TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 52 / 26-03-2012
 

Danıştay 10. Daire 1995/1011 E.N , 1997/893 K.N.

İlgili Kavramlar

KONUT EDİNDİRME YARDIMI

Özet

BİZZAT ÖDEDİĞİ KONUT EDİNDİRME YARDIMINDAN VAZGEÇEN SÖZLEŞMELİ STATÜDEKİ DAVACININ BİRİKEN YARDIMLARININ İADE EDİLMEMESİ ADALET VE HAKKANİYET İLKELERİYLE BAĞDAŞMAZ.

İçtihat Metni

Temyiz Eden (Davalı) : Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı

Vekili: Av....

Karşı Taraf (Davacı) : ...

İstemin Özeti: Davalı idarenin 20.12.1988 tarih ve 11209 sayılı İşleminin iptali ve 161.000 liranın kanuni nemasıyla birlikte ödenmesi istemiyle açılan dava sonucunda dava konusu işlemin iptali yolunda Ankara 9. İdare Mahkemesince verilen 13.4.1992 tarih ve E:1991/976, K:1992/582 sayılı kararın temyizen incelenip bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti: Savunma verilmemiştir.

D.Tetkik Hakimi: Yakup Bal

Düşüncesi: Temyiz isteminin reddi ile usul ve hukuka uygun bulunan mahkeme kararının onanması gerektiği düşünülmüştür.

Danıştay Savcısı: Serap Aksoylu

Düşüncesi Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49.maddesinin 1.fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği düşünüldü:

Dava, Türk Hava Yolları A.O.´da sözleşmeli personel statüsünde çalışan davacının kendi isteğiyle primlerini ödemekte olduğu 3320 sayılı Yasada düzenlenen konut edindirme yardımı uygulamasından ayrılma ve biriken primlerinin iadesi yolundaki isteğinin reddine ilişkin işlemin iptali ve toplam 161.000 lira yardımın yasal nemasıyla birlikte ödenmesi istemiyle açılmıştır.

Ankara 9. İdare Mahkemesi, Memurlar ve İşçiler ile Bunların Emeklilerine Konut Edindirme Yönetmeliğinin 4. maddesinde, konut edindirme yardımını kendileri ödeyen sözleşmeli statüde çalışanların, bilahare bu yardımı ödemekten vazgeçmeleri halinde biriken yardımın iade edilmeyeceği yolunda bir hükme yer verilmediği, dolayısıyla bizzat ödediği konut edindirme yardımından vazgeçen sözleşmeli statüdeki davacının biriken yardımlarının iade edilmemesinin adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmayacağı gerekçesiyle dava konusu işlemi iptal ederek, 161.000 lira yardımın kanuni nemasıyla birlikte davacıya ödenmesine karar vermiştir.

Davalı idare, anılan mahkeme kararının yerinde olmadığını iddia ederek, temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu´nun 3622 sayılı Yasayla değişik 49.maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyizen incelenen ve yukarıda özetlenen gerekçelere dayalı olarak verilen Ankara 9. İdare Mahkemesinin 13.4.1992 tarih E:1991/976, K:1992/582 sayılı kararı, usul ve hukuka uygun olup bozma nedeni bulunmadığı anlaşıldığından, temyiz isteminin reddine ve anılan kararın onanmasına, 13.3.1997 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



Danıştay 11. Daire 2001/365 E.N , 2001/2335 K.N.

İlgili Kavramlar

İŞ SONU TAZMİNATI

SÖZLEŞMELİ PERSONEL

Özet

SÖZLEŞMELİ PERSONEL ÇALIŞTIRILMASINA İLİŞKİN ESASLARIN DÜZENLENDİĞİ 6.6.1978 TARİH VE 7/15754 SAYILI BAKANLAR KURULU KARARINI DEĞİŞTİREN 9.2.1979 GÜN VE 7/17150 SAYILI BAKANLAR KURULU KARARININ 7. MADDESİNİN 1. FIKRASINDA YER ALAN KURALI, ÇALIŞANLARIN ANAYASA İLE GÜVENCE ALTINA ALINAN SOSYAL GÜVENLİK HAKKINI KISITLAYICI VE ÇALIŞANLAR ARASINDA EŞİTSİZLİĞE NEDEN OLDUĞU GEREKÇESİYLE İPTALİNE KARAR VERİLMİŞTİR. İPTAL EDİLEN KURAL NEDENİYLE MAHRUM KALINAN PARASAL HAKLARIN DAVA TARİHİNDE İŞLETİLECEK YASAL FAİZLE BİRLİKTE TAZMİNİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davanın Özeti : T.C. ... Büyükelçiliğinde kavas kadrosunda sözleşmeli personel statüsünde çalışmaktayken talebi doğrultusunda 30.6.1991 tarihinde görevine son verilen ve Sosyal Sigortalar Kurumundan aylık bağlanan davacı tarafından, iş sonu tazminatı veya ikramiye ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin Dışişleri Bakanlığının 14.2.1992 tarih ve 1550-820 sayılı işlemi ile bu işleme dayanak gösterilen 6.6.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının, özel sektörde sözleşmeli olarak çalışanların kıdem tazminatını yasal güvence altına alan Devletin, kamu sektöründe sözleşmeli olarak çalışanlara kıdem tazminatı veya ikramiye ödenmeyeceği şeklinde işlem tesis etmesinin Anayasaya aykırı olduğu, Devlet kuruluşlarında işçi veya memur olarak çalışanların sözleşmeli statüye geçmeleri nedeniyle kazanılmış haklarını kaybetmelerinin hukuk devleti ilkesi ile ilgisinin bulunmadığı iddiasıyla iptallerini ve almış olduğu en son maaşı göz önüne alınarak hesaplanacak iş sonu tazminatının görevine son verildiği 30.6.1991 tarihinden itibaren en yüksek reeskont faiziyle birlikte tazmini istenilmiştir.

Başbakanlık´ın Savunmasının Özeti : Davacının çalışma sözleşmelerinde, görevden ayrıldığında iş sonu tazminatı veya ikramiye alamayacağı hükmü bulunduğundan dava konusu işlemlerde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddi gerektiği savunulmuştur.

Dışişleri Bakanlığı´nın Savunmasının Özeti : Sözleşmeli personel çalıştırılmasına ilişkin esasları düzenleyen 6.6.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, statü, hak ve yükümlülükleri belirlenen sözleşmeli personele, sözleşme ücreti dışında herhangi bir ad altında ödeme yapılamayacağı ve sözleşmelere bu yolda hüküm konulamayacağı kuralının getirildiği, davacının da, görevden ayrılması halinde sözleşme ücreti dışında kalan kıdem tazminatı veya iş sonu tazminatı alamayacağını bilerek ve bu hususu kabul ederek sözleşme imzaladığı, dava konusu işlemde bu nedenle mevzuata aykırılık bulunmadığı iddialarıyla davanın reddi gerektiği savunulmuştur.

Danıştay Tetkik Hakimi: Hüseyin Ünal Kara

Düşüncesi : Mevzuatımızda, asli ve sürekli kamu hizmetini gören memurlar, işçiler ve Emekli Sandığı iştirakçiliği sağlanan sözleşmeli personel için emekli ikramiyesi veya kıdem tazminatı adı altında emeklilik tarihi itibarıyla toptan ödeme yapılması öngörülmüşken, 657 sayılı Yasanın 4/B-2. fıkrasında yer alan yetki kullanılarak bu hükme dayanılarak çalıştırılan ve Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgilendirilen sözleşmeli personelin kıdem tazminatı veya emeklilik ikramiyesi hakkından yoksun bırakılması hukuka aykırıdır.

Kaldı ki Anayasanın 128.maddesiyle kamu görevlilerinin özlük haklarının Yasayla düzenlenmesi bir zorunluluk iken Bakanlar Kurulu Kararı ile bu ana düzenlemeye aykırı bir biçimde sözleşmeli personelin sosyal güvenlik haklarının düzenlenmesi de hukuksal dayanaktan yoksundur.

Bu nedenle, 6.6.1978 gün ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 7/1.maddesi ile söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı´na dayanılarak tesis edilen bireysel işlemin iptali ve yoksun kalınan parasal tutarın hüküm tarihindeki gerçek tutarının yasal faiziyle birlikte tazmini gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı : Zehra Birden

Düşüncesi : ... Büyükelçiliğinde kavas kadrosunda sözleşmeli personel statüsünde çalışmakta iken talebi doğrultusunda 30.6.1991 tarihinde görevine son verilen davacının iş sonu ödencesi veya ikramiye ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlem ile bu işleme dayanak gösterilen Bakanlar Kurulu Kararının iptali ve hesaplanacak kıdem tazminatının 30.6.1991 tarihinden itibaren en yüksek reeskont faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açtığı davanın reddine ilişkin Danıştay 10. Dairesi kararı İdari Dava Daireleri Genel Kurulu tarafından karar düzeltme istemi kabul edilmek suretiyle bozulmuş olduğundan ve 2577 Sayılı Yasanın 49. maddesinin 6. fıkrasında yer alan hüküm karşısında Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu´nun bozma kararlarına karşı Dairenin ısrar hakkı bulunmadığından bozma kararı uyarınca davacının iş sonu ödencesi veya ikramiye verilmesi isteminin reddine ilişkin işlemin iptaline karar verilmesi gerektiği düşünülmüştür.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onbirinci Dairesince 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesine 5.4.1990 gün ve 3622 sayılı Kanunun 18.maddesiyle eklenen 6. fıkra hükmü uyarınca Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 21.4.2000 gün ve E:2000/274, K:2000/581 sayılı olup Danıştay Onuncu Dairesinin 28.3.1996 gün ve E:1994/6516, K:1996/1700 sayılı kararının bozulmasına ilişkin kararına uyularak işin gereği görüşüldü:

Dava, T.C. ... Büyükelçiliğinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. maddesinin (B) fıkrasında düzenlenen sözleşmeli personel statüsüne göre kavas kadrosunda çalışmakta iken istemi doğrultusunda 30.6.1991 tarihinde görevine son verilen ve Sosyal Sigortalar Kurumundan aylık bağlanan davacının, iş sonu tazminatı veya ikramiye ödenmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin Dışişleri Bakanlığının 14.2.1992 günlü, 1550-820 sayılı işlemi ile bu işleme dayanak gösterilen 6.6.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının, sözleşme ile çalıştırılacak personele sözleşme ücreti dışında herhangi bir ad altında ödeme yapılamayacağı hükmünü içeren 7. maddesinin 1. fıkrasının iptali ile son maaşı gözönüne alınarak hesaplanacak iş sonu tazminatının görevine son verilme tarihi olan 30.6.1991´den itibaren hesaplanacak en yüksek reeskont faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır.

Davalı idareler tarafından; SSK´dan emekli olan davacının toptan ödeme yapılması isteminin reddedilmesine dair işlem, 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 7. maddesinin 1. fıkrasına ve davacının çalıştığı yıllarda idareyle imzaladığı sözleşmede yer alan " ... görevden ayrıldığında iş sonu tazminatı veya ikramiye alamayacağını peşinen kabul eder." hükmüne dayandırılmıştır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4.maddesinde kamu hizmetlerinin memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürüleceği kurala bağlanmıştır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4/B maddesinde düzenlenen sözleşmeli personel statüsü belirli bir iş için uzmanlaşmış bir elemanı yüksek ücretle çalıştırarak, işi en iyi biçimde yürütmek ve iş bittikten sonra çalışan kişinin ilişiğini keserek Devlet bütçesine gereksiz yere yük olmasını önlemek için getirilmiştir. Ancak uygulamada sözleşmeli personel statüsünün bu amacıyla kullanılmadığı da bilinen bir gerçektir. Zira Devletin yürütmekle görevli olduğu asli ve sürekli kamu hizmetlerinin tümünde sözleşmeli personel istihdam edilmekte, bunlar emekli olana kadar bu statüde çalıştırılmakta ve bunların bir kısmı Sosyal Sigortalar Kurumu ile bir kısmı Emekli Sandığı ile ilgilendirilmekte, hizmet sürelerini tamamladıktan sonra emekliye ayrılmalarında ise Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgilendirilenlere herhangi bir toptan ödeme yapılmamaktadır. Oysa bu kişilerin memur statüsünde çalıştırılmış olmaları halinde emekliye ayrıldıklarında bir toptan ödeme yapılacağı hususu tartışmasızdır.

Bunun yanı sıra, kamu veya özel sektörde çalışan işçiler, memurlar, kamu iktisadi teşebbüslerinde sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar, kamu kurumlarında kapsam dışı personel statüsünde çalışanların tümü, çalıştıkları işten ayrıldıklarında kesenek ve prim karşılığı olmaksızın yalnızca çalışılan süreye bağlı olarak bir toptan ödeme almaktadır.

