16. maddesine dayanılarak feshi halinde, feshin muteber olması için, fesih hakkındaki irade beyanının işçiye yazı ile bildirilmesinin şart olmadığı-

IBK. 18.02.1959 T. E: 28, K: 17

DAVA : İş aktinin işveren tarafından, İş Kanununun 16. maddesine, yani muhik sebebe dayanılarak, aktin sonu veya ihbar süresi beklenilmeksizin, feshi halinde fesih iradesinin işçiye yazı ile bildirilmesinin ihbarın muteberliği için şart olup olmadığı, daha umumi bir ifade ile İş Kanununun ihbarların ne şekilde yapılacağını gösteren 6. maddesinin kabul ettiği şeklin bir müteberlik şekli mi, yoksa bir ispat şekli mi olduğu hususunda Temyiz Mahkemesi Umumi Heyetinin 8.1.1958 tarih, esas 4/7 karar: 1 sayılı kararı ile 12.2.1958 tarih esas: 4/17, karar: 10 sayılı kararı arasında içtihat aykırılığı olduğu bildirilerek bunun giderilmesi istenilmekle Temyiz Mahkemesi Tevhidi İçtihat Büyük Heyetinde mesele müzakere edildi.

Hukuk Umumi heyetinin 8.1.1958 tarih, esas: 54/7, karar: 1 sayılı kararında İş Kanununun 16. maddesine dayanılarak iş aktinin muteber bir şekilde feshedilebilmesi için işverenin feshe müteallik iradesinin, İş Kanununun 6. maddesine uygun olarak, yani yazı ile işçiye bildirilmesi gerektiği, bu şekilde yapılmayan fesih ihbarının muteber olamayacağı, yani İş Kanununun 6. maddesi ile kabul edilen şeklin bir muteberlik şekli olduğu kabul edildiği halde, 12.2.1958 tarih, esas: 4/17, karar: 10 sayılı kararla fesih iradesinin işçiye yazı ile bildirilmesinin bir muteberlik şekli olmadığı, yani bahis konusu madde ile kabul edilen şeklin sadece bir ispat şekli olduğu kabul edilmiştir. Şu hale göre Hukuk Umumi Heyetinin bu iki kararı arasında giderilmesi icap eden açık bir içtihat aykırılığı vardır.

Borçlar Kanunu, kaide olarak, akitlerin muteberliğini hususi bir şekle tabi tutmamıştır. Tarafların karşılıklı ve birbirlerine uygun surette rızalarını beyan etmeleriyle akit tamam olur. ( Borçlar Kanunu madde 1, madde 11, fıkra1 ). Vazııkanun hususi surette ehemmiyetli veya tehlikeli saydığı bazı muamelelerin muayyen şekilde yapılmasını emretmiştir. Bununla da muamelenin yapılmasından önce alakalıların iyi düşünmelerinin, muameleye vuzuh ve katiyet vermelerinin ve nihayet ihtilaf halinde muameleyi ve bunun hükümlerini kolayca ispat edebilmelerinin temini arzu edilmiştir. Kanunun emrettiği şekil hakkın esasına taalluk ve tesir ediyorsa hukuki muamele ancak emredilmiş olan şekle riayet edilmesi halinde muteber olur. Bu takdirde muteberlik şeklinden bahsolunur. Bazı hallerde ise şekli bir muhakeme usulü kaidesidir. Bu takdirde de şekil hukuki muamelenin bir muteberiyet şartı değil, sadece ispat için aranan bir şarttır.

İş Kanunu, esas itibariyle iş aktinin muteberliğini herhangi bir şekle tabi tutmamıştır. Yalnız 9. maddesi ile müddeti bir sene veya daha fazla olan sürekli iş akitlerinin, 11. maddesi ile de takım mukavelelerinin muteber olabilmeleri için yazı ile mukaveleye bağlanmalarını mecburi kılmıştır.

Yine İş Kanununun 6. maddesi ile de mezkur kanunda zikrolunan ( ihbar ) veya ( tebliğ ) lerin alakadar kimseye imza karşılığında yapılmasının ihbar veya tebliğin muhatabının bunu kabul etmemesi halinde de keyfiyetin o yerde zabıt varakasıyla tespitinin gerektiği kabul olunmuştur.

Borçlar Kanununun ( Akitlerin şekli ) matlabını taşıyan 11. maddesinin ikinci fıkrası da "Kanunun emrettiği şeklin şümul ve tesiri derecesi hakkında başka bir hüküm tayin olunmamış ise akit bu şekle riayet olunmadıkça sahih olmaz" hükmünü ihtiva etmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanununun 287. maddesinin birinci cümlesinde de aynen "Kanunun muayyen bir delil ile ispatını emreylediği hususlar başka surette ispat olunamaz" denilmektedir.

Kanun vazıı esas itibariyle iş aktinin muteberliğini hususi bir şekle tabi tutmadığına göre bunun feshi hakkındaki irade beyanının, muteber olabilmesi için, yazılı şekilde yapılmasını emrettiği düşünülemez. Kanun vazıı İş Kanununun 6. maddesi hükmünü kabul etmekle sadece İş Kanununa göre yapılacak ( İhbar ) ve ( Tebliğ ) lerin, bu arada iş aktinin feshi hakkındaki irade beyanının mezkur maddede gösterilen yazılı delilden başka bir delil ile ispatına imkan vermemek ve bu suretle, ihtilaf halinde ihbar ve tebliğlerin yapılıp yapılmadığı yollu iddia ve müdafaaların kolayca ispat ve hallini sağlamak istemiştir.

Mevzuatımızda Borçlar Kanununun yukarıda zikri geçen 11. maddesinin yanında bir de Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanununun yine yukarıda söz konusu edilen 287. maddesi hükmü mevcut olduğuna göre İş Kanununun 6. maddesinin koyduğu şeklin muteberlik şekli mi, yoksa ispat şekli mi olduğu meselesinin halli istenilirken yalnız Borçlar Kanununun 11. maddesi hükmünün değil, usulün 287. maddesi hükmünün de göz önünde bulundurulması iktiza eder. Borçlar Kanununun 11. maddesi hükmünün değil, usulün 287. maddesi hükmünün de göz önünde bulundurulması iktiza eder. Borçlar Kanununun 11. maddesinin ikinci fıkrasına dayanılarak herhangi bir kanun hükmü ile kabul edilmiş olan şeklin istisnasız olarak muteberlik şekli olduğunu iddia ve kabule imkan yoktur; esasen bahis konusu fıkradaki ( Kanunun emrettiği şeklin şümul ve tesiri derecesi hakkında başkaca bir hüküm tayin edilmemiş ise... ) sözleri de kanunun emrettiği her şeklin mutlaka sıhhat şartı olmadığını göstermektedir. Bu sebeplerle yukarıda da izah olunduğu gibi, esas itibariyle iş aktinin muteberliği dahi hususi bir şekle tabi tutulmamış olduğuna göre bunun feshinin yazılı şekle tabi tutulduğunun, dolayısıyla İş Kanununun 6. maddesi ile kabul edilen şeklin bir muteberlik şekli olduğunun kabulü doğru olamaz. Bilakis, mezkur madde ile benimsenmiş bulunan şeklin sadece bir ispat kaidesi olduğunun kabulü işin icaplarına, menfaatler ihtilafına, nihayet hukuk esaslarına daha uygun düşer. Zira 6. madde ile derpiş edilen şeklin muteberiyet şekli olduğunun kabulü halinde iş akdinin feshinin sözle ihbar edilmiş ve tarafların da ihbarın yapıldığında söz birliği etmiş olmalarına rağmen aktin hukuken devam ettiğinin ve bu sebeple de, akit fiilen sona ermiş olmasına rağmen, işçinin işverenden kıdem ve ihbar tazminatı ile takdiri tazminat isteyemeyeceğinin kabulü gerekir ki böyle bir hal tarzı da hiç bir usertel terviç edilemez. Türk iş hukuk nazariyatında da iş aktinin feshinin şekle tabi olmadığının İş Kanununun 6. maddesi ile kabul edilen şeklin muteberlik şekli olmayıp sadece bir ispat kaidesi olduğunun kabul edilmekte bulunması da bu görüşü teyit etmektedir. Netice;

İş Kanununun 6. maddesi ile kabul edilen şeklin muteberlik şekli olmayıp, sadece bir ispat şekli olduğuna, bu itibarla da iş aktinin işveren tarafından, İş Kanununun 16. maddesine dayanılarak feshi halinde, feshin muteber olması için, fesih hakkındaki irade beyanının işçiye yazı ile bildirilmesinin şart olmadığına 18.2.1959 tarihinde, ilk toplantıda, üçte ikiyi aşan ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 18.02.1959 T. E:1958/28, K:1959/17

KARŞI OY YAZISI

Recai Seçkin ( 4. Hukuk Dairesi Bşk. ) :

5. Ceza Dairesi Bşk. :

1 - Kanunlarımızda ( şarttır ) sözü, muteberlik şartının söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. İş Kanununun 6. maddesinde de aynı söz vardır. Bu itibarla her şeyden önce kanunun lafzı, derpiş edilen şeklin muteberlik şekli olduğunu göstermektedir.

2 - İş aktinin muteberliğinin şekle bağlı olmaması, onun feshinin ihbarının muteberlik şekline bağlı olmasına engel sayılamaz. Zira tatbikatta iş aktinin inikadı konusunda uyuşmazlık çıkan haller sayıca az olduğu halde aktin feshi konusunda çok sayıda uyuşmazlıklar görülmektedir. Bundan başka, aktin haksız yere feshinin ağır neticeleri vardır. Bu bakımdan, ihbarda bulunan acele hareketlerin kötü neticelerinden korumak üzere kanun koyucunun fesih beyanı için muteberlik şeklini derpiş etmiş olması, kanunun gayesine uygun düşer.

3 - Borçlar Kanununun 11. maddesinin 2. fıkrası hükmünce de bu şeklin muteberlik şekli sayılması gerektir. Zira 6. maddenin yazılışından bunun aksi anlaşılmamaktadır.

4 - Metinde ( İhbar ) ile ( Tebliğ ) aynı hükümde tutulmuştur. Tebliğlerden kasıt, idari makamların bildirileridir. Bunların yazılı şekilde olması asıldır, aksi takdirde muteber oldukları kabul edilemez. O halde ihbarlar için derpiş edilen şeklin dahi muteberlik şekli olması zaruridir. Netice;

SONUÇ : Yukarıda bildirilen hukuki esaslara aykırı bulunan ekseriyet kararına muhalifiz.

 


 

Her iki kararın konusu birbirinden farklı olduğundan kararlar arasında birbirini tutmazlık olmadığı-

IBK. 11.02.1959 T. E: 9, K: 11

DAVA : Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesinin 23/6/1955 tarih ve 3803/ 4692 numaralı kararıyla Dördüncü Hukuk Dairesinin 25/7/1957 tarih ve 6809/4771 numaralı kararı arasında içtihat ayrılığı bulunduğundan bahsolunarak bu ihtilafın tevhidi içtihat yoluyla halledilmesi Tavşanlı Asliye Hukuk Hakiminin 20/9/1957 tarih ve 41/57 numaralı yazısıyla talep edilmekle mezkur kararlar arasında telifi gereken bir içtihat ihtilafı bulunup bulunmadığı hususunun halli için iş. Birinci Reislik Makamınca Tevhidi içtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetine tevdi edilmekle icabı müzakere olundu :

KARAR : Ticaret Dairesi kararında, taraflar arasındaki aktin muayyen müddetli bir iş akti olduğu ve bu sebeple İş Kanununun 13. maddesi hükmünün tatbiki bahis mevzuu bulunmadığı içtihat edilmiş olduğu halde, Dördüncü Hukuk Dairesi kararında, davacının işe girerken imzalamış olduğu taahhütnamenin yazısından bu taahhütnamedeki vazgeçmenin kıdem tazminatına şümulü bulunmadığı belirtilerek hüküm nakzedilmiş olmasına göre her iki kanunun mevzuu yekdiğerinden farklı hususlara taalluk etmekte olduğundan kararlar arasında giderilmesi icap eden bir içtihat ihtilafı bulunmadığına, 11/2/1959 tarihinde mevcudun, üçte ikisini geçen ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 11.02.1959 T. E:1958/9, K:1959/11

 


 

Herhangi bir işte çalışması yasak olan kişinin, yasağa rağmen çalıştırılması halinde işçi sayılacağı ve sosyal sigorta yasalarının tanıdığı haklardan yararlanacağı-

IBK. 18.06.1958 T. E: 20, K: 9

DAVA : Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesinin 624/1412 sayılı ve 24/3/1953 günlü kararı ile Ticaret Dairesinin 6380/6632 sayılı ve 1/10/1954 günlü kararı arasında İş Kanunu hükümlerince konulan yasaklara rağmen işçi olarak çalıştırılmış bulunan kimsenin hukuk bakımından işçi sayılarak İşçi Sigortaları Kanunlarınca sigorta haklarından istifade edip etmeyecekleri meselesinin çözümünde birbirini tutmazlık olduğu bildirilmekle Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde iş incelenip görüşülmüş ve aşağıda yazılı sebeplerden dolayı Ticaret Dairesi içtihadının doğru olduğu neticesine varılmıştır.

1 - Dördüncü Hukuk Dairesinin kararında işçinin yaşı dolayısıyla işe alınması İş Kanununa dayanan nizamname hükümlerince yasak olduğu cihetle işçi sıfatını kazanamayacağı ve bundan dolayı işçi sigortalarından istifade edemeyeceği kabul edildiği halde Ticaret Dairesinin kararında işe alınma yasağının işçilik sıfatını ve işçi sigortaları hükümlerince sigortalı olma durumunu halele uğratmayacağı esası benimsenmiştir. O halde kararlar arasında açıkça birbirini tutmazlık ve ortada içtihadı birleştirme sebebi vardır.

2 - İş Kanunlarının ve işçi sigortaları kanunlarının kabulündeki ilk gaye, işçinin menfaatlarını korumak olmasına, belki işte çalışması yaşı veya kadın olması itibariyle veya işin ağır işlerden bulunması gibi sebeplerle yasak olan bir kimsenin ( velevki hilesiyle durumunu saklayarak ) işçi sıfatını kazanmış olması halinde butlan sebebini taraflardan birisi ileri sürünceye kadar işçi sayılmasının ve işçinin sağladığı hak ve salahiyetlerden ve bu arada sigortalı olma hakkından istifade etmesinin İş Kanunu ve işçi sigortaları kanunlarının kabul edilmiş gayesine uygun ve bunun aksine olan düşüncenin kanunun gayesine aykırı olacağına ve iş aktinin hükümsüz olmasını gerektiren bir hukuk kaidesinin aktin hükümsüz sayılmasıyla korumak istenilen kimsenin aleyhine neticeler verecek şekilde tatbikinin kanunun gayesine uygun olarak tefsiri lazım geldiği yollu hukuk kaidesine aykırı düşeceğine ve 255 sayılı tefsir kararıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi dahi batıl olan iş aktinin muteber bir akit gibi işçi lehine hukuki neticeler doğurması gerekeceğini kabul etmiş olmasına göre Ticaret Dairesinin içtihadı kanunun ruhuna uygun ve doğrudur. Netice:

SONUÇ : Yaşı veya kadın oluşu gibi sebeplerle herhangi bir işte çalışması yasak bulunan işçinin yasağa rağmen çalıştırılmış olması halinde işçi sayılacağına ve bundan dolayı işçi sigortaları kanunlarının işçilere tanıdığı haklardan istifade edeceğine, 18.6.1958 tarihli birinci toplantıda ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 18.06.1958 T. E:1957/20, K:1958/9

 


 

Haftanın altı günü çalışmış bulunan işçi, tatil günü dahi çalışmış olması nedeniyle, hem fazla çalışma ücretine ve hem de hafta tatili ücretine hak kazanacağı-

IBK. 27.05.1958 T. E: 15, K: 5

DAVA : Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesi Reisliğince Birinci Reisliğe yazılan 12.9.1957 tarihli yazıda haftanın altı günü sekizer saat çalıştıktan sonra tatil günü dahi sekiz saat çalışmış, ve böylece haftada ellialtı saat çalışmış bulunan işçinin tatil günü için alacağı paranın hesaplanma şekli hakkında Hukuk Umumi Heyetinin T/110 esas, 101 karar sayılı ve 28.9.1955 günlü kararı ile T/77 esas, 72 karar sayılı ve 19.9.1956 günlü kararı arasında birbirini tutmazlık bulunduğu bildirilmesi üzerine toplanan İçtihadı Birleştirme Büyük Heyetince kararlar arasında birbirini tutmazlık bulunduğu kabul edildikten sonra iş incelendi, gereği konuşuldu:

KARAR : Sözkonusu kararlardan birincisinde tatil günündeki sekiz saatlik çalışmasıyla haftalık çalışma müddeti 56 saate yükselen işçinin tatil günü alacağı paranın İş Kanununun 37. maddesiyle Büyük Millet Meclisi´nin bu maddeye ilişkin 255 sayılı tefsir kararı gereğince zamlı olarak hesaplanan gündelik ile 5837 sayılı kanun hükmünce hiç bir iş karşılığı olmaksızın tatil günleri için işçiye ödenecek gündeliğin tutarından ibaret olacağı kabul edilmişken kararlardan ikincisinde işçiye tatil günü çalışması karşılığı olarak sadece İş Kanununun 37. maddesiyle 255 sayılı tefsir kararı gereğince zamlı olarak hesaplanan gündelik ödeneceği ve 5837 sayılı kanunla kabul edilen gündeliğin verilmeyeceği esası benimsenmiştir. O halde kararlar arasında birbirini tutmazlık açıktır.

İşin esasının anlaşılması için işçilere ödenmesi gerekli fazla çalışma gündeliği ile tatil gündeliğinin ne şartlar altında ödeneceğinin anahatlarıyla hatırlatılması uygun olacaktır.

A ) İş Kanununun 35. maddesi hükmünce işçi kaide olarak haftada en çok 48 saat çalışacaktır, lakin adı geçen kanunun 37. maddesi hükmünce bir takım zaruretler dolayısıyla, muafakatı ile ve yılda 90 günü ve günde üç saati geçmemek üzere fazla çalışma ile mükellef tutulabilirse de her bir saat fazla çalışma karşılığında gündeliğinin sekizde birinin ve bunun yüzde yirmibeşten yüzde elliye kadar zammının tutarını alır ki bu ücret, fazla çalışma gündeliğidir.

B ) 5837 sayılı kanun ile işçinin hiç bir çalışma karşılığı olmaksızın hafta tatili gününde, diğer günlerde sekiz saatlik çalışma için aldığı asıl gündeliğin yüzde ellisine hak kazanacağı kabul edilmiş ve 5837 sayılı kanunun bazı maddelerini değiştiren 6734 sayılı kanunla bu nispet, asıl gündeliğin yüzde yüzüne çıkarılmıştır ki buna tatil gündeliği denilmektedir.

Burada halledilecek mesele, haftanın altı günü, sekizer saat çalıştıktan sonra tatil gününü de çalışarak geçirmiş ve böylece haftada ( 48 saat yerine ) ellialtı saat çalışmış bulunan işçiye tatil günü çalışmasına karşılık ödenecek gündeliğin sadece fazla çalışma gündeliği mi, yoksa fazla çalışma gündeliği ile tatil gündeliğinin tutarından ibaret olan gündelik mi olacağıdır. Aşağıda bildirilen sebeplerle ilk kararın kanuna uygun olduğu neticesine varılmıştır.

1 ) Türkiye Büyük Millet Meclisinin 255 sayılı ve 11.11.1953 günlü ve İş. Kanununun 37. maddesine ilişkin bulunan tefsir kararında aynen ( Kanunda başkaca sarahat bulunan ahval müstesna olmak üzere haftada 48 saatlik normal mesainin dışındaki hukuki ve fiili her türlü mesai, fazla mesai olup işçiye de bu sebeple fazla ücret ödenmesi icap eder ) denilmektedir. Bu kararın ne sebeple verilmiş olduğu araştırıldığı takdirde Büyük millet Meclisi reisliğine Başvekaletçe gönderilen 28.1.1953 günlü tezkereye ekli Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti´nin 16.12.1952 günlü yazısında pazar günleri çalışmasıyla 48 saatlik en yüksek çalışma haddinin aşıldığı kabul edilmekle beraber İş Kanununun 37. maddesinde ve fazla saatlerle çalışma nizamnamesinde hedef tutulan fazla çalışmanın sadece haftanın tatil günü olmayan altı günü içindeki zamanda ve günlük 8 saati aşan çalışmadan ibaret olduğu, buna rağmen iş davalarını gören İstanbul Asliye 14. Hukuk Mahkemesinin 8.12.1951 günlü kararında haftanın altı gününde çalışmış olan işçinin yedinci günündeki sekiz saatlik çalışmasının dahi İş Kanununun 37. maddesinin şumulüne giren bir fazla çalışma olduğu kabul edilerek verilen kararın Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesince tasdik edildiği belirtilerek zamlı ücrete esas olacak çalışmanın mahkeme kararında kabul edilen şekilde bir çalışma olup olmadığının tefsir yoluyla bildirilmesi istenilmektedir ve müzekkereye ekli olan iş mahkemesi kararında gerçekten pazar günündeki sekiz saatlik çalışmanın dahi fazla çalışma olduğu kabul edilmiş bulunmaktadır.

Başvekalet tezkeresi üzerine Meclisce kurulan geçici komisyonun esas 3/437, karar 10 sayılı ve 3/12/1953 günlü raporunda haftada altı gündeki 48 saatlik çalışmanın dışına çıkan pazar çalışmasının kanunun hafta tatilinde çalışılmasını yasak ettiği, cihetle hukuki bakımından fazla çalışma sayılamayacağı fakat fiili bakımdan fazla çalışma olan pazar çalışmasının İş Kanununun 37. maddesinin şumulü dışında kaldığının düşünülemeyeceği, kanunun müsaade ettiği haftanın iş günlerindeki fazla çalışma için dahi işçinin her günün dinlenme saatlerinin bir kısmından mahrum edilmesine karşılık İş Kanununun 37. maddesiyle zamlı ücret ödenmesi derpiş edilmiş iken aynı mahiyette korunma konusu olan ve hatta işçinin çalıştırılmasına hiç cevaz verilmeyen ve çalıştırana ceza verilen pazar gününde yaptırılan 48 saatlik çalışmaya bu 37. maddede bildirilen fazla ücretin verilmesinin kanun tarafından evleviyetle hedef tutulduğu, pazar günü çalışmasının hukuki bir çalışma olmayıp sadece fiili bir çalışma olmasının işçinin verdiği fazla emek ve neticede hak etmesi gerekli fazla ücret bakımından hiç bir önemi olmadığı esasına dayanılarak neticede 3008 sayılı İş Kanununun 38. maddesinde olduğu gibi kanunda işin mahiyetine ve karşılığına ilişkin açık hüküm bulunan haller müstesna olmak üzere çalışma günlerine taksim edilmek üzere adı geçen kanunun 35. maddesiyle konulmuş olan haftada 48 saatlik normal çalışma dışındaki hukuki ve bilhassa fiili çalışmanın evleviyetle fazla çalışmadan sayılması ve işçiye ücretinin 37. madde gereğince ödenmesi kanunun ruhuna, gaye ve maksadına uygun bulunduğundan, haftanın diğer bir gününde tatil verilmeksizin işçiye pazar günü yaptırılan çalışma ve bunun ücreti hakkında 37. maddenin teklif edildiği şekilde tefsiri gerektiği hükmüne varılmış ve Meclisce olduğu gibi kabul edilen ve yukarıya örneği çıkarılan tefsir metni teklif olunmuştur.

Bütün bu açıklamalara göre, İş Kanununun 37. maddesine ait tefsir kararının esas hedefi, haftanın altı gününde çalışmış olduğu halde yedinci tatil gününde ve hususiyle pazar gününde çalıştırılmış bulunan bir işçinin pazar günündeki sekiz saatlik çalışmasının fazla çalışma mahiyetinde olduğu ve bu bakımdan işçinin pazar günündeki sekiz saatlik çalışmasına karşılık adı geçen 37. madde hükmünce zamlı ücrete hak kazanacağıdır.