657 sayılı Yasanın 4/B maddesinde öngörülen sözleşmeli personel statüsünün esasları, anılan hükmün ve 1978 yılı Bütçe Kanununun 12. maddesinde yer alan genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeli kuruluşlar, belediyeler, özel idareler ve kamu iktisadi teşebbüslerinde sözleşme ile çalıştırılan personelin çalıştırılma genel esaslarının Bakanlar Kurulunca çıkarılacak bir çerçeve kararnameyle saptanacağı hükmüne dayanılarak çıkarılan 6.6.1978 günlü, 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile düzenlenmiştir. Anılan Bakanlar Kurulu Kararının her yıl bütçe kanunlarına konulan hükümlerle yürürlüğü devam ettirilmiş bulunmaktadır.

1978 yılı Bütçe Kanununun 12.maddesine göre Bakanlar Kurulunca 9.2.1979 tarihinde çıkarılan 7/17150 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 6.6.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 7. maddesinin 1. fıkrasında yer alan "Sözleşme ile çalıştırılacak personele çalışma ücreti dışında herhangi bir ad altında ödeme yapılamaz." hükmünün devamına " ve sözleşmelere bu yolda hüküm konulmaz." ibaresi eklenmiş, aynı maddenin 2. ve 3. fıkralarında ise, yurt dışında çalıştırılacak sözleşmeli personele iş sonu tazminatı ödenmesinin esasları belirlenmiş, maddenin 4. fıkrasında da, hangi hallerde iş sonu tazminatı verilmeyeceği kurala bağlanmıştır.

Bu hükümlerin birlikte incelenmesinden, sözleşmeli personele, çalışmakta iken sözleşme ücreti dışında herhangi bir ödeme yapılmayacağı, yurt dışında çalıştırılan yabancı uyruklu personele ise belirtilen esaslar çerçevesinde işsonu tazminatı verileceğinin kurala bağlandığı, ancak yabancı uyruklular dışında kalan sözleşmeli personele hangi esaslar dahilinde iş sonu tazminatı veya ikramiye ödeneceğine ilişkin bir düzenlemenin yapılmadığı ve dava konusu uyuşmazlığın da, bu eksik düzenleme nedeniyle ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Çalışanların Anayasa ile güvence altına alınan sosyal güvenlik hakkının, bu konudaki diğer hukuksal düzenlemelerde de yer alması gerekmektedir. Dolayısıyla, 657 sayılı Kanun ve 1978 yılı Bütçe Kanunu ile Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin doğal sonucu; diğer çalışanlara olduğu gibi sözleşmeli personele de iş sonu tazminatının verilmesine ilişkin usul ve esaslara; konuyu düzenleyen Bakanlar Kurulu Kararında yer verilmesidir.

Bu durumda, gerek sözleşmeli personel arasında iş sonu tazminatı ve ikramiye yönünden oluşan farklılığın giderilmesi, gerekse kamuda çalışan diğer personelle sözleşmeli çalışanlar arasındaki eşitsizliğin kaldırılması bakımından, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında bu konuda bir düzenleme yapılmaması ve 7. maddesinde, yabancı uyruklu personel dışındaki sözleşmeli personelle ilgili iş sonu tazminatına yer verilmemiş olması eşitlik ilkesine ve hukuka aykırı bulunmaktadır.

Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararında ve davacı ile idare arasındaki sözleşmede yer alan, iş sonu tazminatı verilmeyeceğine dair hükme dayanılarak, davacının iş sonu tazminatı veya ikramiye verilmesi isteminin reddine ilişkin olarak tesis edilen işlemde de bu nedenle hukuka uygunluk görülmemiştir.

Öte yandan, dava konusu olayın özelliği de dikkate alındığında, yerleşmiş yargısal içtihatlara göre, işlem tarihinden itibaren yoksun kalınan parasal haklara dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerekmekte olup, davacının yoksun kaldığı parasal tutarların, dava tarihi olan 13.4.1992´den itibaren yasal faiziyle birlikte tazmini gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle davanın kabulü ile 6.6.1978 tarih ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının 20.2.1979 günlü, 16556 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 9.2.1979 tarih ve 7/17150 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla değişik 7. maddesinin 1. fıkrası ile bu düzenlemeye dayalı olarak tesis edilen Dışişleri Bakanlığı Personel Daire Başkanlığı´nın 14.2.1992 gün ve 1550-820 sayılı işleminin iptaline, 25.10.2001 tarihinde esasta oybirliği, tazminine hükmedilen tutara uygulanacak olan yasal faizin başlangıç tarihinin tespiti hususunda da oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY



Danıştay İdari Dava Daireleri 2004/2733 E.N , 2006/54 K.N. - 23/02/2006

KARAR METNİ

İDARİ PARA CEZASI UYGULANMASINI ÖNGÖREN YÖNETMELİK KURALININ YASAL DAYANAĞININ BULUNMADIĞI, YASADA YER ALMAYAN BİR YÜKÜMLÜLÜĞÜN YÖNETMELİKLE GETİRİLEMEYECEĞİ HK.

Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı): Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı

Vekili : Av. ?

Karşı Taraf (Davacı) : ?

İstemin Özeti : Danıştay Onuncu Dairesinin 1.12.2003 günlü, E:2001/2404, K:2003/4606 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması, davalı idare tarafından istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi Mustafa Karabulut´un Düşüncesi: Temyiz isteminin reddi ile Daire kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı Nevzat Özgür´ün Düşüncesi: Danıştay dava dairelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

 

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen Danıştay Onuncu Dairesince verilen kararın onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca gereği görüşüldü:

Dava; Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 26.2.2000 günlü, 23976 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yönetmelikle değiştirilen 29. maddesinin (a) bendinin iptali istemiyle açılmıştır.

Danıştay Onuncu Dairesinin 1.12.2003 günlü, E:2001/2404, K:2003/4606 sayılı kararıyla; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 79.maddesinin 1 fıkrasında; işverenin bir ay içinde çalıştırdığı sigortalının sigorta primleri hesabına esas tutulan kazançlar toplamı ve prim ödeme gün sayıları ile sigorta primlerini gösteren ve örneği yönetmelikle belirlenen prim belgelerini ait olduğu ayı takip eden ayın sonuna kadar Kuruma vermekle yükümlü olduğu, bu yükümlülükleri yerine getirmeyen işverenler hakkında 140.madde hükümlerinin uygulanacağının hükme bağlandığı; yine 506 sayılı Kanunun 3910 sayılı Kanunla değişik 140.maddesinin (c) bendinde bu Kanunun 79.maddesinin 1.fıkrasında belirtilen prim belgelerini yasal süresi içinde Kuruma vermeyenlere her bir fiil için ayrı ayrı aylık asgari ücretin iki katı tutarında idari para cezası verileceği kuralının getirildiği, 30.10.1987 tarih ve 19619 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ve 26.2.2000 tarih ve 23976 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan yönetmelikle değiştirilen Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 16.maddesinde, işverenin her takvim ayı için çalıştırdığı sigortalılarla ilgili aylık sigorta primleri bildirgesini engeç ait olduğu ayı takip eden ayın sonuna kadar Kuruma vermekle yükümlü olduğu, 17.maddesinde, işverenin, dört takvim ayı için çalıştırdığı sigortalıların sigorta primleri hesabına esas tutulan kazançlar toplamını, prim ödeme gün sayılarını ve gerekli diğer bilgileri gösteren dört aylık sigorta primleri bordrosunu, ilgili bulunduğu dönemi takip eden ayın sonuna kadar Kuruma vermekle yükümlü olduğunun belirtildiği, anılan Yönetmeliğin 29.maddesinin (a) bendinde ise "Yönetmelikte belirtilen prim belgelerinin gerek 506 sayılı Kanunun değişik 79.maddesinin 1.fıkrasında, gerekse yönetmelikte öngörülen sürelerde verilmemesi halinde, aynı Kanunun değişik 140.maddesinin 1.fıkrasının (c) bendi hükümlerinin uygulanacağının kurala bağlandığı, belirtilen Yasa hükümlerine göre, bir işyerinde çalıştırılan sigortalılara ait aylık bildirgelerin verilme zorunluluğunun bulunduğu ve bu bildirgenin verilmemesi veya geç verilmesi halinde de idari para cezası uygulanacağının öngörüldüğü, ancak 4 aylık bildirge verme yükümlülüğü ve bu yükümlülüğe uymama ile ilgili herhangi bir düzenlemenin Yasada yer almadığı, ayrıca, 506 sayılı Yasada 4 aylık bildirgenin verilmesi gerektiğini düzenleyen bir hüküm bulunmadığı için, bildirgenin hiç verilmemesi veya geç verilmesi halinde müeyyide uygulanacağı yönünde bir düzenlemenin de bulunmadığı, bu nedenle de yönetmelik hükmüyle böyle bir müeyyide getirilmesinin, yönetmeliklerin kanun ve tüzüklere aykırı olamayacağını öngören Anayasanın 124.maddesine aykırılık teşkil ettiği, bu durumda, 4 aylık bildirgenin geç veya hiç verilmemesi halinde Kanunun 140.maddesinin 1.fıkrasının (c) bendinde düzenlenen idari para cezasının uygulanacağını belirten dava konusu Yönetmeliğin 29.maddesinin (a) bendinin anılan yasal düzenlemeye aykırı olduğu gerekçesiyle, dava konusu Yönetmelik kuralının iptaline karar verilmiştir.

Davalı idare, 506 sayılı Yasanın 79. maddesinde, sigortalının prim belgelerinden söz edildiği, bu belgelerin yasal süresi içinde verilmemesi halinde idari para cezası verileceğinin öngörüldüğü, uygulamada herşeyin kanun ile düzenlenmediği, düzenleyici işlem niteliğinde olan yönetmeliklerin de kanunun tamamlayıcı birer parçası olduğu, aksi halde yönetmeliklerin işlevsiz kalacağını ileri sürerek kararı temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.



Danıştay 10. Daire 2001/3023 E.N , 2003/701 K.N. - 25/02/2003

KARAR METNİ

SOSYAL SİGORTALAR KURUMU HASTANESİNDE, HASTANE DERNEĞİ TARAFINDAN ÇALIŞTIRILAN DAVACININ, HİZMET SIRASINDA HASTANE ASANSÖRÜNDE GEÇİRDİĞİ KAZA SONUCU YARALANMASI NEDENİYLE UĞRADIĞINI ÖNE SÜRDÜĞÜ ZARARIN TAZMİNİ İSTEMİYLE AÇTIĞI DAVANIN ADLİ YARGI YERİNDE GÖRÜLMESİ GEREKTİĞİ HK.

Temyiz Eden (Davalı) : Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı

Vekili : Av. ?

Karşı Taraf (Davacı) : ?

Vekili : Av. ?

İstemin Özeti : Sosyal Sigortalar Kurumu ? Doğum Hastanesinde çalışan davacının, hastane asansöründe geçirdiği kaza nedeniyle uğradığını öne sürdüğü zararın tazmini istemiyle açtığı dava sonucunda, istemin kabulüne karar veren İstanbul 5. İdare Mahkemesi´nin 23.5.2001 tarih ve E:1998/238, K:2001/484 sayılı kararının temyizen incelenip, bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

D.Tetkik Hakimi : Hüseyin Özgün

Düşüncesi : Dosyanın incelenmesinden davacının hizmet akti ile bağlı işçi olarak çalışmaktayken kazada yaralandığı anlaşıldığından açılan davanın adli yargı yerinde görülmesi gerekmektedir.

Bu nedenle davanın görev yönünden reddi gerekirken, esasına girilerek verilen temyize konu kararın bozulması gerekmektedir.

Danıştay Savcısı : Mehmet Karaoğlu

Düşüncesi : Sosyal Sigortalar Kurumu ? Doğum Hastanesinde hastane derneğinde işçi olarak görev yapan davacının hastane asansöründe geçirmiş olduğu kaza nedeniyle uğradığı zararın tazmini istemiyle açılan davanın kabulü ve 2 milyar TL maddi, 5 milyar TL manevi tazminatın davalı idarece ödenmesine ilişkin olarak verilen idare mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Dosyanın incelenmesinden, dava konusu olayda davalı idarenin herhangi bir kusurunun bulunmadığı gibi olayda kusursuz sorumluluğu gerektirecek şartların da bulunmadığı; zararı doğuran olayın idarece bakıma alınan asansöre, uyarı levhasını dikkate almadan binen davacının hareket halindeki asansörden çıkmaya çalışması nedeniyle meydana geldiği, bu olayın davacının kusur ve dikkatsizliğinin etkisiyle oluştuğu anlaşılmaktadır.

Bu nedenle davalı idarenin tazminat ödemesini gerektirecek bir neden bulunmadığından, davacının tazminat isteminin kabulü yolundaki mahkeme kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle temyize konu İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği düşünüldü:

Dava, Sosyal Sigortalar Kurumu ? Doğum Hastanesinde Hastane Derneği tarafından çalıştırılan davacının, hastane asansöründe geçirdiği kaza sonucu yaralanması nedeniyle uğradığını öne sürdüğü maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.

İstanbul 5. İdare Mahkemesince, hizmetin kötü işlediği öne sürülerek açılan davada davacının statüsünün önem taşımadığı, uyuşmazlığın görüm ve çözümünde idari yargının görevli olduğu belirtilerek görevlilik kararı verildikten sonra, esasa girilerek tazminat isteminin kabulüne karar verilmiştir.

Davalı idare, usul ve hukuka aykırı olduğu iddiasıyla anılan mahkeme kararının temyizen incelenip, bozulmasını istemektedir.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu´nun 2. maddesinde bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların bu kanuna göre sigortalı sayılacağı; 5. maddesinde, bu Kanunun uygulanmasında, 2. maddede belirtilen sigortalıların işlerini yaptıkları yerlerin "işyeri" olduğu; 11. maddesinde, sigortalının işyerinde bulunduğu sırada veya işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla sigortalıyı hemen veya sonradan bedence ve ruhça arızaya uğratan olayın "iş kazası" sayılacağı, 134. maddesinde bu Kanun´un uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların, yetkili iş mahkemelerinde veya bu davalara bakmakla görevli mahkemelerde görüleceği hükme bağlanmıştır.

1475 sayılı İş Kanunu´nun 1. maddesinde de bir hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye işçi, işçi çalıştıran tüzel veya gerçek kişiye işveren, işin yapıldığı yere işyeri denileceği kuralına yer verilirken, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu´nun 1. maddesinde ise, İş Kanunu´na göre işçi sayılan kimselerle işveren arasında iş akdinden veya İş Kanunu´na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulacağı belirtilmiştir.

Bu durum karşısında, yukarıda yer verilen yasal düzenleme ve davacının hukuki durumuna göre, davalı idare işyerinde hizmet akti ile çalıştırılan davacının, hizmet sırasında yaralanması nedeniyle uğradığını öne sürdüğü zararın tazmini istemiyle açtığı davanın adli yargı yerinde görülüp, çözümlenmesi gerektiğinden esasa girilerek verilen temyize konu mahkeme kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu´nun 49. maddesi uyarınca davalı idarenin temyiz isteminin kabulüne, İstanbul 5. İdare Mahkemesi´nin 23.5.2001 tarih ve E:1998/238, K:2001/484 sayılı kararının bozulmasına, dosyanın yeniden bir karar verilmek üzere anılan mahkemeye gönderilmesine 25.2.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



Danıştay 10. Daire 1995/478  E.N , 1997/949 K.N. - 26/03/1997

KARAR METNİ

İŞ KANUNUNA GÖRE KESİLEN İDARİ PARA CEZASINA KARŞI SULH CEZA MAHKEMESİNCE YAPILAN İTİRAZ KESİNLEŞMEDEN PARA CEZASININ TAHSİLİ AMACIYLA 6183 SAYILI KANUNUNA GÖRE ÖDEME EMRİ DÜZENLENMESİNDE HUKUKA UYGUNLUK BULUNMADIĞI HK.

Davacıdan idari para cezası tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emrinin iptali istemiyle açılan dava sonucunda Edirne İdare Mahkemesince davanın reddi yolunda verilen ... tarih ve 1994/610 sayılı kararın temyizen incelenip bozulması istenilmektedir. Dava, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Edirne Bölge Müdürlüğünce 1475 sayılı İş Kanunu´nun 25.maddesine aykırı davranıldığından bahisle davacı adına kesilen idari para cezasının tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emrinin iptali istemiyle açılmıştır.

Edirne İdare Mahkemesi; 1475 sayılı Yasaya göre kesilen para cezasının 19.10.1993 tarihinde davacıya duyurulduğunun, ödeme için 7 gün süre tanındığının, bu sürede ödeme yapılmadığının anlaşıldığı, kamu alacağının bu kez ödeme emriyle istenmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Davacı; ortada kesinleşmiş bir kamu alacağı bulunmadığından ödeme emri düzenlenemeyeceği iddiasıyla anılan kararın temyizen incelenip bozulmasını istemektedir.

Davacıya idari para cezası 1475 sayılı İş Kanunu´na aykırı davranıldığından bahisle kesilmiştir. 1475 sayılı Kanunun 108.maddesinde idari para cezalarına karşı Sulh Ceza Mahkemesinde itiraz edilebileceği ve idari para cezalarının 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği belirtilmektedir.

6183 sayılı Kanunun 55.maddesinde ise kamu alacağını vadesinde ödemeyenler için ödeme emri düzenlenebileceği hükme bağlanmıştır.

Dava konusu uyuşmazlıkta davacı adına kesilen idari para cezasına karşı Sulh Ceza Mahkemesine itirazda bulunulduğu, itirazın görev yönünden reddedildiği ve bu kararın Yargıtay nezdinde temyiz edildiği dosyanın incelenmesinden anlaşılmıştır.

Bu itibarla idari para cezasına yapılan itiraz sonuçlanmadan para cezasının kesinleştiğinden ve vadesinde ödenmediğinden söz edilemeyeceği için ödeme emri düzenlenmesinde hukuka uygunluk bulunmamakta olup; davayı reddeden temyize konu kararda hukuki isabet görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle; davacı temyiz isteminin kabulüyle, Edirne İdare Mahkemesinin ... tarih ve 1994/610 sayılı kararının bozulmasına, karar verildi.


Danıştay 3. Daire 1993/786 E.N , 1993/3626 K.N. - 09/12/1993

KARAR METNİ

SOSYAL SİGORTALAR KURUMUNDAN ALINAN EMEKLİ MAAŞINA VERGİ BORCU NEDENİYLE HACİZ KONULAMAYACAĞI HK.

A.Ş.nin ödenmeyen vergi borçları nedeniyle ortağı ve yöneticisi bulunan davacının, haczi kabil menkul ve gayrimenkul malları olmadığından Sosyal Sigortalar Kurumundan aldığı emekli maaşının 1/4 ünün haczine ilişkin işleme karşı açılan davayı; 28.7.1953 tarihinde yürürlüğe giren 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun

28.11.1980 de yürürlüğe giren 2347 sayılı Kanun ile değişik 71.maddesinde, Akylıklar, ödenekler, her çeşit ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama bağlı olmayan nafakalar, emeklilik aylıkları, sigorta ve emeklilik sandıkları tarafından bağlanan gelirlerin kısmen haczolunabileceğinin, ancak, haczolunacak miktarın bunların üçte birinden çok, dörtte birinden az olamayacağının belirtildiği, maddenin değişmeden önceki şeklinde de sigorta ve emeklilik sandıklarından bağlanan gelirlerin belirli ölçülerde haczolunabileceğine ilişkin hükmün yer aldığı, 17.7.1964 gün ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununun 121. maddesinde ise, bu kanun gereğince bağlanacak gelir veya aylıkların ve bağlanacak yardımların, nafaka borçları dışında, haciz veya başkasına devir ve temlik edilemeyeceği hükmünün yer aldığı, genel kanun olan 6183 sayılı Kanundan daha sonra yürürlüğe giren özel kanun olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununda, sigorta emeklilerinin emekli maaşlarına haciz konulamayacağı öngörüldüğünden, davacının emekli maaşının haczine ilişkin işlemde yasal isabet görülmediği gerekçesiyle kabul ederek haciz işlemini iptal eden

Denizli Vergi Mahkemesinin 17.11.1992 gün ve 1992/911 sayılı kararının bozulması istemidir.

Temyiz istemine ilişkin dilekçede ileri sürülen iddialar sözü geçen kararın bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından temyiz isteminin reddine ve kararın onanmasına karar verildi.


 
Danıştay 10. Daire 1997/777 E.N , 1998/4886 K.N. - 15/10/1998

KARAR METNİ

EMEKLİ SANDIĞI EMEKLİSİYKEN, TÜRK UÇAK SANAYİ A.Ş´NDE SÜRELİ HİZMET AKDİYLE VE SOSYAL GÜVENLİK DESTEKLEME PRİMİ ÖDEMEK SURETİYLE ÇALIŞMAYA BAŞLAYAN DAVACININ EMEKLİ AYLIĞININ KESİLMESİ GEREKTİĞİ; DAVACININ TAM SİGORTALI OLARAK SOSYAL SİGORTALAR KURUMUYLA İLGİLENDİRİLEREK, BU KURUMUN SAĞLIK YARDIMINDAN YARARLANDIRILMASINI, BURADA GEÇEN SÜRELERİN 2928 SAYILI YASA UYARINCA DEĞERLENDİRİLMESİNİ İSTEYEBİLECEĞİ HK.

Türk Uçak Sanayi Anonim Şirketinde çalışan davacının, emekli aylığının kesilmesine ve 1.8.1995 tarihinden itibaren ödenen aylıkların adına borç çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davanın reddine karar veren ... İdare Mahkemesi´nin ... tarih ve 1996/1531 sayılı kararının temyizen incelenip, bozulması istemidir.

... İdare Mahkemesince; 5434 sayılı Yasa´nın Ek 11.maddesinde, 5434 sayılı Yasaya tabi daire, kurum ve ortaklıklar ile bunların Sosyal Sigortalar Kurumuna tabi işyerlerinde emekliliğe tabi olmayan ücretli geçici kadrolu veya yevmiyeli hizmetlere tayin edilen emeklilerin buralarda çalıştıkları sürece aylıklarının kesileceğinin hükme bağlandığı, aynı Yasanın 12/j maddesinde de ödenmiş sermayesinin yarısından fazlasının sayılan daire, idare, banka ve kurumlardan birine veya birkaçına ait ortaklıklarla bunların kendi sermayeleriyle kuracakları diğer ortaklıkların 5434 sayılı Yasaya tabi kurumlar olarak belirlendiği, davacının çalıştığı Türk Uçak Sanayi A.Ş.´nin de sermayesinin %50´sinden fazlasının Emekli Sandığına tabi Savunma Sanayi Müsteşarlığına ait olduğu, bu durum karşısında Emekli Sandığına tabi bir işyerinde çalıştığı açık olan davacının bu işyerinde çalıştığı sürece aylıklarının kesilmesinin de hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı, Savunma Sanayi Müsteşarlığının 5434 sayılı Yasa´nın 12. maddesinde sayılan idare veya kurumlardan olmadığından, Türk Uçak Sanayi A.Ş.´nin de sandığa tabi olmadığını, sandığa tabi olması halinde kendisinin de sandıkla ilgilendirilmesi gerektiği, bu nedenle de 506 sayılı Yasa´nın 63.maddesi uyarınca sosyal güvenlik destekleme primi kesilmek suretiyle çalıştırıldığı iddiasıyla anılan mahkeme kararının temyizen incelenip, bozulmasını istemektedir.

5434 sayılı Yasa´nın 99.maddesinde emekli, adi malüllük, vazife mallüllüğü, dul veya yetim aylığı, son hizmet zammı alanlardan hiçbir şarta bağlı olmaksızın emeklilik hakkı tanınan vazifelere tayin edilenlerin, aylıklarının tamamının, bu vazifelere tayinlerini takibeden ay başından itibaren kesileceği, aynı Yasa´nın Ek 11. maddesinde de bu Yasaya tabi daire, kurum ve ortaklıklar ile bunların Sosyal Sigortalar Yasası´na tabi işyerlerinde emekliliğe tabi olmayan ücretli, geçici kadrolu veya yevmiyeli hizmetlere tayin edilen emeklilerin buralarda çalıştıkları sürece emekli aylıklarının kesileceği, şu kadar ki mahiyeti itibariyle hizmetin görülmesinin mücbir sebebe dayandığının ve özel bir ihtisası gerektirdiğinin ilgili bakanlığın teklifi ve Maliye Bakanlığı´nın mütalaasının alınması suretiyle Bakanlar Kurulu Kararıyla belirtilen yerlere tayin edileceklerin emekli aylığının kesilmeyeceği hükme bağlanmıştır.

506 sayılı Yasa´nın 2. maddesinde ise; bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların bu yasaya göre sigortalı sayılacağı belirtilirken, aynı Yasa´nın 3/II-C maddesinde kanunla kurulu sosyal güvenlik kurumlarından malüllük veya emekli aylığı almakta iken bu yasaya tabi sigortalı bir işte çalışanlardan sosyal güvenlik destekleme primi kesileceği, bu sürelere 2829 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmayacağı, bu sürelerin sigortalılık süresinden sayılmayacağı hükme bağlanmıştır.

 

Aktarılan yasal düzenlemelere göre Emekli Sandığından aylık almakta iken hiçbir şarta bağlı olmaksızın emeklilik hakkı tanınan vazifelere tayin edilenlerin aylıklarının tamamının kesilmesi gerekmektedir. Ancak yasal düzenlemelerde yer alan ve emekli aylığının kesilmeyeceği açıkça belirtilen görevlere tayin edilenlerin emekli aylığı kesilmemekle birlikte, bunların buralarda sosyal güvenlik destekleme primi ödemek suretiyle geçen sürelerinin de sigortalılık süresinden sayılması ve bu sürelere, hizmetlerin birleştirilmesine ilişkin 2829 sayılı Yasa´nın uygulanması olanağı kalmamaktadır.