2 ) Memleketimizde ücretli hafta tatili esasını kabul eden 5837 sayılı kanun ise hafta tatili gününde kanun hükümlerine aykırı olarak veya kanunun bir müsaadesine dayanılarak çalıştırılmış olan işçiye hafta tatili günü çalışmış olmasına karşılık ne esaslar uyarınca ücret ödeneceğini gösteren umumi bir hükmü ihtiva etmemektedir. O kanunun hafta tatiline ait hükümleri, hafta tatili günü için her hangi bir emek karşılığı olmaksızın işçiye belli bir para ödenmesini sağlama maksadıyla konulmuştur. Ve o kanunda bu paraya ( hafta tatili ücreti ) denilmektedir madde 2 . Gerçekten, bu kanunun hafta tatilini ilgilendiren maddeleri, birinci, ikinci, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onikinci maddeleridir. Birinci madde, İş Kanununun tatbik edilmekte olduğu iş yerlerinde haftanın tatilden önceki günlerinde devamlı olarak çalışmış bulunan işçilere çalışmadıkları hafta tatili günü işveren tarafından bir iş karşılığı olmaksızın ücret ödeneceğini, beşinci madde, hafta tatili kanununun 4, 5 ve 6. maddeleri gereğince pazar günleri açık olan işyerlerinde çalışıp haftanın diğer bir günü çalışmayan işçilere de bir iş karşılığı olmaksızın ücret ödeneceğini, ikinci madde hafta tatili ücretine hak kazanabilmek için birinci madde hükmünde aranılan devamlı çalışma şartının manasını ve müstesnalarını, dördüncü madde, devletin idare ve murakabesi altında bulunan veya devlet hesabına işleyip de Milli Savunma ile ilgili olan müesseselerde hafta tatilinden istisna edilen işçilerin çalıştıkları hafta tatili günü için bir misli tutarında fazla ücrete hak kazanacaklarını, altıncı madde, iş kazaları ile meslek hastalıkları, hastalık ve analık sigortaları kanunları gereğince işçi sigortaları kurumundan iş göremezlik ödeneği alan işçilere hafta tatili günleri için dahi iş göremezlik ödeneği verileceğini, yedinci madde, saat veya parça hesabıyla veya götürü olarak çalışılan işlerde o hafta içinde kazanılan ücretin aynı hafta içinde çalışılan iş günlerine bölünmesi sonunda bulunacak ücretin ve hafta, 15 gün veya ay hesabiyle ücret alarak çalışan işçilere beher çalışma gününe karşılık olan ücretin hafta tatili ücreti olarak verileceğini, sekizinci madde, aylık ücret alan işçilerin hafta tatili günü çalıştıkları hallerde tatil günlerine ait ücretlerinin ayrıca ödeneceğini, dokuzuncu madde, fazla çalışma karşılığı olarak alınan ücretlerin ve primlerin ve hazırlama, temizleme işlerinde normal çalışma saatleri dışında çalışan işçilerin bu şekildeki çalışmaları sebebiyle aldıkları ücretlerin tatil ücretinin hesabında göz önünde tutulamayacağını ve nihayet on ikinci madde ise bu kanunun tatbiki dolayısıyla önceden işçilere ödenmekte bulunan ücretlerde hiç bir indirme yapılamayacağını, bu kanunun hiç bir hükmünün işçilere hafta tatili günlerinde ücret verilmesi hakkındaki daha elverişli menfaatler sağlayan kanun, mukavele veya adetlerden doğan müktesep haklara halel getirmeyeceğini bildirmektedir.

Kanunun dördüncü maddesi, işçinin pazar günü çalışmış olduğunu derpiş ederek bir hüküm koymuş ise de o hükümde de işçinin pazar günkü çalışması karşılığında ne esaslara göre para alacağını değil ve fakat çalışarak istirahattan mahrum kalmış bulunması dolayısıyla ne esaslara göre hafta tatili ücreti alacağını tayin etmiştir. Bütün bu metinlerden çıkan netice, 5837 sayılı kanunun işçinin pazar günü çalışması halinde bu çalışmasının karşılığında ne esaslara göre ücret alacağını bildirmeyi konu dışında bırakıp sadece işçinin hafta tatili günü çalışmaksızın ücret alacağını ve bu ücretin nasıl hesaplanacağını hedef tutarak yalnız bu cihetlere ait hükümler koymuş bulunmasıdır. Bu itibarla, işçinin pazar günü çalışmış olması halinde çalışması karşılığında ne kadar para alacağı meselesini 5837 sayılı kanun hükümlerine dayanarak halletmeye ve 5837 sayılı kanunun herhangi bir hükmünün İş Kanununun veya akitlerinin çalışma karşılığı ücret hakkında işçi lehine koyduğu bir hükmü takyit ettiği şeklinde manalandırılmasına imkan yoktur.

3 ) Gerek İş Kanununun haftalık çalışma müddetini en çok 48 saat olarak sınırlandıran hükmü ile haftada 48 saatten fazla çalışma halinde fazla saatler için zamlı ücret esasını derpiş eden 37. maddesinin hükmünün, gerekse işçilere ücretli hafta tatili sağlayan 5837 sayılı kanunun kabul edilmesindeki gayeler araştırıldığı takdirde, bu gayelerin aynı alması halinde hükümlerin birbirini kayıtlandırdığı neticesine varılacağı gibi, gayelerin ayrı olması halinde de bu hükümlerin birbirinden ayrı olarak tatbik olunacağı neticesine varılacaktır. Bu sebeplerle bunların gayeleri de araştırılmalıdır.

a ) İnsan gücünün uzun zaman işe yarar halde bulunması ve iş hayatı emrinde uzun zaman ve verimli olarak netice verebilmesi ve işçinin kendisine ve ailesine ait maddi ve manevi ihtiyaçlarını ve hususiyle kültürel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için yüzyıllar boyunca yapılan araştırma ve denemeler sonunda tesiri itibariyle birbirini tamamlayıcı ve fakat haddizatında birbirinden ayrı iki tedbirin iş hayatında tatbikinin zaruri olduğu anlaşılmıştır. Bunlardan birisi işçinin günde ve dolayısıyla bir hafta içinde belli saatten fazla çalıştırılmaması, diğeri ise her işçinin haftanın bir gününde mutlak şekilde çalıştırılmaması...

b ) Bir hafta içinde kanunun kabul ettiği en çok çalışma zamanı olan 48 saatten fazla işçinin çalıştırılmaması ve böylece işçinin sağlığının ve verim kabiliyetinin korunması ve işçinin fazla çalıştırılması zarureti bulunan hallerde dahi fazla çalışılacak saatlerin sayısının yine kanunun tayin ettiği en yüksek haddi aşmaması ve fazla çalışma saatlerinde işçi normal saatlerdeki çalışmadan daha fazla yorulacağından bu fazla yorulma karşılığının zamlı ücret şeklinde ödenmesi maksadıyla İş Kanununun 35, 36 ve 37. maddeleri konulmuştur.

c ) Hafta tatili mecburiyeti, 394 sayılı hafta tatili kanunu ile kabul edilmiş ve ayrıca İş Kanununun 35. maddesinin çalışma günlerinin haftanın altı gününden ibaret olacağını esas tutan hükmü ile teyit olunmuştur. Çalıştığı günlerin karşılığı olan kazancının ancak o günlere ait olan masraflarını karşılayacak derecede az olması itibariyle tatil gününü yokluk içinde geçirmeye mecbur kalan ve bu itibarla tatil gününde bir iş bulup çalışma yolunu arayan işçinin hafta tatilini iç rahatlığı ile geçirerek herkes gibi dinlenmesini sağlamak üzere iş günlerindeki kazancının tatil günleri içinde işçiye ödenmesi uygun görülmüş ve bu gayeye erişmek üzere 5837 sayılı kanun kabul edilmiş ve kanunun ilk şeklindeki hafta tatili ücretinin miktarı 6734 sayılı kanunla artırılarak gayeye uygun hükümler konulmuştur.

ç ) Fazla çalışma ücretine ait hükümlerin gayesi, işçinin haftada belli saatten fazla çalışması dolayısıyla fazla yorgunluğunun karşılanması, ücretli hafta tatiline ait hükümlerin gayesi ise işçinin çalışıyormuş gibi ücret almasını ve haftada bir gününü rahatça geçirmesini sağlama olduğu cihetle her iki kısım hükmün gayeleri, birbirinden müstakil bir mahiyet arzediyor demektir. O halde bir hadisede her iki hükmün de tatbik şartları gerçekleştiği takdirde her iki hükmün de tatbiki zaruri olur.

IV ) Haftanın altı günü sekizer saat çalışmış bulunan işçinin pazar günü dahi sekiz saat çalışmış olması halinde pazar çalışmasının İş Kanununun 37. maddesi hükmünce fazla çalışma sayılarak sekiz saatlik pazar çalışması ücretinin zamlı olarak ödenmesi, 1. bentte açıklanan 255 sayılı tefsir kararı hükümlerindendir. Aynı pazar günü işçiye hiç bir emek karşılığı olmaksızın tatil ücreti ödenmesi ise 5837 sayılı kanunun 1. ve 2. maddesi hükümlerindendir. O halde işçiye pazar çalışmasının karşılığı ( fazla çalışma karşılığı olması sebebiyle ) zamlı olarak ödenecek ve tatil ücreti de 5837 sayılı kanun hükümlerince hesaplanarak ödenecektir. Bunun aksinin kabulü, haftanın bütün günlerini çalışmakla geçiren işçinin fazla çalışma ücretini alması ve hafta tatilinden mahrum kalmış olduğu halde altı günlük çalışması neticesinde bir iş karşılığı olmaksızın almaya hak kazandığı tatil ücretinden de mahrum edilmesidir. Halbuki 5837 sayılı kanun işçiyi her hangi bir hakkından mahrum etmek için değil, belki ona daha önce tanınmamış olan bir hakkı tanımak ve onun iktisadi durumunu eskisine nazaran düzeltmek maksadıyla konulmuş bulunmaktadır. İşçinin pazar çalışmasının fazla çalışma olması sebebiyle zamlı ücret almış olması halinde artık başka bir istekte bulunamayacağını kabul etmek, şöyle garip bir neticeye de ulaştıracaktır: 5837 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden önce haftanın yedi günü çalışıp İş Kanununun 37. maddesi hükmünce pazar günleri çalışması için zamlı ücrete hak kazanmış olan bir işçi, işçiye o tarihe kadar mevcut olmayan yeni bir ücret sağlayan 5837 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra dahi aynı şekilde haftanın yedi gününde çalıştığı halde pazar günleri için aynı parayı almakta devam edecektir ve bunun gelirinde bir artma olmayacaktır.

V ) Kanun koyucuya İş Kanunlarını kabul ettiren tarihi sebepler ve bunlar arasında iktisadi durumca zaif olan işçiyi iktisadi durumu daha kuvvetli olan işverene karşı özel şekilde koruyacak içtimai muvazeneyi ve cemiyetin sükununu sağlama hedefi ve hukuk hükümlerinin tefsirinde lafzın gayenin ışığı altında manalandırılmasının gerektiği göz önünde tutulunca, iş hukukuna ait hükümlerin tefsirinde tereddüt halinde işçinin lehine olan hal şeklinin kabul edilmesi, iş hukukunun ana kaidelerinden olduğu neticesine varılır. Zaten mahkemelerin iş hukuku tatbikatında bu esas benimsenmiş bulunmaktadır. Hadiseye tatbiki gerekli metinler incelenince hemen hemen tereddüde yer olmamakla beraber, bir tereddüdün söz konusu olabileceği kabul edilse dahi, heyetçe varılan netice, burada hatırlatılan tefsir esasına da uygun bulunmaktadır. Netice;

SONUÇ : Haftanın altı günü çalışmış bulunan işçinin tatil günü dahi çalışmış olması sebebiyle hem İş Kanununun 37. maddesi hükmünce fazla çalışma gündeliğine, hem de ücretli hafta tatiline ait 5837 sayılı kanun ile 6734 sayılı kanun hükmünce hafta tatili gündeliğine hak kazanacağına 67 reyin ittifakıyla ve 27.5.1958 tarihli birinci toplantıda karar verildi.

İçt. Bir. K. 27.05.1958 T. E:1957/15, K:1958/5


 

Sümerbank´ın kendisine bağlı bulunan alım ve satım müessesesi müdürü ile müdür muavinini işten çıkarması halinde bu şahısları işten çıkarmanın kanuna ve aradaki münasebete aykırılığını söz konusu ederek açacakları tazminat davasında husumetin müesseseye değil, teşekküle yani Sümerbanka düşeceği-

IBK. 14.05.1958 T. E: 8, K: 1

DAVA : Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesi´nin 22/2/1955 tarih 954/ 7240 esas ve 1311 karar numaralı kararıyla aynı dairenin 12/6/ 1956 tarih 955/3859 esas ve 3429 karar sayılı kararları arasındaki mübayenetin halli gerekli görülmekle toplanan Tevhidi içtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde keyfiyet müzakere edildi :

KARAR : Ticaret Dairesi´nin 22/2/1955 tarihli kararında Sümerbank tarafından işinden çıkarılan alım ve satım müessesesi müdür muavini tarafından Sümerbank aleyhine açılan tazminat davasında Sümerbank´ın işten çıkarma tasarruf unu alım ve satım müessesesine izafeten yapılmakta olduğu ve davacının maaşını adı geçen müesseseden aldığı mucip sebebiyle davada husumetin alım ve satım müessesesine tevcihi lazım, geldiği içtihat edilmiş olduğu halde 12/6/1956 tarihli kararda Sümerbank´a bağlı alım ve satım müessesesi müdürünün ve muavininin tayin ve işten çıkarma salahiyetinin doğrudan doğruya Sümerbank´a ait bir salahiyet olması itibariyle alım ve satım müessesesine husumet teveccüh etmeyeceği, husumetin Sümerbank´a tevcihi iktiza edeceği içtihat edilmiş olduğundan her iki karar arasında açık bir mübayenet mevcuttur.

Umumi Heyetçe bu kararlardan ikincisi kanuna daha uygun görülmüştür. Şöyle ki; 3/6/1933 tarih ve 2262 sayılı kanunla tesis olunan Sümerbank, sermayesinin tamamı devlet tarafından verilmek suretiyle kurulan iktisadi devlet teşekküllerinin teşkilatıyla idare ve murakabeleri hakkındaki kanunun 50 inci maddesiyle mezkur kanun hükümlerine tabi tutulmuş olan bir iktisadi devlet teşekkülüdür. Alım satım müessesesi ise bu kanunun 26 inci ve İcra Vekilleri Heyeti´nin 29/6/1943 tarih ve 2/20187 sayılı kararnamesiyle kabul edilen 3460 sayılı kanunun tatbik şeklini gösteren nizamnamenin 39 uncu maddesine müsteniden kurulmuş olan mahdut mesuliyeti bir müessesedir. Müessesenin hükmi şahsiyeti mevcutsa da esas teşekkül olan Sümerbank´a bağlı bir müessesedir. Bu bağlılık 3460 sayılı kanunun 26ıncı maddesinde sarahaten ifade olunduğu gibi 35 inci maddede müessesenin Sümerbank´ın daimi teftiş ve murakabesine tabi olduğu tasrih edilmiştir. Kezalik icra Vekilleri Heyeti´nin 23/2/1944 tarih ve 2/17388 sayılı kararıyla kabul olunan nizamnamede de Sümerbank´ın kendine bağlı diğer müesseseler gibi alım ve satım müessesesini de hukuki, idari, iktisadi ve teknik bakımlardan daimi murakabe ve teftiş altında bulunduracağı geniş bir surette nizamlanmıştır.

Bütün bunlardan başka 3460 sayılı kanunun 33 üncü maddesiyle bu kanunun tatbik şeklini gösteren nizamnamenin 19 uncu maddesinin 20 numaralı bendine ve Sümerbank memur ve müstahdemler yönetmeliğinin 15 inci maddesi hükümlerine göre müessese müdür ve müdür muavinlerinin tayini Sümerbank Umum Müdürlüğü´nün inhası üzerine Sümerbank İdare Meclisine ait olduğu gibi nizamnamenin 19 uncu maddesinin 20 numaralı bendinde ve yönetmeliğin 76 inci maddesinde azil ile görevden çıkarma cezasının memuru tayin eden makama ait olduğu ve yönetmeliğin 74 üncü maddesinde de tayini Sümerbank idare Meclisine ait memurların kusurlu hallerinin Umum Müdürlük Memurlar Komisyonunca tetkik edilerek cezasının tayin olunacağı tasrih edilmiştir. Binaenaleyh Sümerbank´ın kendisine bağlı olan bir müesseseye salahiyeti dahilinde olarak tayin ettiği bir müdür veya müdür muavinini yine kanuni salahiyetine müsteniden işten çıkarması halinde Sümerbank bu tasarrufu müessese adına değil, bizzat kendi namına yapmış olur.

Sümerbank´ın kanunen haiz olduğu bir salahiyet kendi namına kullanmış olmayıp da kendisine bağlı ve tabi durumda olan müessese namına kullandığını kabul etmek bir faraziyenin kabulünden başka bir şey olmaz. Halbuki sarih kanun hükümleri muvacehesinde böyle bir faraziyeye istinaden hüküm tesis etmek hukuki esaslara uygun düşmez. Netice;

SONUÇ : Sümerbank´ın; kendisine bağlı bulunan alım ve satım müessesesi müdürü ile müdür muavinini işten çıkarması halinde bu şahısların işten çıkarmanın kanuna ve aradaki münasebete aykırılığından bahisle açacakları tazminat davasında husumetin müesseseye değil, teşekküle, yani Sümerbank´a düşeceğine ve Ticaret Dairesi´nin bu yoldaki son İçtihadının kanuna uygun bulunduğuna, 14 Mayıs 1958 tarihinde yapılan ilk içtimada reylerin 2/3´yi geçen ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 14.05.1958 T. E:1957/8, K:1958/1

AYKIRI GÖRÜŞ

Recai Seçkin (4. HD. Bşk.) :

Asıl olan bir kimsenin aylığını aldığı ve işini gördüğü hükmi şahsiyetin adamı sayılması ve o hükmi şahsiyetin salahiyetli uzuvları tarafından kendisiyle akit yapılması ve yine onlar tarafından hizmet aktinin bozulmasıdır. Fakat iktisadi Devlet Teşekkülleri ve devletle ilgili Denizcilik Bankası Anonim Şirketi gib bazı hükmi şahsiyetlerin kuruluş kanunlarında bunların yüksek dereceli bazı memurlarının vekalet veya diğer bir iktisadi devlet teşekkülü tarafından işe alınması ve yine vekalet veya diğer bir iktisadi devlet teşekkülü tarafından işten çıkarılması istisnai olarak kabul edilmiştir. Fakat bu istisnai durum hiç bir zaman onları çalıştıkları müessesenin adamı olmak durumundan çıkarmaz; bu itibarla onlarla akit yapan ve onlarla olan akti bozan vekalet veya müessese, herşeyden önce onları kullanan hükmi şahsiyet adına hareket etmiş bulunmaktadır ve bu bakımdan husumet, onları kullanan hükmi şahsiyete düşer. Bunun aksinin düşünülmesi, hükmi şahsiyetin kendi anlamına karşı mesuliyet davası açamaması gibi kabulü mümkün olmayan bir takım neticeler doğurur. Esasen istenilen tazminat aylık yerini tutacak bir teminattır ve bu itibarla da bunun aylığı ödeyen yani adamı kullanan hükmi şahsiyet tarafından ödenmesi gerektir. Bu sebeplerle ekseriyet kararına muhalifim.

 


İş kazalarından doğan ceza davalarında bu yüzden mutazarrır olan mağdur veya ölümü halinde zarar gören mirasçı müdahale edebileceğine göre işçi sigortaları kurumunun bu ceza davalarıyla doğrudan doğruya ilgili sayılamayacağı-

IBK. 03.06.1957 T. E: 15, K: 19

DAVA : İş kazasına uğrayan sigortalı işçilerin kazaya uğramalarına sebebiyet verenler hakkında açılan ceza davalarına İşçi Sigortaları Kurumunun müdahale edebilip edemiyeceği hususunda Birinci Ceza Dairesinin 13.11.1951 tarih ve 2343/2337 sayılı karariyle Dördüncü Ceza Dairesinin 21.2.1950 tarih ve 1268/2214 ve 5.2.1952 tarih ve 529/1203 sayılı kararları arasında hasıl olan içtihat ihtilafının halli istenmekle keyfiyet içtihadı Birleştirme Ceza Kısmı Umumi Heyetince tetkik ve müzakere olundu:

KARAR : İş kazalarından doğan ceza davalarında bu yüzden mutazarrır olan mağdur veya ölümü halinde zarar gören mirasçı veya sair hak sahiplerinin müdahale edebileceğine göre işçi Sigortaları Kurumu bu ceza davalariyle doğrudan doğruya ilgili sayılamaz. Suçtan zarar görenlere kurumun kanunen bir menfaat teminine mecbur olması hukuki bir muamele ve taahhüt mahiyetini haiz olup bu hal, kuruma amme davasına müdahale yetkisini ve maznunun cezasını istemek hakkını bahşetmemek icap eder. Kurum, hukuk mahkemesinde sağladığı manfaat karşılığını alakalılardan istemek hakkını haizdir. Esasen sadece şahsi hak talebinde bulunabilmek de ceza davasına müdahale edebilmek yetkisini tevlit edememek iktiza eder. Ceza Usülünün 365 inci maddesinin sarih hükmüne göre şahsi hak talebi, ancak müdahalenin kabulünden sonra dermeyan edilebilir.

4772 sayılı Kanunun 62 nci maddesinde ( Bu soruşturmaların amacı ancak sigortalı ile hak sahibi kimselerin ve İşçi Sigortaları idaresinin haklarını tespit etmektedir. İşte görülecek suç niteliği dolayisiyle yapılacak ceza ve kovuşturma ve soruşturmaları Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre yürütülür. Şu kadar ki, İşçi Sigortaları İdare ilgili C. Müddeiumumiliğinden, bu yoldaki soruşturmaların sonucu hakkında bilgi alabilir. ) denilmektedir.

Görülüyor ki, müdahale hususunda 62 nci madde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun koyduğu esaslar üzerinde hiç bir takyidi hüküm vazetmemiştir. Bilakis, C. Müddeiumumiliğinden soruşturmaların sonucu hakkında bilgi istemeğe dair hüküm, Kurumunun ceza davasından hazır bulunamıyacağına; ancak neticeyi C. Müddeiumumiliği yoluyla öğrenebileceğine delalet etmektedir.

SONUÇ : İşçi Sigortaları Kurumunun iş kazalarından doğan ceza davalarına müdahale edemiyeceğine birinci müzakerede ittifakla 3.6.1957 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 03.06.1957 T. E:1953/15, K:1957/19


 

İşçinin gıda, mesken, sağlık, yakacak ve aydınlatma gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak kifayette olmak üzere iş karşılığında para veya ayın olarak yapılan ve arızi olmayan her türlü ödemelerin ve bu arada hususi surette iyi olan bir hizmetin karşılığı olarak ödenen primlerin veya bu mahiyetteki yıllık ikramiyelerin İş Kanunu´nun 13. maddesine göre hükmedilecek kıdem tazminatının hesabına esas olan ücret mefhumuna dahil olduğu-

IBK. 15.05.1957 T. E: 13, K: 10

DAVA : Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesi´nin 6.4.1953 tarih 2055 esas 1083 karar sayılı kararı ile 28.5.1954 tarih ve 54/2997 E. 4369 K. sayılı kararı arasındaki mübayenetin halli gerekli görülmekle toplanan Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde keyfiyet müzakere olundu:

KARAR : Ticaret Dairesi´nin kararı, İş Kanununun 13. maddesine müsteniden işçiye ödenmesi gereken kıdem tazminatının hesap ve tediyesinde primlerin ve yemek gibi ayni ödemelerin nazara alınamayacağı yolundaki İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 5.3.1953 tarih ve 59/3066 sayılı kararının tasdikine mütedairdir. İkinci karar ise, kıdem tazminatının hesabında ücretin bir parçasını teşkil eden prim, aile zammı ve yemek bedeli gibi ödemelerin nazara alınması icap ettiği yolunda İstanbul 11. Asliye Hukuk Mahkemesi´nce verilmiş olan 23.9.1953 tarih 691/320 sayılı kararın tasdikine taalluk eden bir karardır.

Yapılan müzakerelerde yekdiğerine mübayeneti açık bulunan bu iki karardan sonuncunun kanun hükümlerine daha uygun bulunduğu neticesine varılmıştır. Şöyle ki; İş Kanununun 32. maddesine müsteniden tanzim olunan asgari ücretlerin tespitine ait yönetmeliğin birinci maddesinde işçi ücreti: ( .. Aynı mahiyetteki işlerde işçilere normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin normal gıda, mesken, giyim, sağlık, yakacak ve aydınlatma gibi zaruri ihtiyaçları karşılayabilecek kifayette olan bir ücret ) olarak tarif edilmiştir. Binaenaleyh bu tarifin şümulüne giren hususlara taalluk eden tediyeler, gerek nakden, gerekse aynen yapılmış olsun ücret mefhumuna dahil bulunmaktadır. zira aynı ödemelerde işçinin hizmetine mukabil verilen bir ivazdan başka bir şey değildir. İşçiye verilen prim ise, vasıf veya miktar bakımından sureti mahsusada iyi olan bir hizmetin karşılığı olarak verilen munzam bir ivaz  olması itibariyle ücretin bir nevidir.

Ücret mefhumuna giren bu unsurların her bir tam iş yılı için onbeş günlük ücret tutarında olmak üzere ödenmesi gereken kıdem tazminatının hesabına nazara alınmamasının icap ettiren bir kanun hükmü veya muhik bir sebep de mevcut değildir.