Dosyanın incelenmesinden, davacının Sosyal Sigortalar Kurumu ve İş Kanunu kapsamında faaliyet gösteren Türk Uçak Sanayi A.Ş.´nde süreli hizmet akdiyle çalıştığı ve bu görevinin yasal düzenlemelerle emekli aylığı kesilmeden sürdürüleceği belirtilen görevlerden de olmadığı anlaşıldığından, 5434 sayılı Yasa´nın 99.maddesi gereğince bu görevi süresince emekli aylığının kesilmesi gerekmektedir. Ancak bu göreve başladığı sırada emekli aylığını almakta olduğu için sosyal güvenlik destekleme primi kesilmek suretiyle çalıştırılan davacının da, emekli aylığının kesildiğinden bahisle tam sigortalı olarak Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgilendirilerek, bu kurumun sağlık yardımından yararlandırılmasını, burada geçen sürelerine 2829 sayılı Yasa´nın uygulanmasını istemesi mümkündür.

Bu itibarla davacının emekli aylıklarının 5434 sayılı Yasa´nın Ek 11.maddesi uyarınca kesilmesi işlemi ve bu işlemin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolundaki temyize konu mahkeme kararı sonuç olarak hukuka uygun bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Yasa´nın 49.maddesi uyarınca davacının temyiz isteminin reddine, ... İdare Mahkemesi´nin ... tarih ve 1996/1531 sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçelerle onanmasına karar verildi.



Danıştay 10. Daire 1999/4913 E.N , 2001/2245 K.N. - 13/06/2001

KARAR METNİ

AÇILAN DAVANIN GÖREV YÖNÜNDEN REDDİ HALİNDE AVUKATLIK ASGARİ ÜCRET TARİFESİ UYARINCA AVUKATLIK ÜCRETİNE HÜKMOLUNMASI GEREKTİĞİ HK.

Temyiz Eden ve Karış Taraf (Davacı) : ... Ltd. Şti.

Vekili : Av. ...

Temyiz Eden ve Karşı Taraf (Davalı) : Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü

Vekili : Av. ...

İstemin Özeti : Dava, davacı şirketin 1997/10-1998/9 dönemine ait SSK Prim ve gecikme zammı olmak üzere 45.024.596.668 lira tutarındaki borcu nedeniyle konulan ihtiyati haciz kararının iptali istemiyle açılmıştır.

... İdare Mahkemesi ... tarih ve ... sayılı kararıyla davayı görev yönünden reddetmiştir. Davacı, SSK Prim alacaklarının 6183 sayılı yasaya göre tahsil edildiğini bu nedenle uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargı yerine ait olduğunu, davalı idare ise avukatları yönünden vekalet ücretine hükmolunması gerektiğini ileri sürerek, anılan mahkeme kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedirler.

SSK Savunmasının Özeti : Yerinde olmadığı ileri sürülen davacı temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

D.Tetkik Hakimi : Yakup Bal

Düşüncesi : Davacı temyiz isteminin reddi, davalı idare temyiz isteminin kabulü ile kararın vekalet ücreti yönünden bozulması gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı : Emin Celalettin Özkan

Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49.maddesinin 1.fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymayıp idare mahkemesince verilen kararın dayandığı hukuki ve yasal nedenler karşısında anılan kararın bozulmasını gerektirir nitelikte görülmemektedir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin reddiyle idare mahkemesi kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onuncu Dairesince gereği düşünüldü:

Dava, davacı şirketin 1997/10-1998/9 dönemine ait SSK Prim ve gecikme zammı olmak üzere 45.024.596.668 lira tutarındaki borcu nedeniyle konulan ihtiyati haciz kararının iptali istemiyle açılmıştır.

... İdare Mahkemesi, 506 sayılı Yasanın 134. maddesi uyarınca uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davayı görev yönünden reddetmiştir.

Davacı, SSK Prim alacaklarının 6183 sayılı Yasaya göre tahsil edildiğini bu nedenle uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargı yerine ait olduğunu, davalı idare ise avukatları yönünden vekalet ücretine hükmolunması gerektiğini ileri sürerek, anılan mahkeme kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedirler.

Temyizen incelenen kararda, davacının iddiaları yönünden bozmayı gerektiren bir husus bulunmamaktadır.

Davalı idarenin temyiz istemine gelince; 10.5.1997 tarih ve 22985 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Avukatlık Asgari Ücreti Tarifelerinin 8. maddesinde, Görevsizlik, Yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddedilmesine yahut davanın nakline veya davanın açılmamış sayılmasına, delillerin toplanmasına ilişkin ara kararı gereğinin yerine getirilmesinden önce karar verilmesi hallerinde, tarifelerde yazılı ücretin yarısına; karar gereğinin yerine getirilmesinden sonraki aşamada tamamına hükmolunacağı öngörülmüştür.

Dava ve temyiz dosyalarının birlikte incelenmesinden; mahkemece açılan davanın görev yönünden reddildiği ancak davalı idare vekili lehine avukatlık ücretine hükmolunmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda Avukatlık Asgari Ücret Tarifelerinin 8. maddesi uyarınca davalı idare vekili lehine avukatlık ücretine hükmolunması gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle davacı temyiz isteminin reddine, 2577 sayılı Yasanın 49. maddesine uygun bulunan davalı idare temyiz isteminin kabulüne, ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve ... sayılı kararının Avukatlık Ücreti yönünden bozulmasına, dosyanın bozulan kısım yönünden yeniden karar verilmek üzere anılan idare mahkemesine gönderilmesine 13.6.2001 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


Danıştay 10. Daire 1995/5477 E.N , 1997/275 K.N. - 06/02/1997

KARAR METNİ

YASANIN TANIDIĞI SEÇME HAKKINI KULLANAN İŞTİRAKÇİLERİN SOSYAL SİGORTALAR KURUMU İLE İLGİLENMEK YOLUNDAKİ İSTEKLERİNİ GEREKLİ DİKKAT VE ÖZENİ GÖSTERMEYEREK DEĞERLENDİRMEYEN DAVALI İDARENİN BUNLARIN İSTİRAKÇİLERİNİ SÜRDÜRMESİNDE KUSURLU BULUNDUĞU, BU NEDENLE DAVACININ ÖDEMEK ZORUNDA BULUNDUĞU SİGORTA PİRİMLERİNİN GECİKME ZAMMI TUTARININ TAZMİNEN KARŞILAMASI GEREKTİĞİ HK.

1989 yılı içerisinde özelleştirilerek devredilen davacı şirkette, Emekli Sandığı iştirakçisi olarak sözleşmeli statüde çalışan ve 15.9.1989 tarihli dilekçeleriyle, 3291 sayılı Yasanın 16. maddesinin tanıdığı seçme hakkını kullanarak Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgilerinin sağlanmasını isteyen dokuz kişinin Emekli Sandığı ile ilgileri davalı idarenin 5.10.1989 tarih ve ... sayılı işlemi ile sürdürülmüştür. İlgisi sürdürülenlerden bir kişinin, ilgisinin kesilerek Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgilenip ilgilenemeyeceği yolundaki başvurusunu 23.2.1990 tarihli işlemiyle reddeden davalı idare; 18.3.1991 tarih ve ... sayılı işlemiyle kişinin 15.9.1989 tarihli dilekçesini esas alarak; sandıkla ilgisinin 15.9.1989 tarihi itibariyle kesildiğini ve bu kişinin Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgisinin sağlanmasını, davacı şirketin başvurusu üzerine de 23.5.1991 tarihli işlemleriyle diğer sekiz kişinin 15.9.1984 tarihi itibariyle Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgisinin sağlanmasını davacı şirkete bildirilmiştir. Söz konusu dokuz çalışanı hakkında işe giriş bildirgesi düzenleyerek ... Sigorta Müdürlüğüne başvuruda bulunarak 15.9.1988 - 30.4.1991 dönemine ilişkin sigorta primlerini ödeyen davacı şirket adına, 506 sayılı Kanunun 80. maddesi uyarınca sigorta primlerini yasal süresinde ödemediğinden bahisle gecikme zammı tahakkuk ettirilmiş ve 23.8.1991 tarihinde ... lira davacı şirket tarafından ödenmiştir.

Dava, söz konusu gecikme zammı tutarının, çalışanların Sosyal Sigortalar Kurumu ile geç ilgilendirilmesine sebebiyet verdiği ileri sürülen davalı idareden 23.8.1991 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır. Açılan bu dava sonucunda Ankara 9. İdare Mahkemesince; davacının, ayrılma talebinde bulunan çalışanlarına önceden olumsuz cevap veren, aradan geçen uzun süre sonrası bunların ilgisini iptal eden davalı idarenin kusurlu davranışı nedeniyle gecikme zammı ödemek zorunda bırakıldığı iddiasına karşılık, davalı idarenin, çalışanların Emekli Sandığıyla yanlışlıkla ilgilendirildiğini, gerek bunların gerekse davacının ilgilendirme işlemine itiraz etmeyerek bu durumu kabullendiklerini, işleme itiraz etmeyen ve kesenek ve kurum karşılıklarını göndermeye devam eden davacının kusurlu olduğunu öne sürdüğünün anlaşıldığı, bu haliyle, davacının Sosyal Sigortalar Kurumuna gecikme zammı ödemesinde davalı idareye yüklenebilecek bir hizmet kusurunun bulunmadığı sonucu ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı, yalnızca davalı idarenin savunmasında ileri sürdüğü iddiaları kabul ederek davanın eksik incelemeyle reddinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla anılan kararın temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

Anayasanın 125. maddesinde, idarenin eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu hükme bağlamıştır.

Yasalarla kendisine verilen kamu hizmetini yürüten idarenin, bu hizmetin iyi işlememesi, geç işlemesi yada hiç işlememesi nedeniyle doğan zararları karşılamakla yükümlü olacağı şüphesidir.

5434 sayılı Yasa uyarınca, bu kanunda yazılı emeklilik işlemlerini yürütmekle görevli bulunan davalı idare, iştirakçisi olanların çalıştıkları kurumlardaki değişiklikler sonrası, bu değişikliği sağlayan yasal düzenlemeler gereği, bunların iştirakçiliğinin devam edip etmeyeceğini değerlendirmek ve uygulamaları yapmakta yetkilidir.

Oluş biçimi yukarıda aktarılan dava konusu olayda da; davacı şirketin şu andaki yapısına ulaşmasını sağlayan 3291 sayılı Yasanın 16. maddesinin tanıdığı seçme hakkını kullanan iştirakçilerinden dokuz kişinin Emekli Sandığı ile ilgisinin kesilerek Sosyal Sigortalar Kurumu ile ilgilenmek yolundaki isteklerini, gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek değerlendirmeyen davalı idarenin bunların iştirakçilerini sürdürmesinde hizmet kusuru bulunduğu açıktır.

Bu haliyle, itirazı da reddederek iştirakçiliğini sürdürdüğü davacı şirket çalışanlarının, sonradan Emekli Sandığı ile ilgilerini kesenek geçmiş tarih itibariyle Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgilendirilmelerine, dolayısıyla, bunların sigorta primlerinin geç ödenmesine neden olan davalı idarenin, davacı şirketin ödemek zorunda kaldığı gecikme zammı tutarını tazminen karşılaması gerekmekte olup; aksi yöndeki temyize konu kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle, Ankara 9. İdare Mahkemesinin 7.11.1994 tarih ve 1994/1315 sayılı kararının bozulmasına, dava dosyasının yeniden bir karar verilmek üzere anılan Mahkemeye gönderilmesine karar verildi.



Danıştay Vergi Dava Daireleri 1994/501 E.N , 1996/60 K.N. - 09/02/1996

KARAR METNİ

İSTEĞE BAĞLI SİGORTALI OLAN EŞİ ADINA 506 SAYILI YASANIN 85.MADDESİNE GÖRE SOSYAL SİGORTALAR KURUMUNA ÖDEMİŞ OLDUĞU SİGORTA PRİMLERİNİN, GELİR UVERGİSİ KANUNUNUN 63.MADDESİNİN 3.FIKRASI UYARINCA ÜCRETİNİN GAYRİSAFİ TUTARINDAN İNDİRİLMESİ GEREKTİĞİ YOLUNDAKİ İDDİALARIN, DÜZELTME VE ŞİKAYET YOLUNUN İŞLETİLMESİNE OLANAK VERMEYECEĞİ HK.

T.C.Emekli sandığına tabi olarak aylık alan davacının, ev hanımı olan eşi adına yaptırdığı isteğe bağlı sigorta nedeniyle Sosyal Sigortalar Kurumuna ödediği sigorta primlerinin, Gelir Vergisi Kanununun 63.maddesinin üçüncü fıkrası gereğince ücretinden indirilmesi ve Ocak 1992 ayından Mart 1993 ayına değin ödediği primlerin ücretinin gayrisafi tutarından indirilmemesi nedeniyle fazla ödenen gelir vergisinin geri verilmesi istemiyle yaptığı düzeltme ve şikayet başvurusu reddedilmiştir.