Her ne kadar İş Kanununun 19. maddesinde ücretin tedavülü mecburi para ile ödeneceği bildirilmekte ise de; bu hüküm, kıdem tazminatına esas olacak ücretin ancak para ile yapılan ödeme olacağını kabul etmek için sebep teşkil etmez. zira, bu hükmün kanuna konuluş sebebi, ücretin en mühim kısmının para olarak ödetilmesini temin suretiyle işverenin paradan başka ödemelerle işçinin menfaatını halele uğratmasını önleme düşüncesidir. Kıdem tazminatı, muayyen müddetli olmayan iş akitlerinde işinde sebat göstermiş olan ve akte aykırı hareketinden başka bir sebeple işinden ayrılan işçiye mali menfaat sağlayarak işçilerin işlerinde sebat etmelerini teşvik maksadıyla kabul edilmiştir ki, ücret mefhumu dar bir şekilde tefsir edildiği takdirde hesaba esas tutulacak miktar ve binnetice kıdem tazminatı azalacağından bu halde kıdem tazminatı müessesesi kanuna konuluş gayesine gereği gibi ulaştırılmış olmaz. Bu sebeplerle kıdem tazminatına esas tutulacak ücret mefhumunun geniş bir tefsire tabi tutulması icap ettiği, ve İş Kanununun 19. maddesinde geçen ücretin sadece ücretin esas kısmı olduğu neticesine varılmaktadır. Netice:

SONUÇ : İşçinin gıda, mesken, sağlık, yakacak ve aydınlatma gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak kifayette olmak üzere iş karşılığında para veya ayın olarak yapılan ve arızi olmayan her türlü ödemelerin ve bu arada hususi surette iyi olan bir hizmetin karşılığı olarak ödenen primlerin veya bu mahiyetteki yıllık ikramiyelerin İş Kanunu´nun 13. maddesine göre hükmedilecek kıdem tazminatının hesabına esas olan ücret mefhumuna dahil bulunduğuna ve Ticaret Dairesi´nin bu yoldaki son içtihadının kanuna uygun bulunduğuna 15.5.1957 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 15.05.1957 T. E:1956/13, K:1957/10


 

Yasaya göre, görevli olduğu bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen ve böylece işyerini çalışma örgütünün denetimi dışında bırakan işverenin, işçilerin sağlığını koruma ve işgüvenliği hükümlerine uyduğu kabul edilemez; öte yandan, çalıştırdığı sigortalıları Kuruma bildirme ödevini yerine getirenlerle getirmeyenlere aynı hükümlerin uygulanması durumunda ödevini yerine getirmeyenler korunmuş olurlar ki, Yasanın, adalet ve hakkaniyet esaslarına uymayan böyle bir duruma izin vermediği-

IBK. 23.05.1956 T. E: 2, K: 8

DAVA ve KARAR : Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesinin 3.12.1954 tarih ve 6592/5116 sayılı ve 15.11.1955 tarih ve 4447/4958 sayılı ve 22.11.1955 tarih ve 4586/5049 sayılı kararları ile Hukuk Umumi Heyetinin 5.10.1955 tarih ve 4/68 E. 65 K. sayılı kararı arasındaki mübayenet ve ihtilafın halli İşçi Sigortaları Kurumu Umum Müdürlüğünün 24 Aralık 1955 tarih ve VII. 333 sayılı yazısı ile vukubulan müracaatına atfen Birinci Reislik makamınca istenmekle toplanan Tevhidi İçtihat Büyük Heyetinde keyfiyet müzakere edildi.

Dördüncü Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve numaraları yazılı kararlariyle; 4772 sayılı Kanunun seksendördüncü maddesinde mutlak surette mesuliyet esası kabul edilmiş olmayıp bu madde hükmünün aynı kanunun otuzyedinci maddesindeki mesuliyet unsurları ile mukayyet olduğu içtihat edilmiş olduğu halde Hukuk Umumi Heyeti karariyle seksendördüncü maddenin tatbiki bahis mevzuu olan hallerde otuzyedinci maddedeki unsurların araştırılmasına lüzum olmadığı içtihat edilmiş olduğundan Dördüncü Hukuk Dairesi kararlariyle Umumi Heyet kararı arasında halli lazım gelen açık bir mübayenet mevcuttur.

3008 Sayılı İş Kanunununun değişen ikinci maddesinin (F) bendinde bir iş yeri tesis eden veya bir iş yeri devir alan işverenin iş yerinin adresini, çalışan işçi veya hizmetli miktarını ve sareyi İş Kanununa tatbiki ile vazifeli makama bizzat veya taahhütlü mektupla ihbar etmekle ödevli olduğu tasrih edilmiştir. Bu suretle ihbar edilen ve İş Kanununun şümulüne girdiği tespit olunan iş yerlerinde çalışan işçiler 3008 sayılı Kanunun 101 inci maddesine göre iş yerine alınmalariyle beraber sigorta edilmiş olurlar ve sigorta primleri 4772 sayılı Kanunun beşinci maddesinin ikinci fıkrası hükmünce işveren tarafından ödenir. Böyle bir iş yerinde bir kaza veya meslek hastalığı vukubulduğu takdirde sigortalıya yapılacak yardım ve menfaatler ve bağlanacak gelirler İşçi Sigortaları Kurumuna aittir. Ancak 4772 sayılı Kanunun otuzyedinci maddesi hükmüne göre, dört halde, yani kaza veya meslek hastalığının işveren veya vekilinin kastından, veya İş Kanununun işçilerin sağlığını koruma ve iş emniyeti hükümlerine aykırı hareketlerinden, yahut suç sayılan fiillerinden, veyahut da sigortalının iş yerine ait işler dışında çalıştırılmasından, ileri geldiği takdirde, İşçi Sigortaları Kurumunun sigortalıya temin ettiği veya ilerde temine mecbur olduğu menfaatlerden mütevellit her türlü zararların tazmini ile işveren veya vekili mükelleftir.

Seksendördüncü maddeye gelince; Bu maddenin birinci fıkrasında; İş Kanununun şümulüne girecek vasıfta olan bir iş yerinin işveren tarafından çalışma teşkilatına haber verilmemesi halinde bu iş yerinde bir kaz veya meslek hastalığı vukua geldiği taktirde, sigorta yardım ve ödeneklerinin, kanunun şümulüne alınan iş yerlerinde olduğu gibi Sigorta Kurumu tarafından kazaya veya meslek hastalığına uğrayan işçiye temin edileceği hususu tanzim edilmiş ve ikinci fıkra ile Sigorta Kurumunca bu hususta yapılan her türlü masraflarla, işçiye bir gelir bağlandığı takdirde buna ait tesis sermayesi tutarının işverenden alınacağı tasrih edilmiştir.

Bu iki madde hükümleri birlikte tetkik edildiği zaman seksendördüncü maddenin tatbikinde işverenin mesuliyeti bakımından otuzyedinci maddedeki kayt ve şartların tahakkukunu aramağa lüzum olmadığı anlaşılır. Şöyle ki; Kanunen ödevli bulunduğu ihbar mükellefiyetini yerine getirmeyen ve bu suretle iş yerini çalışma teşkilatının murakabesi dışında bırakan bir işverenin, İş Kanununun, işçilerin sağlığını koruma ve iş emniyeti hükümlerine riayet ettiği kabul edilemez.

Diğer cihetten seksendördüncü maddenin tatbikinde, otuzyedinci maddedeki şartların tahakkukunu aramak ihbar mükellefiyetini yerine getirmeyenleri, bu mükellefiyeti yerine getirenlerin tabi olduğu hükümlere tabi tutmak olur ki, böyle bir netice kanun tarafından derpiş edilmemiştir. Bilakis seksendördüncü maddenin ayrıca sevk ve tedvin edilmesi Kanun Vazunın otuzyedinci maddeden müstakil olarak bir mesuliyet hükmü vazettiğini açıkça göstermektedir. Adalet ve mantık mülahazaları da bunu tespit ettirmektedir. Zira kanuni mükellefiyetlerini yerine getirenlerle getirmeyenlerin aynı hükme tabi tutulması halinde daima bu mükellefiyeti ifa etmeyenler himaye edilmiş ve mükellefiyeti ifa edenler ise lüzumsuz bir külfete maruz bırakılmış olurlar. Kanun metni, ve ruhu itibariyle, adalet ve hakkaniyet esaslarına uymıyan böyle bir hale müsaade etmemiş bilakis ihbar mükellefiyetini yerine getirmeyenleri sıkı bir müeyyideye tabi tutmuştur. Nitekim otuzyedinci maddede sayılan haller arasında, ihbar mükellefiyetinin yerine getirilmiş olmasına rağmen işçinin iş yerine ait işler dışında çalıştırılması yüzünden vukua gelen kaza veya meslek hastalığında başka hiç bir sebep aranmaksızın işverenin mesuliyeti kabul edilmiştir. Böylece kanun işçinin, işveren tarafından bildirilen iş yerinden başka bir yerde çalıştırılması halini bir nevi ihbar mükellefiyetine riayetsizlik telakki etmiştir. Seksendördüncü madde hükmü ise ihbar mükellefiyetine riayetsizliğin daha umumi bir halini tanzim etmektedir. Bu itibarla seksendördüncü maddenin tatbikinde otuzyedinci maddenin şartlarını aramak için kanuni ve makul hiç bir sebep yoktur.

SONUÇ : 4772 sayılı Kanunun seksendördüncü maddesinin tatbiki bahis mevzuu olan hallerde aynı kanunun otuzyedinci maddesindeki işverenin mesuliyetini icap ettiren kayt ve şartların aranmasına lüzum olmayıp seksendördüncü maddenin otuzyedinci maddeden müstakil olarak tatbiki icap edeceğine ve Hukuk Umumi Heyetinin bu yoldaki içtihadının kanuna uygun bulunduğuna 23 Mayıs 1956 tarihinde reylerin üçte ikiyi geçen ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 23.05.1956 T. E:1956/2, K:1956/8

 


 

İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasında sigorta primlerine ilişkin anlaşmazlıklardan doğan davalara hukuk mahkemelerinin bakmasının gerekeceği-

IBK. 30.11.1955 T. E: 15, K: 21

DAVA : İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasında sigorta primine taalluk eden ihtilafların Hukuk, Ticaret, ve İş Mahkemelerinden hangisinde bakılacağı hususunda Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesi ile, Ticaret Dairesi kararları arasında çıkan uyuşmazlığın halli, İşçi Sigortaları Kurumu Umum Müdürlüğünün 2 Haziran 1953 tarih ve 23257/333 sayılı yazısiyle vaki olan müracaatı dolayısiyle Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliği makamının 7.5.1954 tarih ve 15/954 sayılı yazılariyle istenilmekle toplanan, Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde keyfiyet müzakere edildi

KARAR : Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesinin 5.11.1951 tarih ve 4719 E. / 5432 K. sayılı ilamında, İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasındaki Sigorta primine müteallik davaların İş Mahkemelerinde görüleceği, Dördüncü Hukuk Dairesinin 10.8.1949 tarih ve 4346/7126 sayılı kararında bu davaların Ticaret Mahkemelerinde rüyet olunacağı, Ticaret Dairesinin 23.6.1951 tarih ve 3493 E. / 3307 K. sayılı ilamında ise, mezkur davaların Hukuk Mahkemelerinde bakılması icap ettiği içtihat edilmiştir.

Her üç karar arasında bariz şekilde, mübayenet mevcut olduğu görüldüğünden işin esasının görüşülmesine karar verilmiş ve ilk önce bu davaların İş Mahkemelerinin vazifeleri dahilinde olup olmadığı meselesi müzakere edilmiştir.

Yapılan müzakereler sonunda, bu davaların İş Mahkemelerinin vazifesine dahil bulunmadığı neticesine varılmıştır. Filhakika, İş Mahkemelerinin vazifeleri, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun birinci maddesinde tahdidi olarak tayin edilmiştir. Bu maddeye göre İş Mahkemelerinin bakacağı davalar:

1- İş Kanununa göre, işçi sayılan kimselerle, işveren veya işveren vekili arasında iş aktinden veya İş Kanununa dayanan her türlü iddialardan doğan hukuk uyuşmazlıkları,

2- 5018 sayılı Kanunun dördüncü maddesinin ( E ) fıkrasına göre Sendikaların açacakları, ve bu sıfatla aleyhlerine açılacak hukuk, davaları,

3- İşçi Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalardır.

İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasındaki prim ihtilafına taalluk eden davaların bir ve iki numarada yazılı davalardan olmadığı aşikardır. Mezkur davaların üç numaranın şümulüne girip girmediğine gelince; İş Kazalariyle Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortası hakkındaki 4772 sayılı Kanunun beşinci maddesine göre kanuna mevzu teşkil eden sigortaların gerektirdiği, yardım, ödenek ve gelirlerle her türlü idare masraflarını karşılamak üzere İşçi Sigortaları Kurumuna verilecek primleri ödemekle münhasıran işveren mükelleftir. 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanununun yirminci maddesiyle bu kanuna müsteniden çıkarılan ve Vekiller Heyetinin 6.4.1950 tarih ve 3/11000 sayılı kararnamesiyle kabul edilen Tüzüğün yedinci maddesinde ve 5502 sayılı Hastalık ve Analık Sigortası Kanununun yirmisekizinci maddesinde işverenin ödeyeceği primlerle işçinin ödeyeceği primler yarı yarıya olmak üzere ayrı ayrı gösterilmiştir. Binaenaleyh her üç kanuna göre işverenin prim borcu tamamiyle kendisine ait bir borç ve mükellefiyet olup işveren tarafından işçi adına bir tediye bahis mevzuu bulunmadığı cihetle, işverenin işçinin yerine kaim olması da bahis mevzuu değildir. Bu itibarla İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasındaki prim ihtilafı yukarıdaki üç numaralı bend şümulüne de girmemektedir. Binaenaleyh bu nevi ihtilafların İş Mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunmadığı ve Ticaret Dairesinin bu yoldaki kararının kanuna uygun bulunduğu neticesine varılmıştır.

İş Mahkemelerinin vazifesine girmediği anlaşılan bu ihtilafların Hukuk ve Ticaret Mahkemelerinden hangisinin vazifesi dahilinde olduğu meselesine gelince; Bu hususta iki noktai nazar ortaya atılmıştır. Birinci görüşü temsil eden genel kurul üyeleri kurumun teşekkülü ve iştigal mevzuları bakımından ve Ticaret Kanununun yirmialtıncı maddesiyle sigortacılığın mutlak ticari muamele sayılmasından dolayı kurumun muamelelerinin ticari olduğu ve sigortanın kanundan doğmasının muamelenin ticari vasfını değiştirmediği nitekim motorlu nakil vasıtası sigortalarının da Trafik Kanununun emriyle vücut bulduğu mülahazasiyle bahis mevzuu davaların Ticaret Mahkemelerinde görülmesi icap ettiği kanaatını izhar etmişlerdir.

Bu noktai nazar, genel kurul ekseriyetince isabetli görülmemiştir. Şöyle ki; Ticaret Kanununun yirmibirinci maddesinin mutlak surette ticari saydığı Sigortalar akti sigortalardır. Madde metninde bu husus açık ve kati surette ifade edilmiştir. Filhakika yirmibirinci maddede aynen: ( Zirde tadat olunan muamelat sureti mutlakada yani akitin niyet ve sıfatı nazarı itibara alınmıyarak ticaridirler ) denildikten sonra ondördüncü bentte: ( Berri ve Bahri her nevi muhatarata karşı gerek ücretli, gerek mukabil her nevi sigortalar, ) denilmiştir. Madde metnindeki ( Akilin niyet ve sıfatı ) ibaresiyle bahis mevzuu sigortaların akti sigortalar olduğu hiç bir şüphe ve tereddüde yer vermiyecek şekilde açıklanmış olduğu gibi ondördüncü bentteki tadat ile de Ticaret Kanununun muhtelif maddeleriyle tanzim edilmiş bulunan akti sigortalar hedef tutulmuştur. Ezcümle Berri sigortalar 932-1012 inci, Deniz Sigortaları 1319-1441 inci maddelerle ve Karşılıklı sigorta 932 inci madde ile tanzim edilmiştir. Bunlar arasında ( Kanuni sigortalar ) zikredilmemistir. Esasen muhtelif sigorta akitlerinin tanzimini hedef tutan Ticaret Kanununun Sosyal Sigortaları tanzim etmesi gayesine aykırı olurdu. Binaenaleyh Ticaret Kanununun gerek ruhundan ve gerekse yukarıda zikrolunan maddeleri metinlerinden sosyal ( kanuni ) sigortalara şamil bir hükmü ihtiva etmediği ve Sosyal Sigortaları ticari saymadığı anlaşılmaktadır. Kanunun tefsiriyle varılan bu neticeyi ilim sahasındaki görüşler de teyit etmektedir. Kanunumuzun yirmibirinci maddesinin ondört numaralı bendinin mehazı olan Alman Ticaret Kanununun birinci prağrafının üç numaralı bendini şerh ve izah eden Alman müelliflerinden Staubu´in, Kommentar zum Haddelsgesetzuch adlı eserinde aynen: ( Bent üç şümulüne yalnız sigorta mukaveleleri dahil olup Reich kanunlarındaki hastalık ve kaza sigortaları gibi kanuni sigortalar dahil değildir ) denilmiştir. Keza Adolf Baumbach´in 1951 tarihli Handelsgesetzouch adlı eserinin Konrad Düden tarafından yapılan sekizinci tabında aynen: ( bu numara şümulüne hukuki muamele ile taahhüt edilen sigortalar girmektedir, yoksa kanuni sigortalar değil ) denmiştir. Kezalik Carl Ritter´in Kommentar zum HGB. tabi 1932; ( Amme sigorta müesseseleri, ancak sanatı mutade halinde ( Arızi olarak değil ) prim karşılığında sigorta derunde ettikleri takdirde bent üç şümulüne girerler ki, ekser ahvalde bu durum yoktur ) denmiştir.

Diğer cihetten 3008 sayılı İş Kanununun 104 üncü maddesinde: ( Hususi sigortalara müteallik olan diğer kanunlardaki hükümlerin İşçi Sigortaları hakkında cari olmadığı ) tasrih edilmiştir.

Binaenaleyh, gerek Ticaret Kanununun yukarıda izah edildiği üzere metin ve ruhundan çıkan manaya, gerekse ilmi eserlere ve nihayet İş Kanununun 104 üncü maddesinin sarih hükmüne göre Sosyal Sigorta muamelatını ticari muamele saymak hukuken caiz ve mümkün görülmemektedir.

İşçi Sigortaları Kurumunun muamelelerinin bizatihi ticari muameleler olduğu yolundaki mülahaza da isabetsizdir. Zira İşçi Sigortaları Kurumu 4792 sayılı Kanunun birinci maddesine göre iş hayatında türlü hallere karşı ilgili sigorta kanunu hükümlerini uygulamak ve Çalışma Vekaletine bağlı olmak üzere teşkil edilmiş, mali ve idari muhtariyeti haiz tüzel kişilikte bir Devlet kurumudur. Maddenin sarahatından anlaşıldığı üzere kurumun vazifesi münhasıran Sosyal Sigorta Kanunlarını tatbik etmektir. Modern Türkiye´de sanayileşme hareketinin gelişmesi neticesi olarak, makine devrine has zararlar, ezcümle işçinin sıhhatini ve sosyal durumunu tehdit eden tehlikeler baş göstermiştir. Bu tehlikeleri mümkün olduğu kadar önlemek için 8 Haziran 1936 tarihinde 3008 sayılı İş Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunun 100 üncü maddesinde iş hayatında, iş kazalariyle, mesleki hastalıkları, Analık, ihtiyarlık, işten kalma, hastalık ve ölüm hallerine karşı yapılacak sosyal yardımların Devlet tarafından tanzim ve idare edileceği açıklanmıştır. Müteakiben İşçi Sigortaları Kurumu kanunuyla yukarıda numaraları yazılı olan Sosyal Sigorta kanunları kabul edilmiştir. Bütün bu kanunlarla ihtas olunan Sosyal Sigortalar ve sigorta teşkilatı iş hayatının meydana getirdiği sosyal zaruretin ifadesidir. Bu nevi sigortalarda, hususi sigortalarda olduğu gibi kar ve kazanç gayesi ve kastı mevcut değildir. Gaye, işçilerin, ihtiyarlık, hastalık, analık halleriyle iş kazalarından meydana gelen maluliyet ve ölüm hallerinde işçiye ve haleflerine sosyal bir yardım yapılmasıdır. Bu sosyal yardımın yapılması için de İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren veya işçi arasında bir sigorta mukavelesi yapılması bahis mevzuu değildir. 3008 sayılı İş Kanununun 101 inci maddesine göre: ( İşçiler, iş yerlerine alınmalarıyla beraber kendiliklerinden sigortalanmış olurlar. Ve bu suretle sigortalı olmak hak ve vecibesinden feragat ve istihkaf edemezler. ) Binaenaleyh Sigorta Kurumunun vazifesi bu babtaki kanunlara tevfikan sosyal yardımları yapmaktan ibaret olup bu muamelelerinde kar ve kazanç kastiyle hareket etmemesine ve Kurum ile işveren veya işçi arasında ticari bir akit ve muamele de bahis mevzuu bulunmamasına göre Kurumun muameleleri Ticaret Kanununun ticari muamele saydığı onbeş ila onsekizinci maddeleriyle yirminci maddesinde ve yirmibirinci maddesinin muhtelif bentlerinde yazılı olanlardan veya onlara benzeyen muamelelerden değildir. Bu itibarla Kurum muamelatının bizatihi ticari muamele olduğu yolundaki mülahazada da isabet görülmemiştir.

Sigorta primlerinin mükellefi olan işverenlerden tacir sıfatını haiz olanlar da mevcut ise de; işverenin, bahis mevzuu prim borcu bir akitten veya ticari muameleden münbais ticari bir borç olmayıp kanundan doğan Adi bir borç olması itibariyle hadisede Ticaret Kanununun yirmikinci maddesinin tatbiki de mümkün değildir.

6085 sayılı Karayolları Trafik Kanununun ellibirinci maddesiyle derpiş edilen mali mesuliyet sigortası aynı kanunun ellialtıncı maddesi hükmünce Türkiye´de çalışmağa salahiyetli sigorta şirketleri tarafından yapılan akti bir sigorta olması itibariyle bu nevi mecburi sigortaların Sosyal Sigortalarla kıyaslanması da isabetli bulunmamaktadır.

Netice; İşçi Sigortaları Kurumu ile işveren arasında sigorta primine taalluk eden ihtilaflara mütedair davaların rüyet mercii İş ve Ticaret Mahkemeleri olmayıp Hukuk Mahkemeleri olduğuna ve Temyiz Ticaret Dairesinin bu yoldaki içtihatının kanuna uygun bulunduğuna 30.11.1955 tarihinde yapılan ilk toplantıda mevcudun üçte ikisini geçen ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 30.11.1955 T. E:1954/15, K:1955/21


 

İşçi sigortaları kurumu tarafından işçi veya diğer kişilere karşı açılacak davalar, 3008 s. İş Yasasının 105. maddesi kapsamı dışında kalıp; bu davaların harç ve resme tabi olduğu-

IBK. 21.04.1954 T. E: 4, K: 15

DAVA : 3008 Sayılı İş Kanununun 105 inci maddesinde yazılı harç ve damga resminden muafiyet hükmünün, İşçi Sigortaları Kurumu tarafından iş veren veya diğer şahıslar aleyhine açılan davalara da şamil olup olmadığı hakkında Temyiz Mahkemesi Dördüncü Hukuk Dairesinin 29.4.1950 tarih ve 2406 E. / 2622 K. sayılı ve Üçüncü Hukuk Dairesinin 7.7.1952 tarih ve 7880 E. / 5534 K. sayılı ve Ticaret Dairesinin 18.9.1952 tarih ve 2330 E. / 3726 K. sayılı ilamları ile Ticaret Dairesinin 22.10.1951 tarih ve 4276 E. / 5326 K. sayılı ilamları arasında mübayenet bulunduğu İşçi Sigortaları Kurumu tarafından Birinci Riyaset Makamına gönderilen 7.2.1953 tarihli yazıda bildirilmiş olmasına mebni keyfiyet Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Heyeti ümumiyesinde müzakere edilerek icabı görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesinin ( B ) bendi gereğince: İş Mahkemelerinde açılan, İşçi Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalar sözü geçen kanunun onbirinci maddesi hükmü ile harçdan muaf ise de; 3008 sayılı İş Kanununun 105 inci maddesinde "İşçi Sigortası için idare tarafından yapılan muameleler ile bu muameleler için alakadarlara verilmesi veya bunlardan alınması lazım gelen ihbarname, makbuz, ilmühaber, arzuhal, beyanname ve saire gibi bütün evrak ve vesaikin her türlü resim ve harçlardan muaf", olduğu tahdidi bir surette gösterilmiş ve mezkur hüküm, işçinin sigortası için İdare tarafından yapılacak muamelelere ve bu muameleler dolayisiyle işçiden alnıcak veya ona verilecek vesikalara münhasır bulunmuş ve yalnız işçinin himayesi maksadiyle sevkedilmiş olduğu cihetle bu madde hükmünün İşçi Sigortaları Kurumu tarafından işçi veya diğer şahıslar aleyhine açılacak davalara şümulü bulunmadığına ve bu gibi davaların harç ve resme tabi olduğuna 21.4.1954 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 21.04.1954 T. E:1954/4, K:1954/15


 

İşçiye kıdem tazminatı verilebilmesi, İş Kanununun değişen on üçüncü maddesiyle bu maddenin atıfta bulunduğu maddelerde tahdidi olarak sayılan hallerde, iş aktinin feshi zımnında işveren veya işçi tarafından bir irade beyanı yapılmasına bağlı tutulmuş olup ölüm hali, kanunun tahdidi surette tayin ettiği haller arasında bulunmadığı gibi, ölüm, iş aktini sona erdiren ( Borçlar Kanunu 347 ) bir sebep olması itibariyle aktin feshi de bahis mevzuu bulunmadığından kanunda yazılı olmayan bir halin, kanunun tahdidi olarak saydığı mükellefiyet tahmil eden haller meyanına ithali de caiz olmayıp; eceliyle ölen işçinin mirasçılarına kıdem ödencesi verilemeyeceği-

IBK. 10.02.1954 T. E: 19, K: 5

DAVA : Temyiz Mahkemesi Ticaret Dairesinin 2.7.1951 tarih ve 3727 E. 3850 K. sayılı ilamiyle 29.9.1952 tarih ve 262 E./4692 K. sayılı ilamı arasındaki içtihat ihtilafının halli gerekli görülmesine mebni toplanan Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde keyfiyet müzakere olundu;

KARAR : Yukarıda tarih ve numaraları yazılı kararlardan birincisi, eceliyle ölen işçinin mirasçısına kıdem tazminatı verilemeyeceğini tazammun etmekte, ikincisi, aynı suretle, ölen işçinin mirasçısına bahis mevzuu tazminatın verilmesi icap ettiğini natık bulunmaktadır. Bu suretle iki içtihat arasında açık bir mübayenet mevcuttur.