Bu işlemin iptali istemiyle açılan davayı inceleyen Danıştay Dördüncü Dairesi K:1994/2557 sayılı Kararıyla; Vergi Usul Kanununun 116 ve 117. maddelerinde öngörülen hesap ve vergilendirme hatalarından söz edebilmek için, ortada açık biçimde vergi miktarında fazlalık veya eksiklik ya da vergi mükellefiyetinin saptanmasına neden teşkil eden yanlışlıkların bulunmasının gerekli olduğu, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 85.maddesine göre isteğe bağlı sigortalı olarak ödenen sigorta primlerinin Gelir Vergisi Kanununun 63.maddesinin üçüncü fıkrasında yazılı sigorta şirketlerinden olmayan Sosyal Sigortalar Kurumunun, madde kapsamına girip girmeyeceğinin tartışmaya elverişli olması nedeniyle 506 sayılı Yasanın 85.maddesine göre isteğe bağlı sigortalılık nedeniyle ödenen primler üzerinden gelir vergisi alınmasının açık bir vergilendirme hatası oluşturmayacağı, bu husustaki iddiaların, Vergi Usul Kanununun 116 ve 117.maddeleri çerçevesinde incelenmesinin mümkün olmadığı, gerekçesiyle davayı reddetmiştir.

Yükümlü, ücret gelirin vergilendirilmesi sırasında isteğe bağlı sigorta nedeniyle ödediği eşine ait sigorta primlerinin vergi matrahından indirilmemesi nedeniyle fazla vergi ödediği, bu iddiasının Vergi Usul Kanununun 117.maddesinde tanımlanan "matrah hatası" ile "vergi miktarında hata" kapsamına girdiğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemektedir.

2575 sayılı Danıştay Kanununun "İl Derece Mahkemesi Olarak Danıştay´da Görülecek Davalar" başlıklı 24.maddesinin 1 numaralı fıkrasının (j) bendinde, Vergi Usul Kanunu gereğince şikayet yoluyla vergi düzeltme taleplerinin reddine ilişkin işlemlerin ilk derecede Danıştay´da açılacak davaya konu yapılabileceği kabul edilmiştir. Bir davanın bu maddeye dayanılarak ilk derecede Danıştay´da görülebilmesi ancak, konusunun düzeltme kapsamı içinde bulunmasına bağlıdır. Hangi vergi hatalarının düzeltme istemine konu edilebileceği Vergi Usul Kanununun 117 ve 118.maddelerinde düzenlenmiştir.

Eşi adına 506 sayılı Yasanın 85.maddesine göre Sosyal Sigortalar Kurumuna ödemiş olduğu sigorta primlerinin, Gelir Vergisi Kanununun 63. maddesinin 3.bendi uyarınca ücretinin gayrisafi tutarından indirilmesi gerektiği yolundaki davacı iddiası, vergi hatalarına ilişkin bu düzeltme yolunun işletilmesini sağlayacak bir iddia değildir. Bu bakımdan Maliye Bakanlığı işleminin iptali istemiyle açılan davanın reddinde yasaya aykırılık görülmemiştir.

Bu nedenle temyiz isteminin reddine karar verildi.




Danıştay 1. Daire 1989/85 E.N , 1989/93 K.N. - 27/06/1989

KARAR METNİ

ZAMANINDA ÖDENMEYEN SİGORTA PRİMLERİ VE VERGİ BORÇLARI İÇİN BELEDİYE BAŞKANINA MALİ SORUMLULUK YÜKLEMEK MÜMKÜN BULUNMADIĞI HK.(*)

Diyarbakır Belediye Meclisinin kararına Belediye Başkanı tarafından 1580 sayılı Belediye Kanununun 73.maddesine dayanılarak yapılan itiraza ilişkin dilekçeyle bu konudaki Valilik görüşü, İçişleri Bakanlığının yazısıyla Danıştay Başkanlığına gönderilip Dairemize havale edilmiş olmakla incelendi.

Diyarbakır Belediye Meclisinin kararında, Belediye Başkanı ...´nın döneminde ödenmeyen sigorta primleri ve vergi borçlarının gecikme zamlarıyla birlikte Belediye Başkanından tahsil edilmesine karar verilmiştir.

1580 sayılı Belediye Kanununun 127.maddesinde, " Belediye muhasebecileri, hesap işleri müdürleri belediye bütçesinin muhasbibi mesulleridir. Belediye muhasibi mesulleri zimmetindeki matlubatın takip ve tahsil hususunda ifa olunacak muamelata Devletin bu kabil muhasipleri hakkındaki muamelenin aynıdır." denilmektedir. 1050 sayılı Muhasebi Umumiye 20.maddesindeyse; "Her muhasip zamanı idaresi zarfında tahsili kendisine mevdu varidatın ve eşhas zimmemi hesabında mukayyet mebaliğin takip ve tahsiliyle mükellef olup DivanıMUhasebata hesap itasında veya halefe devrinde bakayasının müfredatını ve tahsil edilmemesi esbabını iraeye mecburdur. Takip edilmemek yüzünden tahsili mümteni bir hale gelen veya müruru zamana uğrayan meblağin, sunu taksiri görülen muhasipten tazminine Divanı Muhasebatça hüküm olunur..." hükmü yer almış, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunun 72.maddesinde işveren ve işçilerden alınması öngörülen primlerin, Kuruma ödenme zamanı, ödememe halinde uygulanacak işlem ve sorumlular hakkında izlenecek yol yine aynı Kanunun 80.maddesinde düzenlenmiştir.

Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere vergi ve prim asıllarının belediye başkanına ödettirilmesinin yasal dayanağı yoktur. Gecikme zammı ödemeye mecbur kalınması halinde de bunun birinci derecede sorumlusunun belediye başkanı değil muhasip olması gerekir. Çünkü Sigorta primi ya da vergilerin kaynaktan tevkif usulüyle ücretlerin ödenmesi sırasında kesilerek emanete alınması ve belediye başkanının bir işlem yapmasına gerek kalmadan ödemelerin yapılması gerekir. Nitekim 506 sayılı Kanunun 80.maddesinin son fıkrasında sigorta primlerini haklı sebepler olmaksızın kanunen belirtilen süre içinde ödemeyen kamu kurum ve kuruluşlarının tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlilerinin mesul muhasip ve saymanlar olduğu belirtilmiş, vergi kanunlarında da benzer hükümler yer almıştır.

Açıklanan nedenlerle, zamanında ödenmeyen sigorta primleri ve vergi borçları için belediye başkanına mali sorumluluk yüklemek mümkün bulun madığı cihetle, Belediye Meclisi kararının iptaline, dosyanın yerine gönderilmek üzere Danıştay Başkanlığına sunulmasına karar verildi.


Danıştay 10. Daire 1987/2403 E.N , 1988/2148 K.N. - 13/12/1988

KARAR METNİ

SOSYAL SİGORTALAR KANUNUNUN 90.MADDESİ UYARINCA İŞVEREN TARAFINDAN ALTI AY GEÇERLİ SAĞLIK BELGELERİNİN KURUM ONAYINA TABİ TUTULAMIYACAĞI HK.

Davacı; 30 Ekim 1987 günlü 19619 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Sosyal Sigorta İşlemleri yönetmeliğinin 48.maddesi (b) bendinin ikinci fıkrasında yer alan "sağlık belgesinin kurumca onaylanmış olma" şartının, 50.maddesi (B) bendinin son fıkrasının ve 51.maddesinin 2.fıkrası nın iptali istemiyle açılmıştır.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 90.maddesi, "İşveren, işkazası, meslek hastalığı, hastalık ve anlık hallerinde sigortalının kazancını ve prim ödeme gün sayılarını göstermek üzere örneği kurumca hazırlanacak belgeyi düzenleyerek sigortalıya vermekle yükümlüdür. İşveren, 35 ve 40.maddelerde öngörülen günlük prim şartını yerine getirmiş olan sigortalının karısı ve geçindirmekle yükümlü olduğu çocukları ile sigortalı kadının geçindirmekle yükümlü olduğu kocası ve çocuklarının, hastalıkları halinde, sağlık yardımlarından yararlandırılmalarını sağlamak ve altı ay için geçerli olmak üzere prim ödeme gün sayılarını gösterir, örneği kurumca hazırlanacak belgeyi, talebi halinde, düzenleyerek sigortalıya vermekle yükümlüdür.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı belgelerdeki bilginin eksik veya yanlış olması sebebiyle, sözü edilen fıkralarda belirtilen kimseler için kurumca yersiz olarak yapılan her türlü masraflar işverene ödetilir" hük münü getirmiştir.

Davalı idarece, iptali istenilen maddelerin, sigortalıları ilgilendirdiği, işveren olan davacının böyle bir dava açmasında hukuki bir menfaati olmadığı iddia ediliyorsa da; söz konusu sağlık belgesi, yukarıda hükmü yazılı 90.madde uyarınca işveren tarafından hazırlanıp sigortalı ya verildiğinden ve bu belgelerden dolayı cezai ve hukuki olarak sorumlu tutulacaklarından, ayrıca, işçilerin onay işlemlerini yaptırmak için harcayacağı zamanın iş kaybına neden olacağı açık bulunduğundan, bu iddiaya itibar etmeye olanak bulunmamaktadır.

Sosyal Sigorta İşlemleri yönetmeliğinin 48.maddesinde, kurum hekim veya sağlık tesislerine muayene ve tedavi için başvurularda ibraz edilme si gereken belgeler sayılırken (b) bendinin ikinci fıkrasında, sigorta lının işyerinin kurulu olduğu yerden başka yerde bulunan eş ve geçindirmekle yükümlü olduğu çocuklar da, sağlık karneleriyle birlikte, kurumca onaylanmış sağlık belgeleri sayılmış, 50.maddenin (B) bendinin son fıkrasında "Sigortalıların iş yerlerinin kurulu olduğu yerden başka yerde bulunan eş ve geçindirmekle yükümlü olduğu çocukları için düzenlenecek "Sağlık Belgesi"nin arka yüzünü ise sigortalıların işyerlerinin bölge itibariyle bağlı bulunduğu kurum ünitelerince doldurulup soğuk damga ve imza ile onanması gerekir. Bu husus anılan belgenin sigortalılar için düzenlenmesi halinde de geçerlidir" hükmü, 51.maddesi 2.fıkrasında da, "Altı ay için geçerli olan bu belgenin önyüzü, fotoğraflı olarak, sigortalıların işverenlerince, arka yüzü ise sigortalıların işverenlerince, arka yüzü ise sigortalıların işyerlerinin bölge itibariyle bağlı bulunduğu kurum ünitelerince doldurularak soğuk damga basılıp, imza ile onanmak suretiyle kurumca düzenlenir" hükmü getirilmiş bulunmaktadır.

Davacı tarafından iptali istenilen bu hükümlerdeki ortak nokta, işveren tarafından verilen, altı ay geçerli sağlık belgelerinin, kurum onayına tabi tutulması olmaktadır.

Yönetmeliklerin dayandıkları yasal düzenlemeye aykırı hüküm taşımalarının mümkün olmadığı açıktır.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 90.maddesinde, sigortalıların, işyerlerinin kurulu olduğu yerden başka yerde bulunan eş ve geçindirmekle yükümlü olduğu çocukları ve anne ve babaları için düzenlenen sağlık belgelerinin kurumca onaylanacağına ilişkin bir kural yer almadığına göre, anılan yasanın 135.maddesine dayanılarak düzenlenip yayımlanmış olan yönetmeliğin iptali istenilen maddeleri ile getirilen "altı aylık sağlık belgelerinin kurumca onaylanma" şartının hukuki dayanağı bulunmamaktadır.

Öte yandan, söz konusu belgeyi hazırlayıp vermekle yükümlü olan işveren, belgedeki bilgilerin eksik veya yanlış olması halinde, kurumca yersiz olarak yapılan masraflardan sorumlu olacağından, kurumun maddi zararı olmayacağı gibi, onay şartının gerçekleştirilemediği zamanlarda, muayene ve tedavinin aksayacağı da bir gerçektir.

Açıklanan nedenlerle Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 48.maddesinin (b) bendinin 2.fıkrasında yer alan "sağlık belgesinin kurumca onaylanmış olma" şartının, 50.maddesinin (b) bendinin son fıkrasının, 51.maddesinin 2.fıkrasının iptaline karar verildi.



Danıştay 10. Daire 1982/4234 E.N , 1984/66 K.N. - 19/01/1984

KARAR METNİ

BİR İŞYERİNDE ÜÇ TAKVİM YILI İÇİNDE MEYDANA GELEN İŞ KAZASI VE MESLEK HASTALIKLARI SAYISINA GÖRE, İŞYERİNİN İŞ KAZALARI VE MESLEK HASTALIKLARI PRİMİNİN BELİRLENMESİNDE ESAS ALINACAK TEHLİKE SINIFININ ÜST DERECE OLARAK SAPTANABİLECEĞİ HK.

Dava; davalı Genel Müdürlüğe ait işyerinin tehlike sınıfının üst derece olarak saptanmasına ve iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortası prim oranının % 4 den %4,2 ye çıkarılmasına ilişkin Sosyal Sigortalar Kurumu kararına yapılan itirazın reddine ilişkin davalı idare işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun, İş Kazalarıyla Meslek hastalık ları prim oranının tesbiti ile ilgili 74.maddesi, "İş kazalarıyla Meslek Hastalıkları Sigorta primi, yapılan işin iş kazası ve meslek hasta lığı bakımından gösterdiği tehlikenin ağırlığına göre tesbit edilir. İş kolları, tehlikenin ağırlığına göre sınıflara, bu sınıflarda özel iş şartlarına ve tehlikeyi önlemek için alınmış olan tedbirlere göre derecelere ayrılır. Hangi iş kollarının hangi tehlike sınıfına girdiği tehlike sınıf ve derecelerine ait prim oranlarının ve tehlike derecelerinin belli edilmesinde uygulanacak esaslar, ilgili bakanlıkların düşünceleri sorulduktan sonra Çalışma Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konacak bir tarife ile tesbit olunur. Prim tarifesi gerekli görülürse aynı usulle değiştirilebilir. Prim oranları, iş kazaları ve meslek hastalıklarından dolayı yapılması gerekecek her türlü sigorta yardımları ve idare masrafları ile bağlanacak gelirlerin tesis sermayeleri toplamı gözönünde tutularak hesaplanır." hükmünü aynı kanunun 75.maddesi de, "Yapılan işin 74.maddede belirtilen tarifeye göre hangi tehlike sınıf ve derecesine girdiği ve ödenecek iş kazalarıyla meslek hastalıkları sigortası primi oranı kurumca belli edilerek işverene yazı ile bildirilir.

İş kazalarını ve meslek hastalıklarını önliyecek tedbirler hakkındaki mevzuat hükümlerine uygun bulunmadığı tesbit edilen işler, Kurumca dada yüksek primle derecelere konulabilir. Kurum, tesbit edilmiş bulunan tehlike sınıf ve derecesini, yaptıracağı incelemelere dayanarak kendiliğinden veya işverenin isteği üzerine değiştirebilir. Kurumca yapılacak değişikliklere ilişkin kararın takvim yılından en az bir ay önce işverene ve işveren tarafından değişiklik isteğinin de tak vim yılından en az iki ay önce kuruma bildirilmesi şarttır. Böylece, karara bağlanacak değişiklikler yukarıdaki fıkrada yazılı karar veya istekten sonraki takvim yılı başında yürürlüğe girer." hükmünü getirmiş bulunmaktadır.

Söz konusu 74.maddesine göre hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 1.3.1981 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe konulan "İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları Sigortaları Prim Tarifesi"nin 1.maddesinde bu tarifenin, işyerlerinin dahil oldukları işkollarının tehlike sınıfları ile normal prim oranlarını ihtiva ettiği ve 6.madde ile de, her tehlike sınıfının üst, normal ve alt derece olmak üzere üç tehlike derecesine ayrıldığı, üst derece prim oranının dahil olduğu tehlike sınıfının normal prim oranından % 0,2 daha yüksek, alt derece prim oranının normal prim oranından % 0,2 daha düşük olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. Ayrıca aynı Tarifenin 7.maddesinde de "Dereceleme hesabının yapıldığı yıla takaddüm eden 3 takvim yılı içinde, aynı işkolunda 40 bin gün için sigorta primi tahakkuk ettirilmiş olan işyerleri derecelemeye tabi olurlar. Bu işyerlerinin girecekleri tehlike dereceleri; derecenin tayin edileceği yıla takaddüm eden üç takvim yılı içinde vukua gelerek kurum kayıtlarına intikal eden ve işyerinin özel şartları ile tehlikeyi önlemek için alınmış olan emniyet tedbirlerinin de neticesini gösteren işkazaları, meslek hastalıkları, daimi işgöremezlik ve ölüm vakalarına göre işyerinin münferiden arzedeceği tehlike ağırlığı nazara alınarak Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından tayin olunur." hükmü getirilmiş bulunmaktadır.

Anılan yasa maddelerinin verdiği yetkiye dayanılarak Sosyal Sigortalar Kurumunca yapılan incelemeler sonucunda tüm iş kollarının hangi tehlike sınıfına girdikleri tesbit edilmiş ve bu tesbite ilişkin olarak yine yasaya uygun olarak düzenlenen Prim Tarifesi ilede, davacı Genel Müdürlüğe ait işyerinin içinde bulunduğu maden istihsali işi VI.Tehlike sınıfında, prim oranı % 4 ve bu tehlike sınıfına ait normal derecenin alt sınırı 0,05505, üst sınırıda 0,06904 olarak tesbit edilmiş bulunmaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacı genel müdürlüğün Acep Ocağı adlı işyerinde, 18.3.1981 tarihli prim tarifesinin 7.maddesi hükmüne uygun olarak 1981-82 yılında uygulanacak derecelerin, 1978-79-80 yıllarında meydana gelen ve kurum kayıtlarına intikal eden, işyerinin özel şartları ile tehlikeyi önlemek için alınmış olan emniyet tedbirlerinin sonucunuda gösteren işkazaları, meslek hastalıkları, daimi işgörmezlik ve ölüm olayları ile primi ödenen iş günleri toplamı dikkate alınarak hesaplanan olay ağırlık oranına göre tesbit edildiği ve bu yıllarda 779 gün iş göremezliği gerektiren 18 iş kazası ve meslek hastalığı olayıyla, bir malüliyet olayı meydana geldiği, belirlenen ölçülere göre bu olayların oluştuğu işgünü kayıpları toplamının 8054 olduğu ve bu sayının primi ödenmiş olan 73.655 işgününe olan oranının da 0.10934 olarak bulunduğu anlaşılmaktadır.

Davacı tarafından prim tarifesinin 7.maddesine göre, yeni prim oranının, ancak üç takvim yılı geçtikten sonra tesbit edilebileceği, iş yerinde ise yeni prim oranı tesbiti için üç takvim yılı geçmesi şartına uyulmadığı ve 1.1.1980 den iki yıl sonra yeni prim oranı tesbit edilmesi yoluna gidildiği bunun ise mevzuata aykırı olduğu iddia edilmekte ise de; söz konusu Prim Tarifesinde ve yasanın yukarıda hükümleri yazılı maddelerinde davacının belirttiği gibi bir iş yerinin tehlike derecesinin ve prim oranının tesbiti için üç yıl geçmesi yolunda bir hüküm yer almadığı, yalnızca prim oranının uygulanacağı döneme ilişkin tesbit yapılırken dereceleme yılına göre üç yıl geriye gidilerek bu üç yıl içindeki durumun incelenmesi gerektiği belirtilmiş bulunduğu ve kurumca da bu şarta uyulmuş olduğu cihetle, bu yoldaki iddiayı dikkate almaya olanak bulunmamaktadır.

İlgili mevzuat hükümlerine uygun olarak Sosyal Sigortalar Kurumunca iş yeri ile ilgili olarak yapılan inceleme sonucu bulunan ve işgünü kayıpları toplamının prim ödenmiş olan işgününe olan oranın, prim tarifesine göre, işyerinin içinde bulunduğu tehlike sınıfına ait normal derecenin üst sınırının da üstünde olduğundan ve tarifenin 6.maddesi uyarınca üst derece prim oranı, normal prim oranından % 0,2 daha yüksek olacağından, söz konusu işyerinde tehlike sınıfının üst derece olarak saptanmasında ve işkazaları ve meslek hastalıkları sigortası prim oranında normal oran olan % 4 yerine % 4,2 olarak tesbitinde mevzuata aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, hukuki dayanağı bulunmayan davanın reddine karar verildi.



Danıştay 10. Daire 1983/1412 E.N , 1985/1101 K.N. - 27/05/1985

KARAR METNİ

1- İŞYERİNİN TEHLİKE SINIF VE DERECESİNİ SAPTAYAN İŞLEME KARŞI 506 SAYILI YASANIN 75.MADDESİNDE BELİRTİLEN BİR AYLIK SÜRE GEÇTİKTEN SONRA YAPILAN İTİRAZIN İLGİLİ BAKANLIKÇA İNCELENMEKSİZİN REDDİNDE İSABETSİZLİK BULUNMADIĞI ;

2- SÜRESİ İÇİNDE İTİRAZ EDİLMEYEREK KESİNLEŞEN VE KESİNLEŞME TARİHİNE GÖRE SÜRESİ İÇİNDE DAVA KONUSU EDİLMEYEN İŞYERİ SINIF VE DERECESİNİN SAPTANMADIĞINA İLİŞKİN İŞLEME YÖNELİK DAVANIN ESASININ İNCELENEMEYECEĞİ HK.

Dava, tatil köyü işyerinin 1.1.1981 tarihinden itibaren 1.tehlike sınıfının üst derecesine alınmasına ilişkin Sosyal Sigortalar Kurumu şubesi işlemi ile bu işleme yapılan itirazı süre yönünden reddeden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

506 Sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 74.maddesinde, iş kazalariyle meslek hastalıkları sigortası piriminin, yapılan işin iş kazası ve meslek hastalığı bakımından gösterdiği tehlikenin ağırlığına göre tesbit edileceği, iş kollarının, tehlikenin ağırlığına göre sınıflara, bu sınıfların da özel iş şartlarına ve tehlikeyi önlemek için alınmış olan tedbirlere göre derecelere ayrılacağı, prim tarifelerinin gerekli görülürse değiştirilebileceği belirtilmiştir.

Adıgeçen yasanın 75.maddesinde de; yapılan işin 74.maddede belirtilen tarifeye göre hangi tehlike sınıf ve derecesine girdiğinin ve ödenecek iş kazalarıyle meslek hastalıkları sigortası primi oranının kurumca belli edilerek işverene yazı ile bildirileceği, iş kazalarını ve meslek hastalıklarını önliyecek tedbirler hakkındaki mevzuat hükümlerine uygun bulunmadığı tesbit edilen işlerin kurumca daha yüksek primli derecelere konulabileceği, Kurumca yapılacak değişikliklere ilişkin kara rın takvim yılından en az bir ay önce işverene ve işveren tarafından yapılacak değişiklik isteğinin de takvim yılından en az 2 ay önce kuruma bildirileceği, karara bağlanacak değişikliklerin karardan sonraki takvim yılı başında yürürlüğe gireceği, işverenin; tehlike sınıf ve derecesiyle prim oranı hakkında Kurumca yapılacak yazılı bildiriyi aldıktan sonra bir ay içinde Çalışma Bakanlığına itirazda bulunabileceği, Bakanlığın bu itirazı inceleyerek 3 ay içinde vereceği kararı ilgiliye bildireceği, itirazın primlerin ödenmesini geciktiremiyeceği hükme bağlanmış bulunmaktadır.

Dava dosyasındaki belgelerin incelenmesinden, davacı şirket tarafından işletilmekte olan tatil köyü´nün bağlı bulunduğu Sosyal Sigortalar Kurumu şubesinin iş kazaları ve meslek hastalıkları sigorta prim tarife sine göre 1.tehlike sınıfında bulunan davacı şirkete ait işyerinin en alt seviyedeki prim oranının, en üst seviyedeki prim derecesine çıkarılmasına ilişkin işleminin davacıya 13.11.1980 tarihinde tebliğ edildiği ve davacı vekilinin noter kanalı ile 11.12.1980 tarihinde keşide ettirerek gönderdiği itiraz dilekçesinin ilgili Bakanlık kayıtlarına 16.12.1980 tarihinde intikal ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, itiraz tarihi, itiraz dilekçesinin Bakanlık kayıtlarına intikal ettiği gün olarak kabul edilmesi zorunlu olduğundan, davacının 1.tehlike sınıf derecesindeki prim oranının yükseltildiğini öğrendiği 13.11.1980 tarihinden itibaren 506 sayılı sayılı yasanın 75.maddesinde öngörülen 1 aylık içerisinde itiraz etmesi gerekirken, süreyi geçirdikten sonra 16.12.1980 tarihinde yaptığı itirazı üzerine Başkanlıkça tesis olunan dava konusu işlem mevzuata uygun bulunmaktadır. Öte yandan davacı şirkete ait tatil köyü işyerinin 1.1.1981 tarihinden itibaren birinci tehlike sınıfının üst derecesine alınmasına ilişkin Sosyal Sigortalar Şube Müdürlüğü işlemine karşı süresi içinde Bakanlığa itiraz edilmemiş olunduğundan, yukarıda belirtilen mevzuata göre 1981 yılına ait olmak üzere işlemin kesinleştiği ve zaten bu işleme yönelik bulunan davanın 13.12.1980 günü olan kesinleşme tarihine nazaran 15.6.1981 tarihinde kayda geçen dilekçe ile açılması nedeniyle süresinde olmadığı anlaşıldığından işin esas yönden incelenmesi olanağı da bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, yasal dayanaktan yoksun bulunan davanın reddine karar verildi.


Danıştay 4. Daire 1984/971 E.N , 1985/176 K.N. - 18/01/1985

KARAR METNİ

İŞÇİ ÜCRETLERİNDEN KESİLEN SİGORTA PRİMLERİ İLE İŞVEREN HİSSESİ OLARAK TAHAKKUK ETTİRİLEN SİGORTA PRİMLERİNİN TAHAKKUK ETTİĞİ YILDA GİDER OLARAK YAZILACAĞI HK.

Uyuşmazlık; Sosyal Sigortalar Kurumuna ödenmesi gereken işçi ücretlerinden kesilen ve işveren payı olarak tahakkuk ettirilen sigorta primlerinin ödenmeden tahakkuk ettirildikleri yılda gider kaydının mümkün olup olmadığına ilişkindir.