Umumi heyet Azalarından bazıları, işçiye hangi hallerde kıdem tazminatı verileceğini tayin eden, İş Kanununun değişen onüçüncü maddesinin altıncı fıkrasiyle bu fıkranın atıf yaptığı maddelerde işçinin ( ölümü ) sarahaten zikredilmemiş ise de; İşçiyi muayyen müddetle çalışmaktan meneden ( Mücbir sebep, hastalık, askerlik ) hallerinin kanunda mezkur bulunduğu, ve ( ölüm ) hali, kanunda yer almış bulunan hallerden işçiyi çalışmaktan meneden bir mücbir sebep olmakla beraber, hastalık ve askerlik halleriyle mukayese edildiğinde bu halin evleviyetle kıdem tazminatına esas tutulmuş olduğunun kabulü icap ettiği ve ölümle iş akti sona erdiği için aktin feshi zımnında bir irade izharı bahismevzuu bulunmadığı ve bu sebeple ölüm vukuunda aktin feshi kanun tarafından derpiş edilmemiş olduğu ve kıdem tazminatının işçinin mamelekinde tahakkuk etmiş müktesep bir hak olması dolayisiyle vereseye intikal edebileceği kanaatı izhar edilmiştir.

Bu noktai nazar aşağıda izah olunan sebeplerden dolayı umumi heyet ekseriyetince isabetli görülmemiştir:

İşçiye kıdem tazminatı verilebilmesi, İş Kanununun değişen onüçüncü maddesiyle bu maddenin atıfta bulunduğu maddelerde tahdidi olarak sayılan hallerde, iş aktinin feshi zımnında işveren veya işçi tarafından bir irade beyanı yapılmasına bağlı tutulmuştur. Ölüm hali, kanunun tahdidi surette tayin ettiği haller arasında bulunmadığı gibi, ölüm, iş aktini sona erdiren ( Borçlar Kanunu 347 ) bir sebep olması itibariyle aktin feshi de bahis mevzuu bulunmamaktadır.

Kanunda yazılı olmıyan bir halin, kanunun tahdidi olarak saydığı mükellefiyet tahmil eden haller meyanına ithali de caiz değildir.

Binaenaleyh; ölüm halinin kanunda yer almamış bulunması ve kıyas yoliyle kanundaki haller gibi telakki edilememesi bakımından, kıdem tazminatının ilk şartı mevcut olmadığı gibi, iş aktinin feshi hususundaki irade beyanı şartı da mevcut bulunmaktadır.

Kıdem tazminatı, kıdemli işçilere verilen bir tazminat olmakla beraber, mücerret kıdem, bu tazminatın mamelekte tahakkukun yegane şartı olmayıp, buna inzimam etmesi lazımgelen diğer şartların da tahakkuku lazımdır. Ezcümle; Kanunda tadat edilen sebeplerden birinin mevcudiyeti ve bu sebebe istinaden iş veren veya işçi tarafından iş aktinin feshedilmiş olması zaruridir. Binaenleyh, diğer şartların tahakkuk etmemiş olması halinde işçinin iş yerinde kazanmış olduğu kıdemle mamelekinde bir hak doğmuş olmayacağından ölen işçinin mamelekinde mevcut olmıyan bir hakkın veresesine intikali de bahis mevzuu edilemez.

Netice; İzah olunan sebeplere binaen, eceliyle ölen işçinin mirascılarına kıdem tazminatı verilemeyeceğini tazammun eden içtihadın isabetli olduğuna, ilk içtimada üçte iki ekseriyet hasıl olmadığından 10.2.1954 tarihli ikinci içtimada mevcudun mutlak ekseriyetiyle karar verildi.

Ticaret Dairesi Reisi Tahir Sebük´ün Mütalaası: Eceliyle ölen işçinin ailesi kıdem tazminatı isteyebilir mi ?

Dairemizin 2.7.1951 tarih 3727 esas 3850 karar sayılı ilamı ile: ( eceliyle ölen işçinin mirascılarına kıdem tazminatı verilmeyeceğini ) natık olan iş mahkemesi kararı tastik edilmiş olduğu halde ahiren ittihaz olunan 29.9.1952 tarih ve 262 esas, 4692 karar sayılı kararla: ( eceliyle ölen işçinin mirascılarına kıdem tazminatı verileceği ) içtihat edilmiş bulunmasına göre bu iki karar arasında tam bir mübayenet mevcuttur.

Ben ikinci içtihadın kanuna ve Adalet ve hakkaniyet esaslarına daha uygun olduğu kanaatındayım. Dairenin bu son kararında da izah olunduğu gibi işçiye hangi hallerde kıdem tazminatı verileceği İş Kanunun 5518, 5868 sayılı kanunlarla tadil edilen onüçüncü maddesinin altıncı fıkrasında gösterilmiştir. Bu fıkraya göre:

İş akdinin;

A: İhbar suretile,

1- Onüçüncü maddedeki ihbar, şartına riayet suretile ( madde: onüç fıkra: altı )

Sıhhi sebeplere binaen,

2- Kendi kusurundan veya derbeder hayatından, yahut içret iptilasından veyahut suç mahiyetinde bir hareketinden mütevellit olmaksızın bir hastalığa veya arızaya uğraması takdirinde bu hastalık veya arızanın, Hükümetçe çıkarılacak tüzükte tasrih edilecek müddetlerden fazla sürmesi halinde ( Madde: onaltı, Fıkra: bir a )

3- İşçinin bulaşıcı veya istihrah verici bir hastalığa musap olduğunun anlaşılması halinde ( Madde: onaltı, Fıkra: bir b )

Mücbir sebeplere binaen,

4- İşçiyi bir haftadan fazla müddetle çalışmaktan meneden mücbir sebeplere hadis olması halinde ( Madde: onaltı, Fıkra: üç )

İş veren tarafından,

B: Sihhi sebeplere binaen,

1- İş akdinin mevzuu olan işin yapılması, mukavelenin akti sırasında tahmin edilmeyen bir sebep dolayisile işçinin sihhati ve hayatı için tehlikeli olursa ( Madde: onbeş, Fıkra: bir a )

2- İşçinin daimi surette yakından, veya doğrudan doğruya temasta bulunduğu iş veren veya vekili yahut başka bir işçi, bulaşıcı ve istikraz verici bir hastalığa musap olursa ( Madde: onbeş, Fıkra: bir b )

Ahlaka ve hüsnüniyet kaidelerine uymayan sebeplere ve benzeri sebeplere binaen,

3- İş akti yapıldığı sırada bu aktin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek, yahut hakikate uygun olmayan malumat vermek veya beyanda bulunmak gibi hallerle, iş veren işçiyi yanıltırsa ( Madde: onbeş, Fıkra: iki a )

4- İş veren veya vekili işçinin veya ailesi tarafından birini şeref ve namusuna halel getirecek veya ahlakını ifsat edecek mahiyette sözler veya hareketlerde bulunursa ( Madde: onbeş, Fıkra: iki b )

5- İşçi iş verenin veya vekilinin evinde ikamet ettiği taktirde, bunların yaşayış tarzları umumi ahlak bakımından düzgün olmazsa ( Madde: onbeş, Fıkra: iki c )

6- İş veren veya vekili işçiye veya ailesi etrafından birine karşı tecavüz veya tehditte bulunursa, yahut işçiyi, yahut ailesi efradından birini kanuna mugayir bir harekete teşvik, tahrik veya sevkederse, yahut işçi veya ailesi etrafından birine karşı hapisle cezalandırılan bir suç irtikap ederse ( Madde: onbeş, Fıkra onbir ç )

7- İş veren tarafından işçinin ücreti Kanun ahkamı veya iş mukavelesi şartları mucibince hesap ve tediye edilmezse ( Madde: onbeş, Fıkra onbir d )

8- Ücret parça başına veya iş miktarı üzerinden tediye edilmek mukarrer olupta iş veren tarafından işçiye yapabileceği sayı veya miktardan az iş verilerek başka bir gün fazla işle bu eksik telafi edilmezse yahut iş şartları esaslı bir tarzda tebdil ve tadil edilir veya tatbik edilmezse ( mukavelede bu fıkradaki haller hakkında başka türlü kayıt bulunmamak şartile ) ( Madde: onbeş, Fıkra: onbir e )

Askerliğe binaen,

9- Askerlik hizmeti dolayisile ( Madde: onüç, Fıkra: altı )

İşçi tarafından,

Feshedilmesi halinde işçiye kıdem tazminatı verilir. Kanun hükümlerini hülasa edecek olursak, iş verenin iş aktini yukarıda yazılı dört sebepten biri ile; ve işçinin de dokuz sebepten biri ile feshetmesi halinde, talep vaki olursa işçiye kıdem tazminatı verilecektir.

Bu sebepler arasında işçinin ( ölümü ) haline rastlamıyoruz. Meseleyi satıhtan bir görüşle mütalaa edersek işçinin ( ölümü ) halinin bu tadat arasında yer almamış olduğuna bakarak ölüm halinde işçinin varislerine kıdem tazminatı verilmemesi lazım geldiği neticesine varırız. Fakat Kanun hükümlerinin sıkı bir tetkike tabi tutulması halinde ölüm halinin de kıdem tazminatı verilmesini gerektiren bir sebep, hem de bu tadat olunanlardan daha mühim bir sebep olduğu meydana çıkar.

İş veren tarafından aktin feshi halinde işçiye kıdem tazminatı verilmesini gerektiren sebeplerden birisi yukarıda A-4 de beyan edildiği üzere; ( işçiyi bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan meneden mücbir sebeplerin hadis olması ) keyfiyetidir. Ölüm hali öyle bir mücbir sebeptirki işçiyi bir hafta değil ilelebet çalışmaktan meneder, şu halde ölüm vukuunda bir haftadan fazla bir müddetle mücbir sebebe istinaden işine gelemeyeceğine göre iş verenin iş aktini feshetmesi lazımgelirdi. Fakat hukuken buna imkan yoktur. Zira Borçlar Kanunun 347 inci maddesine göre işçinin ölümü ile iş akti kendiliğinden nihayet bulur. Binaenaleyh bu kanuni netice karşısında iş verenin iş aktini feshetmesi bahis mevzuu olmaz. İşte bu sebepledir ki İş Kanunu ölüm halini ayrıca zikretmemiş bu tabii hadiseyi onaltıncı maddenin üç numaralı bendindeki ( mücbir sebepler ) arasında umumi olarak ifade etmiştir. Binaenaleyh ölüm halinin bu bentte mündemiç olduğunu kabul etmek icap eder. Diğer cihetten Kanunun kıdem tazminatı verilmesine esas tuttuğu mücbir sebepler, hastalık, askerlik dolayisile işçinin işine devam edememesi hallerile, ölüm hali mukayese edildiği takdirde, ölüm halinin evleviyetle kıdem tazminatına esas tutulmuş olduğunu kabul zarureti hasıl olur.

Kıdem tazminatını icap ettiren sebeplerin hasri olmadığı onbeşinci maddenin onbir numaralı fıkrası sarahatından anlaşılmaktadır. Bu fıkrada ahlaka ve hüsnüniyet kaidelerine uymayan haller tadat olunmakla iktifa edilmeyerek bunlara benzeyen hallerde ayrıca fesih sebebi olarak kabul edilmiştir. Binaenaleyh Kanunda yer almamış olan bazı hallerin kıyasen fesih sebebi sayılması ve dolayisile bu hallerin de kıdem tazminatına esas tutulması Kanunun sistemini göstermesi bakımından ehemmiyeti haizdir.

Nitekim madde onaltı, fıkra üç de de ( mücbir sebepler ) den bahsetmiş fakat bu mefhumun içine girebilecek halleri tadat etmemiştir.

Yirmidördüncü maddede de, muvazzaf askerlik hizmeti dışında manevra veya her hangi bir sebeple silah altına alınan, yahut her hangi bir Kanuni çalışma mükellefiyeti dolayisile işinden ayrılan işçinin, iş verenler akdetmiş olduğu sözleşmesinin işinden ayrıldığı günden itibaren iki ay sonra feshedilmiş sayılabileceği hükmü mevcuttur. Görülüyorki Kanun, kıdem tazminatını yalnız işçi veya iş verenin bir arada izhar ederek iş aktini feshetmesi haline inhisar ettirmemiş, mukavelenin feshedilmiş sayılabileceği halinide kıdem tazminatı talebine esas tutmuştur.

Kanun hükümlerinin tahlili neticesinde vardığımız şu netice doktrin tarafından da teyit edilmektedir

İçt. Bir. K. 10.02.1954 T. E:1953/19, K:1954/5


 

İşverenin irade ve ihtiyarı ile iş akdi fesholunmayıp, hükümetçe el konulması sebebiyle işçinin, işverenin emrinde çalışamaz hale gelmesi halinde işveren yönünden ortada mücbir bir sebep mevcut olduğundan iş akdinin devamına imkan olmayıp Borçlar Kanununun 117. maddesinin bu gibi olaylarda uygulanacağı ve böyle hallerde, işçinin de tazminat isteyemeyeceği-

IBK. 14.12.1949 T. E: 19, K: 15

DAVA ve KARAR : (Zingal) Zindan ve Çangal Ormanları Türk Anonim Şirketinin işletmekte bulunduğu Ayancıktaki Fabrika ve tesisatına 586 sayılı Koordinasyon karariyle Hükümetce el konulduktan sonra şirket ile işçileri arasında iş bağıtının feshedilmiş sayılıp sayılmayacağı hakkında Yargıtay Ticaret Dairesinin 11.10.1947 tarih ve 62/3019 ve Beşinci Hukuk Dairesinin 28.2.1948 tarih ve 2639/575 sayılı kararlarını havi ilamları arasındaki uyuşmazlığın içtihadı birleştirme yoluyla çözülmesi Adalet Bakanlığının 13.7.1948 tarih ve 55 sayılı yazısıyla istenilmiş ve mezkur şirket avukatı imzasıyla verilen dilekçe ve ekleri de taalluku dolayısiyle bu dosya ile birleştirilmiş olmakla uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 7.12.1949 tarihine rastlıyan Çarşamba günü müzakerenin başlayacağı Genel Kurul Üyelerine bildirilmişti.

Bugün toplanan kurula ellibeş zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşılmakla Birinci Başkan Halil Özyörük´ün Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar Birinci Başkan tarafından okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; 3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesine göre süresi muayyen olmıyan sürekli iş akitlerinin işveren veya işçi tarafının iş bitmezden önce feshedilebilmesi için diğer tarafa bu maddede yazılı müddetler zarfında ihbarda bulunması şarttır. Son fıkra gereğince işbu ihbar şartına riayet etmeyen taraf maddenin ikinci fıkrasında yazılı ihbar mühletlerine ait ücretlerle işin mahiyetine göre Hakim tarafından takdir olunacak tazminatını dahi ödemekle mükeleftir. Son fıkradan bir evvelki beşinci fıkrada ise bilumum işçiler hakkındaki fesihlerde beş seneden fazla her bir tam iş senesi için ayrıca onbeş günlük ücret tutarında tazminat dahi verilir diye yazılıdır. Bu fıkra sırf işçilere aittir. Onların lehine konmuş bir hükümdür. İşçiler de bu fıkraya göre tazminat talep ve dava etmişler ve mahkemece de bu fıkrayı istinaden hüküm verilmiş bulunmaktadır.

İhbar şartına ademi riayetten dolayı tazminat talep ve dava edilmediği gibi, ihbar şartına riayetsizlikten dolayı son fıkraya istinaden verilmiş bir hüküm de mevcut değildir. Bu itibarla olayda aranılacak nokta ihbar şartına riayet edilip edilmeden iş aktinin feshedildiği keyfiyeti değil, işçi ile işveren arasındaki sürekli iş aktinin mutlak surette feshedilip edilmediği keyfiyetidir.

Kanunda "Bilumum işçiler hakkındaki fesihlerde" ibaresiyle fesih mutlak surette kullanılmıştır. İster ihbarlı ister ihbarsız olarak iş akti, ister işçi, ister işveren tarafından feshedilsin, mutlak fesihtir. İhbarsız feshin neticeleri işbu fıkradan evvelki fıkralarda ve son fıkrada gösterilmiştir. Alelumum fesihlerde ise işbu beşinci fıkraya istinaden müddeti hizmete göre bir emeklilik tazminatı verilmek lazımdır.

Dairemizin bahsi geçen kararında belirtildiği üzere bu tazminat, işinden ayrılan işçi için -ikramiye mahiyetinde olarak- her ne suretle olursa olsunbütün fesihlerde işçiye verilmesi lazım, bir tazminattır. Kanun Vazu bir işçinin senelerce çalıştığı bir işten çıkarken ve senelerce çalıştığı işinde hayatının yıpranma payını hesap ederek emektar bir işçiye nev´ama bir emekli tazminatının verilmesini düşünmüştür.

Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesinin ilamında Fabrikaya Hükümetçe elkonmuş ve davacı işçilerin de halen fabrikada çalışmakta bulunmalarına göre iş aktinin feshedilmemiş olduğu kabul edilerek hüküm bozulmuştur. Fakat 586 sayılı Koordinasyon kararıyla Fabrikaya 27.4.1945 tarihinde el konulmuş ve işçilerde iş mükellefiyetine tabi tutularak çalıştırılmış ve 635 sayılı koordinasyon karariyle de Fabrika Devletce satın alınmıştır.

Bu itibarla davacı işçi ile davalı şirket arasındaki süresi belli olmayan sürekli iş akti münfesih ve Devlet ile işçi arasında yeni bir süresi belli olmıyan sürekli iş akti vücut bulmuştur.

Davalı şirket hiç bir suretle iş aktinin bozulmadığını devam ettiğini iddia etmediği gibi, işçilerin kendi hizmetinde geçen hizmet müddetlerinin Devletçe kabul edildiğin de iddia ve isbat etmemiştir. Bununla beraber davalı şirket davacılar ile olan iş aktinin bozulduğunu kabul ile ancak iş aktinin kendi kusuriyle bozulmayıp Hükümetin Fabrikaya el koymasıyla iş aktinin bozulduğunu ve bu sebeple sorumlu olamayacağını beyan eylemektedir.

Davacılar da bunu kabul ederek ihbarsız fesih veya kusurlu fesihden dolayı bir tazminat istememektedir. İstedikleri davalı şirket nezdinde senelerdenberi çalıştıklarından dolayı onüçüncü maddenin beşinci fıkrasında yazılı kanuni tazminattır. Onüçüncü maddenin bahsi geçen fıkrası hükmü kati ve sarih bulunmaktadır.

İşçi davalı şirket ile olan iş aktinin feshi üzerine Devlet ile yeni bir iş akti yapmış olup beş sene daha çalıştıktan sonra iş akdi her ne suretle olursa olsun fesholunursa o zaman bu fıkraya göre Devletten bir tazminat isteyebilecektir. El koymada veya satın almada davacı işçilerin şirket nezdindeki hizmet müddetlerinin hesaba katılacağına dair sarih bir hüküm mevcut olduğu da iddia ve isbat edilmediğine ve davacıların da bu haklarından feragat etmemiş bulunmalarına göre davalı şirket onüçüncü maddenin son fıkrasından bir evvelki fıkrası gereğince emektar işçisine kanunda yazılı emekli tazminatını vermekle mükelleftir. Bu düşüncelerle mahkemenin verdiği hüküm dairemizce onanmıştır.

Netice; Davalı şirket ile işçiler arasındaki süresi belli olmıyan sürekli iş aktinin fiilen ve hukukan feshedilmiş olmasına ve onüçüncü maddenin beşinci fıkrasının sarahatına göre işçilerin işbu yardım tazminatına müstahak oldukları mutalaasındayız.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Milli Korunma Kanununun onsekizinci maddesinin verdiği yetkiye binaen çıkarılmış olan 24.4.1945 tarih ve 586 sayılı Koordinasyon kararıyla Zingal ve Çangal Ormanları Türk Anonim şirketinin Ayancıkta işletmekte olduğu Fabrika ve tesislerine Hükümetçe el konulmuş ve içlerinde çalışan bilumum işçi, mühendis ve teknisyenler de iş mükellefiyetine tabi tutulmuştur.

Süresi belli olmıyan iş bağıtlarının işveren ve işçi tarafından iş bitmezden evvel fesholunabilmesi için fesih diğer tarafa ihbar olunmak ve A, B, C, Ç bendlerinde yazılı mehillerin feshin tahakkuku halinde de beş yıldan fazla olan her bir tamiş yılı için kıdem tazminatı ödenmek ve ihbar şartına riayet etmeyen tarafa işin mahiyetine göre Hakim tarafından takdir olunacak ayrıca bir tazminata hükmolunmak 3008 sayılı İş Kanununun hükümleri icaplarından bulunmaktadır.

586 sayılı Koordiasyon kararıyla şirketin Ayancıktaki Fabrika ve tesislerine Hükümetce el konularak Orman idaresince işletilmesi haline, İş Kanununun onüçüncü maddesi hükmü şamil olabilir mi? Ticaret ve Beşinci Hukuk Daireleri arasında görüş ayrılığı bu noktada toplanmaktadır.

İş Kanununun bahis konusu onüçüncü maddesi hükmü, işveren ve işçilerin iş bağıtını irade ve ihtiyarlariyle fesheylemeleri halinde uygulanır. Olayda iş bağıtı şirketin irade ve ihtiyariyle fesholunmayıp 586 sayılı Koordiasyon kararıyla şirketin fabrika ve tesislerine Hükümetce el konulma ve içinde bilumum işçiler ve teknisyenler iş mükellefiyetine tabi tutulmak gibi şirketin irade ve ihtiyarı dışında kalan mücbir sebeplerle şirket iş bağıtı hükümlerini yerine getirememesinden ileri gelmektedir. Beşinci Hukuk Dairesinin kararında belirtildiği üzere olayda iş bağıtı şirketçe feshedilmemiş ve davacının işine de son verilmemiş ve Orman İdaresince davacı işletmede çalıştırılarak ücretini de almakta bulunmuş olmasına göre iş bağıtının irade ve ihtiyarla feshi halinde uygulanması gereken İş Kanununun onüçüncü maddesi hükmü olayda uygulanamaz. Arz ve izahına çalıştığım mucip sebeplerden ötürü İş Kanununun bahis konusu onüçüncü madde hükmü Hükümetçe el koyma hallerine şamil olamaz.

Fesih ve infisah hükümleri ayrı, gayrı olmakla beraber Tarım Bakanlığı ile Zingal ve Çangal Ormanları Türk Anonim şirketi arasındaki işletme sözleşmesinin feshinden dolayı Danıştayda açılan davanın henüz sonuçlanmamış olduğu Yargıtaya intikal eden işlerden anlaşılmakta olması itibariyle henüz şirket ile işçileri arasında hizmet bağıtının infisahı da tahakkuk etmemiştir. Emek ve sermaye arasında karşılıklı münasebetler göz önünde bulundurulmak suretiyle Beşinci Hukuk Dairesince verilen karar hakkaniyet ve nasfet kaidelerine tamamen uygundur.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Biraz evvel arzettiğim sözlerime ilaveten şunu da arzedeyim ki, Şark Demir Yolları işinde Hukuk Genel Kurulunca verilen karar ile işçinin İş Kanunundan evelki hizmetlerinin dahi tazminat hesabında nazara alınacağına dair olan tevhidi içtihat kararı dairemizin kararındaki mülahazaları teyit ve takviye etmektedir.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Rumeli Şimendüfer şirketiyle Türk memur ve müstahdemleri arasındaki davalar ile Zingal ve Çangal Ormanları Türk Anonim şirketiyle memur ve müstahdemleri arasındaki dava sebepleri ayrıdır. İmtiyaz mukavelesi hükümlerince Hükümet "Rachat" hakkını kullandığı sırada yapılan sözleşmede şirketin, ecnebi ve ekalliyet memur ve müstahdemleri gibi Türk memur ve müstahdemlerinin müktesep hakları korunmadığından hattın Hükümete intikal ettiği müddete kadar şirkette sepkeden emeklerine karşılık Türk memur ve müstahdemlerine de bir ikramiye verilmesi hakkaniyete uygun görülmüş idi. Anlaşmazlık konusu olayda Rachat ve fesih bahis konusu olmadığından tazminat ve ikramiye takdir ve hükmedilmesini gerektirir kanuni bir sebep yoktur.

Profesör Ferit Sayman´ın okunan yazısında belirtildiği üzere iş bağıtının feshi halinde feshin muhik olup olmadığının araştırılmasına lüzum olmaksızın mutlak surette tazminat gerekir, bu nokta ihtilaflı değildir. Ticaret Dairesinde bulunduğum zamanlarda Milli Korunma Kanununun verdiği yetkiye müsteniden el koymadan doğan bir iş hatırlamıyorum.

Üye Suat Bertan; Esbabı mücbire hadis olan ahvalde vecibe sukut eder. Fabrika yansa bu vaziyette de ihbar mı edecekti. Ortada bir esbabı mücbire mevcuttur, o da Devletin müdahalesi ile vaki olmuştur. Kanunda yer alan ihbar mükellefiyeti işçiye iş bulmak imkanını temin içindir, işsizlikte bahis mevzuu değildir. Beşinci Hukuk Dairesinin kararında isabet vardır dedi.

Üye İmran Öktem; İhtilaf mevzuu işin halli için Milli Korunma Kanununa dayanılarak çıkarılan ve el koymaya ait kararın hukuki mahiyetini ve şümulünü tayin ve tetkik etmek lazımdır.

Bakanlar kurulu kararına göre şirketin tesisatına, eşyasına ve amelesine el konmuş. Alacaklarına, borçlarına el konmuş değildir. Amelenin işine son verilmemiştir. Aksine olarak amelenin iş yerinden ayrılması cezai müeyyideye bağlanmıştır. El koyma muvakkattır. Şu halde el koyma ile şirketin işi sona ermiş, iş yerinden şirket kati şekilde ayrılmış değildir. Senelik tazminat karşılığında tesisatın işletilmesini muvakkat zaman için Tarım Bakanlığı üzerine almıştır. El koyma sona erince şirket faaliyete devam edecektir. Ortada amele ile şirket arasındaki iş aktinin feshedilmiş sayılmasını icap ettirecek sebep yoktur. İş akti feshedilmeyince amele İş Kanununa göre tazminat isteyemeyecektir. Hulasa ortada iş aktinin feshi yoktur. Amelenin işine nihayet verilmiş değildir. İş Kanununun münakaşa edilen maddesinde yazılı şartlar mevcut değildir. Beşinci Hukuk Dairesinin içtihadı doğrudur.

Vaktin darlığından dolayı müzakereye devam olunmak üzere gelecek oturuma bırakılması tensip kılındı. 7.11.1949 (İkinci oturum : 14.12.1949)

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Anlaşmazlık konusu el koymanın mahiyetini tayin emrinde geçen celsede 586 sayılı Koordinasyon kararı hükümlerinin incelenmesine lüzum görülmüştü.

586 sayılı Koordinasyon kararının bir ve üçüncü maddeleri hükümlerince Zingal ve Çangal Ormanları Türk Anonim Şirketinin Ayancıktaki Fabrika ve tesislerine Hükümetçe el konulmak ve içerlerinde çalışan bilumum işçiler ve teknisyenlerde iş mükellefiyetine tabi tutulmak suretiyle işletilmesi Orman idaresine tevdi kılınmış ve el konan fabrika ve tesisler için dördüncü maddede yazılı heyet tarafından işletmeden dolayı tesbit edilecek tazminatın yıllık olmak üzere hesaplanarak aylık taksitlerle şirkete ödeneceği gösterilmiştir.

Özeti arzolunan 586 sayılı koordinasyon kararı hükümlerine göre Hükümetçe el konulan fabrika ve tesisler Orman idaresince kararda yazılı kayıt ve şartlar altında, şirkete ödenecek tazminat karşılığında işletilmekte bulunmuş ve işletme sözleşmesinin feshinden dolayı Danıştayda açılmış olan davada henüz sonuçlanmamış olmasına binaen şirket ile memurları arasındaki iş bağıtı henüz infisaha da uğramamıştır.

Bu durumda fabrika ve tesislere Hükümetçe el konulmak ve içersindeki bilumum işçi ve teknisyenler iş mükellefiyetine tabi tutulmak gibi tarafların irade ve ihtiyarları dışında kalan mücbir sebeplerle şirket ve işçilerin karşılıklı vecibelerini yerine getirmelerine imkan kalmamıştır.

İş bağıtı işin yapılması, iş müddetinin sona ermesi veya fesih ile hitam bulur. İşin yapılması ve sürenin sona ermesi hallerinde ikramiye ve fesih halinde tazminat bahis konusu olabilir. Halbuki, olayda mücbir sebepler dolayısiyle iş akti hükümleri yerine getirilememekte bulunmuştur. Borçluya isnat olunamıyan haller münasebetiyle borcun ifası mümkün olmazsa borcun sakıt olacağı Borçlar Kanununun 117 inci maddesi hükmü iktizasındandır.

Binaenaleyh el koyma ve iş mükellefiyeti gibi mücbir sebeplerle vecibelerini yerine getirememekte olan taraflar; irade ihtiyar ile iş bağıtının fesih hallerinde uygulanan 3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesi gereğince birbirinden tazminat isteyemezler.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Geçen celsede arzetmiştim. Mesele rey verme safhasına gelmişti. Fakat işin biraz daha tamikı lüzumu ileri sürülerek talık edilmişti. Halbuki, hadise üzerinde uzun boylu durmağa mahal yoktur. İhtilafı halletmek için İş Kanununun onüçüncü maddesini manalandırmak icap ediyor. Arada ihtilaf sadece İş Kanunu bakımından halledilmek lazımdır. Umumi hükümlerin derpiş ettiği hususlara taalluk eden bir hizmet akti mevzubahis değildir. Bu itibarla umumi hükümler yönünden mevzubahis olan mücbir sebep keyfiyetini burada ileri sürmeğe de bu sebeple imkan yoktur.

Maddede iki nevi tazminat derpiş edilmiştir. Birisi maddenin ikinci fıkrasında sürekli iş akitlerinde ihbar mükellefiyetine riayet edilmediği takdirde verilecek tazminattır ki, bu ihbar mühletlerine ait ücretlerle hakim tarafından takdir olunacak tazminattan ibarettir. Olayda buna müsteniden tazminat davası yoktur. İhtilaf konusu onüçüncü maddenin beşinci fıkrasındaki tazminattır. Bu fıkraya göre bilumum işçiler hakkındaki mutlak fesihlerde beş seneden fazla hizmetlerde beş seneden fazla her bir tam iş senesi için ayrıca 15 günlük ücret tutarında tazminat verileceğidir. Hadisede buna istinaden talep vaki olmuş ve hüküm verilmiştir. Bu yolda verilen hükümlerden birisi Beşinci Hukuka diğeri de dairemize intikal etmiş ve müzakeremizin mevzuunu teşkil eden ihtilaf meydana gelmiştir. Yüksek heyetin halledeceği nokta işbu beşinci fıkradaki fesih tabirini manalandırmaktır. Hadisede infisah mevcut mudur? Fabrikaya vaz´ıyed edildiğine ve şirketin çalışmasına imkan olmadığına göre iş aktinin devamı mümkün değildir. Fabrikaya vaz´ıyed eden Devlet ile işçi arasında yeni bir iş akti vücut bulmuştur. Hükümetin ameleyi istihdam etmesi iş mükellefiyetine istinadendir. Bu vaziyette eski aktin devamını kabule imkan mevcut değildir. Tevhidi içtihat kararı da noktai nazarımızı teyit eder. Hallolunacak nokta feshin mahiyet ve manasını ve aynı zamanda tazminatı manalandırmaktır. Evvelki akit tamamen nihayete ermiştir. Devletle yeni bir iş aktinin in´ikadı bahis konusudur.

Onüçüncü maddenin aradığı manada tazminatın verilmesi icap eder. Gerek Beşinci Hukuk Dairesine gerekse Ticaret Dairesine intikal eden işlerde taraflardan hiç biri mücbir sebebe istinat etmemiş ve mahkemece de bu noktaya temas edilmemiştir.

Şirket emvaline vaz´ıyed edilmesiyle şirket ile amele arasındaki iş akti sona ermiş akit infisah etmiş olmasına göre maddenin beşinci fıkrası hükmü dairesinde aranılan şartları haiz olanların tazminattan faydalanması zaruridir. Esasen bu tazminat amelenin himayesi maksadıyla kabul edilmiş ikramiye nevinden bir tazminattır. Geçen celsede bu hususları etraflı surette izah ettim. Tekrar ile heyeti tasdi etmek istemiyorum. Maruzatım bu kadardır.

Birinci Başkan; Zingal sirketinin Ayancıktaki kereste fabrikası ve müştemilatına el konarak Orman Umum Müdürlüğü tarafından işletilmesine dair 24.4.1945 tarih ve 586 sayılı kararnamenin üçüncü maddesi, Milli Korunma Kanununun 4648 sayılı kanun ile değişen onuncu maddesi, 3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesi ilk ve Ç fıkraları, 3.11.1948 Tarihli tevhidi içtihat kararı ve İş Kanununun onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, yirmi, yirmibir ve yirmiikinci maddeleri aynen okundu :

Bundan sonraki maddelerde işçinin mecburi askerlik hizmetinden maada manevraya veya her hangi bir sebeple silah altına alınması ve hastalık gebelik gibi hallerde ücretin nasıl tediye edileceğine ait hükümleri ihtiva etmektedir.

İş akitlerinde uygulanması gereken 3008 sayılı İş Kanununun okuduğum bütün maddelerinde tesbit olunan hükümlere göre, tarafların rıza ve muvafakatiyle vücut bulmuş olan iş akitlerinde işverenin ve işçinin mesuliyeti ve iş aktini ne veçhile feshedebilecekleri ve fesih halinde işverenin mali mükellefiyetini tayin etmiş bulunmaktadır.

Bu hükümler itibariyle sürekli iş akitlerinde işçi fesih için muayyen müddet içinde ihbar etmek şartıyla hiç bir mali mesuliyetle mükellef değildir.

İşveren ise beş seneden ziyade süren işlerde feshi ihbar eylediği takdirde bir haftadan başlayarak dört haftaya kadar ücret vermeğe ve iş beş seneden fazla sürmüş ise beş seneden fazlası için her seneye onbeş günlük bir tazminat vermeğe mecburdur.

Bunun haricinde iki tarafın da ihbarsız ve haksız fesihlerde Hakim tarafından takdir edilecek tazminat vermekle mükellefiyeti ayrıca hüküm altına alınmıştır.

Esbabı mücbire vukubulduğu takdirde işçi bir haftadan fazla beklemeğe mecbur olmuş ise bir hafta için yarım ücret alır ve feshetmek hakkını haiz olur.

Yine esbabı mücbire hudusünde işveren de iş aktini yine bir hafta müddetle yarım ücret vermek şartıyla akti feshedebilir.

Bunlar dışında hadisemizde olduğu gibi Hükümetçe cebren el konulma veya yangın ve semavi bir afet ile işin mevzuu tamamen mahvolmuş ve işverenin elinde olmıyan bu sebebin artık iş devam edemezse olsa, olsa bir hafta için yarım ücret almağa işçinin hakkı olabilir. Birrıza fesihte olduğu gibi beş seneden fazlası için her sene onbeş günlük ücret vermeğe mecbur olması kabul edilemez. Esasen hiç bir tarafın sun´u taksiri olmaksızın doğmuş bulunan mücbir sebepler her akitte olduğu gibi iş aktinde de bir tarafı diğer tarafa tazminat vermek mükellefiyetine uğratmamak icap eder. Mücbir sebepler hakkındaki umumi kaidelerin burada da tatbiki zaruri olmak lazımdır, zannındayım. Demeleriyle : Sonuçta;

İki daire kararları arasında beliren görüş ayrılığı, bahis konusu 586 sayılı koordinasyon kararı hükümleri dairesinde şirketin Ayancıkdaki fabrika ve tesislerine el koymanın mahiyetini tayini ve 3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesi hükmünün olaya şamil olup olamayacağı hususlarında toplanmaktadır.

Süresi belli olmıyan sürekli iş bağıtları iş bitmezden önce işveren veya işçiler tarafından fesholunabilmek için fesih diğer tarafa ihbar olunmak ve yazılı mehiller geçtikten sonra feshin tahakkukunda beş yıldan fazla her bir tam iş yılı için onbeş günlük ücret tutarından kıdem tazminatı verilmek ve ihbar şartına riayet edilmeksizin fesih halinde de işin mahiyetine göre fesheden tarafından miktarı Yargıç tarafından takdir olunacak kıdem tazminatından ayrıca bir tazminat ödenmek bahis konusu onüçüncü madde hükmü gereğindedir. Hükmü açıklanan işbu madde uyarınca irade ve ihtiyarı ile işverenin bağıtını feshetmesi halinde kusuru olup olmadığına bakılmaksızın belirli süre geçdikten sonra işinden ayrılacak işçiye işveren kıdem tazminatı vermek ve ihbarda bulunmadığı surette de ayrıca bir tazminat ödemek ile mükelleftir. Halbuki, anlaşmazlık konusu davalar; Millî Korunma Kanununun onsekizinci maddesine dayanılarak 24.4.1945 tarih ve 3/2443 sayılı kararname ile çıkarılan (586) sayılı koordinasyon kararının birinci ve üçüncü maddeleri hükümleri dairesinde şirketin Ayancıktaki fabrika ve tesislerine Hükümetçe el konularak Orman İşletme İdaresi marifetiyle işlettirilmesinden ve Milli Korunma Kanununun onuncu maddesi gereğince de fabrika ve tesislerde çalışan işçi, teknisyen, mühendis ve sair mutahassısların iş mükellefiyetine tabi tutulmalarından doğmaktadır. Şu suretle şirketin irade ve ihtiyarı ile iş bağıtı fesholunmayıp Hükümetçe Ayancıktaki fabrika ve tesislere el konularak işletilmek ve iş mükellefiyetine tabi tutulan işçi ve sairenin şirket emrinde çalışmalarına imkan kalmamak gibi mücbir sebeplerden ileri gelmiş bulunmaktadır.

Sonradan hadis olan mücbir sebeplerle iş bağıtının devamının imkansızlığı karşısında vecibelerin sakıt olacağı Borçlar Kanununun 117 inci, Ticaret Kanununun 648 inci maddeleri hükmü gereğinden bulunmasına göre mücbir sebepler cümlesinden olan el koyma ve iş mükellefiyeti yüzünden karşılıklı vecibelerini yerine getiremeyen işveren ve işçi tabiatiyle birbirine karşı tazminat vermekle mükellef olamazlar.

Evvelce derpiş olunamıyan ve şirketin irade ve ihtiyarı dışında kalan el koyma ve iş mükellefiyeti olaylarında ihtiyari fesih hallerinde uygulanması gereken 3008 sayılı Kanunun onüçüncü maddesinin hükümleri tabiatiyle uygulanamaz.

SONUÇ : İşveren ve işçilerin irade ve ihtiyarlarıyla iş bağıtının feshi hallerinde uygulanan 3008 sayılı Kanunun onüçüncü maddesi hükmü, irade ve ihtiyar dışında el koyma ve iş mükellefiyeti gibi mücbir sebeplerde uygulanamayacağına ve bu sebeple el konulan fabrika ve tesislerde çalışan işçi ve saireye bu madde hükmünce tazminat verilmesi gerekmiyeceğine 14.12.1949 tarihli ikinci toplantıda üçte ikiyi aşan oyçokluğu ile karar verildi.

İçt. Bir. K. 14.12.1949 T. E:1948/19, K:1949/15

 


Hizmet akdinin feshi sonrasında verilecek tazminat hesaplarında hizmet süresinin belirlenmesinde 3008 sayılı yasanın 13. Maddesindeki iş süresince, bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce geçen sürenin de katılmasının gerekeceği-

IBK. 03.11.1948 T. E: 11, K: 7

DAVA ve KARAR : İş Kanunu ile kabul olunan hizmet müddetine göre verilecek tazminatın mezkur kanunun meriyetinden evvelki hizmet müddetine teşmili caiz olup olmadığı hususunda Yargıtay Ticaret Dairesinden verilmiş olan 16.12.1941 tarih ve 1626/3056 ve 11.10.1947 Tarih ve 982/3020 sayılı kararları havi ilamlar arasındaki içtihat uyuşmazlığının mevcudiyeti birinci Başkanlık makamına bildirilmiş olmakla mezkur ilam örnekleri çoğaltılarak 27.10.1948 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat 9.30 da müzakerenin başlıyacağı Genel Kurul Üyelerine bildirilmişti.

Bugün toplanan kurula (elliyedi) zatın iştirak ettiği görülerek müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşılmakla Birinci Başkan Halil Özyörük´ün başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar birinci Başkan tarafından okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Evvela tevhidi içtihadı mucip bir ihtilaf var mı? Bu tespit edilsin. 1941 de verilmiş bir karardır. Ondan sonra dairenin müstekar içtihadı kanunun meriyetinden evvel geçen zamana tazminatın teşmil edilmediği yolunda devam edip gidiyor.

Birinci Başkan; İş Kanununa göre umumi veya mülhak veya hususi bütçelere veya Belediye bütçelerine tahsisat konmak suretiyle veya mali yardımda bulundurularak işletilen müesseselerdeki bedeni işçilere dahi bu kanun tatbik edilir.

Amme idarelerinde idari hizmetler görenler İş Kanununa tabi değildir. İş Kanununun doksandördüncü maddesi İş Kanununa tabi olanlar hakkında bir nizamname çıkarılacağından bahistir. Elektrik şirketi Belediyeden tahsisat konmak suretiyle işletiliyorsa bedeni işçiler iş Kanununa tabi oluyor.

İki ilam arasında işçi bakımından bariz bir muhalefet vardır. Biri Zingal şirketinde çalışan işçidir. Diğeri Elektrik şirketinde çalışan işçidir. Belediyeye intikal edilen Elektrik Şirket dolayisiyle Belediye tarafından idare edilmektedir. Diğerinde Devlet tarafından el konulmuştur. İlamın birincisinde daha evvel geçen müddet hesaba katılmıştır, diğerinde katılmamıştır. Bu itibarla muhalefet vardır.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Muhalefet bir tek karara münhasırdır. Fakat daireden çıkmış tek karar olduğuna göre tevhidi içtihat konusu addedilecek mi?

Cevdet Baybura; Mühimdir, amelenin hayatına taalluk ediyor.

Baha Arıkan; İhtilafı mucip bir hal yoktur. Faiz yoktur diyor.

(3 Muhalif reye karşı ekseriyetle içtihadın tevhidine karar verilerek müzakereye geçildi).

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Hadisemizi İş Kanununun onüçüncü maddesinin dördüncü fıkrası hükmü halledecektir. Bu fıkrada aynen: (Bilumum işçiler hakkındaki fesihlerde, beş seneden fazla olan her tam iş senesi için ayrıca onbeş günlük ücret tutarında tazminat verilir) denilmektedir. Bu hükme dayanarak dairemiz istifa eden işçi tazminattan istifade edemez yolunda bir içtihatta bulunmuştu. O zamanki noktai nazar: Tazminatın ancak iş mukavelesinin işveren tarafından feshedilmesi halinde verilebileceği, halbuki işçinin kendi arzu ve iradesiyle işinden ayrılmış olması yani istifa etmesi ve bu suretle hizmet bağıtının bozulması halinde bu bağıtı bozan işçinin bir tazminat isteyeceğine dair kanunda bir hüküm bulunmadığı yolunda idi.

Bugün bu içtihat dairemizce kabul edilmemektedir. Müelliflerin kıdem tazminatı dedikleri bu tazminatı işçinin isteyip isteyemeyeceğini tesbit için bu tazminatın hukuki mahiyetini ve gayesini araştırmak lazımdır.

İşçi faaliyetini ve emeğini başka birinin tahsis eden bir şahıstır. Bu şahıs ne kadar himaye edilirse müesseseye o nisbette bağlanır. İşte İş Kanunu işçinin yalnız manen değil maddeten de tatmin edilmesini düşünmüş ve bu onüçüncü maddenin dört numaralı fıkrası hükmünü sevketmiştir.

Bu hükme göre iş bağıtı feshedilince kıdemli işçiye çalışma müddetine uygun bir tazminatın iş veren tarafından verilmesi mecburi yeti konmuştur.

Bu kıdem tazminatı iş verene kanun tarafından tahmil edilmiş bir borçtur. Kanunun aradığı şartlar tahakkuk edince iş veren kıdemli işçisine bir para ödemek mecburiyeti altındadır. Bu bakımdan iş veren işçi ücretlerinden bir tevkifat yapamaz. Bu nevi tevkifat tekaütlük ve sair maksatlarla yapılır. Halbuki bir tazminat yani kıdem tazminatı bir yardım, uzun seneler doğru dürüst bir şekilde çalışan işçiye ve iş verene merbut kalmış olan bu insana verilmesi kabul edilmiş bir nevi ikramiyedir.

İşçiye göre bu taliki şarta bağlı bir alacak mahiyetindedir. İşçi iş yerinde çalıştığı müddetçe fiilen bir hak iktisap etmez. Kanunun koyduğu şart tahakkuk edinceye kadar bu ikramiye muallaktadır. İşçinin bu ikramiye üzerinde bir hakkı yoktur. Bu tazminat birikmiş bir ücret olmayıp bir şartın tahakkukuna bağlı ve muallak bir alacaktır. Yani bu şart tahakkuk etmedikçe işçi kıdem tazminatı isteyemez. Başkasına devredemez ve bu tazminat haczedilemez. Bu tazminatın tahakkuku için kanun iki şart aramaktadır.

1- İşçinin beş yıldan fazla çalışmış olması,

2- İş bağıtının feshi,

Asıl tefsire muhtaç olan ve Yüksek Heyetin takdirine bıraktığımız mesele bu ikinci şart yani iş bağıtının feshi keyfiyetidir.

Kanunun metnine göre işçinin tazminata hak kazanması için iş bağıtmın "işçi hakkında feshedilmesi" lazımdır. Mücbir sebepler hariç iş bağıtı iç talimatnameye göre ister işçinin yaş haddine varması gibi hiç bir kusuru istinat etmeyen sebeplerle ister iş verenin veya işçinin kusursuz veya kusurlu hareketleri dolayisiyle feshedilsin kanunun aradığı müddet ve fesih sebepleri objektif olarak tahakkuk edince işçi bu tazminatı isteyebilir. Zira, bu tazminat ve bunun gayesi bir mükafat ve ikramiye nevindendir. Kendinin aynı yerde devamlı olarak çalışan işçiyi tatyip etmektir. İşçinin işinden ayrılması veya kendi arzusu ile işini terketmesi bu geçmiş hizmet dolayisiyle tahakkuk eden tazminat üzerinde bir tesir yapamaz. Bu tazminat geçmiş faaliyete bir karşılık teşkil eder. Yoksa feshin sebebiyle alakalı değildir. Fesih tabiri dördüncü fıkrada ameli ve mutlak olarak kullanılmıştır.

İşçinin iş aktiyle bağlı kalmayacağı bütün haller dördüncü fıkradaki (İşçiler hakkındaki fesihler) tabirinde mündemiştir. Bununla işçi tarafından vaki olacak feshi ihbarlarla bunu tahdit etmek ne müessesenin mahiyeti ne de kanunun maksat ve gayesi itibariyle doğru değildir.

Gelelim makabline teşmil meselesine: İş Kanununun neşri tarihi 12 Haziran 1936 dır. Bu tarihten bir yıl sonra yürürlüğe girmiş olmasına göre bu tarihten itibaren kıdem tazminatına ait onüçüncü maddenin dördüncü fıkrası tatbik edilir. Bu tarihten yani yürürlüğe girmesinden evvel geçen hizmetlere mukabil acaba işçi bu geçen seneler için de bir tazminat isteyebilir mi?

Bu kanunun intikal hükümleri olmadığına göre bu kanunun tatbik şeklini umumi hukuk kaidelerine göre tayin etmek lazımdır. Bütün medeni memleketlerde kanunların makabline şamil olmayacağı - istisnai haller hariç esası kabul edilmiştir. Nitekim Medeni Kanunumuz ve Ticaret Kanunumuz tatbikat kanunlariyle bu esası kabul etmişlerdir. Mucibi münakaşa olmakla beraber İş Kanununu bir amele kanunu addetsek dahi makam tazminatı mali bir mükellefiyet olduğuna göre buna ait hükmün makabline şamil olmaması lazımdır.