5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 13.maddesiyle yollamada bulunulan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 40.maddesinin 2.bendinde, hizmetli ve işçilerin sigorta primleri ve emekli aidatının, geri verilmemek üzere Türkiye´de kurulmuş sigorta şirketlerine veya emekli ve yardım sandıklarına ödenmiş olması ve emekli ve yardım sandıklarının tüzel kişiliğe sahip bulunmaları koşuluyla, safi kazancın tespiti için gider olarak indirileceği hükme bağlanmıştır.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanununun 80.maddesinin 3.fıkrasının süresi içerisinde yatırılmayan primlere gecikme zammı uygulanacağı hükmünden, primlerin süresi dışında da ödenebileceği anlaşılmaktadır.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 39.maddesinin 2.fıkrasında ise elde edilen hasılatın, tahsil olunan paralar ile tahakkuk eden alacakları, giderlerin ise tediye olunan ve borçlanılan meblağları ifade edeceği hükme bağlanmış, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 287.maddesinde, cari hesap dönemine ait olup pasifleştirilerek değerleneceği öngörülmekle borçlanılan meblağların bilanço esnasında ticari kazancın tespitinde gözönünde bulundurulacağı kabul edilmiştir.

Bu durumda, Gelir Vergisi Kanununun 38.maddesinde ticari kazancın bilanço esasına göre tespit sırasında, aynı Kanunun 40. ve 41.maddelerine uyulacağı belirtildiğinden, 193 sayılı Yasanın 40.maddesi hükmü ile yukarıda açıklanan kanun hükümleri karşısında, kurumun 1979 yılında tahakkuk ettirdiği ve borç niteliği taşıyan sigorta primlerinin aynı dönemde gider kaydedilmesinin kabulü gerekirken ödenmeden gider kaydedilmesinin mümkün olamayacağı gerekçesiyle mahkeme tarafından tarhiyatın onanmasında yasal isabet görülmemiştir.

Bu nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesi kararının bozulmasına, tarhiyatın kaldırılmasına karar verildi.

KARŞI OY:

Gelir Vergisi Kanununun 40.maddesinin iki numaralı fıkrasında; sigorta primleri ve emekli aidatının "ödenmiş olması" şartıyla gider yazılabileceği kabul edilmiştir. Maddede bazı giderler için ödenme şartı aranmadığı halde bazılarında bu şartın aranması yasa koyucunun özel bir amacı bulunduğunu göstermektedir. Ticari kazancın belirlenmesinde tahakkuk esasının uygulanması, genel bir uygulama hükmü olup, özel şekilde ödeme esası getirilen hallerde ödeme şartının aranması gerekir.

Kaldı ki, olayda, sigorta primleri için, Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirge verildiği ve primin tahakkuk ettiğine ilişkin bir delil de mevcut değildir.

Bu nedenle, ödenmiyen sigorta primlerinin gider yazılabileceğine ilişkin karara katılmıyoruz.



Danıştay 10. Daire 1982/4186 E.N , 1983/629 K.N. - 23/03/1983

KARAR METNİ

4.7.1980 TARİHLİ RESMİ GAZETEDE YAYINLANARAK YÜRÜRLÜĞE GİREN, İŞYERİ HEKİMLERİNİN ÇALIŞMA ŞARTLARI İLE GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİN, İLGİLİ YASA HÜKÜMLERİNE VE KAYNAĞI OLAN 1475 SAYILI YASA UYARINCA ÇIKARTILAN İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ TÜZÜĞÜNE AYKIRI OLMADIĞI HK.

Dava, 4.7.1980 gün, 17037 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren "İşyeri Hekimlerinin Çalışma Şartları ile Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik"´in iptali istemiyle açılmıştır.

Davacı Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu; Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birlikte hazırlanması gereken yönetmeliğin yalnızca Çalışma Bakanlığınca hazırlanarak yürürlüğe konulduğunu, yönetmelikte, ilgili yasalara aykırı düzenleme yapılarak işverenlere yasal dayanağı bulunmayan yükümlülükler getirildiğini, işverenin işyerini serbestce sevk ve idaresine hekimin müdahalesi anlamını taşıyan hükümler yanında, işverenin serbestçe sözleşme yapma özgürlüğünü engeller nitelikteki hükümlere de yer verildiğini, işyeri hekimine, yasaların öngördüğü biçimde işçilerin sağlık denetlemesini yapma dışında yasalara aykırı olarak, tedavi hekimliği görevinin ve bir takım idari görevlerin yüklendiğini, yine ilgili yasalara aykırı biçimde 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde, ayrım yapmadan, tam gün süreyle hekim çalıştırmayı, işyeri sağlık birimi kurmayı zorunlu kılan bir düzenlemeye gidildiğini ileri sürmektedir.

1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 180.maddesinde; devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran tüm iş sahiplerinin işçilerin sağlık durumuna bakmak üzere bir veya daha fazla hekimin sağlık denetimini temine ve hasta işçileri tedaviye mecbur olduğu, büyük kurumlar veya kaza ihtimali olan işlerde, hekimin daimi olarak iş yerlerinde veya civarında bulunacağı, hastanesi olmayan veya şehir ve kasaba dışındaki yerlerde bir hasta odası ve ilk yardım araçlarının bulundurulacağı, yüzden beş yüze kadar daimi işçisi olan kurumların bir revir yeri, beşyüzden yukarı işçisi olanların yüz kişiye bir yatak hesabıyla hastane açmaya zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 114. maddesiyle de, bu Yasanın hastalık sigortasıyla ilgili hükümlerinin uygulandığı yerlerde çalışan ve hastalanan sigortalıların tedavileri hakkında Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 180.maddesi hükmünün uygulanmıyacağı, ancak, söz konusu maddenin hastalanan işçilerin tedavileri ile ilgili hükümleri dışında kalan ve işçilerin sağlık durumlarının denetlenmesinin sağlanmasına, işyerlerinde hekim çalıştırılmasına, has ta odası ve ilk yardım araçlarının bulundurulmasına ve diğer hususlara ilişkin hükümlerinin saklı olduğu belirtilmiştir.

1475 sayılı İş Kanununun 74.maddesinde ise, işyerlerinde ve diğer müştemilatında bulunması gereken sağlık şartlarının ve işyerlerinde kullanılan alet, edevat, makinalar ve hammaddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olacak önlem ve araçların neler olduğunu belirtmek üzere bir tüzük çıkarılması öngörülmüş; bu hüküm uyarınca çıkarılan ve 11.1.1974 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe konulan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 91 maddesiyle "Sürekli olarak en az 50 işçi çalıştırılan işyerlerinde Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri dışında kalan işçilerin sağlık durumlarının denetlenmesi, ilk yardım, acil tedavi ve diğer koruyucu sağlık hizmetlerini düzenlemek üzere işveren, Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 180. ve Sosyal Sigortalar Kanununun 114.maddeleri gereğince işyerindeki işçi sayısına ve işteki tehlikenin büyüklüğüne göre, bir ya da daha fazla hekim sağlayacaktır. Bu hekimlerin çalışma koşulları ile görevlerini nasıl yürüteceklerini ayrıntılı şekilde gösterilen bir yönetmelik tüzüğünün yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde çıkarılır." hükmü getirilmiştir. Dava konusu yönetmelik de anılan tüzük hükmü gereği hazırlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Davacının iddiasının aksine görev alanını ilgilendiren 1475 sayılı İş Kanunu ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün uygulanmasını sağlamak amacıyla yalnızca Çalışma Bakanlığı tarafından dava konusu yönetmeliğin çıkarılmasında mevzuata aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemelerden anlaşılacağı gibi, işyerlerinde işçilere verilecek sağlık hizmetlerinin neler olacağı ve nasıl sağlanacağı konusu zaman içerisinde düzenlenerek çağdaş koşullara uygun kurallar getirilmeye çalışılmıştır.

1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 180.maddesiyle getirilen, 506 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra da hastalanan işçilerin tedavisi dışında devam eden, işverenin işçilerin sağlık durumunun denetimini sağlama yükümlülüğünden ne anlaşılması gerektiği 1475 sayılı Yasanın 74.ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün  91.maddesinde açıklığa kavuşturulmuştur. 1475 sayılı yasanın 74.maddesi uyarınca çıkarılan Tüzüğün 91.maddesinde, 50 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde işçilerin sağlık durumlarının denetimi kapsamı içinde ilk yardım ve acil tedavi yanında, diğer koruyucu sağlık hizmetlerinin de sağlanması öngörülmüş bulunmaktadır.

Nitekim Birleşmiş Milletler Çalışma Örgütünün 112 sayılı Tavsiye kararında, iş yerleri sağlık hizmetinin uygulanmasında koruyuculuğun esas olması gerektiği vurgulanarak, koruyucu sağlık hizmetlerinin neleri kapsadığı ayrıntılarıyla belirtilmiştir.

Yukarıda anılan "İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü" uyarınca çıkarılan dava konusu yönetmelikte de, en az elli işçi çalıştırılan iş yerlerinde işyeri hekimlerinin çalışma koşulları, görev ve yetkileri, işyerinde işçilerin sağlık denetlemesinin yeterli biçimde yapılması, koruyucu sağlık hizmetlerinin yeterli ve etkin bir düzeyde sağlanmasının temini amacı doğrultusunda düzenlenmiş olup; davacı tarafından ileri sürüldüğü gibi, yönetmelikle işverenlere yasal düzenleme dışında yükümlülükler getirildiğinin, işverenin işyerini serbestçe sevk ve idaresine hekimin müdahalesi ve işverenin serbestçe sözleşme yapmasının engellenmesi anlamında düzenleme yapıldığının kabulüne olanak görülmemektedir.

Dava konusu yönetmelikte, koruyucu sağlık hizmetlerinin yürütülmesi için işyeri hekimine bir kısım idari ve teknik görevler verilmiş, bazı yetkiler tanınmış; koruyucu sağlık hizmetinin, işçilerin sağlık denetiminin yapılabilmesi için işyerinin büyüklüğüne göre yardımcı sağlık personeli çalıştırılması, işyeri sağlık birimleri kurulması, olanaklar ölçüsünde işyerinde nitelikli hekim görevlendirilmesi öngörülmüştür. Getirilen bu görev ve yükümlülükler, 50 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde işverence mevzuata göre sağlanması zorunlu işçilerin sağlık denetiminin, koruyucu sağlık hizmetlerinin doğal sonucu bulunmaktadır.

Öte yandan, davacı tarafından ileri sürüldüğü gibi, yönetmelikte, ayrım yapılmadan 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde tam gün süreyle hekim çalıştırma zorunluluğu da getirilmiş değildir. Yönetmeliğin 8.maddesinin (e) bendinde, sadece sürekli olarak 1000 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde, 1593 sayılı Yasanın 180.maddesinde yer alan büyük kurumlarda sürekli hekim bulundurma zorunluluğu esasına uygun biçimde, sürekli hekim bulundurulması öngörülmüştür. Sürekli hekim bulundurulması zorunlu olmayan, 50 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde ise, hekimlerin çalışma süreleri işçi başına ayda onbeş dakika olarak saptanmış olup; işyerinde temini zorunlu olan sağlık denetiminin ve koruyucu sağlık hizmetinin düzenli ve etkin biçimde yürütülmesi amacıyla getirilen bu hükümde de ilgili yasalara aykırılık bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, dava konusu yönetmelikte ilgili yasalara ve kaynağı olan tüzüğe aykırılık bulunmadığından, dayanaktan yoksun davanın reddine karar verildi.