Kıdem tazminatı akti değil kanuni bir mahiyet arzeder. Binaenaleyh kanun mevcut olmadığı zamanlarda böyle bir alacağın mevcudiyetini kabul etmek mantıkan da mümkün değildir. Bunun aksine bir hüküm olmadıkça kıdem tazminatına ait kaideyi makabline teşmile biz imkan görmüyoruz. Bu itibarla kanunun meriyetinden evvel geçen yılların hesaba katılması doğru olmaz.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; İş Kanunun makabline şamil olup olmadığı hususunda ihtilaf olunmuştur. Bu kanun amme esasına müstenit ise makabline şamildir. Değilse makabline teşmili icap edip etmiyeceğini tayin etmek lazımdır. Fikrimce İş Kanunu amme esasına müstenittir. Ve işçiyi siyanet etmek ve grev ve sair tehlikeyi önlemek için vazolunmuştur. Bu itibarla mutlak surette makabline şamildir. Amme esasına müstenit olmadığı surette de makabline şamildir. Çünkü, her hadise vukuu zamanında meri bulunan kanun hükümlerine tabidir. Meselemizde vakıa, işçinin işten çıkarılmasıdır. Hadisede amele yeni kanun zamanında işten çıkarılmıştır. Yeni kanun hükümlerine göre kendisine tazminat verilmek lazım gelir. Çünkü, yeni kanunda hizmet müddeti esas tutularak amele lehine tazminat verileceği tasrih edilmiştir. Tazminatın lüzumunda hizmet müddeti esas olunca İş Kanununun yürürlüğe girmesinden önce geçen müddetin de hesaba katılmaması icap eder.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Bence bu meseleyi taalluk ettiği kanunun amme kanunu mudur, değil midir? noktasından çözmeğe hem imkan hem de lüzum yoktur. Bu bir defa ameleyi teşvik için mükafat nevinden iş verene yükletilmiş bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyetin hududunu tayin ederken çok dikkat etmemiz lazımdır.

İş verenin hiç bir kusuru olmaksızın yapılan fesihlerde dahi bu tazminatın verilmesini kabul ediyoruz. Kanunun bir ikramiye olarak işçi lehine ve işveren aleyhine kabul ettiği bu tazminatın kanunun meriyetinden evvelki hizmetlere teşmilini kabul edersek hususi bir hizmet akdine dayanan taraflar arasındaki hak ve vecibelere ait muvazeneyi büsbütün ihlal etmiş oluruz. Esasen kanun koyduğu bir taraflı mükellefiyetle bozduğu bu muvazeneyi daha fazla ihlale müncer olacak bu tarzı tefsir yanlış olur.

Vehbi Yekebaş; Bu kanunun vazında gözetilen hedef nedir? Hedef bugün dünyada her tarafta işçi ve işçilik büyük bir ehemmiyet iktisap etmiştir. Hele bunlar işverenlerle karşılıştığı zaman aralarındaki kavga daha büyük bir ehemmiyet alıyor. Bu itibarla onlara bazen o işten istifade edenler aleyhine ve onların lehine bazı haklar kabul ediliyor. Bazı vikaye ve siyanet tedbirleri almağa zaruret hissediliyor, ona da siyasi lehçede sosyalizm deniyor. Bana öyle geliyor ki, bu kanun sosyalizm kanunudur. Bu kanunun vazı sebebi işçilerin sosyalist mevkilerini tayindir. Sosyalist kanun faaliyetinden maddeten intifa edilen adama, maddeten intifa eden şahıs veya müessese adına, bazı nimetlere mazhar kılmaktır. Bu kanun onu gözettiğine göre makabline teşmili doğrudur.

İntifa eden şahıs veya müessese aleyhine ve intifa edilen şahıs lehine bir himaye kanunu olduğuna göre bu himaye mahza himaye midir. Yoksa bunda gözetilen bir şey mi vardır. Burada gözetilen menfaattir. O bir taraf bu adamın mesaisinden faydalanmıştır, kazanmıştır, evet bunun ücretini de vermiştir; amme bu ücretler ekseriya o kadar azdır ki, bu adam işten çıktığı gün aç kalır.

Beriki faydalanmış; öteki aç kalıyor. Bu sebeple iş dedi koduyu mucip olur. Bunun radikal çaresi bu gibi kanunlar vazetmektir. Filhakika Faiz bey kuvvetli bir noktaya istinat ettiler. Kanun bugün konmuştur. Dünkü işten niye faydalansın. Vakıa kanun bugün konmuştur, amme kazanan fert veya müessese aynıdır. Mesela Devlet dünkü Zingal Şirketini istihlaf etmiştir. Ve dünkü şirketin faydalarından bugün müteneffidir. Dolayisiyle müteneffi olduğuna göre yani onu hukuk ve vecaibiyle istihlaf ettiğine göre bu adamın mesaisinden yirmibeş senedir faydalanan bu hizmetten o adamı, haklı veya haksız, atarlarsa bunun aç kalmamasını nazara almak içinde kanun bir kıstas kabul etmiş, ve sen, yirmibeş senedenberi, ne kadar istifade ettin ise istifadene göre bir bedeli tazmin verecek veya bir fedakarlık yapacaksın demiş, tabir üzerinde durmuyorum. Siyanet, fedakarlık, ikramiye v.s. ne derseniz deyin, ötedenberi ettiğin istifade müddetini nazaran alacağım böyle olunca kanunun vazundan işçi istifade ediyor. Burada yalnız bir şey var. Birinde eski müesseseyi Devlet istihlaf etmiş, diğerinde Belediye onun yerine geçmiştir. Ve bir müessese diğerini istihlaf edince istihlaf ettiği müessesenin hukuk ve vecaibine sahiptir. Asıl müessese bu vaziyetten yirmibeş senedenberi istifade ettiğine ve intifalarına mukabil de o nisbet dairesinde bir tazminat ödemekle mükellef olduğuna göre onu istihlaf eden müessesenin de aynı mükellefiyete tabi olması lazımdır. Bunun amme esasına üstenit bir kanun olarak konup konmaması noktasında Fevzi Beyle Sabir Beylere bir şey ilave edecek değilim.

Birinci Hukuk Dairesi Başkanı Şefkati Özkutlu; Amme hizmetine ait kanunların makabline şamil olacağına Kanunu Medeninin meriyetine dair olan kanunda sarahat vardır.

Kanun yalnız işverene bir mükellefiyet tayin eden kanun değildir. Eğer böyle olsaydı mükellefiyet de kanunun meriyetinden başlardı. Kanun hem amelenin hem işverenin hukukunu tanzim ediyor. Bunu tanzim edip makabline şamil olacağını söyleseydi mesele yoktu.

Eğer bu taraflardan birisi bir hakkı müktesep hasıl etmiş ise tabii bu kanun bunu ihlal etmez. Farzedelim ki, Elektrik şirketi işçi ile olan mukavele mucibince işçinin hukukunu tayin etmiştir. Bilfarz orada beş günlük demiştir.

Burada Elektrik Şirketi Belediyeye geçmekle işçi bu hukukunu kaybetmemesi lazımdır. Ve amelenin bir hakkı müktesebi var gibi görünür. Yoksa makabline şamil olacak, çünkü; kanun bu adamdan bu adam işten çıkınca şu parayı vereceksin demiyor. Madem ki, sen bu adamdan faydalandın o halde bunları da kaldırırken bir şey vereceksin demiş. İş Kanunundan evvel on sene çalıştırmış on sene de ondan sonra faydalanmış şimdi on senelik tazminat veriyor. Yani 1941 senesindeki karar daha doğrudur gibi geliyor.

Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı Zahir Sencer; Vehbi Bey teşbihlerle çok korkkuttu. Bu bir ihdas mıdır? Yoksa bir mevcudiyeti kabul mudur? Zannedersek, birinin lehine diğerinin aleyhine bir kanun ihdas ediyor. Memleketimizde bir takım müesseseler vardır. Mesela kömür şirketi Hükümete geçtikten sonra iki milyon açık vardır. Kazanç fikri gütmeden bir müesseseyi idame ettirmek isteyen insanlarda vardır. Bilfarz bir müessese vardı. Kanun çıktı ben ayrılıyorum paraları verin deyince hangi müessese ihtiyat düşüncesine maliktir. Bütün amelesine para vermek zaruretinde kalır, şirket mahvolur. Binaenaleyh kanunun ihdas ettiği bir hakkı makabline teşmil doğru değildir. Kanun bir hak ihdas ediyor. İhdas, ihdas anından muteberdir. Aksi halde kanunun çıktığı anda şirkette ayrılmak isteyen amelenin tazminatını elli bin lira sermayesi olan bir şirket 200.000 lira ödenmek suretiyle mahva sürükleriz, hangi kanun bu hakkı haizdir. Belki kanunun esbabı mucibe mazbatasında bazı yazılar vardır, bunların tetkiki lazımdır. Biz burada amme kanunudur makabline teşmil lazım değildir, diyemeyiz.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Müddeti belli olmıyan sürekli iş akitlerinin, iş bitmezden evvel feshi halinde, 3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesi gereğince hükmedilecek tazminatın kanunun yürürlüğe girmeden evvelki zamanlara da teşmil edilip edilmeyeceği hakkında Ticaret Dairesinin yekdiğerine mübayin 1941, 1947 tarihli iki kararından hangisinin kanun hükümlerine uygun olduğu noktası tartışma mevzuunu teşkil etmektedir.

Dördüncü Dairenin Sayın Başkanı Bay Fevzi Bozer; İş Kanunu bir amme kanunu olduğundan onüçüncü madde hükmü kanunun yürürlüğe girdikten evvelki zamanlara da şamildir. Fesih de kanun yürürlüğe girdikten sonra vuku bulmuştur. Binaenaleyh evvelki müddetler de göz önünde bulundurulmak suretiyle tazminat hükmolunmak gerekir buyurdular. Fakat İş Kanununun bir amme kanunu olduğu hakkında delillerini açıklamadıkları cihetle görüş ve düşünüşleri mesnetsiz kalmaktadır.

İş Kanununun yürürlüğünden evvelki zamanlara şamil olup olmadığını tayin edebilmek için bu kanun bir amme kanunu mudur? Yoksa hususi hukuk alanına giren bir kanun mudur? Evvel emirde bu cihetin halli gerekir.

Borçlar Kanununun hizmet akdine müteallik onuncu babı hükümleri, son zamanlarda gelişen içtimai ve iktisadi icaplar dairesinde işveren ile işçi arasındaki münasebetleri gereği veçhile düzenlemeye yeterli görülmemiş, zamanın gelişen icapları dairesinde ayrı bir mahsus kanun ile işverenle işçi arasındaki münasebetler yeniden 1937 senesinde düzenlenmiştir.

İşverenle işçinin hak ve borçlarını gösteren 3008 sayılı İş Kanunu, Borçlar Kanununda olduğu gibi, amme hukukuna müteallik bazı hükümleri muhtevi olmakla beraber, hususi hukuk alanına giren bir kanun cümlesindendir.

İçtimai ve iktisadi mülahazalarla Devlet müdahaleyi lüzumlu görerek zamanın gelişme ve icaplarına göre 3008 sayılı İş Kanunu düzenlenmiştir.

Amme kanunundaki unsurlar burada tamamen mevcut değildir. Bu kanun tarafların hak ve borçlarını göstermekte olup amme kanunlarında olduğu gibi mevzuu mükellefiyet değildir.

3008 sayılı kanun; sermaye ve emeği eşit olarak göz önünde bulundurmaktadır. İçtimai bakımdan işçilerin hak ve menfaatleri kadar iktisadi bakımdan daima emniyet ve istikrar arayan sermayeyi de korumuştur. Kanun iki tarafın hak ve borçlarını, memleketin yüksek menfaatını göz önünde bulundurmak suretiyle, telif eylemeği hedef tutmuş ve birini diğerine asla takdim ve tercih etmemiştir. Bir işyerinin açılmasının ve işletilmesinin iktisaden yurda sağlayacağı faydalar tafsilden müstağnidir. Açılan işyeri ve işletme ile çalışmak zaruretinde kalmış bir vatandaş işsizlikten kurtarılmış ve hayatını temin edecek bir bilgi sahibi olmuş oluyor. Sermayesiz bir emek bahis konusu olamayacağı cihetle emek ve sermayenin birbirine takdim ve tercihi bir suretle caiz olamaz. Bu cihet göz önünde bulundurulmaksızın sermaye sahiplerinin mali vecibelerini genişletmek suretiyle onüçüncü maddenin yorumlanması, sermaye kadar işçinin de menfaatına uygun düşmez. Emniyet ve istikrar arayan sermaye sahiplerini iktisadi faaliyetlere girişmekten alıkoyar ki gaye olan yurdun iktisadi inkişafı sağlanamaz.

Yukarıda arz ve izah eylediğim sebeplerden ötürü 3008 sayılı İş Kanunu, hususi hukuk şumulüne giren bir kanundur. Onüçüncü maddedeki Hak ve Borçlar Kanunu yürürlüğe girdikten sonra doğar. Sarahat olmadıkça yürürlükten evvelki zamanlara teşmiline hukuk kuralları bir veçhile müsait değildir. Ticaret Dairesinin son kararı kanun hükmüne ve içtimai ve iktisadi icaplara uygundur.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sabir Erbil; İşçi ile iş veren arasında bu kanundan evvel bir hak vardır, bu cihete Şefkati Bey ne buyurdular.

Kemal Bey hak ve vecibeleri tanzim eden bir kanun dediler. Tenakus vardır. Böyle hak ve vecibeleri tanzim etmişse ihdas yoktur. Sermaye ve sermayedarlar arasında tedavül ederse bu siledir, ücret değildir, tazminat değildir, nafaka değildir, muaveneti nakdiyedir.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Zamanımızdaki kaidelere göre halledelim.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sabir Erbil; Maruzatım 1941 tarihli karar doğrudur.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; İş Kanunu, vazındaki maksat ve gayeye göre, bir amme kanunudur, maksat amele hukukunu siyanettir. Bu siyanet memleket ve millet için mefruz olan tehlikeyi bertaraf etmek için düşünülmüştür. Ameleye bu parayı vermekle onu istihdam eden müessese iflasa uğramaz, uğramamıştır. Zira, verilecek tazminat sermayenin % birini bile teşkil etmez. Kanunda şu kadar müddet hizmet edenlerle tazminat verilir diyor. Yani hizmet müddeti esastır bundan başka kanunun meriyetinden evvelki hizmet müddetinin nazara alınmayacağı hakkında bir sarahat dahi yoktur. Binaenaleyh bu metinden hem evvelki hem de sonraki hizmetleri muradettiği anlaşılır. Bir misal arzedeyim: Tekaüt kanununda kırk sene hizmet eden memurlara ikramiye verileceği tasrih edilse meriyetten önce geçen süre hesaba katılmayacak mı? Elbet katılacaktır.

Vehbi Yekebaş; Şunu arzedeyim ki; hizmet tazminatının makabline teşmili suretiyle işveren müesseselerin yıkılacağına kani değilim. O aldığı menfaatten bugün bir ihtiyat ayırıyor. Dün kömür müessesesi kazanıyordu, bugün zarar ediyor, amma bu zarara rağmen yine bu fedakarlığı yapıyor.

Ticarette bugün zarara çalışır amma yarın edeceği karı düşünür. Öyle olmasa acaba kar etmeyerek çalışan müesseselerin vaziyeti ne olurdu. Bugün kar etmeden, kar etmek ihtimalini düşünmeden çalışan müesseseler yoktur. Yalnız hayır müesseseleri vardır. Yoksa bütün dünya cennet olurdu. Hilalîahmer bile bazı teşebbüslerde evvela menfaatını düşünür. Bilahare hayra sarfeder. Sermayelerin ortaya dökülüp dökülmiyeceği meselesi üzerinde durmayacağım. Sosyalizmde bu mesele mucibi münakaşadır, buna başlamıyorum. Bu kanun sermaye ile sayyin muvazeneye konmasıdır. Kanunun hulasası budur. Esbabı mucibeyi kısaca arzettim.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Dairemizde yeni bir içtihat vazederken, kanunun bir hükmüne mana verirken o mesele hakkında ilmi ve kazai içtihatlardan yerli ve yabancı dillerde intişar etmiş ne varsa tetkik edip, kanaatımızı bu ilmi esaslardan da mülhem olarak tesis ederiz. İlmi mesailde bu yolu daima hakka götüren en salim bir yol addetmekteyiz. Bu işte de müellifler bizim noktai nazarımızdadırlar.

Sayın Bay Fevzi kanunun mutlak sarahatına dayanarak teşmili muvafık buldular. Biz kanunu iki tarafın mükellefiyetlerini nazara alarak tefsir edeceğiz. Bir taraf lehine konan bir hükümde tahmil edilen bir mükellefiyette bilakis hilafına yani makabline teşmil edilmesi yolunda bir sarahatı aramak mevkiindeyiz. Yoksa böyle bir sarahatın olmaması bizi böyle bir mükellefiyetin kabulüne mecbur edici bir hüküm olarak kabul zorunda bırakmaz. Tekaüt hükümlerine istinat etmek istediler. Böyle bir Tekaüt Kanunu henüz çıkmadığına göre bunun münakaşası lüzumsuzdur. Diğer mütalaaları, hissiyata hitap oluyor. Burada yeri olmamak lazımdır. Demeleriyle oylara baş vurma neticesinde karar nisabı hasıl olamadığından gelecek oturumda tekrar gereği düşünülmek üzere talik kılındı.

(3.11.1948 İkinci Oturum)

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Biz dairemizde verdiğimiz kararların mümkün olduğu kadar ilim ve nazariyata uygun olmasını isteriz. Mantık ve sadece kendi görüşümüz bize rehber olmaz.

Bunu hem hak ve adalete yaklaşmak hem de bu müessesenin itibarını korumak bakımından zaruri sayarız. Bu mesele hakkında yüksek heyeti aydınlatmak ve bu mevzuda ilmin ve nazariyatın sözünü de söylemiş olmak için ihtilaf konumuzu etüt etmiş olan İstanbul Üniversitesi medeniyecilerinden Profesör Ferit Saymen´in bir tetkikini ve neticedeki mutalaasını arzetmeyi faydalı görüyorum. (Yazı okundu.)

Bu işe ait esbabı mucibe layıhasında aydınlatıcı bir nokta görmediğim için layıhayı getirmeğe lüzum görmedim. Sade bu maddenin tatbiki hakkında neşrettiği nizamnamelerde Çalışma Bakanlığı bu makaleden de istifade etmiştir.

Makabline şümul meselesine taalluk eden noktaları da okuyorum. (Okunur)...

(Devamla) iki tarafın münasebeti iki tarafa hak ve vecibe tahmil eden bir hususi hukuk münasebetidir. Yeni bir kanun tedvin ediliyor. Ve bu kanun bir taraf lehine diğer taraf aleyhine bir mükellefiyet tahmil ediyor. Bu mükellefiyet iki taraf arasındaki münasebete ait muvazeneyi bozan bir mükellefiyettir. Biz bunu ne şekilde tefsir edeceğiz. Acaba hususi bir mahiyet arzeden aktin kanunun neşrinden evvelki tatbikatına teşmil edecek miyiz? Mesele budur.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y.K. Arslansan; 3008 sayılı İş Kanunu; bir amme kanunu mu? Yoksa hususi hukuk alanına giren bir kanun mudur? İşin aydınlanması bakımından bu hususta tanınmış iki Profesör´ün eserlerine istinaden görüş ve düşünüşüm hakkında ek maruzatta bulunmak istiyorum.

Bordo Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörlerinden Julien Bonnecase 1339 tarihli (İnhoducton a l´etude droit) adlı eserinde:

Amme hukuku; bir taraftan Devletin ve amme hizmeti gören hükmi şahısların hukuki bünyesini ifade eden ve diğer taraftan bu uzuvla ve sonrada fertler arasındaki rabıta ve münasebetleri idare eden kaide ve müesseselerin mecmu heyetidir.

Hususi hukuk : Münhasıran hususi menfaatlere ait olmak üzere bir taraftan amme mefhumu dışındaki hak ve rabıtaları idare eden diğer taraftan da aile teşkilatında olduğu kadar şahsiyet mefhumunun gerçek şahıs ve topluluğa ve hususi teşebbüsten doğma zümre ve tesislere uygulanmasında hakim olan kaide ve müesseselerin mecmuunun heyetidir, diyor.

Amme hukuku: Anayasa, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, Usul Hukuku, sonra kabul olunan yeni bir terim (ıstılah) ile bütün Adalet Teşkilatını da kapsayan usule müteallik hukuk, Devletler hukuku.

Hususi hukuk: Medeni Kanun, Kara ve Deniz Ticaret Hukuku, İş Hukuku, ve saire olarak gösterilmiştir.

İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi eski Dekanı Profesör Hıfzı Veldet Medeni Hukukun Umumi Esasları isimli eserinde (sahife 30) da amme hukuku taksimatında gösterilen hukuktan başka son zamanlarda çok inkişaf eden bir takım amme hukuku veya Devlet Hukuku da buraya girer.

Gösterilen hukuk dallarından başka Toprak Hukuku, İş Hukuku, Fikir Hakkı, Sigorta Hukuku, Maliye Hukuku gibi hukuk dalları (sahife 36) vardır ki, bunlardan mühim bir kısmı Medeni Hukuk ve Ticaret Hukuku çerçevesine ve bir kısmı da İdare Hukuku çerçevesine girdikleri cihetle bahsolunan sistem ve tasnif içinde ayrıca gösterilmemiştir.

Son çağda; eskiden hususi hukukun düzenlediği alanlara yavaş, yavaş Devlet müdahale etmeğe başladı. Bu suretle amme hukuku alanı, hususi hukuk alanının zararına olarak genişlemeye yüz tuttu. Bugünkü durum gözden geçirilecek olursa, her iki hukuk alanı arasındaki haddin memleketten memlekete bariz bir şekilde değiştiği görülür.

Mesela: Ferdiyetci memleketlerde hususi hukuk alanı Totaliter memleketlerinkine nazaran daha geniştir. Onlarda Şemendöfer nakliyatı, Uçak, nakliyatı, Radyo neşriyatı ve işletmeleri hususi şahıslara veya teşekküllere bırakılmıştır. Bu münasebetlerin en çoğunu hususi hukuk tanzim eder. Halbuki Totaliter memleketlerde ise bütün bu alanlar Devlete aittir. Ve bunlara giren münasebetleri amme hukuku tanzim etmektedir.

Türkiye´de dahi yukarıda sayılan hususlar ve bundan başka İnhisarlar ve – bazı hususlarda – İktisadi Devlet Teşekkülleri amme hukuku çevresine girdiği için alan eskisine nazaran gittikçe genişlemektedir. Deniliyor.

Profesör Julien Bonnecase ve Profesör Hıfzı Veldet´in yazıları da gösteriyor ki, her memleketin mevzuatına ve içtimai ve hukuki telakkilerine göre İş Kanunları amme veya hususi hukuk kanunları sayılmaktadır. Geçen oturumda açıkladığım gibi Borçlar Kanununun hizmet aktine müteallik hükümleri ihtiyaca yeterli görülmediğinden işveren ve işçinin hak ve borçları 3008 sayılı İş Kanunu ile düzenlenmiştir. Nasıl ki Borçlar Kanununun hizmet aktine mütedair onuncu babı hükümleri bir amme hukuku değil hususi bir hukuk cümlesinden ise, bizim memleketimiz mevzuatına ve içtimai ve iktisadi telakkilerine göre 3008 sayılı kanun hususi hukuk şümulüne giren bir kanundur.

Borçlar Kanununun hizmet aktindeki amme hukuku cümlesinden bulunan 318 ve 337 inci madde hükümleri Borçlar Kanununun mahiyetinİ değiştirmediği gibi İş Kanunundaki mevcut amme hukukuna, amme intizamına müteallik hükümlerde İş Kanununa bir amme kanunu mahiyetini izafe edemez.

İş Kanunu, işveren ile işçi arasındaki hak ve borçları düzenleyen hususi hukuk alanına giren bir kanundur. Mevzuu, hakimiyet esasına dayanan bir mükellefiyet olan amme kanunu değildir.

Sayın Ticaret Başkanı tarafından tartışma mevzuuna taalluk eden kısımlarını okudukları Doçent Ferid Saymen´in yazısında da belirtildiği veçhile 3008 sayılı kanunun onüçüncü maddesi hükmünün kanunun yürürlüğe girdikten evvelki zamanlara da teşmil edilebilmesi kanunda sarahat bulunmasına bağlıdır. Halbuki kanunda böyle bir sarahat bulunmamaktadır.

Bundan başka şirketin statüsü ve iş veren ile işçi arasındaki bağıt hükümleri de göz önünde bulundurulmak gerekir.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Kıdem tazminatı bakımından işçinin bu tazminatı işverenin kusuru halinde alması her zaman mümkündür.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; İş Kanunu, biz Borçlar Kanununun tanzim ettiği bir hizmet aktidir. Ancak amme intizamını alakadar eden hükümleri de vardır. Nitekim 13 üncü madde bu kabildendir. Tazminat meselesi tarafların irade ve ihtiyarı nazara alınmıyarak tanzim olunmuştur.

Medeni Kanunun tatbikati hakkındaki kanunun üçüncü maddesi mucibince meriyetinden itibaren İş Kanunu hükümlerine tabi olur, şayet kanunun maksadı kanunun meriyetinden sonraki beş sene olsaydı bunu ayrıca sarahatla gösterirdi, böyle bir hüküm koymamıştır. Buradaki hüküm mutlaktır. Itlakı üzerine cari olur.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sabir Erbil; Fevzi bey meseleyi arzettiler. Medeni Kanunun mevkii meriyetine ait kanunda bu noktayı açıkça söylüyor. Kimse Kanunu Medeni amme kanunudur demiyor. Amme intizamına müteallik hükümler ammeye mütealliktir. Ferit beyin makalesinde bu tazminat değil geçmiş hizmete mukabil bir mükafattır diyor. Böyle olunca hizmet ister İş Kanunundan evvel olsun ister sonra; yani işçi kapı dışarı edildimi açıkta kalmadın demektir. Hizmet akti hakkındaki, küçüğün tasarrufu hakkındaki hükümlerin bu hadise ile alakası yoktur (B.K. Madde: 316 317).

İş Kanunu işverenle işçi arasında umumi bir mukaveledir. Mademki böyledir umumimukaveleye aykırı olan hususi akitlerde hükümsüzdür. Nasıl olurda müddeti tecezzi ettirebiliriz. Nasıl olurda ıtlak üzere vazolunan hükmü parçalayabiliriz. Tatbikat Kanunu hükümlerine göre bu hizmeti ister İş Kanunundan evvel olsun ister sonra; parçalamamasıdır.

Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı Zahir Sencer; Kanunlara mutlak surette amme ve bahusus kanundur diye damga vurmamalıdır. En hususi kanunda bazen amme mahiyeti alabilir. Bu noktada durmamız fazladır. İş Kanunu bir çok hususlarda amme hukuku namına hareket etmekle beraber mutlaka amme Kanununun makabline gidemeyeceğini nereden çıkarıyoruz. Ceza Kanunu da amme kanunudur. Bunda bile makabline şamil olan hükümler vardır. Tekaüt Kanununu bununla mukayese edemeyiz. Bunda parayı verecek Hükümettir. İş Kanununda parayı verecek ferttir. Hükümet Varlık Vergisi gibi bir kanun ihdas eder ve nereden verileceğini düşünmez. Bu vergi kanunu, mükellefiyet kanunu başkadır. Ahmet, Mehmet için vecibe tahmil eden kanun başkadır. Bu kanun ancak meriyet tarihinden muteber olur. Çünkü, bunu Hükümet vermiyecektir, Ahmede Mehmed´e tahmil edilmiştir. Ahmed´e Mehmed´e vecibe tahmil eden kanun sarahat olmadıkça makabline şamil olamaz. İş Kanunu meriyete girdikten sonra Devlet ben şu şartları koydum, eğer sen bu fabrikayı istersen işletebilirsin demektedir. Tekaüt Kanunu makabline şamildir. Çünkü, o mecburiyetle yapılmıştır. Hani Tekaüt Kanunundaki hakkı müktesepler ne oldu. Kanunun buna müteallik hükümleri tehir edildi. Hükümet kendi hesabına yaptığı vecibeleri geri alıyor. Nasıl olur da fert hesabına yapılan vecibeleri makabline teşmil edebilir. Mutlak olan maddeye parçalamıyoruz. Mutlak olan madde kanunun meriyeti tarihinden itibaren geçen müddeti nazara almaktır. Biz her şeyi bıraktık, işçiyi himayeyi düşünüyoruz. İş Kanununun amelinin aleyhindeki hükümleri bu kanunun neşrinden bir sene sonraya talik edildiği halde sermayedar hakkında neden teşmil ediyoruz.

Devlet eğer kendi kesesinden ödenecek tazminat için bir şey ihdas ederse o zaman makabline teşmil eder. Devlet bugün neşrettiği kanunla sermayedara yirmibeş sene evvelki hizmete göre bir mükellefiyet tahmil edemez. Daima sermayedarı yıkmış oluyoruz. Sermayedarın kazanç temin ettiğini ve ameleyi istismar ettiğini söylüyoruz. Bunu iddia edebilmek için bilançoyu tetkik etmek lazımdır. Bitaraf olalım ne amele vardır ne sermayedar vardır. Her ikisi de ferttir. Binaenaleyh kanunun vaz ettiği hükümler kanunun neşri tarihinden muteberdir.

Vehbi Yekebaş; Hizmet ikramiyesinin nereden geldiğini, neden münbais olduğunu geçen celsede kısaca izah etmiştim. Necmettin Zahir beyin muhafazakar tenkitlerine yine de teşekkür ederim. İnsanlar ötedenberi, hatta bir nakısa olarak, kıskançtır, bu kıskançlık bilhassa varlıklara karşıdır. Her varlığı her yoksul kıskanır bu yalnız sermayeye mahsus değildir. Alimi cahil, sıhhatli ve gürbüzü mariz ve malul; hatta güzeli çirkin ...... ilah kıskanır. Bu tabiat beşeriyet icabıdır. Bunun fevkine çıkan, kendilerinde olmıyan ehliyetleri bitaraf bir muhakeme ile tastik ve tasvip eden fertler ekalliyette kalır, umumi ahlak böyledir. Bu cümleden olmak üzere sermayedarı yıkmayalım; amma ne çare ki insan hilkatinin fıtri zaafı buna münafi.

İnsanlar cemiyet halinde taazzuv ettikleri zaman bu kıskançlık biraz daha artmıştır. Bundan dolayı yoksullar varlıklının malına göz koymuştur. İşte nizamı içtimaiyi muhafaza mülahazası buna müstenittir. Ta Eflatundan bugüne kadar bir çok mütefekkirler varlıkla yokluk arasında bir muvazene tesis etmek istemişler. Bunun tesisi için bu yoksullar ki, işçilerin bu sayini kim çalıştıracak? Tabii sermayedar, kazanç ikiye bölünecek işte kavga buradan çıkıyor. Ondokuzuncu asrın birinci nısfının sonlarında toplanmış olan birinci enternasyonalden sonraki teşekküllerle bu kavga çok büyümüştür. Çünkü, mesela: Krupp fabrikasında 300 bin kişi çalışır ve bundan sade Krupp´un varisleri istifade eder. İşte enternasyonalciler ve onların fikrine taraftar olanlar bu 300 bin kişinin sayinden bir kişinin istifadesine mani olmak isterler. Bilhassa irse itiraz ederler; Krupp´un kendi icadiyle vücut verdiği çalıştığı, kurduğu müessesede evlatları için bir hak isbatına hiç yanaşmak istemezler.

İşte Sosyalizm denilen şey böyle taazzuv etmiştir. Bunun muhtelif şekilleri vardır, üzerinde durmayacağım. Komünizm, Kolektivizm, Etatizm, Totaliterizm (ilah) suretinde bunun muhtelif ve mütehalif şekilleri vardır.

Bu şekilde şayi ile sermaye arasında kavga başladıktan yeni mesai tarzları ve iktisadi müesseselerde say fikri say hakkının rüçhani fikri gittikçe büyüdükten sonra sermayedarı, maruz kaldığı tehlike ve ondan cemiyetin göreceği zarar itibariyle, himaye etmek isteyenler korkmuşlar; ve bunu müdafaa edenlerin en başında da bulunanlar bunların radikal şeklinin tahakkuku kabiliyeti bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

Mektepte talebe iken bir makale okumuştum. Fransada Sosyalizm´i önlemek için Fransız servetini Fransız ferdine taksim etmeği düşünmüşler adam başına 35 lira düşmüş. Bu onlara bir menfaat temin edemeyeceği halde Fransız iktisadiyatını yıkacağı cihetle sermayenin himayesini intaç etmek gerektir. Sayi fikrinin hareketi sermayedarı yıkacaktır. İşte bunun önüne geçmek için sayi erbabının hastalığına yetişmek, çocuğunu okutmak ve saire kabilinden bazı zaruri ihtiyaçlarına yetişmek ve bunun en başında da bazı ikramiye vermek düşünülmüştür. Bu sermayenin yıkılmasını önlemek için sayi eshabının işten çıktığı gün aç kalmaması çaresine baş vurulmuştur. Vakıa bizde henüz Sosyalizm vücut bulmamıştır. Siyasi fırka, iktisadi faaliyet olarak taazzuv etmemiştir.

Memlekette yeni yetişen idraksiz gençler arasında Komünizme meylanlar görülmüştür. Zavallı ameleye bunlar "Sen ne sürünüyorsun" diyeceklerdir. Ve servetin umumi inkısamından ona, sefaletini önleyecek bir kemiyet düşmiyeceğini, bunun imkansız olduğunu bildirmiyecekler onu yalnız isyana tahrik edecekler, kıskançlık hislerini kamçılayacaklar. İşte bunun önüne geçmek için Devlet "Sen de sürünmiyeceksin; işte sana ikramiye temin ediyorum. Sen müstemirren saye devam edersen devam ettiğin mesai nisbetinde seni mükafatlandıracağım" diyor. Bu pay ayırma bir vecibedir, diyen Beşinci Daire Başkanı Bay Kemal Arslansan´dan bu hususta ayrılıyorum, bu vecibe değildir. Çünkü vecibeler şebih akitler veya akitler neticesinde taraflar için mütekabilen vücut bulan şeylerdir. Burada böyle bir akit veya şebih akit yoktur. Biri çalışmış diğeri ona ücret vermiş, tarafların karşılıklı taahhütleri hitam bulmuştur. Buradaki vecibe işverenin iş görene verdiği ücrettir, bundan başka bir şey yoktur. Bu doğrudan doğruya bir mükellefiyet, bir mükafat, bir ianettir. Bay Sabirin kullandığı sıle tabiri, bir az eski de olsa, yardım manasını müfit olmak itibariyle, tam yerindedir. İşçi lehine, işveren aleyhine tesis edilmiştir. Mükellefiyet daha doğrusu yardım olunca bu ne zaman meydana gelir. Bay Zahir Sencer bu tekaüt ikramiyesine kabili kıyas değildir dediler. Bu hususta da kendilerine iştirak edemeyeceğim, bence tekaüt ikramiyesi de, bir nevi mükafattır. Binaenaleyh bir vecibe teşkil etmez. Nitekim mükellefiyetler de vecibe teşkil etmez, saltanat devrinden beri memuruz bu mükafatı Meclis kendi kesesinden vermiyecektir. Meclis ancak, vazedilen kanunlarla taayyün eden iratları Devletin masraflarına taksim eden bir müessesedir. Kaldı ki, bunu kendi kesesinden ödemeyi düşünse de ayrı ahkama tabi olması lazımdır. Bu itibarla bana öyle geliyor ki, evvela bunu umumi veya hususi hükümler şeklinde ayırıp makabline şamildir veya değildir demeye ihtiyaç yoktur, buna lüzum görmüyorum. Bay Fevzi geçen celsede uzun izahat verdiği için üzerinde durmuyorum. Bu celsede bu noktada çok ısrar edildi. Esasen mahz isabet olduğu halde yerleşmiş telakkiler karşısında pek radikal bir fikir olduğu için korkumdan söylemedim. Fakat fikrimin tamamının izahı için bu sefer söylemek ıztıranadayım Haddı zatında kanunlar makabline şamil midir, değil midir? Bu Avrupada esaslı münakaşa mevzuu olmuştur. Aşağı yukarı olarak kabul edilmiştir ki, esas itibariyle kanun makabline şamil değildir. Halbuki kanunlar amme ihtiyacını temin eden hukuki düsturlardır. Eğer kanun ihtiyacı temin edemezse dahi iyisini yapmak için o ihtiyaca intibak edecek yeni kanun vazediliyor. Son asrın hukukçularının iddiası budur. Öyle ise gerek Doktrin, gerek ihtiyaçlarla tetabuk bakımından yeni kanunlar daha mütekamildir. Şu halde kemale mi tatbik edilmeli nakısa mı: Öyle zannediyorum ki, Sayın Bay Faizin nakısanın tatbikinde ısrar etmezler. Zecri kanunlar men kanunlarıdır. Kanun falan şeyi menetmiştir, buna riayet etmezsen seni şu şekilde zecredeceğim. Adam bu şekilde düstur konulmadan neyin menedileceğini neyin zecredileceğini bilemez. Geçen celsede Bay Zahir de vaktiyle sermayedar bu mükellefiyeti bilmezdi demiştir. Mükellefiyeti bilmemek yani, izahları gibi, vaktiyle ihtiyat akçesi ayırmamış, ayıramamak meselesi mevzuubahis olamaz.

Bir sanat Bankası son beş senelik bilançosunu çıkararak ben beş senedir zarar ediyorum derse bu ihtiyat akçesini ayıramamış demektir. Binaenaleyh bu hususta medarı itizar olamaz. Ayırsın ayırmasın; kar etsin, etmesin; sermaye amelenin müşterek mesaisinden istifade eylemiş çalışan işçi olan adamlar için o kudretin mesaisi devam etmiştir.

Amele sermaye hesabına muttariden çalışınca bu mükafata müstehak olur, sanıyorum. Bu hükümle de sermayedarın istismar edildiği fikrinde değilim. Bunu açıklamak isterim ki, Bay Necmettin Zahirin ameleyi istismar ettikleri yolundaki söze alınmıyorum. Çünkü ben Sosyalist değilim.

Birinci Ceza Dairesi Başkanı Fuat Tuğcu; Bay Vehbi Yekebaş meseleyi çok karıştırdı, nereden başlıyacağımı bilemiyorum.

Hukuku amme bahsi ile intizamı amme bahsi arasında müellifler hayli fark buluyorlar. Bu iş kanunu sosyalist kanun değildir. Sosyal kanundur. Esas itibariyle bu kanun grevi tanımaz. Sosyalist mezhebinin çıkardığı Sosyalist kanunu değildir. Makabline şümul meselesini her iki hukuk nazarında tahlil etmemiz lazımdır. Kanun işverenle işçiyi nasıl tarif ediyor. Kanuna göre her ikisi arasında bir akit tehaddüs ettiği anlaşılır.

Şu halde hususi mahiyet arzeder. Maamafih müelliflerin her iki hukuk sahasını ayırmak isteyen kriteryumlar henüz tavazzuh etmemiştir. Kah hususi hukuka kah amme hukukuna girmektedir. Mesela aile hukukunu tanzim eden hukuk acaba hangi zümredendir. Bazı müellifler bunu hukuku hususiye zümresine ithal ederler.

İş Kanunu akit bakımından hukuku hususiye zümresindendir. Sigortalar bakımından amme hukukuna intikal ediyor. Şu halde kısmen amme kısmen hususi hukuk zümresindendir. Müellifler hususi hukuk zümresinden olması mutlak makable teşmilini icap ettirmez diyorlar.

Bay Sabir Medeni Kanunla tatbikat kanununu karıştırdılar. Burada işaret amme hukukuna talluk etmez. Bunlar fertlerin iradesinin izharından sonra tahmil edilen şekle tabi vecibelerdir. Binaenaleyh müdahale şekil bakımındandır. Amme hukuku ile alakası yoktur. Bu maddelere istinaden bir işi makabline teşmili hukuk esaslarına uygun bir kaide değildir. Vasiyetname tahriri olacaktır. Devlet buna intizamı amme bakımından şekil vermek istiyor. Fakat fert iradesini izhar etmeden Devlet müdahale edemez.

Bu iş işverenin aleyhine sayın bayın dedikleri gibi mükellefiyet ise makabline teşmil edilmemesi bir kat daha tezahür eder. Çünkü mükellefiyetler ancak bir kanunun neşrinden sonra bir adama tahmil edilir.

Bir kanun neşri tarihinden muteber midir değil midir? Bir içtihat vardır. Burada deniliyor ki, eğer kanun neşri tarihinden itibaren bir takım mükellefiyetler tahmil ediyorsa sadece bunun gazete ile ilanı kafi değildir. Bunun iki ay içinde köy, köy halka ilanı lazımdır. Ancak bundan sonra demek ki, kanunun neşri tarihinde mükellefiyete tahmil eden şeyin mükelleflerden tahsili için bile mükellefin ıttılaı aranmaktadır. Bundan çıkan netice o andaki mükellefiyetleri bile Vazu Kanun derakap mükellefe tahmil edemiyor. Hukuku amme tek budur. Amme kaidesi olsa bile sarahat lazımdır.

Borçlar kanunun tatbikat kanunu bile eşkale ait mükellefiyetleri ihtiva etmektedir. Şu itibarla Ticaret Dairesinin ikinci kararı doğrudur.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; İş Kanununun onüçüncü maddesine göre halledeceğimiz mesele müddetin hesabında İş Kanununun meriyetinden evvel geçen müddetin hesaba katılıp katılmamasından ibarettir. Bunu da onüçüncü maddenin sarih metni halletmiştir. Çünkü, maddenin metninde (beş seneden fazla olan her tam hizmet senesi...) denilmektedir. Bu itibarla hizmet süresini parçalamak; caiz olmaz kanunun ruh ve maksadına ve hakkaniyet prensiplerine aykırı olur.

Ticaret Dairesi Başkanı Faiz Yörükoğlu; Hallini istediğimiz mesele bu değildir. Amme kanunları her zaman makabline şamil değildir. Makabline şamil olan ahlaka ve adaba ve amme intizamına ait hükümlerdir. Burada öyle bir vaziyet yoktur ki, münakaşasını yapalım. Mükellefiyeti kanun getirdiğine göre kanunun meriyeti tarihinden itibaren muteber olması lazımdır.

Baha Arıkan; İş Kanununa göre işçi ile işveren arasındaki münasebet malumudur. Bilfarz onbeş bin amelesi olan bir müessese var. Kanun neşredildi. Bir sene zarfında ben ameleye şu kadar para vereceğim diye hazırlandı. Ve kanunun meriyete girdiği gün Fabrikayı terkeden bu adama sen buradaki yirmi senelik ameleye para vereceksin diyemeyiz, hiç bir mantık bunu amir değildir.

Başkan; Hakikaten dünyada insanların gayesi mesut yaşamaktır. Fertlerin münasebetini tanzim eden hükümleri tanzim eden kanundur diyor. Fertlerin birbirlerine münasebetini tanzim eden kanunlara hususi, ferdin camia ile münasebetini tayin eden hükümlere umumi kanun diyoruz.

İş Kanununun hangi sahaya gireceği hususu zaman, zaman tereddüdü mucip olabilir. Hakikaten (Juliyen Bonakarsın) o zamanki tasnifi o zamanki zamana uyabilir. Fakat Umumi Harpten sonraki değişiklikler amelenin camia ile münasebetini tanzim eden kanunu o zamanki telakkilere göre tefsir mümkün değildir. Tekrara hacet yok. Ferde hakkının tanımaması harekatın tahdidi gibi şeyler mücerret memlekette huzur ve sükunun temini içindir.

Bu itibarla bizde Hıfzı Veldet´in dediği gibi bunu hangi hukuk çerçevesine sokmak meselesi telakkıye bağlı bir şeydir. İş burada değildir. Muhtelefünfih olan mesele onüçüncü maddenin makabline teşmili meselesidir.

Mali mükellefiyeti makable teşmil doğru değildir dediler. Kanun bir sene sonra meriyete gireceğini beyan etmekle sermayedarların vaziyetlerini ayarlamasını muamelatını tanzim etmek için zaman bırakılmıştır. İntikal devresi ani olmamıştır. Mali mükellefiyetten maksat hangisidir. Eski İş Kanununun tatbikinden evvelki seneleri ihtiva eder mi, etmez mi Kanunlar elimizde bir kaidei hukukiyedir ki, hiç bir zaman değişmez. Ve hadise zamanında meri olan hükümlere göre halledilir. Onuçüncü madde mucibince beş senesi tenzil edildikten sonra geçmiş müddetlerin bir senesi için onbeş günlük tazminat miktarlarıdır. Bir nokta ki, bununla tevemdir. İş altı aydan az sürmüş olan işçi hakkında ilah... Bunlar Borçlar Kanununun umumi hükümlerinden ayrı hükümlerdir. Bir akit fesholunacağı zaman işçi bu itibarla mükellef midir, değil midir? Bu noktada tereddüt var mıdır. Fesih keyfiyeti yeni hükümlere göre hallolunuyor. Halbuki Borçlar Kanununda bu müddet onbeş gündür. Şu halde fesih meselesinde yeni kanun tatbik edilir diyoruz ve tereddüt etmiyoruz, nasıl olur da geçmiş senelerin taalluk etmemesine müteallik meselede tereddüt ediyoruz. Hadise aktin vukuu meselesi midir, fesih meselesi midir? Bunu tefrike sebep yoktur. Aynı hükümler olunca ikiye ayırmak lüzumsuzdur. Kül halinde mütalaası zaruridir. Ahkamı amire intizamı amme meselesi ve bunların tesisi derecesi Medeni Kanunun mevkii meriyetine müteallik kanunda ayrıca tefsir edilmiştir. Binaenaleyh onüçüncü maddeyi böyle anlayacağız. Niçin mali mükellefiyet işverene tahmil edilmiştir. İki tarafta da mükellefiyet vardır. İşçi de akti fesihde ihbarla mükelleftir. İki tarafın irade ve ihbarını nazara almaksızın vazedilen onüçüncü madde ahkamı amiredendir.

Bazı fikirleri karıştıran noktalar var. Tekaüt Kanunu ile mukayese edildi. Burada hizmet edilen müessese meselesi vardır. Bir işçi muhtelif müesseselerde 20 seneye baliğ olan bir hizmeti olsa son girdiği müessesede bana bu kadar para vereceksin diyebilir mi? Şüphesiz diyemez! Şu halde bu müstemirren aynı müessesede çalışan işçi hakkında mevzuubahistir Tekaüt kanununa benzer.

Mesele fesih meselesidir. Bu hukuk kaidesi dünyanın her tarafında muayyendir, telakkiye göre değişir. İş Kanununun ihtiva ettiği hükümleri düşünelim. İş Kanunun maksadı işçiyi sefalete düşürmemek vazife ve haklarını tanzim etmek ve umumi intizamı bozacak şeylerden işçileri menetmektir.

Bizim memleketimizde tedvini sebebine ve ihtiva ettiği hükümlere göre umumi hukuk zümresine girebilir. Mutlaka bir kaidei katiye koymaya imkan tasavvur edilemez. Demeleriyle: Sonuçta;

3008 sayılı İş Kanununun onüçüncü maddesinden anlaşıldığına göre süresi belli olmıyan sürekli iş akitlerinde işveren veya işçi tarafından iş bitmezden önce diğer tarafa ihbarda bulunulmak ve bu maddede gösterilen sürelere de riayet olunmak şartiyle iş akdi fesholunabilir. İş akdi, gerek işveren ve gerek işçi tarafından feshedilmiş olsun, işçinin ücreti tam olarak verildikten başka beş seneden fazla olan her bir tam iş senesi için ayrıca onbeş günlük ücret tutarında bir tazminatın dahi verilmesi gerektiği bu maddenin sarih hükümleri icabındandır. Ancak, İş Kanunu yürürlüğe girdikten sonra vukubulan fesihlerde meriyet tarihinden evvel geçen sürenin meriyet tarihinden sonraki hizmet süresine katılıp katılmayacağı hakkında Yargıtay Ticaret Dairesinin muhtelif kararları arasında ihtilaf tahaddüs etmiştir.

Her ne kadar İş Kanununun 146 ıncı maddesinde "bu kanunun neşri tarihinden bir yıl sonra meri olacağı" yazılı ise de, ihtilafın halli için sadece Kanunun neşri tarihi değil, aynı zamanda tazminat talebine hak veren hukuki hadisenin vukuu tarihi ve Kanun Vazunın maksadı da göz önünde tutulmak icap eder.

Tazminat talebine hak veren hukuki hadise; iş akdinin inikat ve tamamiyetine ve ifası lazım gelip gelmediğine taalluk etmeyip bu aktin feshine müteferri bulunmasına ve fesih keyfiyetinin İş Kanununun yürürlüğe girdiği tarihten sonra vukubulmuş olmasına ve tazminat hakkı; iki tarafın arzu ve iradeleri nazarı itibare alınmıyarak mücerret işçiyi himaye etmek ve bir dereceye kadar zaruret ve ihtiyaçtan kurtarmak maksat ve sebebine dayanmış olduğuna binaen Medeni Kanunun tatbiki hakkındaki kanunun birinci ve üçüncü maddeleri gereğince tazminat süresinin hesabında meriyetten evvelki hizmet süresinin de nazarı itibare alınması lazım gelir. Kaldı ki, onüçüncü maddenin metninde (beş seneden fazla olan her bir tam iş senesi için...) denilmek suretiyle tazminatın tayininde mutlak surette hizmet süresi esas tutulmuş ve İş Kanununun yürürlüğe girmesinden evvelki sürelerin hesaba katılmayacağı hakkında bir sarahat dahi bulunması olduğundan evvelki sürelerin hesaba katılması; Adalet ve hakkaniyet icaplarına ve kanunun ruh ve maksadına uygun olur.