Danıştay 1. Daire 1982/134 E.N , 1982/143 K.N. - 05/07/1982

KARAR METNİ

5953 SAYILI YASA UYARINCA BASIN MESLEĞİNDE ÇALIŞANLARIN ASKERLİK GÖREVLERİNİ İFA ETTİKLERİ SÜRECE İŞVERENİ TARAFINDAN SOSYAL SİGORTALAR KURUMUNA ÖDENEN PİRİMLERİN GEÇERLİ SAYILACAĞI HK. (*)

5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştırılanlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 16. maddesinde, talim ya da manevra dolayısıyla silah altına alınan gazetecinin bu süre içinde ücret hakkını muhafaza edeceği, ancak yedek subay olarak ya da sair suretlerle askeri hizmet karşılığı aylık alan gazetecinin almakta bulunduğu bu aylık kendi işinde aldığı ücretten az ise, işverenin, gazeteciye yalnız aradaki farkı ödemekle yükümlü olacağı, kısmi veya umumi seferlik dolayısıyla silah altına alınan gazeteci hakkında üç ay için bu maddenin birinci fıkrası hükümlerinin uygulanacağı, ilk muvazzaf askerlik hizmeti için silah altına alınan gazeteciye normal askerlik süresince son aldiği ücretin, yarı oranında ödeneceği, işverenle gazeteci arasındaki iş akdinin muayyen bir müddet için akdedilmiş olup olmadığına bakılmaksızın, gazetecinin bu maddenin birinci fıkrasında gösterilen haller dolayısıyla silah altında bulunduğu sürece iş akdinin işveren tarafından feshedilmeyeceği, gazeteci bu maddenin ikinci veya üçüncü fıkrasında gösterilen haller dolayısıyla silah altına alındığı takdirde, gazetecinin durumu bu fıkralardan hangisine temas etmekte ise, işverenin iş akdini ancak o fıkrada gösterilmiş bulunan süre geçtikten sonra feshedilebileceği, bu gibi hallerde de gazeteci ile işveren arasındaki iş akdinin belli bir süre için akdedilmiş olup olmadığına bakılamayacağı, akdin feshinin bu kanunda yazılı hükümlere tabi olacağı, gazeteci ile işveren arasındaki sözleşmenin esasen belli süreyi ihtiva edip de bu süre gazetecinin silah altında bulunduğu sırada kendiliğinden bitiyorsa işverenin sözleşmenin bu suretle sona ermesinden itibaren bu maddede yazılı bulunan hükümlerin işveren tarafından gazeteciye askerlik halinde ücret verilmesi hakkında daha elverişli hak ve menfaatler sağlayan mukavele, teamül veya örf ve adetten doğan haklara halel getirmeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu durumda, bir hizmet akdiyle çalışmakta iken askerlik yükümünü yerine getirmek için işyerinden ayrılan diğer işçilerden farklı olarak gazeteciler askerde iken de hizmet akdi sona ermemekte ve ücretlerinin ödenmemesine devam olunmaktadır.Bu ücretten işverence ödenen primin,ilgilinin, askerlik süresince sigortalı sayılmasına olanak verip vermeyeceğini, belirleyebilmek yönünden, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun konumuza ilişkin ilkeleri ile bu Yasanın sigortalı sayılmayanlar başlıklı 3. maddesinin niteliği ve amacı üzerinde durmak gerekli bulunmaktadır. 506 sayılı Yasa, bilindiği gibi zorunlu sigortalılık ilkesine dayanır. Bu Yasanın 2. maddesinde yer alan "bir hizmet akdine dayanarak bir veya bir kaç işveren tarafından çalıştırılanların bu kanuna göre sigortalı sayılacağı yolundaki hükmü ile 80. maddesinde yer alan işverenin, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların sigorta primlerine esas primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden bu Yasa gereğince hesaplanacak prim tutarlarını, ücretlerinden kesmeye ve kendisine ait prim tutarlarını da bu miktara ekliyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar kuruma ödemeye mecbur olacağı, prim, süresi içinde ve tam olarak ödenmezse, ödenmeyen kısmına süresinin bittiği tarihten başlayarak bir aylık süre için % 10 ve bundan sonraki her ay için % 2 gecikme zammı uygulanacağı yolundaki hükümleri bunu açıkca ortaya koyar. İşverenin ve işçinin istek ve iradesi, bu konuda bir değer ve hüküm ifade etmez.

Yasanın sigortalı saydıkları için sigorta primlerinin ödenmesi, hem işveren hem de işçi yönünden bir yasal yükümlülüktür. Söz konusu 3. maddeyi, Yasanın ve Yasayla öngörülen sigortanın bu niteliğini gözönünde bulundurarak değerlendirmek isabetli sonuca varabilmek için gereklidir. Bu açıdan incelendiğinde görülür ki, bu madde, sigortalı olabilmek bazı kimseleri bu haktan yoksun bırakma düşünce ve amacıyla değil, bir takım eylemli olanaksızlıklar ya da zorunluluklar nedeniyle sigortalı olma ve prim ödeme yükümlülüğü ortadan kaldırmak için vazolunmuştur. Maddenin (F) bendiyle "askerlik hizmetlerini yapmakta olan yükümlüler" in sigortalı sayılmamasına egemen olan düşünce de duraksamaya gerek bırakmayacak ölçüde açıktır; askerlik yükümlülüğünü yapmakta olan kimse, olağan koşullarda ücret alamayacağı için, bunlar yönünden zorunlu sigortalılığın yükümlülükleri ortadan kaldırılmak istenmiştir. Askere giden gazetecinin ücretinin ödenmesine devam olunacağı 5953 sayılı Yasanın yukarda sözü edilen 16. maddesinin hükmü gereği olduğuna göre, bunlar için sigorta primi ödenmesinin ve bu sürenin sigortalılıktan sayılmasının, 3. maddesinin yukarda belirlenmeye çalışan amacı ve niteliği gözönünde bulundurulduğunda, Yasaya aykırı bir yönü olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Aksine bir anlayış, yani bu madde hükmünü, yükümlülüğü kaldırıcı değil, hak kaybettirici bir esas olarak yorumlamak, 506 sayılı Yasayla güdülen amaca da, Anayasa´da yer alan sosyal devlet anlayışına da uygun düşmez.

Öte yandan 506 sayılı Yasanın 2. maddesi dayanaktan tutularak, sigortalı sayılabilecek için bir hizmet akdinin varlığının temel koşul olduğu, askerlik hizmetini yapan kimsenin bir işverene hizmet akdiyle bağlı olmasının söz konusu olamayacağı, bu bakımdan da sigortalı sayılamayacağı ileri sürülmektedir. Yukarda belirtildiği gibi 5953 sayılı Yasanın 16. maddesi hükmü incelendiğinde, askere giden gazetecilerin hizmet akdinin sona ermediği anlaşılmaktadır. Bu tartışma konusu yapılsa bile, bu bakımdan asıl en önemli olan nokta şudur: 1655, 2167, 2422 sayılı yasalarla, askerde geçirilen sürelerin borçlanmak suretiyle sigortalılıktan sayılmasının kabul edilmiş olması, yasakoyucu tarafından bu ilkenin sigortalılığın vazgeçilmez koşulu olarak düşünülmediğini açıkca ortaya koymaktadır.

Ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi, 1655, 2167, 2422 sayılı Yasalar, askerlikte geçirilen sürelerin borçlanılmak suretiyle sigortalılıktan sayılmasına olanak verdiğine göre, primi ödenmiş askerlik süresini sigortalılıktan saymamak ve daha önce ödenmiş primleri geri verip, bu dönemi sonradan borçlandırmak yoluna gitmekle sigortalılıktan saymak mantıkla açıklanması güç bir uygulama olacaktır.

Bu nedenlerle 5953 sayılı Yasa uyarınca basın mesleğinde çalışanların askerlik görevlerin ifa ettikleri sürece işvereni tarafından Sosyal Sigortalar Kurumuna ödenen primlerin geçerli sayılacağı mütalaa kılındı.

İDARİ İŞLER KURULUNDAN GEÇMEMİŞTİR.


DANIŞTAY

1. Daire 2009/963 E.N , 2009/1433 K.N.

Özet

İŞÇİ STATÜSÜNDE BULUNMASINA KARŞIN İNŞAAT MÜHENDİSİ OLARAK FEN İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜNDE KAMU GÖREVİ İFA EDENİN 4483 SAYILI KANUN KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİ HAKKINDA.

İçtihat Metni

Hakkında Ön İnceleme Yapılanlar          :.;

1- ...- Burdur İli,... Belediye Başkanı

2"       .   "           "           "           "

3-...-     "            "           "   Encümen Üyesi

4-           "      "   "           "           "

5-           "             "   Fen İşleri Müdürü

6-           "             "   Fen İşleri Müdür Vekili

7-           "           "         

8-         

9-           "           "            "

10-...-     "           "    Fen İşleri Memuru

11-...-   "            "           "   İnşaat Mühendisi

İtiraz Edilen Karar          :    Hakkında ön inceleme yapılanların tümü için soruşturma izni verilmemesine ilişkin İçişleri Bakanının 4.3.2009 tarih ve 2009/6963 sayılı kararı

Karara İtiraz Eden          : Şikayetçi...

Soruşturulacak Eylem     :   Konak  Mahallesi   ...  ada,   ...  parsel  sayılı taşınmaz üzerinde inşa edilen yapının yasal süresi içinde tamamlanmaması nedeniyle ruhsatsız duruma düşmesine karşın imar mevzuatında yer alan yaptırımları uygulamamak ve sonrasında ruhsatsız inşa edilen 2 nci kat da dahil olmak üzere söz konusu yapıyı usule aykırı olarak ruhsatlandırmak suretiyle görevi kötüye kullanmak

Eylem Tarihi        : 2005 yılı ve öncesi

İçişleri Bakanlığının 1.7.2009 tarih ve 9913 sayılı yazısı ekinde gönderilen dosya, İçişleri Bakanının 4.3.2009 tarih ve 2009/6963 sayılı soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararı ve bu karara yapılan itiraz, Tetkik Hakimi Arzu Bozkurt Şen´in açıklamaları dinlenildikten sonra, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca incelendi;

Gereği Görüşülüp Düşünüldü:

Hakkında ön inceleme yapılarak soruşturma izni verilmeyenler arasında bulunan ...´in geçici işçi statüsünde bulunmasına karşın inşaat mühendisi olarak Fen İşleri Müdürlüğünde görevli olduğu, dolayısıyla kamu görevi ifa eden adı geçenin de 4483 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Dosyanın incelenmesinden; 1986 yılında düzenlenen yapı ruhsatının süresinin dolması nedeniyle ruhsatsız konumda olan inşaat için, 1992 yılında yapılan imar planı tadilatıyla kat sayısının arttırıldığı da dikkate alınarak, 3.8.2005 tarih ve 26/3 sayılı yapı ruhsatı düzenlendiği, bu işleme ilişkin harçların ve para cezasının tahsil edildiği, ruhsat eki dosyada tüm projelerin fenni mesuliyetinin uygunluğunun tasdik edilmiş olduğu, bu itibarla ilgililere isnat edilen eylemin haklarında soruşturma yapılmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığı anlaşıldığından, soruşturma izni verilmemesine ilişkin yetkili merci kararına yapılan itirazın reddine, dosyanın İçişleri Bakanlığına, kararın bir örneğinin itiraz edene gönderilmesine 21.10.2009 tarihinde ... yönünden oyçokluğuyla diğer Belediye görevlileri yönünden oybirliğiyle karar verildi.

KARŞI OY

İçişleri Bakanlığının 1.7.2009 tarih ve 9913 sayılı yazısı ekinde gönderilen 4.3.2009 tarih ve 2009/6963 sayılı karara işçi statüsünde görev yapan ...´ in de dahil edildiği anlaşılmıştır.

4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 2. maddesi kapsamında bulunmayan işçiler hakkında anılan yasaya göre "karar verilmesi" mükmün değildir. Kanunun 10. maddesi uyarınca, suça istiraktan dolayı aynı mahkemede yargılanacak olunması da bu gerçeği değiştirmemektedir.

Kamu görevlisi kavramı, 1999 yılında yürürlüğe giren 4483 sayılı yasada yer almış; bu tanım 5337 sayılı Türk Ceza Yasasının 6. maddesinin (c) fıkrasıyla daha da açıklık kazanmıştır.

Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin "genel idare esaslarına göre. yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden memur ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebi ile işledikleri suçlar 4483 sayılı Yasaya tabidir.

Türk Ceza Kanununun 6. maddesinin (c) fıkrasında kamu görevlisi "kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir suretle sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi" olarak tanımlanmıştır.

Bu iki düzenlemede de "memur" kavramlarından daha geniş bir kavram olan "kamu görevine" vurgu yapılmış bulunmaktadır. Anayasanın 128. maddesi de bu doğrultuda düzenlemeler içermekte olup esas itibariyle 4483 sayılı Yasa, memurlara, eski mevzuata göre daha sınırlı bîr biçimde uygulanmaktadır. Bu çerçevede kamu görevlilerinin görevleri esnasında işlenen ve görevden doğmayan suçları kapsam dışı bırakılmış bulunmaktadır. Memurların sadece görevinden doğan suçları ön inceleme kapsamında ele alınırken, işçilerin genel hükümler yerine 4483 sayılı Yasaya göre işleme tabi tutulması mevcut hükümlere uygun düşmemektedir.

Uygulamadaki hukuki düzenlemeler ve yargısal kararlar işçileri kamu görevlisi kapsamında değerlendirmemektedir.

Nitekim Anayasa Mahkemesinin 9.2.1993 gün ve 44/7 sayılı kararı da, işçilerin, Anayasanın 128. maddesindeki memur ve diğer kamu görevlisi sayılmayacağını hüküm altına almıştır.

Benzer bir değerlendirmeye Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8.2.1995 gün ve 1994/10-79, K: 1995/45 sayılı kararında da yer verilmiş ve anılan kararda, işçilerin diğer kamu görevlilerinden sayılamayacağına işaret edilmiştir. Yürürlükte bulunan yasal düzenlemeler ve özü itibariyle güncelliğini koruyan yargı kararları karşısında işçiler hakkında genel hükümlere göre doğrudan Cumhuriyet savcılığınca soruşturma yapılması gerektiği, bu nedenle İçişleri Bakanının 4.3.2009 tarih ve 2009/6963 sayılı kararının işçiye yönelik kısmının kaldırılması ve genel hükümlere göre Cumhuriyet savcılığınca doğrudan soruşturma yapılması için ilgili savcılığa gönderilmesi gerektiği görüşü ile çoğunluk kararının işçiye yönelik kısmına katılmıyorum.


 
                                  Sayaç
Bugün Tekil: 77 Bugün Çoğul: 699 Dün Tekil: 366 Toplam Tekil: 132053 Toplam Çoğul: 347323
        Dataişlem