İşte bu sebeplere binaen İş Kanununun onüçüncü maddesindeki hizmet süresi, bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce geçen sürenin dahi katılması gerektiğine birinci oturumda üçte iki çokluk olamadığından 3.11.1948 tarihli ikinci oturumda salt çoklukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 03.11.1948 T. E:1948/11, K:1948/7


 

Hafta Tatili Kanunu hükümlerine aykırı hareketlerden doğan davalarda dahi Cumhuriyet Savcılarının, diğer kamu hakları davalarında kullandıkları hakları kullanmağa ve yaptıkları görevleri yapmağa ( hükümleri temyiz yoluna başvurmağa ) yetkilerinin olduğu-

IBK. 13.02.1935 T. E: 68, K: 1

DAVA : Hafta Tatili Kanununa aykırı hareketlerden dolayı verilen hükümleri Cumhuriyet Müddeiumumilerinin temyize salahiyetleri olup olmadığı hususunda Temyiz Mahkemesi 3 üncü Ceza Dairesinin 4/kanunuevvel/928 tarih ve 17315/14396 no´lu ilamile 20.3.934 tarih ve 8929/2621 no´lu ilamı arasında hasıl olan içtihat ihtilafı üzerine 13/şubat/935 tarihine müsadif çarşamba günü toplanan Hey´eti Umumiyeye Başmüddeiumumi Nihat dahil olduğu halde 46 zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra hadise bir kerre Birinci Başkan İhsan Ezgü tarafından izah edilerek reye konuldukta :

KARAR : Hafta Tatili Kanununu meydana getiren sebebler belediyeye varidat bulmaktan ziyade işçilerin hak ve sıhhatlerini korumak ülküsüne dayanmakla beraber kanunda umumî hükümlere muhalif bir sarahat ve istisna da bulunmamasına ve çektirilmesi de umumî esaslara bağlı bulunan bir para cezasının tahsilinden sonra yalnız bir mercie tahsis kılınmış olması da o cezanın kanun bakımından neliğini değiştiremeyeceğine göre, Hafta Tatili Kanunu hükümlerine aykırı hareketlerden mütevellit davalarda dahi Cumhuriyet Müddeiumumilerininin diğer amme hakları davalarında kullandıkları hakları kullanmağa ve yaptıkları vazifeleri yapmağa salahiyetleri olduğuna toplulukla karar verilmiştir.

İçt. Bir. K. 13.02.1935 T. E:1935/68, K:1935/1


 

Hafta Tatili Kanununu meydana getiren sebeplerin, belediyelere varidat bulmaktan ziyade, işçilerin hak ve menfaatlerini korumak gayesine dayandığı-

IBK. 13.02.1935 T. E: 68, K: 1

İçt. Bir. K. 13.02.1935 T. E:1934/68, K:1935/1

 


 

Zonguldak kömür madenlerinde çalışan amelenin iş sırasında kazaya uğraması sebebi ile şirket aleyhine açılan tazminat davaları ticari muamelelerden ileri gelmeyip yasanın tanıdığı hakka dayanmakta olduğundan bu davalara ait hükümlerin Yargıtay´da incelenmesinin Üçüncü Hukuk Dairesinin görevinde olacağı-

IBK. 26.10.1932 T. E: 17, K: 9

DAVA : Zonguldak kömür madenlerinde çalışan amelenin esnayi sayü amelde kazazede olarak vukuu vefatı üzerine veresesi tarafından şirket aleyhine ikame edilen tazminat davalarından dolayı verilen hükümlerin Temyizen tetkikinde Üçüncü Hukuk Dairesinin 9.2.931 tarih ve 1828/1445 numaralı karariyle Ticaret Dairesinin 21.5.931 tarih ve 1013/1249 numaralı kararı arasında hasıl olan selbî vazife ihtilafının merci tayini suretiyle halli Ticaret Dairesi Yüksek Reisliğinin 28.5.931 tarih ve 45 numaralı müzekkeresiyle talep ve bu babtaki dosya ilam suretleriyle beraber Birinci Riyaset Dairesine tevdi olunmuştur.

Bu babtaki ilamat suretleri telhis ve nüshaları çoğaltılarak 26.10.932 tarihinde içtima edilmek üzere Heyeti Umumiyeye tevzi olundu.

KARAR : Yevmi mezkurda içtimaa kırk iki zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra noktai nazarını müdafaa ve teşrih için söz alan Üçüncü Hukuk Reisi Sait Beyefendi:

Ereğli Havzai Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanunun yedinci maddesi mucibince velevki kendi hatası da olsa ikame olunan davalar sulh mahkemesinde bakılır. Bu hükümlerin temyizen tetkiki taalluk ettiği iş itibariyle ve bir tarafın şirket olması hasebiyle Ticaret Dairesine aittir, diyoruz.

Ticaret Dairesinin noktai nazarını izah için söz alan ikinci Hukuk Reisi Halil ibrahim Beyefendi:

Zonguldak madenlerinde çalışan amelenin vaziyetlerinde ticarî bir maksat olup olmamak hususu cayi teemmüldür. Bunu kanunî bir şekilde halledebilmek için bittabi Ticaret Kanunu hükümlerini nazara almak mecburiyeti vardır. Malumu alileri olduğu üzere Ticaret Kanunumuz muamelatı ticariyeyi mahiyetleri itibariyle iki kısma tefrik ediyor:

1 - Akidin niyetine göre bazen ticarî ve bazen gayri ticarî olan muameleler.

2 - Akidin niyeti nazarı dikkate alınmadan bizatihi ve daima ticarî addedilen muamelelerdir.

İki kısma tefrik edilen bu muamelelerin nelerden ibaret olduğu Ticaret Kanununun üçüncü faslında ve on birinci maddede tadat ve tasrih edilmiştir. Bu maddelerden on dokuzuncu madde aynen şudur:

( Bir sahibi arzın veya çiftçinin mahsulatını ve bir maden sahibinin çıkarılmış cevherleri bey etmeleri umuru adiyedendir ). Madenden çıkarılan cevherleri satmak umuru adiyeden olunca bu cevherleri çıkarmak ta bittabi umuru adiyeden olur. Mevzuubahis hadisede maden sahibi aleyhine amelenin veresesi tarafından tazminat davası ikame olunuyor, bu davanın mercii rüyeti neresidir ? Hukuk mahkemesimi, ticaret mahkemesimi ? Ticaret Kanununun birinci maddesinde ( kavanini ticariye ahkamı mevaddı ticariye hakkında caridir ) deniliyor.

Ticaret mahkemesinde görülmek için hadisenin ticarî mahiyette bulunması icap eder. Maden cevherleri çıkarmak umuru adiyeden olmasına göre buna teferru eden bilumum muamelat ta muamelatı adiyeden olmak mantikî bir neticedir. Bundan sarfı nazarla muamelenin ticarî olduğunu şu sarahata rağmen kabul edelim. Nefsi muamele maden kömürü satmak olmasına göre amelenin maden sahibine karşı olan vaziyetinin bizatihi ticarî bir muamele addedilmesine imkan mutasavver değildir. Zaten bunu kimse iddia etmiyor, ancak Ticaret Kanununun yirmi beşinci maddesine istinat ediyorlar ve diyorlarki. Ticaret Kanununun üçüncü faslında zikredilen muamelatı teshil etmek itibariyle bunlar da muamelatı ticariyedendir. Şu halde asıl muamelenin fer´i bulunmuyor, demektir. Fer´in mevkii, kanunî mahiyeti şüphesiz zaruret icabına uygun olmalıdır. Bir amelenin maden cevherlerini çıkarması maden sahibinin işini teshil etmesi itibariyle yirmi beşinci madde mefhumunda dahil farz edelim. Bu halde vaziyeti ona göre tetkik etmek icap eder. Burada maksut amelenin şayi olduğu için asıl fiile taalluk eden budur ve binaenaleyh hükmün buna terettüp etmesi lazımdır. Yani ticarî addedilmesi icap eden husus yalnız amelenin sayidir. Bunun haricinde kalan aksam tabiatiyle bu hükme tedahül edemez. Şimdi amele maden ocağı içinde bulunurken herhangi bir arıza ile bir yeri kırılsa veya ölse bunu vücuda getiren sebep maden sahibinin ya teseyyübü ve haksız fiili veyahut her türlü tedbir ittihaz edilmekle beraber herhangi bir sebebi mücbir olabilir. Maden sahibinin haksız fiilinden mütevellit olduğu takdirde bittabi Borçlar Kanununun malum maddesine gitmek icap edecektir ve pek kati olarak iddia edilebilirki bunda ticarî hiç bir mahiyet bulunamaz. Sebebi mücbir tahtında vukua gelen kazalardan ise zaten maden sahibi mesul değildir. Malumu aliniz yirmi beşinci maddedeki teshil eden efalin ticarî mahiyette addedilmesi füruat nazariyesini meydana çıkarmıştır. Bu hüküm yalnız Fransa Ticaret Kanununda mevcut olup bizim Ticaret Kanunumuz da Fransız Ticaret Kanunu hükümlerini almıştır. Bunlarda asıl muamelei ticariyeyi teshil eden feri muamelelerin mahiyetlerini bu zaruretin icabatına telif etmek lazımdır, diyorlar. Mesela bir tacir bir mahalle malını sevk edecek. Onun için malı ambalaj yapmak, sandıklamak lazım. Sandık, kağıt, ip ve saire alır. Bunları almaktan maksat ahara satmak değildir, istihlaktir. Şu şekline bakılınca katiyyen ticarî addedilmemek icap eder. Fakat asıl muameleyi teshil ettiği için ticarî addediyorlar. O tacir malını sevk etmek için bu şeyleri gaspen alsa yani bu hususta haksız bir fiil yaparak bunları elde etse bu fiil ticarîmidir ? Şüphesizki bunun ticaretle hiç bir alakası yoktur ve Borçlar Kanunu ahkamına tabidir. İşte amele meselesinde de maden sahibi haksız bir fiil yapsa da amele ölse bu keyfiyetin ticaret muamelesiyle ne alakası vardır ?

Benaberin cürüm ve şibih cürüm ihtiva eden haksız fiilden mütevellit tazminat davalarının mercii niyeti hukuk mahkemeleri ve bunlardan sudur edecek mukarreratın temyizen mercii tetkiki de Üçüncü Hukuk Dairei aliyesi olmak icap eder.

Dördüncü Hukuk Dairesi azasından Ali Himmet Beyefendi: Ticaret Kanununun on dokuzuncu maddesinde yazılı olduğu üzere çiftçilik ve madencilik umuru adiyedendir. Şu kadarki mahsulatı arziye veya çıkarılmış maden mücevherleri şekli ahara ifrağ veya bey için sınaî veya ticarî bir şekil ve mahiyeti haiz bir müessese küşat edilmiş ise bu müesseseye ait muamelat muamelatı ticariyedendir.

Demek oluyorki müesseseye gelinceye kadar bütün muameleler adidir. Müesseseye geldikten sonra muameleler ticarîdir. Nasıl bir çiftlik muamelesi ve burada amele istihdamı umuru adiyeden ise madenlerde amele istihdamı da umuru adiyedendir. Şu halde kanunu mucibince madenlerde kazazede olan ameleye tazminat itası umuru adiyeye müteallik bir hükümdür. Mercii rüyet ve tetkiki ticaret mahkemeleri değil, hukuk mahkemeleri olmak lazım gelir. İşte bendeniz bu itibarla Ticaret Dairei Aliyesinin içtihadını muvatık görüyorum. Haksız fiilden mütevellit olmak itibariyle değil, çünkü kaza haksız fiilden, ihmal veya kusurdan neşet etmediği hallerde de tazminat vardır.

İkinci Hukuk Reisi Halil ibrahim Beyefendi:

Demin bir nebze arzı malumat etmiştim. Ticaret Kanunumuzun yirmi beşinci maddesi mucibince bu kanunun üçüncü faslında tadat olunan muamelatı ticariyeyi teshil eden veya bunlara murtabit olan muamelelerin ticarî addedilmesi, fer´i için ayrıca hüküm olamayacağının umumen müsellem bir kaide olmasından ve mebdeinden müntehasına kadar bir kül olan muameleden birinin tefrikiyle ayrıca hükme tabi tutulmasının tatbikatta müstelzim olduğu müşkilattan inbias etmiştir. Evvelki misalde söylediğim gibi bir tacirin sevk edeceği mal için ip ve kağıt satın alması tacir için nefselemirde ticarî olmamak lazım gelir. Kezalik bir tacirin icrayi muamele etmek için mağaza kiralaması ticarî olmamak icap eder. Fakat ticarî addediliyor, çünkü asıl muameleyi teshil eden bu ikinci muameleyi, adi muamele addedersek bir taciri yaptığı müteselsil muamelelerden dolayı muhtelif mercilere tabi tutmak icap eder. Halbuki kanunun bütün gayesi tacirin muamelelerini kolaylaştırmaktır, fakat tacir kalkıpta oturduğu mağazayı yakarsa bundan mütevellit tazminat davasının mercii rüyeti ticaret mahkemesidir, denilebilirmi ?

Bunun gibi maden ocağında çalıştırdığı ameleyi öldürse veya sakatlasa yine ticaret mahkemesine gitmeli midir ?

Malumu aliniz Ceza Kanununda da kasıtla hata cürmün birer vasfı olarak kullanılmıştır, yoksa haddi zatinde kasten işlenen bir fiil ile hataen yapılan bir cürüm arasında binnetice bir fark yoktur. Tabiî burada ceza nazariyatından ve ahkamından bahsedecek değiliz.

Hadisemizde maden sahibinin yapılması icap eden bütün tetbirleri ifa etmemesinden dolayı ölen amelenin veresesi tarafından talep edilen tazminat davasının mercii rüyetinde ihtilaf ediliyor.

Bir ameleyi tabanca ile öldürmek Ceza Kanunu noktai nazarından bir cürümdür. Maden kuyusunda fennen yapılması lazım gelen takayyüdat ve tedabirin ifa kılınmamasından dolayı kuyunun çökerek amelenin ölmesi kezalik Ceza Kanunu noktai nazarından bir suçtur. Her ikisinde de binnetice amele ölmüştür. Fakat birincisinde kast vardır, diğerinde yoktur.

İşte vasfan tebeddül eden tarzı ikalar neticesinde maden sahibi mesuliyeti cezaiyeden vareste kalamaz. Bu suretle yapılan bir fiil neticesinde sakatlanan amelenin isteyeceği tazminat davasının mercii rüyeti bittabi hukuk mahkemesi olmak icap eder. Bu işi ticaret mahkemesine göndermek için hiç bir vecih ve sebep yoktur.

Zira ticarî addedilen feri muameleler, asıl muamelei ticariyeyi teshil ettikleri için ticarî addedilmiştir. Buna da maden sahibinin işini kolaylaştıran amelenin yalnız sayidir.

Binaenaleyh ahkamı ticariye de yalnız bu çalışma hususuna inhisar etmek icap eder. Çünkü zaruretler kendi miktarlarınca takdir edilmek kaidesi bir mütearifei hukukiyedir.

Ticaret Reisi Kazım Beyefendi;

Halil Beyefendinin sözlerine tamamen iştirak ederim. Kanunlar maden şirketlerine bir takım vecibeler tahmil etmiştir.

Bu vecibelerin ifa edilmemesi neticesi tahaddüs eden kazalardan mütevellit davalar haksız fiildir. Binaenaleyh Borçlar Kanunu hükümlerine tebean Hukuk Dairei aliyesinde tetkik edilmelidir, buyurmalariyle reye vaz edilerek neticede :

SONUÇ : Ereğli Havzai Fahmiyesi Kanununun yedinci maddesine tevfikan kazazede amele veya veresesi tarafından şirket aleyhine ikame edilen tazminat davaları muamelei ticariyeden münbais olmayıp kanunun bahş eylediği hakkı salahiyete müstenit olmakla bu kabil davalara müteallik sadır olan hükümlerin tetkiki Üçüncü Hukuk Dairesinin vazifesi cümlesinden olduğu on dört reyi muhalife karşı yirmi sekiz reyle takarrür etti.

İçt. Bir. K. 26.10.1932 T. E:1932/17, K:1932/9

AYKIRI GÖRÜŞLER :

Birinci Reis M. ihsan : Ticarete aittir.

Üçüncü Hukuk Dairesi Reisi M.Sait: Ticarete aittir.

Aza Münir : Ticarete aittir.

Aza Nazmi: Ticarete aittir.

Aza A. Asım: Ticarete aittir.

Aza İ. Hakkı: Ticarete aittir.

Aza Mehmet: Ticarete aittir.

Aza Y. Cemal: Ticarete aittir.

Aza A. Taha : Ticarete aittir.

Aza M. Niyazi: Ticarete aittir.

Aza H. Hilmi: Ticarete aittir.

Aza M. Asım : Ticarete aittir.

Aza Tevfik : Ticarete aittir.

Aza Y. Rasim : Ticarete aittir.


 

Demiryolu inşası için hük–metle yaptığı sözleşmede inşaatta çalıştıracağı amelinin sağlığı için gereken zeminlikleri inşa edeceğini teahhüt eden şirket aleyhine, sözleşme hükümlerine uymaması yüzünden sakat kalan amele tarafından açılan tazminat davasının akdi nitelik taşıdığı-

IBK. 26.10.1932 T. E: 31, K: 10

DAVA : Demiryolu inşası için hükümetle yaptığı mukavelede inşaatta çalıştıracağı amelenin sıhhatı için lâzım gelen zeminlikleri inşa edeceğini kabul eden şirket aleyhine mukavele ahkâmını yapmaması yüzünden sakat kalan amele tarafından ikame edilen tazminat davasından dolayı Kalecik Hukuk Hâkimliğinden verilen 6.5.931 tarih ve 22/71 no´lu ilâmın, davanın Kanunu Medeni ve Borçlar Kanununa istinaden ikame edilmiş olmasına ve müddei ile müddei aleyh şirket arasında esasen ticarî bir akit ve muamele sebketmemesine ve neticei müddea şirketin sıhhî barakalar inşası hususuna nezaret emrinde mükellef olduğu vezaifi ifa etmemesi yüzünden hastalanması hasebiyle tazminat talebinden ibaret bulunmasına ve mümeyyizünbih hükmün Borçlar Kanununun kırk iki ve kırk dördüncü maddelerine istinaden sâdır olmasına binaen hükmü mezkûrun tetkiki vazife haricinde olduğuna dair Ticaret Dairesinden verilen 24.1.932 tarih ve 3389/112 numaralı kararı ile dava mukavelei ticariye mevcut ve müteferri bazı taahhüdün ifa edilmemesinden mütevellit ve hüküm de mezkur mukaveleye müstenit olmakla tetkiki vazife haricinde olduğuna dair Dördüncü Hukuk Dairesince ittihaz olunan 24.1.932 tarih ve 451/194 no´lu karar arasında hasıl olan selbi ihtilaf dolayısiyle bu babtaki dosya Temyiz Ticaret Dairesi yüksek reisliğinin 25.1.932 tarih ve 10 numaralı müzekkeresiyle Birinci Riyaset Dairesine tevdi olunmakla 26/10/932 tarihine müsadif çarşamba günü içtima eden Heyeti Umumiyeye kırk üç zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra Ticaret Dairesinin noktai nazarını müdafaa ve izah için söz alan:

İkinci Hukuk Reisi Halil İbrahim Beyefendi;

Demiryolu inşaat şirketi hükümetle yaptığı mukavelede inşaatta istihdam edeceği amele için bazı tedabir ittihazını kabul etmiş iken buna riayet etmemesi yüzünden malul kalan amelenin ikame edeceği tazminat davasının mercii rüyeti hususunda Dördüncü Hukuk Dairei aliyesiyle aramızda ihtilafın mevcut olduğu anlaşılıyor. Dördüncü Hukuk Dairei aliyesince bu davanın mercii tetkikinin Ticaret Dairesi olduğuna karar verilmiştir.

Biz bu kararı kendi içtihadımızca doğru bulmadık. Çünkü inşaat şirketi hükümetle bir mukavele aktetmiştir. Bu mukavelenin mevzuu ise demiryolu yapmak. Bu meyadna istihdam edilecek amele için zeminlikler yapmak, çadır kurmak, bakkal dükkânı açmak keyfiyetlerinin asıl mevzu ile hiç bir alâka ve irtibatı yoktur. Hükümet şüphesizki şirkete bu tedabirin icrasını kabul ettirmekle mevzuu mukaveleden tamamen hariç olmak üzere amelenin sıhhatının muhafazasını istihdaf etmiştir ve amelenin sâyi de şirketin muamelesini teshile hadimdir, fakat amelenin muhafazai sıhhatının tarafeyni akidinden olan hükümet için mukavelenin mevzuu itibariyle yani demiryolunun inşa edilip edilmemesi noktasından bir tesiri yoktur. Bunu hükümet sırf velayeti ammesi itibariyle yapmıştır.

Şimdi eğer müteahhit olan şirket mukavelede münderiç taahhüdatını ifa etmez ve Ticaret Kanununun taahhüdatı ticariyeye müteallik faslında musarrah olduğu üzere hükümet şirkete usulen bir protesto çekerek ifayı taahhüde davet eder, yine yapmazsa mukavelenin feshi için mahkemeye müracaat edebilir. Mukavelede kabul edilen bu tedbirlerin yapılmamasından dolayı feshi mukaveleyi talep edecek kimse ancak âkit olandır, yoksa tarafeyni akidin arasında biri kalkıp ta mukavelenin feshini talep edemez. Hadisede amele tarafeyni akideyne nazaran üçüncü şahıstır. Muhafazai sıhhati için zeminlikler yapılmaması yüzünden malûl kalması veya kışın soba kurulmamasından dolayı donup ölmesi sebebiyle talep edilecek tazminat şüphesizki haksız bir fiilden mütevellit olmak itibariyle Ticaret Kanununu ve ticaret mahkemelerini alakadar edemez merci rü´yet hukuk mahkemesi olmak icap eder.

Dördüncü Hukuk Dairei aliyesinin noktai nazarını izah için sözalan mezkur daire azasından Ali Himmet Beyefendi; Bu meseleyi çok basit görüyorum. Tazminat davası müddeaaleyh şirketin taahhüdü ticarisini ifa etmemesine istinat ettiriliyor. Davacı ile müddeaaleyh arasındaki münasebet bu taahhütten mütevellittir. Mukavelenin müddei ile müddeaaleyh arasında olmaması yani müddeinin mukavelede taraflardan olmaması hadisede müessir değildir. Şirketin taahhüdü amele lehine olmasına ve eşhası sâlise lehine şart ve taahhüt muteber bulunmasına göre müddei âkitlerden bulunmadğından bahsile ileri sürülen mütalâa varit olamaz. Burada haksız fiil mevzuubahis olamayacağı gibi Borçlar Kanununa tevfikan karar verilmesi dahi davanın âdiyen görüldüğüne delâlet etmez. Bununiçin biz bir taahhüdü ticarinin yapılmaması sebebiyle ikame olunan davanın tetkiki dairemize ait olmayıp Ticaret Dairei aliyesine ait olduğu mütalâasında bulunduk ve o suretle karar verdik. Halen kararımızda musip olduğumuz kanaatındayız.

İcra ve İflâs Reisi Fuat Hulûsi Beyefendi;

Amele ile şirketin akti olmaması mevzuubahis olamaz. Şirketin devletle aktettiği mukavelede böyle bir mecburiyeti mevcut ise ikinci şahsın şirketle yaptığı mukaveleden mütevellit amelenin davası hükümetin amele namına şirketle akit yapmış olması gibidir. Ameleye göre hadise ticarî değilse de şirket için ticaridir.

Ziya Beyefendi;

SONUÇ : Akit hükümetle şirket arasında değil, şirketle müteahhit arasındadır, demeleriyle müzakerenin kifayeti kabul edilerek keyfiyet reye vazolundukta:

Şirketin hükümetle aktettiği mukaveleye dayanan davanın tetkiki Ticaret Dairesinin vezaifine dahil olduğuna ekseriyetle karar verildi. 26.10.1932

İçt. Bir. K. 26.10.1932 T. E:1931/31, K:1932/10

KARŞI OY YAZISI

Birinci Hukuk Dairesi Reisi Vehbi : Hukuka aittir.

Dördüncü Ceza Dairesi Reisi Mecdi : Hukuka aittir.

İkinci Hukuk Dairesi Reisi Halil : Hukuka aittir.

Aza M. Sıtkı : Hukuka aittir.

Aza Tahir : Hukuka aittir.

Aza O. Remzi : Hukuka aittir.

Aza A.Asım : Hukuka aittir.

Aza Ali Rıza :Hukuka aittir.

Aza Y.Cemal : Hukuka aittir.

Aza Reşat : Hukuka aittir

Aza Ziya : Hukuka aittir.

Aza Cevdet : Hukuka aittir

Aza S. Nafiz : Hukuka aittir.

Aza Şefkati : Hukuka aittir.

 

 

 
                                  Sayaç